1980 Sonrası Dönem Türk - Yunan İlişkilerinde Niyetlere İlişkin Algılamalar

 yazyoruktrgr

İÇ VE DIŞ POLİTİKA KAYGILARININ ETKİSİ
1960 Sonrası Dönem


1960 sonrası dönemde ise, iktidar/muhalefet partileri arasındaki ilişkilerde dış politikada genel bir birlikteliğin sürdürülmek istenmesi ve bu yöndeki çabaların genelde bütün siyasal partilerin desteğini toplaması ile Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkiler ve bu arada Kıbrıs konusu, iç politika tartışmalarında gündemde yer almamıştır. Buna karşın, 1960 sonrası dönemde Türkiye'nin siyasal yapılaşmasında meydana gelen değişiklikler, 27 Mayıs İhtilali'nin yol açtığı iç politika tartışmaları ve sivil iktidar/ordu arası tartışmalar, siyasal iktidarın oluşum şekli, ekonomik güçlükler iç politikada gündemi belirlemiştir. Bununla birlikte, ilerleyen dönemlerde 1961 Anayasası'nın getirmiş olduğu özgürlük ortamı içerisinde genel dış politika konularının kamuoyu ve basın önünde tartışılması söz konusu olmuştur.

Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin ve Kıbrıs sorununun bir iç politika konusu olarak gündem gelmesi ise, bu dönemde siyasi iktidarın yapılanışına bağlı olarak değerlendirilebilir. 1965 seçimlerine kadar iktidarın sivilleştirilmesi çabalarında hükümetlerin koalisyonlar şeklinde oluşması ve hassas bir denge üzerine kurulmuş olması, genel dış politika açısından olduğu kadar Kıbrıs sorunu üzerinde izlenecek politikalar konusunda da hükümetin hareket serbestisini kısıtlayıcı bir etki yaratmıştır. Bu bağlamda, koalisyon hükümetlerinin 1963/64 Kıbrıs olaylarına ilişkin politikasının muhalefet tarafından eleştirilmesinin belirgin ölçüde iç politika amaçlı olduğu söylenebilir. Özellikle Demokrat Parti'nin devamı olduğunu sıklıkla vurgulayan Adalet Partisi, CHP'nin kurmuş olduğu koalisyon hükümetlerine yönelik olarak suçlayan bir yaklaşım sergilemiştir.

Buna karşın, bu döneme damgasını vuran ve ordu/sivil yönetim ve kamuoyu arasında sarsılan güvenin yeniden kurulmasına, Türkiye'de demokrasinin bütün kurum ve değerleriyle yerleşmesi bakımından önem veren İnönü,  Kıbrıs konusunda ortaya çıkan ve Türk-Yunan ilişkilerini de sarsan olaylar sırasında anlaşmazlığı bir iç politika konusu haline getirmekten özenle kaçınmıştır. Bu konuda izlenecek politikaların belirlenmesinde TBMM'nin desteğini almaya çalışmıştır. İç politika tartışmalarının yoğun olarak yaşandığı ve siyasi duyarlılığın arttığı bir dönemde, Kıbrıs'ta Türk toplumuna yönelik  şiddet hareketlerinin başlatılmasıyla birlikte, Kıbrıs konusu yeniden Türk kamuoyunun gündeminde yer almaya başlamıştır. Bu durum, muhalefete İnönü'nün yıpratılarak iktidardan uzaklaştırılması için kaçırılmaz bir fırsat yaratmış, bu kez muhalefet Kıbrıs konusunu hükümete yönelik eleştirilerinde kullanmaya başlamıştır.

1963/64 olayları sırasında Türkiye'nin Kıbrıs'a askeri müdahalede bulunmasının gereği üzerinde yapılan tartışmalar giderek İnönü'nün liderliğindeki koalisyon hükümetlerine yönelik suçlamalara dönüşmüştür. Suçlamaların yoğunlaştığı nokta ise, İnönü liderliğindeki koalisyon hükümetinin Zürih ve Londra Antlaşmalarının Türkiye'ye vermiş olduğu müdahalede bulunma hakkını kullanmada "anlaşılmaz" bir çekingenlik sergilemekte olduğu, dolayısıyla adadaki Türk toplumunun çıkarlarının korunmasında kararlı davranmadığı noktalarında toplanmıştır.

Dış politika açısından Türkiye'nin gündeminin Kıbrıs konusundaki gelişmelerle yüklü olduğu bu dönemde iç politikada partiler arasında iktidar mücadelesinin yapılmakta oluşu ve kurulan koalisyonların kolaylıkla dağılabilmesi hükümetin köklü çözüm önerileri getirebilmesini güçleştirmiştir. Bu bakımdan ilginç olan, partiler arası mücadelelerde Kıbrıs konusunun ele alış tarzıdır. 1963/64 olaylarının Türk kamuoyunda yaratmış olduğu tepki çerçevesinde hükümete yöneltilen eleştiriler, dış politikanın bu özel sorunu ile yakından ilintili olmuştur. İnönü liderliğindeki CHP-CKMP-YTP koalisyon hükümetinin, Başbakan İnönü'nün, Kennedy'in cenaze töreni nedeniyle ABD'de olduğu bir sırada koalisyon ortaklarının hükümetten çekilmeleriyle gündeme gelen siyasal bunalım döneminde, partilerin iktidar olabilme mücadelesi söz konusu iken, aynı zamanda Kıbrıs'ta Türk toplumunun yaşamsal çıkarlarını tehlikeye düşüren gelişmeler de yaşanmıştır. Böylesine bir ortam içerisinde, dış politikada karşılaşılan güçlüklerin aşılması bakımından istikrarlı bir hükümetin iktidarda bulunması konusunda genel bir kanının hakim olmasına karşın ve Kıbrıs'ta Türk toplumuna yöneltilen saldırılar karşısında Türkiye'nin adaya müdahalede bulunması konusu gündemde iken, iç politikada, hükümeti kurma konusunda çıkan bunalım belirgin bir tedirginlik yaratmıştır.

Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin yönelimini etkilemesi bakımından ele alındığında Kıbrıs konusunda ortaya çıkan gelişmelerin bir bakıma iç politikada hükümete istikrarsızlığı giderme olanağı verdiği söylenebilir. Oysa, bu bunalım sırasında izlediği tutumla İnönü, ülkenin yaşamakta olduğu istikrarsızlığın dış politikada hükümetin dengeli ve tutarlı bir yaklaşım sergilemesini ve inandırıcılığını büyük ölçüde olumsuz etkilediğini görmekle birlikte istikrarsızlığı gidermeye yarar bir unsur olarak ortaya çıkan gerginlikten yararlanmak yoluna gitmemiştir. Aksine; 1964 yılı başlarında Kıbrıs'ta Türk toplumuna yönelik saldırılar gündemde iken, İnönü'nün başbakanlığında kurulacak olan CHP-Bağımsızlar koalisyon hükümetine AP güvenoyu vermemiştir. Buna karşın, Mart ayında Kıbrıs'ta yeniden Türk toplumuna saldırıların başlaması üzerine gündeme gelen Türkiye'nin askeri müdahalede bulunması konusu TBMM'de görüşülürken Meclis, hükümete 4 çekimser oya karşılık 487 lehte oyla Türk Silahlı Kuvvetlerini Kıbrıs'a gönderme yetkisi vermiştir.

Türkiye'nin Kıbrıs'a askeri müdahalede bulunmasının ABD tarafından "Jhonson Mektubu" ile önlenmesinin ardından hükümetin yaklaşımı yeniden tartışma konusu olmuş ve 15-17 Haziran'da toplanan TBMM, İnönü'nün ABD seyahati öncesinde istemiş olduğu güven oylamasında, hükümet 194 aleyhte oya karşılık 200 lehte oy alabilmiştir. Böylesi az bir farkla güvenoyu alan hükümetin istikrarlı bir yaklaşım sergilemesi ve Kıbrıs'ta izleyeceği politikalar için Meclis desteğine güvenebilmesi güçleşmiştir.

Diğer yandan, hükümetin Kıbrıs'a askeri müdahalede bulunma konusunda yeterince kararlı davranmadığı görüşü kamuoyunda muhalefetin propagandasına konu olmuş ve bu durum hükümeti daha da zayıflatmıştır. Jhonson Mektubu'nun kamuoyuna açıklanmasından sonra CHP-Bağımsızlar hükümetine ve İnönü'ye yöneltilen suçlamaların abartılı olduğu anlaşılabilmiştir. Kamuoyu ve muhalefetin Kıbrıs olayları karşısında anlaşmalardan kaynaklanan yetkilerini kullanarak askeri müdahalede bulunması gerektiği konusunda yoğun baskıda bulunmalarına karşılık, İnönü'nün, kendisine ve hükümete büyük saygınlık kazandıracak olan böylesi bir kararı almakta dikkatli olmaya iten asıl neden İnönü'nün ülkenin saygınlığını hükümetin saygınlığının üstünde görmesindendir.

Gerçekten de, askeri müdahalede bulunmadığı ve yalnızca savaş uçaklarını göndererek sınırlı hedefleri bombalamakla yetindiği için haklılık kazandıracak siyasi ve hukuki gerekçelere sahip olmasına karşın yapılacak askeri müdahalenin Türkiye'nin saygınlığına gölge düşürmeyecek bir kesin başarı sağlaması gerektiği görüşünden hareket etmiştir. Nitekim, Türkiye'nin askeri müdahale için gerekli olan teknik olanaklardan yoksun olduğunun anlaşılmasından sonradır ki, gerek İnönü hükümeti gerekse daha sonra iktidara gelen AP hükümeti, Türkiye'nin olası bir gerginlik durumunda Kıbrıs'a askeri müdahalede bulunması için gereken hazırlıklara girişmişlerdir.

Bu arada, belirtilmesi gereken bir başka nokta ise, 1964 olayları ve özellikle Jhonson Mektubunun Türk kamuoyunda gündeme gelmesi ile ortaya çıkan yeni çözümlemeler olmuştur. Yaygın kanıya göre, Türkiye'nin kendini haklı gördüğü bir konuda müttefiki olan bir ülkeden böylesine sert bir tepki almış olması, Türk dış politikasının yeni bir çizgiye oturtulmasına yol açmıştır. Giderek, Türk siyasal sisteminde hakim özgürlük havası içerisinde gerek aydın kesimin gerekse kamuoyunun duyarlı kesimlerinin iç politika sorunlarına karşı göstermiş olduğu ilgi dış  politika alanına da yansımış, DP döneminde özellikle ABD ile yapılmış olan ikili anlaşmalarla Türkiye'nin ulusal bağımsızlığından ödün vermiş olduğu, ABD ve NATO'ya daha fazla bağımlı hale geldiği, Türkiye'nin dış politikasını yeni bir çizgiye oturması gerektiği sıklıkla dile getirilmiştir. [425]

AP'nin 1965 seçimleriyle iktidara gelmesi sonrasında karşılaşmış olduğu en önemli sorunların başında , Türk dış politikasında yeni bir kişilik kazanma çabası yer almıştır. Nitekim, bir yandan ABD ile yapılan ikili anlaşmaların getirmiş olduğu olumsuz etkilerden, kısıtlamalardan kurtulmak yolunda ciddi adımlar atılırken, diğer yandan da Türk dış politikası tek yönlülükten kurtulma çabasına girişmiş, SSCB ile ve üçüncü dünya ülkeleri ile yeniden ilişkiler güçlendirmeye çalışılmıştır.

AP hükümetinin iç politikada ekonomik ve siyasi açıdan bunalımları aşmak için çaba göstermiş olduğu bir dönemde Türk dış politikasında da yeni bir kişilik arayışının söz konusu olması, Kıbrıs konusunun genel dış politika sorunları üzerinde belirleyici rol oynamasından etkilenmiştir. Öylesine ki, AP hükümeti, Kıbrıs konusunu bir an önce çözümlemek için yoğun bir çaba göstererek genel Türk dış politikasını bu sorunun etkisinden kurtarma çabasına girişmiştir. Ayrıca, ülkeyi bunaltan ekonomik sorunların yoğun olarak hükümeti uğraştırmakta olduğu bir ortamda Kıbrıs gibi bir sorunun Türk dış politikası üzerinde yaratmış olduğu baskı, hükümete oldukça ağır bir sorumluluk yüklemiştir.

Bu bağlamda, Demirel liderliğindeki AP hükümetinin Kıbrıs konusunu ve Türk-Yunan ilişkilerini gündemde tutarak iç politikada istikrarsızlığı giderme çabası içerisine girdiğini söylemek güçtür. Nitekim, Demirel Kıbrıs sorununun genel Türk dış politikası üzerindeki olumsuz etkilerini görerek bir yandan bu yapıyı kırmaya çalışmış diğer yandan da doğrudan Kıbrıs konusunda gerginliği gündemde tutacak sertlik yanlısı bir politika izlemekten uzak durmuştur. Kıbrıs konusundaki girişimler ise, daha çok diplomatik faaliyetler şeklinde yürütülmüş, Türkiye'nin özellikle BM çerçevesinde Kıbrıs'a ilişkin politikalarını desteklemesi için bağlantısız ülkeler üzerinde yoğun bir diplomatik propaganda yürütülmüş; Türkiye'nin bu ülkelerde yer eden olumsuz imajı dağıtılmaya çalışılmıştır.

