1974 Sonrası Dönem
  • Üyelik
Çarşamba, 18 Nisan 2018 07:58

1980 Sonrası Dönem

Yazan
Ögeyi Oylayın
(0 oy)

İÇ VE DIŞ POLİTİKA KAYGILARININ ETKİSİ
1980 Sonrası Dönem


Karamanlis ve Rallis hükümetleri gibi, PASOK'un da Türkiye'yi Yunanistan'ın egemenlik hakları ve toprak bütünlüğü açısından potansiyel bir tehlike ve tehdit kaynağı olarak gördüğü söylenebilir. Bununla birlikte, PASOK hükümetleri, kendinden önceki muhafazakar hükümetlerden uygulanacak dış politika ilke ve yöntemleri açısından farklı olduğu iddiasını taşımıştır. Gerçekten de, 1974-1981 sürecinde Yunan kamuoyunun ulusçu yaklaşımlarını, beklentilerini dile getiren radikal politikalar izlenmesi gereği üzerinde durulmuş, özellikle Türkiye ile ilişkiler açısından muhafazakar hükümetlerin Türkiye ile ikili görüşmelerde bulunmaları, Yunanistan'ın egemenlik hakları ve toprak bütünlüğünün pazarlık konusu yapıldığı suçlamalarına neden olmuş ve eleştirilmiştir. Bu durum, Yunanistan'da diğer etkenlerle birlikte, PASOK'un seçimlerde oy oranının artmasına katkıda bulunmuş, ABD ve NATO'nun Türkiye'yi stratejik konumu nedeniyle Yunanistan'a karşı eylemlerinde tercih ettiği, desteklediği kanısı ile birlikte, bunlara karşı duyulan tepki, belirgin oranda Türk karşıtlığını da içermiştir.

Ancak seçimler sırasında dile getirilen Batı karşıtı, en azından Batıya fazla bağlı olmayan, çok yönlü, kişilikli bir dış politika izleneceği ve ekonomik kalkınmaya ağırlık verileceği görüşünün tam olarak gerçekleştirilmesi sırasında Türkiye ile olan ilişkilerin belirleyici rol oynadığı görülmüş ve seçimler sırasında dile getirilen ideolojik yaklaşımlar, yerini daha gerçekçi politikalara bırakmıştır. 1981-1987 arası dönem bu bakımdan Türkiye ile olan ilişkilerin Yunan iç ve dış politikasında sürekli vurgulandığı bir dönem olmuştur.

Türkiye ve Yunanistan arasındaki sorunlar, PASOK hükümetinin ilk dönemlerinde PASOK'un genel dış politikası çerçevesinde değerlendirilmiş ve bu durum iç politikada kamuoyunun ulusçu duygularını okşadığı ve beklentilerine uygun düştüğü için uzun süre sürdürülmüştür. Türkiye'nin iki ülke arasındaki sorunlara ilişkin hemen her açıklaması, bu dönemde Papandreu'nun katı pragmatik yaklaşımı ile değerlendirilmiştir. "Türk tehditi" iddiaları, Türkiye'nin Yunanistan'a karşı saldırgan ve yayılmacı emeller beslediği iddiaları, Yunan kamuoyu önünde sıklıkla vurgulanmış, Türkiye ve Yunanistan arasında, Yunan egemenlik haklarını ilgilendiren hiç bir konuda görüşmelerin yapılamayacağı dile getirilirken iki ülke arasında uyuşmazlık yaratan konuların görüşmeler yoluyla değil, ancak Uluslararası Adalet Divanı'na gidilerek çözümlenebileceği iddia edilmiştir.