Diğer yandan AP hükümeti, 21 Nisan 1967'de Yunanistan'da iktidarı ele geçiren askeri cuntanın başbakanı Kollias ile Keşan ve Dedeağaç'da 9-10 Eylül tarihlerinde bir araya gelerek, iki ülke arasındaki en önemli sorun olan Kıbrıs konusunu  görüşmek istemiş, ancak, görüşmeler sırasında Yunan tarafının görüşmelerdeki asıl amacının Enosis'i görüşmeler yoluyla sağlamak olduğu anlaşılınca Türk tarafı görüşmelerin devamından bir yarar görmediğini açıklamıştır.

1967 Kasım ayında Kıbrıs'ta Türk toplumuna yönelik sert önlemlerin yeniden gündeme gelmesi ve Yunanistan'daki cuntanın olaylardaki sorumluluğu, Türkiye'nin yeniden adaya askeri müdahalede bulunmasını gündeme getirmiştir. Nitekim, 16 Kasım'da toplanan TBMM'de Kıbrıs konusundaki son gelişmeler ve Türkiye'nin müdahalesi karşısında bir Türk-Yunan savaşı riski tartışılmış ve yapılan oylamada 435 üyenin 432'sinin oyu ile hükümete Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesi yetkisi tanınmıştır. Kıbrıs konusunda bu gelişmeler yaşanırken iç politikada Demirel ve ABD karşıtı bir kamuoyunun varlığı söz konusudur.

Bununla birlikte, Türkiye'nin Kıbrıs'a askeri müdahalede bulunma kararı ABD, BM ve NATO çerçevesinde yürütülen arabuluculuk çabaları ve Yunanistan'daki cuntanın, Türkiye'nin ileri sürmüş olduğu koşulları yerine getirmesi üzerine diplomatik yöntemlerle gerginliğin giderilmesi çabalarına dönüşmüştür. Bu durum AP hükümetine dış politikada başarılı bir sonuç elde etme olanağı vermiş olmasına karşın, özellikle fanatik ulusçular açısından hükümete yönelik sert eleştiriler doğurabilmiştir. Kıbrıs sorununun kesin olarak çözümlenmesini Türkiye'nin adaya askeri müdahalede bulunması ve hatta, daha ileri giderek, adayı işgal ve ilhak etmesine bağlayan bu çevreler hükümete karşı hoşnutsuzluklarını dile getirmişlerdir.

Genellikle Türkiye'de siyasal iktidarların Kıbrıs konusunda anlaşmalardan kaynaklanan sorumluluk ve haklarını kullanarak Kıbrıs'a askeri müdahalede bulunmak konusunda göstermiş olduğu çekimserlik ve sorunların diplomatik kanallardan çözümlenmesi konusunda göstermiş olduğu duyarlılık kamuoyunda ani hayal kırıklıklarının yaşanmasına yol açmış ve hemen her seferinde Türkiye'nin askeri müdahalede bulunması tartışıldığında hükümetin aldığı karardan geri döneceği ya da bunun üçüncü ülkeler tarafından önleneceği kanısı yerleşmiştir. 
  
 


425- 1960 sonrası Türk kamuoyu ve basınının dış politikaya yaklaşımı konusunda bkz; Duygu Sezer, Kamu Oyu ve Dış Politika, Ankara: A. Ü. SBF Yay. 1972.

İÇ VE DIŞ POLİTİKA KAYGILARININ ETKİSİ
6-7 Eylül Olayları


Demokrat Parti hükümetinin dönemin koşullarını tam olarak kavrayamadığı açıktır. Nitekim, Londra Konferansı sürerken Türkiye'nin İstanbul ve İzmir gibi büyük kentlerinde özellikle Rum/Yunan azınlıklarına yöneltilen yağma ve şiddet hareketleri hükümeti şaşkınlığa sürüklemiştir. 6-7 Eylül olayları sırasında DP hükümetinin yaşadığı kargaşayı göstermesi bakımından Dikerdem'in anılarında anlattığı Zorlu ve Sarol arasındaki telefon görüşmesi ilginçtir;

"... Devlet Bakanı Mükerrem Sarol, İstanbul'daki dehşet verici durumu anlattıktan sonra, hükümetin bir bildiri yayınlamaya hazırlandığını, bildiride İstanbul olaylarının tüm sorumluluğunun 'kızıl ve kara kuvvetler'e yükletileceğini söyledi... Fatin Bey hemen itiraz etti: Suçu 'kızıl ve kara kuvvetler'e yüklemek geri tepecek bir silah olurdu. Dünya kamuoyuna Türk hükümetinin kızıl ve kara kuvvetler karşısında aciz kaldığını mi ilan edecektik? Hem böyle bir açıklama ile hükümet sorumluluktan kurtulmuş mu olacaktı?" [419]

Özellikle Menderes hükümetinin olayların sorumlusu olarak "kızıl ve kara kuvvetler"i göstermeye çalışması ve muhalefetin yaklaşımının olaylara neden olduğunu iddia etmesi, bir anda konuyu iktidar/muhalefet tartışması haline getirmiştir. TBMM'de yapılan görüşmeler sırasında hükümet temsilcilerinin yapmış olduğu açıklamalar ilginç tartışmalara yol açmıştır. Başbakan Yardımcısı olarak yaptığı konuşmada F. Köprülü;

"... önce olayların sorumluluğunu muhalefete yüklemeyi denedi, fakat Meclis buna iltifat etmedi... Bunun üzerine Köprülü meşhur açıklamasını yaptı: Hükümet olaylardan  haberdardı!.. Evet, hükümet olaylardan, saldırılardan haberdardı, fakat zamanını öğrenememişti. Ondan dolayı da İstanbul ve İzmir, aniden parlayan yangınla yıkılıp yakılmıştı." [420]

Hükümetin çelişkili tutumu ve Kıbrıs konusunda belli bir programa sahip olmadan kamuoyunun duyarlılığını hükümetin saygınlığını artırma olanağı olarak görüp kışkırtması karşısında muhalefet, hükümete sert eleştiriler yöneltmiştir. CHP lideri İsmet İnönü, TBMM'de 15 Aralık 1955'de yapmış olduğu konuşmada hükümeti maceracılıkla suçlamıştır;

"... açıkça söylüyorum. 24 Ağustos'da Yunanistan'la harbeder gibi konuşursun, çalımından geçilmez. 15 Eylül'de Yunanistan'ın aleyhinde kim konuşursa dilini keserim, dersin, ondan sonra da İzmir'de o elemli hadiseyi yaparsın, işte bu sergüzeşttir... Bugün isabet edersin, yarın işte 6 Eylül hadisesi olur, ondan sonra ne yapacağını bilemezsin. Buna sergüzeşt derler." [421]"6/7 Eylül vukuatı daha akşam 19'da yağma ve tahrip edici karakterini meydana çıkarmış idi. Devlet reisi ve başvekilin, 6 Eylül akşamı İstanbul'dan ayrıldıkları vakit, vukuattan ilk haberleri almamış oldukları farzedilmez. Demek Haydarpaşadan ayrıldıkları zaman hadiseler ölçü içinde idi. Ancak Sapancaya vardıkları zaman ölçülerin kaçırılmış olduğuna hükmedilmiştir... Hülasa büyük facia ve hükümetin bütün suçu, en hafif tabir ile şudur: Vatandaş ve yabancı İstanbul ve İzmir sakinlerinin emniyeti korunmamıştır. İşte vukuat ile bu yakın mesuliyet ilişiği  olan ve hatta ağır suçlusu olması muhtemel bulunan Bay Adnan Menderes'in tahkikata amir ve hakim bulunması, kati olarak anormal, tehlikeli derecede yanlış bir yoldur... 6/7 Eylül vukuatından vahim surette mesul olan Adnan Menderes'in hükümetin başından ayrılması lazımdır."[422]

Demokrat Parti hükümetinin Kıbrıs konusundaki politikasında ani değişikliğe giderek kamuoyunun duyarlılığını dikkate alması, hatta bu duyarlılığı daha da kamçılaması sonucunda, elde etmek istediklerinin tersi sonuçlar ortaya çıkmıştır. Türk ulusal kamuoyunun Demokrat Parti hükümetine olan destek ve güvenini artıracağı düşüncesiyle davranmak, sonuçta, hükümetin saygınlığını daha da kaybetmesine yol açmış ve basının, kamuoyunun ve özellikle muhalefetin hükümete sert eleştiriler yönlendirmesine olanak vermiştir.

Diğer yandan, 6/7 Eylül olayları sırasındaki tutumuyla hükümetin sergilemiş olduğu tutarsızlık, sonuçta, kamuoyu önünde ulusal dava olarak görülen bir konuda hükümet ile muhalefetin   -başlangıçta yöntem olarak- görüş ayrılıkları içerisinde olduğunun ilk işaretlerini de vermiştir. Nitekim, 16 Aralık 1955 tarihinde TBMM'de yapmış olduğu konuşmada hükümet ile muhalefet arasındaki dış politikaya ilişkin yaklaşım farklılıklarına değinen İnönü;

"... Biz hükümetin metotları ile beraber değiliz. Dış politikada prensipler kadar metotlerin de ehemmiyeti vardır. 24 Ağustos'da Yunanistan'a hemen hemen harb ilanı ağzının kullanılması onbeş gün sonra dostumuz ve müttefiğimize karşı söz söyleyecek vatandaşın cehennem ile tehdit edilmesi ve 24 Ekim'de İzmir'de görülmemiş tarziye merasimine mahkum olmak... Bay Adnan Menderes'in sakat siyasetinin belirtileridir. Bela çıkarmaya hevesli görünen müttefikten sonunda dostlar da beladan kaçar gibi sakınırlar.... Dış politikada metotlarını endişe ile izlediğimiz Hükümetin Büyük Millet Meclisi tarafından yetki sınırları içinde tutulmasına kati olarak lüzum vardır.

Hükümet dış meselelerimizde umumi efkarın ve gazetelerin aydınlatılmasından ve yardımlarından istifade etmiyor. Hele Büyük Millet Meclisinin bilmesinde ve desteklemesindeki büyük kuvveti hiç takdir etmiyor. Yakıştırıp her şeyi altüst edilmesini, ya susup ve(ya) susturup kendi aklı içinde çabalamayı ihtiyar ediyor. Bunlar sakat gidişlerdir." [423]

Buna karşın, özellikle seçimlerin gündemde olduğu 1957 yılı ortalarından itibaren DP yöneticileri, muhalefet partilerini Kıbrıs konusunda hükümetin yaklaşımlarını desteklemediklerinden dolayı suçlamaya başlamışlardır. Örneğin; Cumhurbaşkanı C. Bayar, İnönü ve CHP'ye yönelik eleştirilerinde İkinci Dünya Savaşı sonrasında burnumuzun dibindeki Oniki Adaların Yunanistan'a verilmesinde zamanın hükümetinin sessiz kaldığını ileri sürerek, eğer DP iktidarda olmasaydı Kıbrıs da sessiz sedasız elden kaçırılacaktı, demiştir.[424] 
  
 


419- M. Dikerdem, Ortadoğu'da.., s. 146. 
420- M. Toker, Demokrasimizin.., ss. 134-135. 
421- M. Soysal, Dış Politika.., s. 240. 
422- Ayın Tarihi, Aralık 1955, s. 39'dan aktaran; F. Armaoğlu, "1955 Yılında Kıbrıs..," ss. 127-128. 
423- TBMM Tutanak Dergisi, 16 Aralık 1955. 
424- Bkz; Feroz ve Bedia Turgay Ahmad, Türkiye'de Çok Partili Politikanın Açıklamalı Kronolojisi 1945-1971, İstanbul: Bilgi Yay. 1976, s. 170.

İÇ VE DIŞ POLİTİKA KAYGILARININ ETKİSİ
Türk Dış Politikası'nda Türk-Yunan İlişkileri ve İç Politika Kaygısı


Türkiye bakımından konuya bakıldığında, Kıbrıs ile bozulmaya başlayan Türk-Yunan uyuşmazlığının ulusal hükümetlere bir iç politika beklentisini gerçekleştirme olanağı vermesinin ilk örneklerine 1950'lerin ortalarına doğru rastlamaktayız.

1954 seçimlerine değin ülkenin hızlı bir demokratikleşme ve kalkınma hamlesi içerisine girdiği görüntüsü veren ve daha önceki tek parti/CHP hükümetlerinin yaratmış olduğu ekonomik kaynaklardan da yararlanarak, bazı alanlarda başarılı sonuçlar elde eden Demokrat Parti'nin, 1950'lerin ikinci yarısına doğru, giderek daha totaliter bir yönetim sergilemeye başlaması ve ekonomik sorunları çözmede yetersiz kaldığının ortaya çıkması, Demokrat Parti karşıtı muhalefetin güçlenmesine olanak verirken hükümetin saygınlığı da giderek azalmaya başlamıştır. Böylece, Demokrat Parti, parlamentodaki çoğunluğuna karşın hızla kamuoyu desteğini kaybetmeye başlamıştır.

1950'lerin ikinci yarısı başlarken, Kıbrıs konusunda kamuoyunun sergilediği duyarlılık ve Yunanistan'ın konuyu uluslararası platforma taşıma uğraşı, Demokrat Parti'ye kamuoyunda kaybettiği saygınlığı yeniden kazanma ve içeride muhalefet tarafından oluşturulan yoğun baskıdan kurtulma olanağı vermiştir.

"Demokrat Parti yöneticileri içteki baskında kurtulmak umuduyla, sıkıntıya düşen her hükümetin artık klasikleşmiş bir tedbirine başvurmayı denediler. Sıkıntısını unutturmak için halkın dikkatini kendi dışındaki bir olaya çekmek gerekiyordu. Bu sırada çetrefilleşmeye başlayan Kıbrıs meselesi iktidara bu imkanı sağladı. Yoğun bir propaganda ile bütün dikkatler Kıbrıs'a çevrildi ve adanın istikbali, başlıca milli davamız haline getirildi. Fakat, acı bir tecelli ile, Kıbrıs iç politikayı unutturacağına, kısa zamanda ve aniden, başlıca iç meselemiz haline geldi." [408]

Demokrat Parti'nin Kıbrıs konusuyla ilgilenmeye başlaması ve bunu bir ulusal dava olarak görmeye başlaması gerçekten ani olmuş ve tüm kamuoyunda genel bir kabul görmüştür. 1954-55 yıllarına değin Demokrat Parti hükümeti, Kıbrıs Türk toplumunun, adanın Yunanistan'a bağlanması tehlikesi karşısında sesini yükseltmesine ve bu duruma Türkiye'de kamuoyunun ve basının duyarlılık göstermesine rağmen sessizliğini korumuştur. 1950 Ocak ayında yaptığı bir açıklamada Dışişleri Bakanı N. Sadak;

"Kıbrıs sorunu diye bir sorun yoktur. Bunu hayli zaman önce gazetecilere açıkça söylemiştim. Çünkü Kıbrıs, bugün, İngiltere'nin hakimiyeti ve idaresi altındadır ve İngiltere'nin Kıbrıs'ı başka bir devlete devretmek niyetinde veya eğilimde olmadığı hakkında kanaatimiz tamdır. Kıbrıs'da yapılan hareketler ne olursa olsun ve bunları yapanlar kim olursa olsun İngiltere Hükümeti Kıbrıs adasını başka bir devlete terk etmeyecektir. Bu böyle olunca, gençlerimiz boş yere heyecana kapılıyorlar, gereksiz yere yoruluyorlar" demiştir. [409]

1951 yılında da değişen bir şey yoktur; Demokrat Parti hükümetinin Dışişleri Bakanı F. Köprülü, Şubat 1951'de TBMM'de yapmış olduğu konuşmada;

"Doğu Akdeniz statüsünde herhangi bir değişiklik söz konusu olduğunu veya olacağını sanmıyorum. Yalnız şunu açıkça söyleyebilirim ki kendisiyle en yakın dostluk ilişkileri kurmuş olduğumuz ve hakikaten dünyanın bugünkü durumunda demokrat milletleri tehdit eden savaş afeti karşısında Yunanistan'la Türkiye aşağı yukarı yazgı birliği etmiş durumdadır" demektedir. [410]

1954 yılına gelindiğinde ise, F. Köprülü,

"Dost ve bağlaşık Yunanistan'ın devlet adamlarıyla yapılan görüşmelerde, Kıbrıs üzerinde herhangi bir görüş alışverişi yapılmış değildir. Bunun nedeni, Türkiye'nin Kıbrıs sorunu diye bir sorun var olmadığı görüşünde bulunması ve Kıbrıs halen İngiltere'ye ait olduğuna göre, bu ada hakkında Yunanistan'la konuşmalar yapılmasının uygun olmamasıdır. Günün birinde Kıbrıs'ın İngiltere ile görüşmeler konu olması durumunda, pek tabii, bu adada önemli bir Türk azınlığı bulunması, dolayısiyle bizim de söz sahibi olmamızı gerektirecektir. Kaldı ki biz adanın bugünkü statüsünde bir değişiklik yapılması gereğine inanmış değiliz" demiştir. [411]

Demokrat Parti'nin uzun süre Kıbrıs konusuna soğuk bakmasında, her şeye rağmen, Yunanistan'la olan ilişkilerini korumak isteğinin ağır bastığı görülmektedir. Resmi olmayan bir görüşmeye tanık olan N. Vergin'in anlattığına göre; F. Köprülü, Yunan Dışişleri Bakanı J. Politis'e;

"Birden bire ortaya bir Kıbrıs sorunu çıkartmaktasınız. Sizden rica ediyoruz, bunu yapmayın. Mareşal Papagos Yunanistan tarihine şanlı bir komutan, büyük bir devlet adamı olarak geçecektir. Başındaki şeref tacına bir Kıbrıs incisini eklemeye ihtiyacı yoktur. Bu kendisine hiçbir şey kazandırmayacaktır. Sizden Atatürk ve Venizelos'un büyük ızdıraplar, büyük çatışmalar bahasına, tarihi yenerek kurdukları Türk-Yunan dostluğu adına yalvarıyorum, vazgeçin, yoktan ortaya çıkan bir Kıbrıs sorunu çıkarmaktan. Çıkarırsanız bizi karşınızda bulacaksınız. Ve bütün Türkiye, tek bir vücut halinde, dimdik önünüze çıkacaktır. Bu, Türk-Yunan dostluğunun sonu olacaktır. Yapmayın bunu... Kıbrıs'da, nedenlerini bizim anlayamadığımız, yahut da anlamak istemediğimiz emellerinizi nasıl olsa gerçekleştiremeyeceksiniz. Türkiye bu izni size asla vermeyecektir. Türkiye buna engel olacaktır. İyi düşününüz. Biz bir gün heyecanınız yatışır ve daha akıllıca davranırsınız umut ve dileğiyle, bir süre sabredeceğiz. Resmi beyanlarımızda 'Türkiye için Kıbrıs diye bir dava yoktur' diyeceğiz. Fakat ister istemez bu sabrın da bir sonu olacaktır"
diyerek, resmi olmayan yollardan, Türkiye'nin iki ülke arasında bir sorun yaratılmasından duymuş olduğu endişeleri belirtmiştir. [412]Yunanistan'ın Kıbrıs konusunu BM Genel Kurulu'na götürmesi ve Genel Kurulun konuyu görüşmemeye karar vermesinin ardından, Türkiye'de siyasi iktidar, bu kararı Kıbrıs konusunun kapanması şeklinde yorumlamıştır. Aralık 1954'de A. Menderes yapmış olduğu açıklamada; "Bu sorun kapandığı için artık müttefikimiz Yunanistan'la dostluğun hatta gölgelenmemesine dikkat ve özen göstermek zamanı gelmiş bulunuyor" demiş ve iki ülke arasında ilişkilerin güçlendirilmesi konusunda samimi dileklerini açıklamıştır. [413]

Buna karşın, daha önce de belirttiğimiz gibi, Türkiye'nin Kıbrıs konusundaki politikasında 1955 yılında önemli değişiklikler yaşanmaya başlamıştır. İç politikada önemli ekonomik  ve siyasi sorunların yaşandığı bir dönemde Kıbrıs konusunda Türkiye'nin izleyeceği taktik ve stratejiler ise, henüz belirlenmiş değildir. Gerek hükümet gerekse muhalefet partileri konuya ilişkin açık bir politikayı henüz oluşturamamıştır bu dönemde.

Demokrat Parti ise, böylesi bir belirsizlik içerisinde Kıbrıs konusunda ulusal kamuoyunun duyarlılığını dikkate alan, atak bir politika izlemeye başlayarak; muhalefet partileri karşısında bir üstünlük arayışına girmiş ve kamuoyunun desteğini kazanmaya çalışmıştır. Kıbrıs sorunuyla ilgili taraf ülkelerin belirlenmesi bakımından oldukça önemli bir toplantı niteliğindeki Londra Konferansı öncesinde Türkiye'de Demokrat Parti'nin sergilediği davranışlar, ilerleyen dönemde Türkiye'de Kıbrıs konusunda iktidar/muhalefet partileri arasında tartışmaların da başlangıcı olmuştur.

Bununla birlikte, bir yandan iç politikada karşılaşılan sorunlar diğer yandan da ulusal kamuoyu ve basında yer alan Kıbrıs Türklerine ilişkin yorum ve haberler, DP hükümetinin muhalefet karşısında tek başına üstünlük kazanmasını engellemiştir. DP hükümetinin Kıbrıs konusunda daha atak bir politika izlemeye başlaması, basın ve kamuoyunun isteklerine uygun olduğu gibi, muhalefet partileri de ulusa nitelik kazanmaya başlayan bir konuda hükümetten ayrı bir yaklaşım içerisinde olmadıklarını göstermeye çalışmışlardır.

Nitekim, Kıbrıs'ta Türk toplumuna yönelik kitlesel katliamlar yapılacağı yolunda haberlerin basında yer alması karşısında muhalefet partisi  CHP lideri İnönü, yapmış olduğu açıklamada;

"Kıbrıs davası üzerinde hükümetin beyanatı, bize ciddi bir vaziyet göstermektedir. Kıbrıs'daki kardeşlerimizin yakın günlerde umumi bir tecavüz tehlikesi karşısında bulunduğundan resmen bahsedilmiştir... Kıbrıs'daki kardeşlerimizin can ve mallarını tehlikeden korumak için hükümetin alacağı bütün tedbirlerde beraberiz. Dış politikamızın Kıbrıs ile meşgul olacağı bu günlerde iç politikamızın havasının da Kıbrıs ile dolu olduğunu dünyaya göstermemiz vazifemizdir" demiştir. [414]

O. Bölükbaşı da yapmış olduğu açıklamada;

"Kıbrıs meselesi ve oradaki kardeşlerimizi tehdit eden yakın tehlike hakkında, hükümetimizin bütün gazetelerde okuduğumuz ve çoktan beri beklediğimiz enerjik beyanatını büyük bir memnuniyetle karşıladık... Bir kere daha belirtmek isterim ki, vatani ve milli mevzulardaki hassasiyetimizi iç politika ihtilafları asla külliyemez" demiştir. [415]

Demokrat Parti'nin Kıbrıs konusunda politika değiştirmesinin iç politikada iktidar/muhalefet ilişkilerine yansımasını M. Toker şu şekilde anlatmaktadır;

"... Memleket bir baştan ötekine Kıbrısla meşgulken iç politika çekişmelerine devam etmek hiç iyi karşılanmayacaktı. Bunu düşünen İsmet Paşa ve Osman Bölükbaşı aynı gün birer demeç verdiler ve Kıbrıs işinin bütün Türk milletinin malı olduğunu, Londra Konferansı devam ederken iç politikanın havasının Kıbrıs'la dolu bulunması gerektiğini söylediler. Onlar bunu yaparken, iktidar, Kıbrıs konusunu muhalefete hücum için istismar etmenin planını tertipliyordu... Menderes Liman lokantasında bir yemekli basın toplantısı düzenledi... Toplantıya muhalif gazeteleri, örneğin Ulus'u çağırmadı. Ulus çağrılmadığı için de ertesi gün Menderes'in demecini yayımlamadı... Memleketin Kıbrıs havasıyla dolu bulunduğunu gören iktidar hemen bir kurnazlık düşündü. Muhalefeti bu konuya önem vermemekle suçlayacaktı. Suçlanacakların başında da İsmet Paşa geliyordu... Halbuki o gün İsmet Paşa... Kıbrıs konusunda milleti birlik manzarası göstermeye davet eden demecini hazırladı... Yalnız iki lider (İnönü ve Bölükbaşı), demeçleri daima iktidara uçurulduğundan, bunu basına ancak geç saatlerde verdiler. Durum belli olduğunda, iktidarın hazırlık yapmış olan bir takım gazeteleri mizanpajlarını değiştirdiler, İsmet Paşayı suçlayan yazılarını attılar, bunun yerine demeci koydular. Ama bir tanesi atladı: Zafer!Ertesi gün Zafer barut fıçısı gibiydi. İşte İsmet Paşa suçüstü yakalanmıştı. Ortada Kıbrıs gibi bir sorun bulunduğu halde, ağzını açıp tek bir söz söylemiyordu... Yurtseverliği bu muydu? Ya Ulus?.. Muhalefet  organı, Başbakan Menderes'in Liman Lokantasındaki nutkundan tek bir satır yayımlamamıştı. Bu muhalefet vatana hıyanet değil de kim hıyanet halindeydi?.. Bunun üzerine ertesi gün Ulus, Zafer'e sert bir yanıt verdi ve asıl vatana hıyanet içinde bulunanın iktidar organı olduğunu söyledi. İki gazete arasındaki kalem dalaşması bir süre devam etti ve sadece o ikisinde Kıbrıs işi, bu yüzden ikinci plana itildi."  [416]

Diğer yandan M. Soysal'ın da belirtmiş olduğu gibi;

"Kıbrıs anlaşmazlığını çözümlemek için hükümet tarafından denenen veya teklif olunan bütün tutumların, tenkit edilebilir taraflarına rağmen, hemen birer 'milli dış politika tutumu' haline gelmesinde muhalefetin de büyük payı vardır. Muhalefet, sınır dışındaki Türklerle ilgili bir meselede resmi dış politikadan farklı bir tutumla gözükmenin tehlikelerinden çekindiği içindir ki, ister istemez, her safhada hükümet politikasını desteklemek zorunda kalmıştır. İsmet İnönü, muhalefet önderi olarak 28 Ağustos 1954'te, 'Kıbrıs statükosunda değişiklik yapılmasının kat'i surette aleyhindeyiz' demektedir. Aynı muhalefet, 1958'de 'taksim' tezini benimsemiştir." [417]

Bütün bunlara karşın, Demokrat Parti'nin Kıbrıs konusundaki kamuoyu ve basının ulusçu yaklaşımlarını dikkate alarak hükümetin saygınlığını artırmaya çalışması, hükümeti daha güç durumlara sürüklemiş ve Türk-Yunan ilişkilerinde sarsıntılara yol açmıştır. 6-7 Eylül olayları ve bu olaylar sırasında Demokrat Parti hükümetinin tutumu hükümete saygınlık kazandırmadığı gibi, kamuoyu, basın ve muhalefetin yoğun tepkisini çekmiştir.