Papandreu'nun bu yaklaşımı, iki ülke arasındaki sorunların çözümlenmesini güçleştirmekle kalmamış, aynı zamanda güvensizlikleri daha da artırmıştır. 1983 yılına kadar Türkiye'de askeri yönetimin iktidarı elinde tutmakta oluşu ve bunun Türk dış politikası üzerindeki olumsuz etkilerinden yararlanarak Papandreu liderliğindeki PASOK hükümeti, Türkiye'ye baskı uygulamaya çalışmıştır. Özellikle, Yunanistan'ın NATO askeri kanadına dönüşünde olduğu gibi, ABD ve NATO üyesi ülkelerin Türkiye üzerinde uygulayacakları baskı ve telkinlerin iki ülke arasındaki uyuşmazlıkların Yunanistan'ın istediği şekilde çözümlenmesine yarayacağı düşünülmüştür.

Oysa beklenenin tam tersi olmuştur; PASOK'un izlemeye çalıştığı pragmatik yöntemler, Türkiye'de Yunanistan'ın gerginliği artırmak isteyen taraf olduğu kanısını  pekiştirmiş, uyuşmazlığın sürmesinden kişisel olarak Papandreu'nun sorumlu olduğu görülmeye başlanmıştır.

1981-1987 arası dönede PASOK hükümetinin izlemiş olduğu dış politikanın sonucu olarak, Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkiler 1984 ve 1987 yılında olmak üzere iki kez ciddi olarak savaşın eşiğine kadar gelmiştir. Gerek 1984 yılındaki Yunan savaş gemisine ateş açıldığı suçlaması sırasında, gerekse 1987 yılındaki kıta sahanlığı bunalımı sırasında, iki ülke arasındaki gerginlik, ittifak üyesi ülkelerin yoğun çabaları sonucunda giderilebilmiştir. Bu iki olayda da Papandreu liderliğindeki PASOK hükümetinin tutarsız ve çelişkili bir politika izleyerek Yunanistan'ı istenmeyen bir savaşa sürükleyebileceği suçlamaları yapılmış ve PASOK hükümeti, muhalefet partileri tarafından sorumsuzlukla suçlanmıştır.

Her iki olayda da hükümet, olayları bütün yönleriyle değerlendirmek ve kararını elde ettiği bilgiler altında saptamak yerine, kamuoyunda ani dalgalanmalara neden olan duygusal davranışlar sergilemiştir. Bu durum, PASOK hükümetinin ve kişisel olarak da Papandreu'nun inandırıcılığını sarsmıştır.

PASOK ve kişisel olarak da, Papandreu'nun inandırıcılığının giderek azalmasına yol açan bir nokta olarak Yunanistan'ın sürekli olarak Türkiye tarafından tehdit edilmekte olduğunu, ulusal egemenliği ve toprak bütünlüğünün Türkiye'nin tehditi altında olduğunu iddia etmesine karşın Türkiye sıklıkla, Yunanistan da dahil olmak üzere, hiç bir komşusundan herhangi bir toprak isteminde bulunmadığını açıklamış olmasıdır. Dolaysıyla, tehdit kaynağı olarak gösterilen Türkiye'nin ısrarla iki ülke arasında diyalog kurulmasından söz etmesi ve Yunanistan'dan herhangi bir toprak isteminde bulunmadığını açıklamış olması, PASOK hükümetine yönelik eleştirilerin artmasına neden olurken Türkiye ile ciddi olarak diyaloga gidilmesi gerektiğini vurgulanmıştır.

1981 yılında iktidara geçen Papandreu liderliğindeki PASOK'un uygulamaya çalıştığı dış politikada Türkiye ögesine geniş yer vermesinde Yunan Silahlı Kuvvetleri'nin bu konudaki duyarlılığının da etkin olduğu söylenebilir.