Gerçekte Londra Konferansı'na katılacak temsilciler ile hükümet arasında bu konuda belirgin görüş ayrılıklarının olduğu anlaşılmaktadır. Dikerdem'in anılarında anlattığına göre;

"İngiltere'den üçlü Konferansa çağrı gelince Kıbrıs Komisyonumuz çalışmalarını hızlandırdı... Biz de hazırlıklarımızı salt Kıbrıs üzerinde yoğunlaştırdık. Bir yandan da Kıbrıs Türk toplumu  ile sürekli bağlantı kurarak onların görüş ve isteklerini aydınlığa kavuşturduk. Türk kamuoyu artık Kıbrıs meselesini ulusal bir dava olarak benimsemişti. Yurdun her köşesinden, özellikle gençlik kurumlarından Ankara'ya telgraflar yağıyor, gösteri yürüyüşü yapmak, miting düzenlemek için başvurmalar, birbirini kovalıyordu. Fatin  Rüştü Zorlu meydan toplantısı isteklerinin hepsini geri çeviriyordu. Hayır, Kıbrıs için miting yapmanın sırası değildi... Hükümetin resmi görüşü iyice belirlenmeden meydanlarda toplanıp sorumsuz istekler ileri sürmek davaya fayda yerine zarar getirirdi... Sokaklarda çıkıp bağırmakla, aşırı isteklerde bulunmakla Londra'da savunacağımız tezin ciddiliğine gölge düşürebilirdik.Ne var ki, Kıbrıs mitinglerini önlemek kolay olmuyordu. Halkoyu bir kısım basının yayınlarıyla coşturulmuştu. Üstelik, Yunanistan gibi eski bir düşmanı karşımızda görmenin kimi şoven çevrelerde yarattığı tepki hükümetin ılımlı hareket etmesini son derece zorlaştırıyordu. Bir takım tatlı su kahramanları 'Ya Kıbrıs ya ölüm', 'Savaş isteriz', 'Yeşil Ada kızıl olamaz' ... gibi ucuz sloganlar ortaya koyarak Kıbrıs işinin daha o günlerde kanlı olaylara gebe olduğunu gösteriyorlardı.

... Başbakan yemek sonrasında basına bir demeç vermiş ve demecin dozunu da fazla kaçırmış. Gazete manşetlerine çıkan beyanatında Menderes: 'Yunanlılar Polatlı önlerinde ne arıyorlardı? Tarihden ders almadılar mı? Gerekirse, yine derslerini veririz' diyor, ilk kıvılcımları görülmeye başlayan yangına körükle gidiyordu. Bu sözler o günkü heyecanlı havaya belki yaraşmıştı ama, Londra'ya gitmekte olan heyetimizin işini güçleştirmiş(di)." [418]

 
408- Cem Eroğul, Demokrat Parti Tarihi ve İdeolojisi, Ankara: İmge Kitebevi, 1990, s. 108. 
409- N. Güvenç, Kıbrıs Sorunu Yunanistan ve Türkiye, İstanbul: Çağdaş Politika Yayınları, 1984, s. 115. 
410- M. Gönlübol ve Diğerleri, Olaylarla Türk Dış Politikası, Ankara: A. Ü. SBF Yayınları, 1982, s. 351. 
411- M. Gönlübol ve Diğerleri, Olaylarla.., s. 351. 
412- N. Güvenç, Kıbrıs Sorunu .., ss. 116-117. 
413- M. Gönlübol ve Diğerleri, Olaylarla.., s. 352. 
414- Fahir Armaoğlu, "1955 yılında Kıbrıs Meselesinde Türk Hükümeti ve Türk Kamuoyu," A. Ü. SBF Dergisi, Cilt. 14, No. 2/3, (Temmuz 1959), ss. 57-85. 
415- F. Armaoğlu, "1955 yılında Kıbrıs..," s. 74. 
416- Metin Toker, Demokrasimizin İsmet Paşalı Yılları, Cilt 3, İstanbul: Bilgi Yayınları, 1991, ss. 141-143. 
417- Mümtaz Soysal, Dış Politika ve Parlamento, Ankara: Sevinç Matbaası, 1964, s. 240. 
418- Mahmut Dikerdem, Ortadoğu'da Devrim Yılları, İstanbul: Cem Yayınları, 1990, ss. 127-128.

İÇ VE DIŞ POLİTİKA KAYGILARININ ETKİSİ

 

Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerde yaşanan karşılıklı güvensizlik ve çözümsüzlüğün katılaşmasında rol oynayan bir diğer öge ise ulusal yönetimlerin, iki ülke arasındaki uyuşmazlığı kendi iç politika amaçlarının gerçekleşmesinde bir araç olarak görmeleridir.

Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin süreçsel yöneliminde her iki ülke yönetimlerinin de  zaman zaman bu tür davranışlar içerisine girdikleri söylenebilir. Kimi kez oy desteğini artırmak ve kamuoyu desteğini kazanmak kaygısı, kimi zaman ulusal kamuoyunun hükümete tepki göstermesini engellemek ve ilgiyi başka konulara yönlendirmek isteği, kimi zaman herhangi bir olay sırasında gereken ulusal dayanışma ve bütünlüğü koruma ile hareket etme çabası sonuçta yönetimlerin Türk-Yunan uyuşmazlığını ve iki ülke arasında yaşanan gerginliği ön plana çıkarmasına yol açmaktadır.

Ancak, bu durumda hükümetler kısa bir süre için iç politikada istedikleri rahatlığa kavuşmakla birlikte, uzun dönemde, gerek iç gerekse dış politikada bir bunalım dönemine girebilmektedirler. En azından, gerginliğin ve çözümsüzlüğün sürmesiyle tüm dış politika ikili ilişkilere bağımlı olabilmektedir.

Türkiye ve Yunanistan arasındaki uyuşmazlığın 1970'li yılların ilk yarısında değin büyük ölçüde Kıbrıs konusunda yoğunlaşması dikkate alındığında ulusal hükümetlerin bu sorunu gündeme getirerek iç politikada bazı arayışlar içerisinde oldukları söylenebilir. Bu bakımdan Kıbrıs konusunun Türk ve Yunan iç politikasında gündeme getiriliş tarzı ilginçtir. Bununla birlikte, burada göz ardı edilmemesi gereken önemli bir nokta; tarafların, Kıbrıs ve diğer sorunlarla ilgilenmeye başlamalarını tek bir etkene, iç politika kaygılarıyla davranmış olmalarına bağlamanın yanlış olmasa bile büyük ölçüde eksik olacağı gerçeğidir.

Bilindiği gibi, ilk dönemlerde gerek Yunanistan'da gerekse Türkiye'de hükümetler kamuoyunda oluşan istemlerin aksine, konuya genel stratejik çıkarlar çerçevesinde davranarak soğuk bakmış, Kıbrıs konusunda isteklerle ortaya çıkmanın özellikle İngiltere ile olan ilişkileri bozacak olmasından çekinmişlerdir. Dolayısıyla, bir bakıma, gerek Yunanistan'da gerekse Türkiye'de hükümetler, kamuoyunun baskıları sonucunda konuyla ilgilenmeye, daha atak davranmaya başlamışlardır. 

KARŞILIKLI ALGILAMALAR
(devam)


Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin genel yönelimi içerisinde sürekli bir gerilimin var olması ulusçu yaklaşımın liderler düzeyinde olduğu kadar kamuoyları bakımından da geçerli olmasına yol açmaktadır. Dolayısıyla, iki ülke arasındaki ilişkilerde etkisini sürdüren bu gerilim ulusal kişiliklere ilişkin kimi önyargı, imaj ve yanlış algılamaları gündemde tutmaktadır. Tarafların hemen her davranışı bu olumsuz imaj ve algılamaların etkisi altında değerlendirilmekte, bu ise sonuçta, çözümsüzlüğü giderek artıran ve karşılıklı güvensizliği derinleştiren bir yapısallaşmaya yol açmaktadır.

Bu bağlamda, iki ülke arasındaki ilişkilerde ilişkilerin yönelimine hakim olan güvensizlik tarafların birbirlerini hangi açıdan bir potansiyel tehlike ve tehdit unsuru olarak görüyorlarsa ona bağlı olarak, ya ulusa liderler ya da bütün olarak ulusal kamuoyları, belirli bir imaj ve algılama çerçevesinde saptanan bir olumsuz ve/veya yanlış kişilik kalıbına yerleştirilmektedir.

Bu davranışsal özellik, kimi zaman liderlerin kişiliklerinde somutlaşmakta ve iki ülke arasındaki ilişkilerin düzeltilmesini sağlayacak atılımların yapılamamasının bütün suçu bu lidere çıkarılmakta ya da, bir genellemeye gidilmekte ve liderin kişiliği önemsenmeyerek, ikincil sayılarak, kurumsal/bürokratik düzeyde (devlet/hükümet bağlamında değişmeyen amaçlar) karşı tarafın kişiliği, ilişkilerin yönelimine uygun kalıplarla nitelendirilmektedir; (yayılmacılık, zalimlik, barbarlık, saldırganlık, işgalci, yaygaracılık, hırçınlık, sözüne güvenilmezlik, geçimsiz olma, vb sıfatlar sıklıkla kullanılmaktadır).

Bu bağlamda, iki ülke arasındaki çatışmanın gözlendiği bir başka alan da uluslararası kamuoyu önündeki imaj oluşturma çabalardır. Özellikle 1974 Kıbrıs olaylarından sonra Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin gerginliğe dönüşmesi, bu iki ülke arasındaki uzlaşmazlığın uluslararası boyutunu genişletmiş, Birleşmiş Milletler, NATO, AB, Avrupa Konseyi ve ABD ile olan ilişkiler içerisinde Türkiye ve Yunanistan arasında hızlı ve yoğun bir propaganda, uluslararası destek kazanma çabası gözlenmiştir. Bu propaganda savaşı içerisinde Yunanistan'ın Türkiye karşısında açık bir avantaj elde ettiği söylenebilir. Özellikle ABD'de yerleşmiş bulunan Yunan kökenlilerin oluşturmuş olduğu dernekler ve kurumların yürüttüğü lobi faaliyetleri, bu ülkede Türkiye karşıtı bir kamuoyunun oluşmasına yol açmış; ABD yönetiminin, Türkiye'ye yönelik tercihlerini etkilemiştir. Diğer yandan, özellikle Türkiye'nin ekonomik ve siyasal yaşamında dalgalanmalar içerisinde olması, Yunanistan açısından bir propaganda malzemesi olarak kullanılmış ve demokratik değerlere, insan hak ve özgürlüklerine önem veren Batı-Avrupa kamuoyunda Türkiye karşıtı bir izlenimin doğmasına çalışılmıştır. 12 Eylül 1980'de Türkiye'de ordunun siyasal iktidarı bir darbe sonucunda ele geçirmesi, Yunanistan'ın bu olaydan yararlanarak Türkiye'nin uluslararası kamuoyu önündeki imajını tartışma konusu haline getirmesine olanak vermiştir. Bu dönemde Yunanistan, Türkiye'de demokrasinin askıya alındığını, temel insan hak ve özgürlüklerinin baskı altında tutulduğunu öne sürerek Avrupa Konseyi üyeliğinin gözden geçirilmesi gerektiğini sıklıkla vurgulamıştır. [392]

Yunanistan'ın Avrupa kamuoyunda Türkiye'ye baskı uygulanması ve Avrupa'dan dışlanması yönünde izlemiş olduğu yaklaşım, bunun Türk-Yunan ilişkilerinde AB'ye tam üyelik konusunda olduğu gibi, bir pazarlık konusu yapılması, Yunanistan'ın Türkiye'nin ulusal çıkarları açısından önemli bir engel oluşturmakta olduğu yargısını güçlendirmiştir. Bu arada, iki ülke arasındaki uzlaşmazlığın giderilememesinin bütün suçu karşı tarafa yüklenmeye çalışıldığından Yunanistan, Türkiye'yi uzlaşmazlığın ve diyalog çabalarının sonuçsuz kalmasının tek sorumlusu olarak göstermeye çalışırken Türkiye de asıl sorumlu olanın Yunanistan olduğunu göstermeye çalışmaktadır.

Türkiye ve Yunanistan'ın uluslararası ilişkilerinde destek arayışları sürerken, taraflardan herhangi birinin görüşünün sempati ile karşılanması diğerinin ulusal kamuoyunda tepkiye neden olmakta, karşı taraf, ittifakın "şımarık", "hırçın", "huysuz" çocuğu olarak görülmekte; yapılan tercih, polemik konusu yapılmaktadır. Genellikle, Türk siyasal liderleri kamuoyunda, Yunanlıların, uluslararası ilişkiler çerçevesinde Türklere karşı tercih edildikleri yönünde bir kanı bulunmaktadır. Bunun nedeni olarak da, Yunanistan'ın Avrupa'da uygarlık ve demokrasinin beşiği olarak kabul edilmiş olması, Ortodoks Hıristiyan dinine mensup olmaları vb gerekçeler gösterilmektedir. Türkiye'nin, özellikle Avrupa ülkelerinde Yunanistan'la ilişkilerinde görüşlerine destek bulmakta güçlük çekmesinde bir başka öge olarak da,  Avrupa kamuoyunda Türkiye'nin Osmanlı imajı ile hatırlanmakta oluşu ve Yunanistan'ın Batılı bir kültüre sahip olmasına karşın Türkiye'nin Doğulu bir kültüre sahip olması gösterilmektedir. [393]

Bu arada, Türkiye'nin Yunanistan ile olan ilişkilerinde göz önünde tutmak zorunda olduğunu düşündüğü bir başka nokta, Yunanistan'ın uluslararası alanda yaygın ve yaygın olduğu denli etkin bir kamuoyu oluşturma/propaganda olanağına sahip olduğudur. Özellikle Yunanistan'ın Türkiye'ye yönelik uluslararası baskı arayışı içinde olduğu 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası dönem dikkate alındığında Türkiye, Yunanistan'ın bu konudaki faaliyetlerini yeterince karşılayabilmekten uzak kalmıştır.

1974 Kıbrıs Barış Harekâtı'nın ikinci aşamasına neden gerek duyulduğunun uluslararası kamuoyu önünde gerçek yönleriyle dile getirilememiş olması, adadaki Türk toplumuna yöneltilen kitlesel katliamların uluslararası basın ve kamuoyu önünde sergilenememesi, Türkiye'nin Kıbrıs politikasının haklılığına gölge düşürmüş; Türkiye haklı olduğu bir konuda haksız duruma düşmüştür. Buna karşın Yunanistan ve Kıbrıs Rum liderliği, sahip olduğu olanakları kullanarak Türkiye'nin Kıbrıs'a müdahalede bulunmasını bir "işgal" hareketi olarak propagandize etmiş ve Türkiye'nin uluslararası imajını "işgalci" olarak göstermeye çalışmış, giderek adada Kıbrıs Türk toplumu yanında Makarios yanlısı Kıbrıs Rumlarına karşı yöneltilen şiddet eylemleri ve katliamlardan da Türkiye sorumlu gösterilmeye çalışılmıştır.

AB ile bütünleşme  çabaları bakımından da, Türkiye'nin Avrupa ile ilişkilerinde engel oluşturmaya devam eden Yunanistan, Türkiye'nin ekonomik yapısının yanı sıra toplumsal ve siyasal yapısının yeterince Batı değerleri çerçevesinde gelişmemiş olduğunu ileri sürmekte; Türkiye'nin daha çok dinsel kimliğini ön plana getirerek, Müslüman ülkelerle olan ilişkiler çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Bu bağlamda, Türkiye'nin AB'ne üye tek Müslüman ülke olacağı vurgulanmakta ve bu durum bir çelişki olarak değerlendirilmektedir. [394]

Diğer yandan, Türkiye gibi Yunanistan da uluslararası ilişkilerinde Türkiye'nin kendisine tercih edileceğine dair kuşkular beslemektedir. Bu bağlamda, özellikle ABD ve NATO ilişkileri bakımından, Türkiye'nin Yunanistan'a karşı desteklenmesi ya da diğer bir deyişle an azından bu konuda bir dengenin oluşturulması çabalarında Türkiye'nin askeri açıdan üstlenmiş olduğu görevin belirleyici olduğu düşünülmektedir. Stratejik konumu açısından Türkiye'nin ABD ve NATO üyesi ülkelerin Ortadoğu'daki çıkarlarının korunması açısından taşımakta olduğu önem, Yunanistan'da Türk-Yunan uzlaşmazlığında Türkiye'nin kendisine tercih edileceği kuşkusunu gündemde tutmaktadır. Dolayısıyla, Yunanistan, Türkiye'nin uluslararası imajını belirlerken, ABD ve NATO karşıtı  bir kamuoyu önünde sıklıkla Türkiye'nin bölgedeki işlevinin ABD ve NATO'nun jandarmalığı olduğunu dile getirmekte ve ABD ve NATO karşıtı olumsuz algılamaları Türkiye'ye ilişkin algılamalarla aynı biçimde nitelendirmektedir.

Bir başka açıdan bakıldığında, Türkiye'nin Yunanistan'a yönelik politikalarında kimi kuşkulara neden olan bir nokta olarak, Yunanistan'ın imzalamış olduğu antlaşmaları daha sonra geçersiz kılacak davranışlar sergilemesi olmuştur. Özellikle 1980 yılında Yunanistan'ın NATO askeri kanadına yeniden dönüş koşullarını düzenleyen "Rogers Anlaşması"nın, Papandreu'nun iktidara gelmesinden sonra uygulama dışı bırakılması Türkiye'de, Yunanistan'ın uzlaşmaz bir politika izlemekte olduğunun bir göstergesi olarak algılanmıştır. Dolayısıyla, gerek Rogers Anlaşması'nın uygulanmasından Yunanistan'ın kaçınması, gerekse Türkiye'nin Yunanistan'a karşı bir tehdit oluşturmakta olduğu iddiaları, Papandreu'nun kişiliğinde somutlaşan bir yaklaşımın izlenmekte olduğunu göstermiş ve Türkiye açısından Yunanistan ve iktidardaki Papandreou yönetiminin sözüne güvenilirliği tartışılır nitelik kazanmıştır. 1987 yılında, iki ülke arasında yeni bir gerginliğin yaşanmasına neden olan 1976 tarihli Bern Anlaşması'nın Yunanistan tarafından geçersiz olduğu iddiası ise, bu konuda yeni bir örnek oluşturmuştur.

Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerde yaşanan çözümsüzlüğün sürmekte oluşu, bir yandan her iki ülkede de ulusçu bakış açılarının gündemde etkin olarak varlığını sürdürmesine olanak sağlarken, hem Yunanistan'da hem de Türkiye'de aydın kesim, iki ülke arasındaki sorunların giderilmesi için gerekli olan güven ortamının kurulması ve karşılıklı kuşkuların giderilmesi için ortak adımların atılması yolunda önemli girişimlerde bulunma kararı almışlardır.

Siyasi iktidarlar düzeyinde iki ülke arasında gerginliğe neden olan sorunlar konusunda görüşmelerin başarısızlıkla sonuçlanması söz konusu iken, özellikle halklar arasındaki güvensizliklerin giderilmesi ve kuşkuların ortadan kaldırılması için gereken iletişim ve diyalog ortamının sağlanabilmesi için ortak çaba gösterilmesi gereği üzerinde bir yaklaşım birlikteliği sağlanmıştır.  Fanatik ulusçu çevreler hem Yunanistan hem de Türkiye'de bu tür yaklaşımları "ulusal çıkarlara ihanet edildiği" şeklinde yorumlanmakta ve iki ülke arasında bir yakınlaşmanın kurulmasını sağlamaya çalışan bu insanlar kimi kez "Türk dostu" ya da "Yunan sever" olarak kelimenin olumsuz anlamıyla tanıtılmaya çalışılmakta, "satılmışlık"la suçlanmaktadır. [395]

Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin yönelimini etkilemesi bakımından, hem siyasal karar alma düzeyinde hem de ulusal kamuoyları düzeyinde tarafların birbirleri hakkındaki olumsuz imaj ve algılamalara kaynaklık edebilecek davranışlardan kaçınmak gerekmektedir. Bu konuda dikkate alınması gereken asıl nokta ise, siyasal karar alıcıların devletin resmi ideolojisinin tercihlerine uygun olarak sürdürdükleri ve ulusal kimliğin sürekli olarak vurgulanmaya çalışıldığı, ulusal kahramanlıkların anımsatılmasının yanı sıra, düşmanlık duygularının sürekli olarak işlenmekte olduğu; "şehirlerin düşman işgalinden kurtuluş" törenlerinin daha ne kadar sürdürüleceğidir. [396]

Gerçekten de, hem Yunanistan'da hem de Türkiye'de ulus devlet oluşturma çabalarının hala sürmekte olduğu dikkate alındığında şehirlerin düşman işgalinden kurtulduğu günler coşku ile kutlanmaktadır. Askeri geçit törenleri, şehrin düşman işgalinden kurtarılmasının temsili canlandırılması, kahramanlık şiirlerinin okunması, anma törenlerinin yapılması çatışmacı yaklaşımın hala etkin olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla, bu törenler ulusçu duyguların kamçılanması niteliği kazandığından, halklar arasında yaşanan acı olayları sürekli olarak canlı tutmaya yaradığından günümüzde halklar arasında dostluk, barış ve işbirliği çabalarının başarıya ulaşması için gerekli olan psikolojik ortamı sekteye uğratmaktadır.

Bir başka imaj-algılama konusu olarak da hem Yunanistan'da hem de Türkiye'de büyük bir duyarlılık gösterilen isimler sorunu kendini göstermektedir. Gerçekten de "Türklük" ve "Yunanlılık" kimliği altında, taraflar, birbirleri ile olan ilişkilerini yorumlarken yaşanan tarihsel geçmişin izlerini taşıyan ortak kültüre tek yanlı olarak sahip çıkmakta ve diğer taraf dışlanmaktadır. Bu bağlamda, örneğin Türk tarafı İstanbul'un kimi Yunanlılarca "Konstantinopolis" olarak adlandırılmasını bu insanların hala şoven bir yaklaşım sergilemekte olduklarına kanıt olarak gösterilmektedir. Benzer yaklaşım Yunanlılar açısından da söz konusudur; Türklerin Yunanistan'ı "Helas", Yunanlıları da "Hellen" olarak çağırmamaları Türklerin Yunanlılara karşı şoven bir tutum izlediklerinin göstergesi olarak algılanmaktadır.

Bir başka deyişle, şehir adlarının komşu ülkenin dil ve kültüründe yer ettiği şekliyle anılmaya devam etmesi, hala ulusal kimlik arayışı içerisinde olan ve ulus devlet oluşturma kaygısını taşıyan Türkiye ve Yunanistan için bir yayılmacılık belirtisi olarak algılanabilmektedir. Örneğin, Yunanca karşılığı Tesaloniki olan kentin adı Türkçe'de Selanik olarak geçmektedir; Türkçede İstanbul ise Yunanca'da Konstantinopolis ya da kısaca Poli olarak geçmektedir, günlük kullanım dilinde olduğu kadar yazında da bu adlandırma kullanılmaktadır. Dolayısıyla, bu durum aralarında sorunlar bulunan iki ülke açısından da bir ulusal duyarlılık konusu haline gelmektedir. Yunanistan'da "Türk" kimliğini çağrıştıran Türkçe adların yerine Yunanca adların yerleştirilmeye çalışılması, bu ulusal kimlik oluşturma ve ulus devlet anlayışının bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Aynı şekilde, Yunanistan'ın Batı Trakya bölgesinde yaşayan ve Yunan yurttaşı olmakla beraber etnik köken bakımından kendilerini "Türk" olarak gören insanları, "Yunanistan'da Türk yoktur, Batı Trakya'da yaşayan insanlar Müslüman Yunan yurttaşları"dır şeklinde göstermek istemesi, Yunanistan'ın ulus devlet/ulusal kimlik konusunda aşırı duyarlı olduğunu göstermektedir.

Bir başka açıdan ele alındığında, halkların birbirleri hakkındaki değer yargıları, imaj ve algılamalarının halkların gerçek niteliklerini bütün yönleriyle yansıtmaktan uzak olduğu söylenebilir. Gerek temel eğitim sırasında verilen tarih ve ulus bilincinin yanlı ve gerçekleri bütünüyle yansıtmaktan uzak oluşu, gerekse günlük yaşamda Türk-Yunan sorunlarına ilişkin bilgi akışının sansasyonel ve propaganda yönünün ağırlıklı olarak verilmekte oluşu, insanların olayları kimi önyargı ve olumsuz imajların etkisinde kalmadan yorumlamalarını güçleştirmektedir.

Bu bakımdan, 1986 yılında Türkiye ve Yunanistan'da eşzamanlı olarak yapılan bir ankete verilen cevaplar değerlendirildiğinde, anketten çıkan sonuçlar bazı şaşırtıcı gerçekleri ortaya koymaktadır.[397]

Anket sonuçlarına göre, Türklerin % 93'ü o ana değin hiçbir Yunanlı ile doğrudan tanışmamıştır; bu oran Yunanlılar için % 69'dur. Ankete katılan Türklerin sadece % 3'ünün Yunanistan'a seyahat etmiş olduğunu belirtmesine karşın Yunanlıların % 9'u Türkiye'yi görmüş olduğunu belirtmiştir. Dolayısıyla, halkların bireysel düzeyde birbirleri hakkında bilgi edinme olanaklarından yoksun oldukları, birbirleri hakkında edindikleri bilgiler çerçevesinde oluşan değer yargı ve imajların gerçekle tutarlılığını sınama olanağını bulamadıkları söylenebilir. Yunanlıların Türklere oranla daha fazla diğer ülke insanı ile -bir Türk  ile- tanışmış olmasında Yunanistan'da yaşayan Türklerin daha fazla olmasının payı olsa gerek. Gerçekten de bu tanışmanın, % 10 oranında komşuluk ilişkilerinde, % 10 daha önce Türkiye'de yaşamış olmalarından, % 8 mesleki iş ilişkilerinden, % 6 arkadaşlık dolayısıyla olduğu belirtilmektedir.

Diğer yandan, ankette komşu iki ülke arasında bazı çatışmaların yaşanmış olduğu belirtilerek, günümüzde Türk ve Yunan halklarının birbirlerine karşı ne ölçüde düşmanlık besledikleri sorulduğunda, Türklerin % 45'i Yunanlıları ve Bulgarları (% 46) aynı oranda düşman olarak gördüğünü belirtmektedir; buna karşın Yunanlıların % 38'i Türkleri düşman olarak gördüklerini belirtmiştir. Buna karşın ankete katılanların düşmanlık kavramına yükledikleri anlam ve dayandırdıkları gerekçelerin sübjektif ve tartışılabilir nitelikte olduğu göz ardı edilmemelidir. Diğer yandan, ankete katılanlara, diğer ülke halkına ne ölçüde güven duydukları sorulduğunda, Türklerin  % 5'i Yunanlıları güvenilir bulurken Yunanlıların % 27'si Türkleri güvenilir olarak gördüklerini belirtmektedirler.