1974 Kıbrıs olayları sırasında Türkiye'nin askeri müdahalede bulunmasını önleyecek girişimleri yapamamış olmanın verdiği duygusallıkla Yunan Ordusu, sürekli bir tehdit kaynağı olarak gördüğü Türkiye karşısında hem moral hem de donanım bakımından hazırlıklı olmak istemekte ve bu nedenle siyasi iktidarın savunma gereksinimlerini dikkate almasını istemektedir. PASOK hükümeti ve ordu arasındaki ilişkiler büyük ölçüde bu çerçeve içerisinde yapılanmıştır. PASOK'un ülkedeki ABD askeri üslerini kapatma eğiliminde olması, NATO'ya üyeliğe tepki göstermesi, askeri liderlerin PASOK hükümetine bakışlarında kuşku yaratmıştır. Türkiye ile olan ilişkilerin iki ülke arasında bir savaş riskinin her zaman göz önünde bulundurulmasını gerektirmesi ve Türkiye ile Yunanistan arasındaki askeri güç dengesinin sağlanması için gereken askeri yardım ve modernizasyon, ulusal savunma sanayinin kurulması zorunluluğu, ordu-siyasi iktidar arasındaki güven ve işbirliğini duyarlı hale getirmiştir.

Bu bağlamda, ordu-siyasi iktidar arasındaki güven ve dayanışma bakımından Türkiye ile olan ilişkilerdeki gerginlik, birleştirici rol oynamıştır. Örneğin, Papandreu, Türkiye ile ilişkilerin gerginleştiği sıralarda, adalara ziyaret düzenlemiş, ulusal günlerde ordu mensuplarına ulusçu duyguları ayakta tutan ve moral veren konuşmalar yapmıştır.

Yunanistan'ın Türkiye'den kaynaklanan güvenlik kaygıları taşıdığı ve bu kaygıların azaltılması için de iki ülke arasındaki güç dengesinin sağlanması gerektiğini vurgulayan Papandreu; "Silahlı Kuvvetler Günü nedeniyle yayınladığı mesajda 'zor zamanda yaşıyoruz. Aleyhimize isteklerde bulunuluyor ve Helenizmin bir parçası yabancı işgal kuvvetleri altında inliyor," demiştir. [448]

Bir süre sonra ise, "Yunanistan Başbakanı A. Papandreu, Agripnos Fruros tatbikatının son safhasını  izledikten sonra verdiği demeçte, 'Kıbrıs'da yabancı askerlerin işgali 9 yıldır sürüyor. Moratoryum sağlamakta başarılı olunmasına ve Türkiye ile bu mütarekemize rağmen sınırlarımız ve egemenliğimizle ilgili temel sorunlarımız devam ediyor. Türkiye'nin yayılmacılık eğilimi nedeniyle tehlike ile karşı karşıya bulunuyoruz," demiştir. [449]

PASOK'un iktidara gelişinin ikinci yıl kutlamaları sırasında yaptığı konuşmada da Papandreu; "... ilk işimiz Silahlı Kuvvetlerimizin gücünü artırmak ve ülkenin güvenlik ihtiyaçlarının gerektirdiği şekilde doğru olarak yerleştirmektir. Türklerle Yunanlılar yıllarca huzur içinde yaşamışlardır. Bugün de aynı şeyi yapabileceklerdir, demiştir." [450]

"Larissa'da 600 subaya hitaben yaptığı konuşmada Papandreou, 'Yunanistan'ın kara bölümüyle adalarının savunmasından sadece ve sadece Yunan Silahlı Kuvvetleri'nin sorumlu olduğunu'...  Limni Adası'nın dahil edilmemesi halinde, NATO tatbikatları yapılmasının anlaşılır bir şey olmadığını belirten Papandreou, Yunanistan'ın bir bölümünün savunmasının ve buna benzer haklarının Türkiye'ye verilmesinin, Yunanistan'ın temel egemenlik haklarının hiçe sayılması anlamına geleceğini," vurgulamıştır. [451]