Bu bağlamda, ankete katılanlara Türk-Yunan ilişkileri hakkında edinmiş oldukları bilgilerin kaynağı sorulduğunda ise, kitle iletişim araçlarının ilk sıraları aldığı görülmektedir. Türklerin bu soruya vermiş olduğu cevaplara göre oransal sıralama; % 3 okul, % 14 arkadaşlık/yakın çevre, % 48 basın, % 47 radyo, % 79 televizyon, % 6 hükümet açıklamaları şeklinde olmuştur. Yunanlıların vermiş oldukları cevaplara göre ise; % 1 okul, % 16 arkadaşlık/yakın çevre, % 56 basın, % 27 radyo, % 84 televizyon, % 10 hükümet açıklamaları diğer ülke ile olan ilişkiler hakkında bilgilere kaynaklık etmektedir.

Ancak, ankete katılanlara iki ülke arasındaki ilişkiler hakkında edinmiş oldukları bilgilerin yeterli olup olmadığı sorulduğunda, yalnızca Türklerin % 32'si ve Yunanlıların % 30'u bu soruya olumlu karşılık verirken, Türklerin % 43'ü, Yunanlıların % 50'si olumsuz yanıt vermiştir. Edinilen bilgilerin  güvenilirliği bakımından da ilginç bir durumla karşılaşılmaktadır. Türklerin % 41'i edindiği bilgilerin yeterli, doğru ve güvenilir olduğunu % 23'ü ise yeterli, doğru ve güvenilir olmadığını belirtmesine karşın aynı soruya Yunanlıların % 29'u olumlu yanıt verirken, % 49'u edindikleri bilgilerin yeterli, doğru ve güvenilir olmadığını belirtmişlerdir.

Diğer yandan, Türk-Yunan ilişkileri konusunda diğer ülke insanın yeterli ölçüde bilgilendirilip bilgilendirilmediğine ilişkin bir soruya verdikleri yanıta göre; sadece Türklerin % 7'si Yunanlıların % 26'sı diğer ülke insanının Türk-Yunan ilişkileri konusunda bilgilendirilmesinin yeterli olduğu kanısını taşımıştır. Ancak bu soruya olumsuz yanıt verenlerin oranı sırasıyla Türkler için % 25 Yunanlılar için % 50 olmuştur.

Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin niteliği hakkında sorulan soruya Türklerin % 35'i Türk-Yunan ilişkilerinin üçüncü tarafların davranışlarından etkilendiği yanıtını verirken aynı soruya Yunanlıların % 75'i üçüncü ülkelerden etkilendiği yanıtını vermiştir. İki ülke arasındaki ilişkilerin bütünüyle ikili nitelikte olduğu kanısını taşıyanların oranı ise, sırasıyla Türkler için % 35, Yunanlılar için ise % 11'dir. Türklerin % 72'si, Yunanlıların % 92'si iki ülke arasındaki ilişkilerin ABD'nin davranışlarından etkilendiğini düşünmektedir.

Ankete katılanlara son beş yıl içerisinde Türk-Yunan ilişkilerinin nasıl bir yönelim içerisinde olduğu sorulduğunda Türklerin % 'si ilişkilerin daha dostane, % 61'inin daha az dostane/düşmanca olduğu kanısını ileri sürmüştür. Yunanlılar için bu oranlar sırasıyla, % 13 ve % 41'dir. Son beş yıl içerisinde ilişkilerin niteliğini koruduğu kanısında olanların oranı ise her iki ülke için de % 32'dir.

Bunların yanı sıra, her iki ülke halklarının diğer ülkeye karşı hangi duygular içerisinde olduğu sorusunda verdikleri cevaplarda Türklerin % 35'i Yunan halkının Türkiye'ye karşı düşmanca duygular beslediğini, % 21'i Yunan halkının Türkiye'ye karşı tarafsız duygular içinde olduğunu, % 32'si ise Yunan halkının Türkiye'ye karşı dostça duygular beslediği kanısında olduğunu söylemiştir. Aynı sorulara Yunanlıların verdiği cevaplara göre, % 34 oranında Türk halkının Yunanistan'a karşı düşmanca duygular beslediği, % 21 tarafsız duygular beslediği, % 34 dostça duygulara sahip olduğu belirtilmiştir. Ek olarak, ankete katılan Türklerin % 11'i, Türk halkının Yunanistan'a karşı düşmanca, % 25'i tarafsız, % 51'i dostça duygular içerisinde olduğunu belirtmesine karşın; ankete katılan Yunanlıların % 29'u Yunan halkının Türklere karşı düşmanca duygular içerisinde olduğunu, % 28 tarafsız olduğunu, % 38 oranında da dostça duygular içerisinde olduğunu dile getirmişlerdir.

Türkiye ve Yunanistan'ın iki ülke arasındaki sorunların çözümüne katkıları sorulduğunda; ankete katılan Türklerin % 1'i Yunanlıların % 67'si Türklerin daha fazla katkıda bulunduğunu dile getirirken her iki ülkenin eşit katkıda bulunduğu görüşünde olanların oranı % 10, taraflardan hiçbirisi çözüme katkıda bulunmuyor görüşünde olanların oranı ise % 7 olmuştur. Ankete katılan Yunanlıların aynı soruya verdikleri cevap ise; sırasıyla, Yunanlılar % 66, Türkler % 1 her ikisi de eşit katkıda bulunmaktadır % 8, hiçbiri katkıda bulunmuyor görüşünde olanların oranı ise % 13 olmuştur.

Diğer yandan, hükümetler bağlamında, tarafların birbirlerine karşı hangi duygular içerisinde oldukları sorulduğunda; ankete katılan Türklerin % 66'sı Türk Hükümeti'nin, Yunanistan'a karşı dostça davranışlar içerisinde olduğunu söylemiş, düşmanlık duymaktadır diyenlerin oranı % 6, tarafsızdır diyenlerin oranı % 17 olmuştur. Aynı soruya, Yunanlıların % 35'i Yunan Hükümeti'nin Türkiye'ye karşı dostça davrandığını söylerken, % 33'ü tarafsız olduğunu, % 19'u da düşmanca davranış sergilediğini  ileri sürmüştür. Ankete katılan Türklere, Yunan Hükümetinin Türkiye'ye karşı nasıl davranmakta olduğu  sorulduğunda, % 3 dostça, % 6 tarafsız, % 75 oranında ise Yunan Hükümeti'nin Türkiye'ye karşı düşmanca davrandığı kanısı ileri sürülmüştür. Yunanlılara Türk Hükümeti'nin Yunanistan'a karşı tavrının nasıl olduğu sorulduğunda ise; % 3 dostça, % 8 tarafsız, % 77 düşmanca davranmakta olduğu cevabı verilmiştir. Gelecek beş yıl içinde iki ülke arasında bir savaş tehlikesinin olup olmadığı sorusuna Türklerin ve Yunanlıların % 23'ü olumlu yanıt verirken Türklerin % 36'sı, Yunanlıların % 49'u bir savaş tehlikesinin olmadığı yanıtını vermiştir.

Bu bağlamda, Türkiye ve Yunanistan'ın izlemekte oldukları dış politika yaklaşımlarına ilişkin olarak, Türklerin % 50'si Lozan Antlaşması'na uygun ve barışçıl bir dış politika izlemekte olduğu kanısını dile getirmiştir. Buna karşın, Yunanlıların % 64'ü Türkiye'nin yayılmacı bir dış politika izlediğini belirtmiş, % 5 oranında ise, Türklerin Lozan Antlaşması'na uygun ve barışçıl bir dış politika izlemekte olduğu kanısını dile getirmiştir. Bu konuda fikrinin olmadığını belirtenlerin oranı ise Türkler için % 44, Yunanlılar için % 31 olmuştur.

Anket sırasında Türk ve Yunan halklarının birbirlerini hangi karakteristik özellikleriyle tanıdıkları saptanmaya çalışıldığında ise, gerçekte halkların birbirlerini yeterli/doğru tanımadıkları, diğer halk hakkında bilgi sahibi olmadığı gerçeği daha da belirginleşmektedir. Örneğin; anketi cevaplandıran Türklerin, Yunanlıların karakteristik özelliklerine ilişkin olarak verdikleri olumlu ya da olumsuz cevapların oranı soruyu yanıtsız bırakma oranından daha az olmuştur. Ankete katılan Türkler, Yunanlıların kişisel/karakteristik özellikleri hakkında büyük  oranda herhangi bir fikir sahibi olmadıklarını söylerken; Yunanlılar Türkleri, yemek içmekten hoşlanan, sade, cömert, dindar, ev ve toprak sahibi olmayı seven, çocuk sahibi olmayı arzulayan kişiler olarak gördüklerini belirtmişlerdir. Bunun yanı sıra; Türklerin çağdaş, kültürlü, ve uygar olmadığı vurgulanmıştır.

Türklerin/Yunanlıların yaşam tarzları sorulduğunda; ankete katılan Türklerin % 59'u Yunanlıları bütünüyle kendine has bir kültüre sahip olarak, % 23'ü Batı Avrupalı, % 9'u Akdenizli, % 4'ü Doğu Avrupalı, % 1'i Arap toplumlarına yakın olarak gördüklerini belirtmişlerdir. Buna karşın, Yunanlıların % 30'u bu konuda bilgi sahibi olmadıklarını ileri sürmüş olmakla birlikte, % 26 oranında Türkleri Arap toplumlarına yakın, % 22 Doğu Avrupalı, % 15 bütünüyle kendine has bir kültüre sahip, % 3 Batı Avrupalı, % 4 Akdenizli olarak gördüğünü belirtmiştir.

İki ülke halkları arasındaki benzerlik sorulduğunda ise, bu konuda da Türkler bakımından olumlu/olumsuz cevaplar yerine ağırlık büyük oranda bu konuda bilgi sahibi olmadığı noktasında toplanmaktadır. Bilgi sahibi olunmadığı seçeneği bir yana bırakıldığında ise, iki ülke arasındaki benzeşmenin yoğunlaştığı nokta bu ülkelerin mutfak kültürü ve yiyecekleri olmaktadır. Bununla birlikte, dile getirilmesi gereken genel bir kanı; her iki ülkede de Osmanlı dönemi birlikteliğinden etkilenerek gerek Türklerin gerekse Yunanlıların özellikle mutfak kültürü, eğlence, müzik anlayışları, aile kurumuna bağlılıkları bakımından büyük oranda benzerlik gösterdikleridir.

Diğer yandan,  iki halk arasında ayrımcılığın benzerliklerden fazla olması, kurulacak yeni ilişkilerin sağlam bir zemine oturtulmasını da güçleştirecek niteliktedir. Bu bağlamda, ankete katılan Türkler ağırlıklı olarak bir Yunanlı ile; evlenmek, komşu olarak yaşamak, Yunanistan'da tatil geçirmek, ticari ilişkiye girmek ve arkadaş olmak gibi her türden sosyal ilişkiye karşı olumsuz gözle bakarken Yunanlıların büyük çoğunluğu bir Türkle evlenmenin dışında yukarıda sıralanan türden sosyal ilişkilere olumlu yaklaşmıştır.

Bu arada, anket sonuçları çerçevesinde bakıldığında, Türk ve Yunan halklarının karşılıklı olarak birbirleri hakkında bilgileri elde ediş şekilleri ve kaynakların sıralaması bazı ilginç sonuçlar ortaya çıkarmaktadır. Halkların birbirleri hakkındaki bilgileri ve yargıları edinme sırasında okulun bu denli gerilerde kalmış olması gerçekte, ankete cevap verenlerin bu konuda sübjektif davranışlar sergilemekte olduklarını göstermektedir. İki ülke arasındaki uyuşmazlık konularına ilişkin olarak televizyon, radyo ve basın gibi kitle iletişim araçlarının vermiş olduğu haberlerin kişilerin bilinçlerinde yaratmış olduğu çağrışım ve imaj her şeyden önce kişinin algılama yetilerine bağlı olarak değişim göstermektedir. Buna bağlı olarak, kişilerin karşı ülkeye ilişkin haber ve bilgi akışını hangi şekilde elde etmiş oldukları olayın bir başka yönünü oluşturmaktadır. Nitekim, elde edilen bilgilerin yorumlanması ve kişinin yeni bir yargıya ulaşmasında temel eğitim sırasında okulda edinmiş olduğu bilinçlenme örtülü bir rol oynamaktadır. Bununla beraber, ilerleyen dönemlerde kişinin almış olduğu eğitimin nitelik olarak değişim göstermesiyle birlikte, kişinin halklar ve ülkeler hakkındaki değer yargılarını, imajını etkileyebilecek bir dizi olay ve/veya kaynağın da varlığı söz konusu olabilir. Bu nedenle, kişilerin diğer ülke hakkındaki bilgi ve haberleri elde edişleri hangi kaynak aracılığı ile olursa olsun, bu haberlerin yorumlanması ve bu konuda bir kanının oluşabilmesi, kişinin bilinç düzeyine bağlı bir konu olmakla birlikte, kişinin birbiriyle ilintili değişik kaynakların etkisinde kalarak kanısını oluşturması nedeniyle, bu kaynaklardan hangisinin daha etkin role sahip olduğunun belirlenmesi sübjektif bir yaklaşım oluşturmaktadır. Kaldı ki, anketi cevaplayanlardan pek çoğu, kitle iletişim araçlarının ve politikacıların karşılıklı olarak iki ülke arasındaki ilişkiler konusunda bilgi akışında taraflı davrandıkları ve haberleri gerçek yönleriyle yansıtmadıkları düşüncesini taşımaktadırlar.

Bütün bunlardan sonra, iki ülke halkının birbirleriyle olan ilişkilerinde karar alıcıların ve kitle iletişim araçlarının büyük bir etkiye sahip olduğu görülmektedir. Özellikle, ulusal hükümetler düzeyinde ya da bir başka deyimle devletler düzeyinde sürmekte olan görüş ayrılığı ve çıkar çatışması, halkın, sıradan insanın günlük yaşamını doğrudan ilgilendiren, bu yaşamda ani ve köklü değişimler yaratabilecek olayların gündeme gelmesi durumunda ilgi çekici olabilmektedir. Bir yandan temel eğitim sırasında, karşı ülke ve halklarına ilişkin olarak öğretilen ve kişilerin bilinçaltında yer eden değer yargıları ve imajlar, diğer yandan bunların örtük etkisi altında oluşan algılamalar, özellikle iki ülke arasında hükümetler düzeyinde de desteklenen dostluk, barış ve işbirliği dönemlerinde, kişilerin günlük yaşamında doğrudan etkili sonuçlar doğurmaktan uzak kaldığı için, fazla dikkat çekmemektedir; buna karşın, iki ülke arasında uzlaşmazlıkların ortaya çıktığı ve ulusal hükümetlerin bu uzlaşmazlıkları çözme çabalarında başarısız kaldığı dönemlerde, iki taraf arasında doğrudan bir çatışma riski ortaya çıkmaktadır. Sıradan insanların günlük yaşamında değişiklik yaratabilecek bir ortam söz konusu olmakta ise, değişikliğin sorumlusu olarak görülen diğer ülkeye ilişkin olarak kişilerin bilinçaltında yer etmiş olan olumsuz imaj  ve önyargıların canlanmasına yol açmaktadır. Dolayısıyla, hem karar alıcıların davranışları hem de televizyon, radyo, basın gibi kitle iletişim araçlarının yayınları, sıradan insanın algılamalarını etkilemekte ve kişiler anket sonuçlarında da belirtilmiş olduğu gibi, yanlış ve tek taraflı olarak niteledikleri bu haberleri ancak, değişik kaynaklardan elde edebilecekleri bilgilerle karşılaştırdıkları ve algıladıkları bilgileri geçmişte edindikleri önyargı ve imajlardan arındırarak değerlendirebildikleri ölçüde sağlıklı bir yoruma varabileceklerdir.

Diğer yandan, bu türden bir yaklaşımın her zaman tam olarak başarılabildiğini söylemek de pek olası görünmemektedir. Gerçekten de Türkiye ve Yunanistan arasındaki sorunlara ilişkin olarak hemen her hükümetin farklı bir öncelikle konuya eğilmesi ve değişik bir çözüm yöntemi uygulamaya çalışması, iç politika açısından  partiler arasında da bir eleştirel ortam ortaya çıkardığından, kişilerin bu eleştirel ortam içerisinde hükümet ve muhalefet arasında çıkan tartışmalardan sağlıklı bir bilgi elde edebilmesi ve olayları bunların etkisinde kalmadan algılayabilmesi oldukça güç olmaktadır.

Ayrıca, bir başka açıdan, Türkiye ve Yunanistan arasındaki uzlaşmazlık konularına ilişkin olarak her iki ülkede de ulusal kamuoyunun kendi hükümetlerinin  (büyük bir olasılıkla, karşı ülkenin hükümetinin de) uygulamakta olduğu dış politika yaklaşımından pek de emin olmaması ve bu konuda hem karar alıcıların hem de kitle iletişim araçlarının önyargılı ve tek yanlı/yanlış haberler vermekte olduğu kanısını taşımakta oluşu gerçeği, ulusal düzeyde siyasal karar alıcıların seçmen kitlelerin ya da daha genel bir deyişle, bir bütün olarak kamuoyunun çıkar ve tercihlerini ne ölçüde dikkate aldıklarını tartışma gündemine getirmektedir.

Bir başka deyişle; iki ülke arasındaki uzlaşmazlıkların çözümünde siyasi karar alıcılar, kamuoyunun çıkar ve görüşlerini ne ölçüde dikkate almakta ve dış politika alanında, Türkiye ve Yunanistan arasındaki sorunlara ilişkin kararların alınması süreci içerisinde, seçenekler arasında yapacakları tercihlere yansıtmaktadır?

Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin yönelimi bakımından sorunlara sağlıklı bir çözümün bulunamaması ve iki ülke arasındaki gerginliğin giderek süreklilik kazanmaya başlaması ve her iki ülkede de kanıksanmaya başlaması, bir takım kuşkuları ortaya çıkarmıştır. Bir yandan kitle iletişim araçlarının iki ülke arasındaki uzlaşmazlık konularında ortaya çıkan gelişmelere ilişkin olarak vermiş olduğu haber ve yorumlarda önyargılı, tek yanlı ve yanlış haber vermekte olduğu kanısının bulunması, diğer yandan da politikacıların yapmış olduğu açıklama ve yorumların güvenilirliğinin kuşkulu görülmesi, bu kez ortaya siyasi iktidar ile kamuoyu arasındaki kopukluğu çıkarmaktadır. Gerek Türkiye gerekse Yunanistan'da toplumun bir kesiminin ya da en azından aydın kesimin iki ülke arasındaki uzlaşmazlıkların giderilmesini ve barışın, işbirliğinin yeniden kurulmasını istemesine karşın siyasi karar alıcıların bu görüşü dikkate alırken zorunlu olarak dikkatli davrandıkları görülmektedir.

Gerçekten de, her iki ülkede de özellikle aydın kesimin öncülüğünde kurulan Abdi İpekçi Dostluk ve Barış Ödülü ve Türk-Yunan Dostluk Derneği gibi örgütlerin izledikleri barışçıl yaklaşımlar, toplumun fanatik ulusçu kesimleri tarafından yöneltilen sert eleştirilerle karşılaşmaktadır. Hatta kitle iletişim araçları ve siyasilerin bir bölümü bu türden girişimleri "ulusal davaya, çıkarlara ihanet" olarak değerlendirebilmektedir. Yunanistan Dışişleri Bakanı G. Papandreu'nun Batı Trakya'da yaşayan Türk azınlığın etnik kimliklerini tanımaya ilişkin açıklamaları Yunanistan'da farklı tepkilere neden olmuştur. Papandreu'ya göre,

"Soğuk Savaş döneminde Yunan Hükümetleri'nin Batı Trakya'daki azınlığı 'Türk azınlık' olarak tanımladıklarını hatırlatarak sorun onların Türk azınlık olarak tanımlanması değil. Önemli olan onların kendilerini Yunan vatandaşı olarak hissetmeleri ve sınırlarımızın da güvence altında olmasıdır."

Buna tepki gösteren Yunan basınından Etnos Gazetesi'nde yer alan bir yazıda şu görüşlere yer verilmiştir;

"Bu adam Dışişleri Bakanlığı'nda uzun süre kalabilir mi? Hepimiz biliyoruz ki, Yunan paranoyası bu adamın uzun süre bu görevinde kalmasına engel olacaktır. Hepimiz Yunan basınının ve devletinin negatif ruh haline şahit olduk. Bu duygu Yunan devletinin yazılmamış milli siyaset belgesidir."  Elefteros Tipos Gazetesi'nde ise, "Ankara hizmetlerinden dolayı Yorgo'ya teşekkür ediyor. Papandreu, Müslüman azınlığa Türk azınlık hakkını tanıdığını ima ederek komşumuzun kahramanlar listesine girdi." [398]

Dolayısıyla, bir yandan ülkeler arasındaki uzlaşmazlıklar sürerken diğer yandan da her iki ülke karar alıcıları da çözümsüzlüğün sorumlusu olarak karşı tarafı göstermeye çalışmakta, kitle iletişim araçlarının bir kısmı da buna yardımcı olmaktadır. Böylece Türk-Yunan ilişkilerinde sürekli bir imaj yaratma mücadelesi ve algılama sorunu yaşanmakta, bu ise sürekli bir güvensizlik ve kuşku ortamı doğurmaktadır.

Türkiye ve Yunanistan arasındaki uyuşmazlıkta halklar açısından olduğu kadar siyasiler açısından ad ulusal kişiliklere ilişkin imaj ve algılamaları değiştiren olay ise iki ülkede kısa aralıklarla  yaşanan deprem felaketleri olmuştur. Deprem felaketi ardından halkların birbirlerinin acılarını sarmak için gönüllü yardımlarda bulunması ilerleyen dönemde hükümetlerin uzlaşması için gereken diyalog ve esneklik için uygun ortamı yaratmıştır. Bununla birlikte, her iki ülkede de depremin yaratmış olduğu yakınlaşmanın ulusal politikalarda taviz verildiği şeklinde yorumlanıp yorumlanmayacağı kuşkusuna da yol açmıştır. Buna rağmen, ılımlı yakınlaşma sağlanabilmiştir.

17 Ağustos 1999 tarihinde Türkiye'nin İzmit, Adapazarı, Yalova, Gölcük, İstanbul, Eskişehir ve Bolu'yu içerisine alan bölgelerinde yaşanan deprem felaketi sırasında DSP/ANAP/MHP koalisyon hükümetinde görev yapan Sağlık Bakanı O. Durmuş'un sergilemiş olduğu ırkçı/fanatik milliyetçi yaklaşım Türk kamuoyundan olduğu kadar dünya kamuoyundan da tepki çekmiştir. [399] Sağlık Bakanı özellikle Yunanistan, Rusya, Ermenistan, İtalya, İngiltere, Fransa ve İsrail'den Türkiye'ye gönderilen insani yardım malzemeleri ve teknik personelin yapmış olduğu çalışmaları küçümseyen ve reddeden açıklamalar yapmıştır. Örneğin, Yunanistan'ın kampanyalarla toplamış olduğu taze kan ve plazmaların Türkiye'ye gönderme önerisi Bakan tarafından "saklayacak soğutucumuz yok" gibi bir gerekçeyle geri çevrilmiştir. [400] Buna karşın deprem felaketi sırasında gerek Türk gerekse Yunan kamuoylarında iki ülke arasındaki uyuşmazlık konularını geri plana iterek insani dayanışma duygularının göz önünde tutulduğu yakınlaşma ve destek mesajları görülmüştür. Deprem felaketinin ilk gününden itibaren Yunanistan'da Türkiye'deki felaketzedelere yardım kampanyaları başlatılmış ve Yunanistan hükümeti acil yardım olarak arama-kurtarma ekibi, "doktor ve hastabakıcılarla birlikte 200 çadır, 1000 battaniyenin ve her türlü malzemenin yer aldığı 12 ton yardım"ı Türkiye'ye göndermiştir. [401] Bu arada Yunan basınında yer alan haber ve yorumlarda insani yaklaşımlar Türk kamuoyunda ilgi ile izlenmiş ve takdir toplamıştır. Eleftherotipia Gazetesinde Anna Stergiou'nun yazmış olduğu "Düşmanın Istırabı Ağlattı" başlıklı yazı bu bakımdan ilgi çekici bir örnektir.

"Aile, okul, askerlik... Tüm bu kurumlardan geçen biz Yunanlılar, bir dizi tarihi ve siyasi örnekleriyle birlikte Türkler'in bize düşman olduğuna inandırıldık ve kin duyguları besledik. Ancak nasıl  oluyor da bu asırlarca süren kin ve rekabet dolu duygular bir gün içinde silinip gidiveriyor. Düşman bir gecede dost oluveriyor.Bugünlerde hepimiz hislerimizle boğuştuk. Ağladık, duygulandık, üzüldük. Asırlık kin duyguları adeta yok oluverdi. Bu insanlık hislerimizin  varlığını adeta bilmiyorduk. Birdenbire keşfettik. Türkler'i enkazdan çıkarılırken gördüğümüzde kendimizi gözyaşı dökerken yakaladık. Ki bu analar belki günlerden bir gün olası bir Türk -Yunan savaşında çocukları için gözyaşı dökeceklerdi. Ama ne var ki deprem tanrısı millet, milliyet tanımıyor.