Türkiye'nin tehditleri karşısında, ülkesinin modern silahlara gereksinim duyduğunu açıklayan Papandreu, silahlı kuvvetlere modern silahlar sağlamanın Yunan devletinin görevi olduğunu ve bu görevin yerine getirileceğini belirtmiştir. Selanik'te yapmış olduğu konuşma sırasında da Papandreu, "... Yunan Silahlı Kuvvetleri'nin dikkatinin kuzeye değil, tehlike ve tehditin geldiği doğuya -Türkiye'ye- yönelik olduğunu" söylemiş; "bağımsızlık ve toprak bütünlüğü olmadan barış olmaz," demiştir. [452]  Yaptığı bir başka açıklamada ise Papandreu, "Ege'de mevcut tehditler, Kıbrıs sorunu ve aynı zamanda müttefiklerimizin Türk taleplerine set çekmeye niyetli görünmemesi hükümetimizi, Silahlı Kuvvetlerini barışı kabul ettirmeye muktedir hale getirmek mecburiyetinde bırakmaktadır," demiştir.[453]

1984 yılı sonlarına doğru, Yunanistan'da, Silahlı Kuvvetlerde hem üst düzey kadro değişikliğine gidileceği  hem de doktriner bazı değişiklikler yapılacağı haberleri gündeme gelmiş ve hazırlanan Yeni Savunma Doktrini çerçevesinde Yunanistan'ın, "tehlike kuzeyden var" dogmasına dayalı olan savunma sistemlerini "Yunanistan'ın doğudan tehdit edilmekte olduğu" dogmasına göre düzenleyeceği belirtilmiştir. [454]

Yunanistan'ın uygulamakta olduğu savunma politikasının; NATO planları çerçevesinde, Varşova Paktı'ndan gelebilecek bir saldırıya göre düzenlenmiş olmasına karşın uygulamada, Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin bir savaş riskini taşıması dikkate alınarak 1974 yılından beri, zaten Yunanistan'daki hükümetler, ulusal silahlı kuvvetleri bir Türk-Yunan savaşı olasılığına göre yeniden konuşlandırmışlardır. Dolayısıyla, 1985 yılı başlarından itibaren yürürlüğe konulması kararlaştırılan Yeni Savunma Doktrini'nin askeri bir değişiklik getirmekten çok siyasi nitelikte bir karar olduğu düşünülmüştür.

Gerçekten de, Papandreu liderliğindeki PASOK hükümetinin bu yöndeki çabalarını açıklaması ile birlikte, gerek basın ve muhalefet partileri gerekse diplomatik/askeri çevreler, 1974'den beri Yunan Silahlı Kuvvetleri'nin aşamalı olarak Türkiye ile bir savaş olasılığına göre konuşlandırıldığını belirtmiş; uygulanmak istenen planları daha çok siyasi nitelikte olarak görmüşlerdir. Bir çok gözlemci, Papandreu'nun,  Yunan dış politikasının öncelikleri arasında gördüğü Kıbrıs sorununa BM Genel Sekreteri'nin gözlemciliği altında, görüşmeler yoluyla çözüm bulunması çabalarının önemli ilerlemeler kaydettiği ve Yunan iç politikasında da yakın tarihli bir seçimin gündemde olduğu sırada, PASOK hükümetinin Türkiye'yi hedef aldığını açıklamaktan çekinmediği bir askeri doktrin değişikliğini gündeme getirmesini kuşku ile karşılamıştır.

Basındaki haberlerde, olayın içsel boyutlarına da değinilmiştir. "Papandreu tarafından açıklanan Yunan Silahlı Kuvvetleri'nin yeniden konumlandırılması çoktan gerçekleştiği için, bu yeni doktrin aslında fazla bir şey değiştirmeyecek; Ada'nın bölünmesiyle sonuçlanan 1974 yılındaki Kıbrıs buhranından bu yana tüm Yunan birliklerinin yarısından fazlası gerçekten de ezeli düşman ve NATO ortağı Türkiye'yi göz önüne alarak konumlandırılmıştı. Papandreu'nun şimdi, diğer NATO ortakları için de dezavantajlı olacak şekilde Türkiye aleyhtarı telden çalması ve ulusçu hislere hitap etmesi iç politik durumla ilgili; 1985'te ülkede genel seçimler yapılıyor. NATO'dan ayrılmak, Ortak Pazar içinde özel statü elde etmek, ülkedeki ABD üslerini kapatmak gibi pek çok şey vaadeden ancak bu sözlerinin çok azını tutan sosyalist Papandreou, Türk tehlikesini abartmakta, dikkatleri başka alanlara kaydırmak için yeni düşman tabloları yaratmakta, halkına kendisi olmaksızın Yunanistan'ın düşmanlarının eline geçeceğini telkin etmektedir." [455]

Yeni Savunma Doktrini tartışmaları yaşanırken, Yunan Silahlı Kuvvetleri'nde üst düzey 28 subayın emekliye ayrılması ve Papandreu'yu destekledikleri öne sürülen kıdemli bazı askerlerin rütbelerinin yükseltilmesi eleştirilere yol açmıştır.

1985 yılı ortalarında yapılan seçimlerde oy kaybına uğramasına karşın PASOK'un parlamento çoğunluğunu sağlayarak hükümeti kurmasıyla başlayan yeni süreç içerisinde, PASOK'un Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin nasıl bir yönelim izleyeceği merak konusu olmuştur.

PASOK hükümetinin bu döneminde daha önce uygulanmaya çalışılan ideolojik yaklaşımlardan pragmatik yaklaşıma doğru bir kayışın olduğu söylenebilir. Özellikle ABD, NATO, AET ile olan ilişkiler çerçevesinde Yunanistan'ın Türkiye ile ilişkilerindeki katı tutumdan vazgeçerek diyaloga ortam hazırlamasını gerektirmiştir. Uluslararası sistem çerçevesinde Türk-Yunan uyuşmazlığının giderilebilmesi için iki ülke arasında bir diyalog ortamının yaratılması gereğinin giderek daha fazla dile getirilmesi, Türkiye'nin uzun süreden beri Yunanistan'la karşılıklı bir diyalog arayışı içerisinde olması, Papandreu liderliğindeki PASOK'u güç durumda bırakmıştır. Üstelik Yunan iç politikasında da iki ülke arasındaki ilişkilerde bir diyalogun gereğinden söz edilmeye başlanmış; Türkiye ile diyalogdan kaçınan taraf olmamak için, Papandreu üzerinde eleştiriler yoğunlaşmıştır. Diğer yandan, Papandreu'nun Türkiye ile bir diyalog ortamı yaratabilmesi için daha önce izlemiş olduğu politikalarda geri adım sayılabilecek bir değişikliğe gitmesi gerekmiş; bu durumun Yunan iç politikasında PASOK'un inandırıcılığını zayıflatacağı düşünülmüştür. Sürekli ve aşikar Türk tehditinden söz ederek Yunanistan'ın ulusal egemenlik haklarını ve toprak bütünlüğünü ilgilendiren hiç bir konuda Türkiye ile görüşme masasına oturmayacağını açıklayan ve iki ülke arasında bir diyalog sürecinin başlatılması için de her şeyden önce, Türkiye'nin Kıbrıs'taki askerlerini geri çekmesi gerektiğini ve Yunanistan'ın Ege Denizi'ndeki hükümranlık haklarını tanıması gerektiği şartını ileri süren PASOK hükümeti, bir anda Türkiye ile bir diyalog içine girme durumuyla karşılaştığında bir ikilem yaşamıştır.

1987 yılında iki ülke arasında Ege Denizi kıta sahanlığı konusunda çıkan bunalım sonrasında ABD, NATO ve AET çerçevesinde yürütülen arabuluculuk çabaları iki ülke arasında bir diyalog kurulmasının yollarını açmıştır. Dolayısıyla, 1987 Mart bunalımı, iki ülke liderleri arasında başlatılacak olan DAVOS zirve görüşmelerinde ulusal kamuoylarının göstereceği tepkileri yumuşatma olanağı vermiş; iki  ülke arasında barış ve diyalogun kurulması konusunda ılımlı bir hava esmeye başlamıştır.

Bir başka açıdan, Türkiye ve Yunanistan arasında yaşanan 1987 bunalımı, Yunanistan'da PASOK hükümetinin dış politikasında stratejik değişikliklerin ulusal kamuoyuna daha kolaylıkla kabul ettirilebilmesine olanak sağlamıştır. Gerek Türkiye ile bir diyalogun başlatılmasına ortam hazırlaması, gerekse ABD ile olan ilişkilerin yeni bir temele oturtularak Savunma ve Ekonomik İşbirliği Antlaşması'nın imzalanmasını ve bu çerçevede; Yunanistan'daki ABD üslerinin kaldırılması isteklerini geçici olarak gündemden kaldırılmasını ulusal kamuoyuna daha kolaylıkla kabul ettirmek mümkün olmuştur.

Bununla birlikte, 1987 bunalımı, Yunan iç politikasında iktidar ile muhalefet partileri arasında suçlamaları kızıştırmıştır. YDP lideri Mitsotakis, Papandreu'yu Türkiye'ye ödün vermekle suçlamış; "Papandreu, söz konusu sondajları yasaklamakla, Türkiye'nin yayılmacılık siyasetini cesaretlendirmiştir," demiştir. [456]

Buna karşılık; Hükümet Sözcüsü Y. Rombatis; Mitsotakis'e sert bir yanıt vermiş;

"... Mitsotakis, Hükümetin son hareketiyle, Yunanistan'ın ulusal egemenlik haklarını koruduğunu ve bölgede bir savaşı ortadan kaldırdığını çok iyi bilmektedir. Ancak bütün bunlara rağmen, başka karar merkezlerinin iddialarını benimsemekte ve Hükümeti ödün vermekle suçlamaktadır. Sayın Mitsotakis, Dışişleri Bakanlığı'nı da yalancılıkla suçlamaktadır... Mitsotakis'in sözleri, kendisinin yalan söylediğini, kendisinin gerginlik yaratmak isteyen olduğunu ve bu son gerilimde çıkarları zedelenen yabancı merkezlerin yararına çalıştığını göstermektedir... Bern Tutanağı uyarınca, biz karasularımız dışında petrol aramaya kalkıştığımızda, karşı taraf her zaman tepki göstermiştir. Biz burada Bern Tutanağı'nın başka bir dönemde ve görüşmelerin yapıldığı bir anda başka koşullarda imzalandığını savunarak, bunun geçersiz olduğu şeklindeki görüşlerimizi bir kez daha tekrarlıyoruz... Muhalefetin ulusal sorunlarımızı bu kadar sorumsuzlukla karşılaması ülkemiz için gerçekten çok tehlikelidir."  [457]

Diğer yandan; uluslararası basında yer alan yazılarda Papandreu'nun izlediği yaklaşımdaki asıl amacın iç politikaya yönelik olduğu dile getirilmiştir.

"... Papandreou ne yapmak istiyordu?.. (Papandreou) etkin Yunan göçmen toplumu içinde ve solcularla beraber Türkiye aleyhtarı hisleri körüklemektedir. Partisinin belediye seçimlerinde uğradığı büyük yenilgiden sonra, dikkatleri, baş aşağı giden Yunan ekonomisinden ve en son olarak ortaya attığı Ortodoks Kilisesi arazilerinin istimlak edilmesi şeklindeki çirkin planından uzaklaştırmaya ihtiyacı vardır. ABD'de Türkiye'ye yapılan güvenlik yardımı oranının görüşüldüğü ve Türkiye'nin Avrupa Ekonomik Topluluğu'na üyelik imkanlarının resmen araştırıldığı bu aşamada 'Türk tehditi'nden bahsetmek çok işine gelmektedir."  [458]

DAVOS süreci çerçevesinde; Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerde başlayan yakınlaşma, Yunan iç politikasında PASOK hükümetine yönelik eleştirilere hız kazandırmıştır. Kısa bir süre öncesine kadar Türkiye ile diyalogu vatan hainliğiyle eş tutan Papandreu'nun böylesi bir ani dönüşle Türkiye ile diyalog sürecine girmesi, hükümete karşı kuşku doğurmuştur.

"... Başbakan Papandreou, uzun süren soğuk savaştan sonra, yeni Türkiye felsefesini ve barışçı rolünü, seçim kampanyası malzemesi yapabileceğine inanmıştı. Daha önceki konuşmalarında ve seçim kampanyalarında, Türkiye'ye karşı güvensizlik ve Türk saldırı korkusu tohumları ekmekle, şimdi uyguladığı yumuşama politikasına halkın gösterdiği reaksiyonu yanlış değerlendirmiş olduğu anlaşılıyor. Kamuoyu araştırmaları, Papandreou ve partisinin Davos'tan bu yana itibarını yitirdiğini gösteriyor. Türk-Yunan diyaloguna karşı çıkan aşırılar, halen Atina sokaklarında bildiri dağıtıyorlar. Bu bildirilerde, 'Faşist Özal'ın Yunan topraklarına ayak basmaması' isteniyor... Bu terör eylemlerinin ardında yalnızca küçük bir azınlık bulunuyor. Ama Yunanlıların yüzde 30'u Özal'ın beklenen ziyaretini bir provokasyon olarak görüyor. Papandreu'nun partisi içinde dahi bazı kişiler, 'Davos ruhuna' karşı çıkma cesaretini gösterebiliyorlar. PASOK Partisi'ne mensup milletvekilleri, Türkiye aleyhtarı gösterilere katılıyorlar. Yunanistan'ın Kıbrıs'daki Büyükelçisi, hükümet politikasını açıkça eleştirdi... Muhalefet de şimdi, Doğudaki komşuya duyulan yaygın güvensizlikten yararlanmaya çalışıyor. Moskova yanlısı komünistlerden, muhafazakar Yeni Demokrasi Partisi'ne kadar tüm partiler, gerginliğin giderilmesine karşı olanları kazanmaya çalışıyor. Davos öncesi ön şartsız olarak görüşmelerden yana çıkan muhafazakarlar, Türkiye ile diyalogda Kıbrıs ve kıta sahanlığı gibi anlaşmazlık konularının ele alınmasını talep ediyorlar....Yunan basını da milliyetçi karakterli Helenlerin beklentilerini abartmakla geri kalanının tamamlıyor... Halkın aşırı beklentilerini dikkate alan Papandreou, güç bir denge kurmak zorunda. Suçlamalar, teskin etmeler ve uyarılarla Helenleri yola getirmeye çalışıyor. Yeni politikasını demokratik kurumlarda sistemli bir biçimde önceden hazırlayamamış olmasının acısını çekiyor. Papandreou, eski politikası ile yeni politikası arasındaki derin uçurumu hala giderebilmiş değil. Geçmiş yıllarda yanlış politika izlediğini itiraf etmiş olmamak için, Türkiye ile Yunanistan'ın barış içinde yan yana yaşamaları yolunda etkili olmada ağırlığını her tür türlü rizikosu ile terazinin kefesine koymaktan çekiniyor. Atina'daki kötümserler, Papandreu'nun arkada bir açık kapı bırakması nedeniyle, sonunda eskiye dönme mecburiyetinde kalacağını ihtimal dışı bırakmıyorlar."[459]

Diğer yandan, Özal'ın Atina'ya yapacağı ziyaret sırasında yapılacak görüşmelerin iki ülke arasındaki sorunlara somut çözümler getirmesinin henüz beklenmemesi gerektiği; yapılacak görüşmelerin iki ülke arasındaki diyalog sürecini güçlendirmek ve karşılıklı güvensizliği azaltmak amacına yönelik olduğu ileri sürülmüştür. Gerçekten de Özal, Atina'ya gelmeden önce yapmış olduğu açıklamada bu noktaya dikkatleri çekmiş; Yunanistan'ın bir seçim dönemi içerisine girecek olmasının Papandreu hükümetinin hareket alanını kısıtlayacağını belirtmiştir.

Basın ve kamuoyunun yanı sıra, muhalefet partilerinin yaklaşımları karşısında, Türkiye ve Yunanistan arasında DAVOS ile başlayan diyalog arayışları büyük ölçüde her iki ülke siyasi liderlerinin kişisel prestijlerine bağlı olarak yürütülmüştür. Özellikle Yunanistan açısından, ulusal kamuoyunun beklentilerinin aksine, Yunanistan'ın Türkiye ile bir diyalog süreci içerisine girmesi, hükümetin sert eleştirilerle uğraşmasına yol açmıştır. Ancak, iki ülke arasındaki ilişkilerin daha fazla sertleşmesini bir ölçüde önleyebilmiş olması ve diyalog arayışlarına gidilebileceğini göstermesi bakımından DAVOS'la başlayan süreç olumlu bir işlev görmüştür. 
  
 


448- Atina Radyosu, 14 Ağustos, 1983. Helenizm'den söz edilmesi, Enosis ve Megali İdea gibi yaklaşımların hala Yunan dış politikasının öncelikleri arasında olduğu kanısını uyandırmıştır. 
449- Kıbrıs Rum Basını, 22 Eylül 1983. 
450- AP, 18 Ekim 1983. 
451- Atina Radyosu, 2 Nisan 1984. 
452- Atina Haber Ajansı, 5 Mayıs 1984. 
453- Atina Radyosu, 7 Mayıs 1984. 
454-  Bu konuda bkz,; Atina Radyosu, 17 Aralık 1984, Kathimerini, 19 Aralık 1984; Apoyevmatini, 19 Aralık 1984; Rizospatris, 18 Aralık 1984; To Vima, 18 Aralık 1984; Eleftherotipia, 17 Aralık 1984. 
455- E. Antonaros, "Atina'nın Savunma Planları NATO Ortaklarını Yanıltıyor-Papandreou'nun Düşman Arayışı," Die Welt, 20 Aralık 1984; Eleftheros Tipos, 17 Aralık 1984; Apoyevmatini, 19 Aralık 1984. 
456- Bkz; BYE, 29-30 Temmuz 1987. 
457- Atina Radyosu, 30 mart 1987. 
458- Wall Street Jurnal, 31 Mart 1987. 
459- Anke Weig, Frankfurter Algemain Zeitung, 10 Haziran 1988.

Okunma 5322 kez
Bu kategorideki diğerleri: « 1974 Sonrası Dönem 1990'lı Yıllar »
Yorum yapmak için oturum açın

Kitap İçindekiler

GİRİŞ

KAYNAKLAR

I. BÖLÜM İKİLİ İLİŞKİLER

İKİLİ İLİŞKİLERİN GENEL GÖRÜNÜMÜ (devam)

İKİLİ İLİŞKİLERİN GENEL GÖRÜNÜMÜ

İKİ ÜLKE ARASINDAKİ İLİŞKİLERİ ETKİLEYEN TEMEL FAKTÖRLER

İKİ ÜLKE ARASINDAKİ TEMEL SORUNLAR VE TARAFLARIN YAKLAŞIMLARI

ÖNERİLER

SONUÇ

16 Şubat 1996 Tarihli Yunan Notası

ABD'deki Rum Federasyon ve Dernekleri

29 Ocak 1996 Tarihli Türk Notası

Üye Giriş

üyelik