Depremzedelerin çığlıklarını duyduğumuzda midemize bir yumruk yemiş gibi olduk. Yoksulluk ve acının tanrısı yoktur. Bu yüzden Türk depremzedelerin ağıtlarına biz de eşlik ettik. Bizim insanımızmış gibi ağıt yaktık. Yıllardan bu yana silahlanma için harcadığımız milyarlar meğer felaketleri önlemiyor, mutluluk getirmiyormuş. Tam aksine bu müsriflik, bu gibi doğa afetlerinde ağzımızda garip ve acı bir tat bırakıyor". [402]
Deprem sırasında halklar arasında dayanışma duygularını değerlendiren Papandreu, "İki halk arasında dayanışma hisleri depolanmıştı, deprem nedeniyle su yüzüne çıktı, ülke liderleri bunu gözardı edemez" demiştir. [403] Türkiye'ye AB tarafından yapılacak insani yardımlar konusunda Yunanistan'ın nasıl bir politika izleyeceği sorun olmuş, insani yardımlar ile vetolar arasında bir koşullu ilişki yaratılmaması gerektiği üzerinde durulmuştur. [404]7-8 Eylül 1999 tarihinde Atina'da yaşanan deprem sırasında ise, Türkiye'den arama kurtarma faaliyetlerine katılacak 20 kişilik AKUT (Arama ve Kurtarma Derneği) ekibi Genelkurmay Başkanlığı, İçişleri Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı'nın koordinesiyle Türk Hava Kuvvetleri'ne ait CN-235 CASA tipi bir uçakla Atina'ya gönderilirken Cumhurbaşkanı ve Başbakan Yunanistan'a geçmiş olsun mesajları göndermişlerdir. Bu durum Yunanistan kamuoyunda takdirle karşılanmıştır. [405] Depremler sırasında dayanışma duygusunu pekiştiren, sivil girişimler ve bu girişimler çerçevesinde iki ülke gönüllülerinin oluşturdukları AKUT ve EMAK  arama kurtarma ekipleri, Türk - Yunan Dostluğu adına, Abdi İpekçi Barış Ödülü Özel Ödülü ile ödüllendirilmişlerdir. Bu arada 9 Eylül'de kutlanan İzmir'in "düşman" işgalinden kurtuluş törenlerinde ise, temsili kurtuluş sahneleri canlandırılmamış, Yunan askerinin süngülendiği sahneler yaşanmamış, aksine Türk - Yunan dostluğu dile getirilerek, Yunanistan'dan "dostumuz ve komşumuz"  diye söz edilmiştir. [406] Deprem sonrası diplomatik yakınlığın artması ise, basın tarafından "deprem diplomasisi" olarak adlandırılmıştır;

"Sismik hareketler, iki ülkeyi ayırdığı gibi yakınlaştırdı da... Bir zamanlar bu geminin [SİSMİK I] Çanakkale Boğazı'ndan çıkması bile iki ülkenin sallanmaya başlamasına neden oluyordu. Şimdiki sismik hareketler ise Ege'de gerginliğe yol açmak bir yana, yumuşama ve dostluk ortamına yol açtı." [407]

392- Avrupa Konseyi'nde Yunanistan'ın izlemiş olduğu politikalar için bkz; Semih Günver, Kızgın Dam Üzerinde Diplomasi, İstanbul: Milliyet Yayınları, 1989. 
393- Oysa Antik Yunan'ın çağdaş Yunan ve Avrupa ile olan kesintisiz bir bağının olup olmadığına ilişkin yoğun bir tartışmanın da yaşanmakta olduğu görülmektedir; Bu bağlamda çağdaş Yunanistan'ın ne denli Antik Yunan'ı temsil ettiği,  üstün olanın Antik Yunan mı yoksa çağdaş Avrupa mı olduğu konuları yeterince açık değildir. Bu bakımdan ele alındığında çağdaş Yunanistan'ın da kimlik konusunda sıkıntılarının olması kaçınılmazdır. "Avrupa Birliği'ndeki hemen tüm ülkelerde, Yunanistan hakkındaki her olumlu ifade Yunan Antikçağı ile bağlantılıdır. Medyada olduğu gibi, öteki Avrupa ülkelerinin resmi temsilcilerinin siyasal söyleminde de Yunanistan ( ya da Yunan olan herhangi bir şey) hakkındaki olumlu ifadeler, yalnızca Antik Yunan ile ilgili olarak kullanılmaktadır. Doğal olarak çoğu Avrupa ülkesinde önemli bir neoklasisizm geleneği vardır. Ancak Yunanistan hakkındaki hemen her  olumlu referansın yalnızca Antik Yunan ile ilgili olması, bu referansların içerdiği karşılaştırmanın gizli mesajını vermektedir. Aslında Yunan Antikçağı'nın önemi ve evrensel değerinden sürekli olarak bahsedilmesi, prestijli geçmiş ile önemsiz bugün arasında bir zıtlığın varlığını sürekli olarak ima etmek suretiyle, kötüleyici bir edeb-i kelam(euphemism) işlevi görür. Zira öteki Avrupa ülkelerinin siyasi liderleri ve gazetecileri, antik geçmişi Yunanistan'ın bugününe oranla üstün görmekle kalmamakta, ayrıca daha 'uygar' saymaktadırlar." A. Fragoudaki, "Tarih Ders Kitaplarında Ulusal..., s.105. 
394- AB üyeliği ve AB kriterlerine uyum konusunda Türkiye'nin olduğu gibi Yunanistan'ında belirgin ölçüde etnik/dinsel kimlik bunalımı içersinde olacağı söylenebilir. Nitekim Yunanistan'da Ortodoks Kilisesi'nin etkin rolü Yunan hükümetinin AB çerçevesinde yerine getirmek zorunda olduğu yükümlülükler söz konusu olduğunda sıkıntılı anlar yaşatmaktadır. Bunun en son örneği Yunanistan'da hükümetin AB'ye uyum doğrultusunda yeni kimliklerde din hanesinin çıkarılmasına karar vermesinin ardından yaşanmıştır. "Dinin siyasetle içiçe olduğu Yunanistan'da güçlerini yitirmekten korkan kilise kurmayları, başta liderleri Başpiskopos Hristodulos olmak üzere Simitis hükümetine ateş püskürerek, 'Bu karar Elen halkının kimliğini soysuzlaştırma operasyonudur. AB'nin emellerine alet oluyoruz. Yunan halkının Ortodoks kilise ile tarihsel bağları vardır'," diyerek bu karara karşı propaganda savaşı başlatmışlardır. Taki Berberakis, "Dinsiz Kimlik Kavgası", Milliyet, 29 Mayıs 2000, s. 20. Son dönemde Yunanistan'da hükümetin uygulamaya çalışmış olduğu azınlıklara yönelik iyileştirme politikasının fanatik Yunanlılar tarafından kolay kabul edilmeyeceğini ve azınlık sorunlarının AB uyum kriterleri çerçevesinde çözümlenmesini güçleştireceğini  söylemek mümkündür. Nitekim Yunanistan Anayasası'nın 3. maddesi hükmüne göre ülkenin dini Ortodoksluk'tur; 13. madde de ise din farklılığının korunacağı hükme bağlanmaktadır. Diğer yandan, başka din ve mezheplerin ülke içinde ibadet yeri açabilmesi için Ortodoks Kilisesi'nin onayı gerekmekte. 
395-  Örneğin; Türkiye hakkındaki görüşleri nedeniyle "Türk dostu" olmakla suçlanan ünlü müzik adamı Mikis Teodorakis, Abdi İpekçi Dostluk ve Barış Ödülü ve Türk-Yunan Dostluk Derneği kurucusu Andreas Politakis, ünlü yazar Aziz Nesin ve müzik adamı Zülfü Livaneli bunlardan ilk akla gelenlerdir. Diğer yandan, 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sonrasında muhalefetin Ecevit'e yönelttiği suçlamalardan birisi de, Ecevit'in Türk-Yunan dostluğu üzerine yazdığı bir şiire ilişkin olmuş, Ecevit, kelimenin olumsuz anlamı ile "Yunansever" olarak tanıtılmaya çalışılmıştır. 
396- 17 Ağustos 1999 Düzce/Marmara Depremi'nin ardından Türk ve Yunan halkları arasındaki dayanışmaya koşut olarak 9 Eylül1999 tarihinde İzmir'de yapılan törenlerde ilk kez temsil törenleri anıta sade bir çelenk koyma ile gerçekleştirilmiş ve tören sırasında temsili savaş sahneleri canlandırılırken süngü kullanılmayarak Yunanistan'dan "dostumuz ve komşumuz" diye söz edilmiştir. Bkz; "Süngüsüz Tören", Hürriyet 10 Eylül 1999, ss.1-32. 
397-  Anket sonuçları için bkz; PİAR-GALLUP International, Turkish-Greek Study, Survey No. 8633, (November 1986). 
398- "Bravo Yorgo Kıyameti", Hürriyet, 30 Temmuz 1999, s.22. 
399- "Ne Diyor Bu Adam", Hürriyet, 23 Ağustos 1999, s. 9. 
400- Hürriyet, 23 Ağustos 1999; Cumhuriyet, 23 Ağustos 1999 
401- Bu konuda bkz, dönemin Türk basını; 18-19-20-21-22-23 Ağustos 1999 tarihli Cumhuriyet, Hürriyet, Milliyet  gazeteleri.  "Teşekkürler Komşu", Hürriyet, 21 Ağustos 1999, s. 18. 
402- Stelyo Berberakis, "Yunanlı Dost Gibi Ağlıyor", Sabah, 20 Ağustos, s. 17. 
403- Taki Berberakis, "Yunanistan'dan Dost Ses", Milliyet, 26 Ağustos 1999, s. 18. 
404- Basında yer alan haberlere göre, AB, bu çerçevede Avrupa Kalkınma Fonu'ndan 135 milyon Euro, Türkiye - AB yakınlaşma stratejisi  çerçevesinde 15 milyon Euro, Avrupa Yatırım Bankası'ndan 750 milyon Euro ve MEDA ve ECHO fonlarından olmak üzere 900-950 milyon Euro dolayında  fonu deprem yardımı olarak Türkiye'nin kullanımına vermiştir. Murat İlem, "Atina, Vetoya Formül Buldu", Cumhuriyet, 3 Eylül 1999, s. 11.; Serkan Demirtaş, "İnsanlık Başka Siyaset Başka", Cumhuriyet, 3 Eylül 1999, s. 11, Ferai Tınç, "Veto Muamması", Hürriyet, 3 Eylül 1999, s. 18. 
405- Murat İlem, "Atina'da Panik Sürüyor", Cumhuriyet, 9 Eylül 1999, s. 7. AKUT ve EMAK'ın depremler sırasındaki dayanışma çabaları her iki ülkede takdirle karşılanırken Hürriyet Gazetesi EKUT ve EMAK'ın Nobel Barış Ödülü'ne ortak aday olarak gösterilmesini önermiş ve bu öneri heriki ülke siyasileri tarafından da kabul görmüştür. Bkz; "Destekliyoruz", Hürriyet, 14 Eylül 1999, ss 1-2. 
406- "Süngüsüz Tören", Hürriyet, 10 Eylül 1999, s. 1-32. 
407- Kathimerini Gazetesi'nden aktaran, Nur Batur-Maria Sotropa, "Ege'de Deprem Diplomasisi", Hürriyet, 11 Eylül 1999, s. 20.

KARŞILIKLI ALGILAMALAR
Ulusal Kişiliklere İlişkin Algılamalar


Türk-Yunan ilişkilerinde uzlaşmazlıkların çözümlenememesi genellikle bir kuşku ve güvensizliğin sürmekte oluşuna bağlanmakta ve ilişkilerde yaşanan bu kuşku ve güvensizliklerin giderilmesi durumunda iki ülke arasındaki sorunların da çözümlenebileceği ileri sürülmektedir.

Gerçekten de Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin bir güvensizlik ve karşılıklı kuşku içerisinde gelişmekte olduğu ve bu kuşku ve güvensizliklerin yöneticiler düzeyinde olduğu gibi genel olarak halklar düzeyinde de sürmekte olduğu söylenebilir. İki ülke arasındaki ilişkilerin tarihsel süreci dikkate alındığında bu kuşku ve güvensizliğin temelinde iki ülkenin etnik/dinsel kimlik arayışları ve kurmaya çalıştıkları ulus devlet anlayışı yatmaktadır. [345] Ulusal bağımsızlık savaşlarının halklar arasındaki ayrımcılığı derinleştirmekte oluşu, Yunan ve Türk halkları açısından da benzer bir sonucu ortaya çıkarmıştır. Yunan halkının ulusal bağımsızlığını kazanması Osmanlı Devleti ve bu devlet içerisindeki egemen unsur olan Türklere karşı sürdürülen kanlı ve uzun savaşımlar sonucunda elde edildiğinden bir anlamda, bu savaşım Yunan ulusal kimliğinin var olma savaşımı niteliğini taşımıştır. Dolayısıyla, Yunan ulusal kimliğinin oluşumu ve benimsenmesi bir Türk karşıtlığı içerisinde gerçekleşmiştir. Bu bağlamda, hem din hem de etnik köken farklılığı halklar arasındaki çıkar çatışmalarını biçimlendirmiştir.

Türk ulusçuluğu açısından da aynı süreçten söz edilebilir. Gerçekten de Türk ulusçuluğu, Osmanlı Devleti'ne saldıran ve Anadolu'yu işgal eden emperyalist devletlere karşı yürütülen savaşımın sonunda ortaya çıkmıştır. Özellikle Yunanlıların İzmir ve çevresini işgal etmeleri Türk halkının işgale karşı yoğun tepki göstermesine neden olmuş ve bu tepki ulusal savaşımın genel karakterini belirlemiştir. Savaşan tarafların başlangıçta İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar ve Yunanlılar olmasına karşın, savaşın sonlarına doğru Türklerle Yunanlılar karşı karşıya kalmışlar ve iki taraf da oldukça büyük kayıplara uğramışlardır. Bu savaşım da, Yunan ulusçuluğunda olduğu gibi, bir anlamda, Türk ulusal kimliğinin var olma savaşımı niteliğini taşımıştır. Savaşın Türklerin yenilgisi ile sonuçlanması halinde Anadolu'nun emperyalist devletlerce paylaşılacak olması ve Türklerin bir sömürge halkı durumuna gelecek olması tepkinin kararlılığını belirlemiştir.

Diğer bir açıdan, Türk ve Yunan uluslarının birbirleri hakkındaki imaj ve algılamaları savaş dönemi çatışmacı ilişkileri içerisinde şekillenmekle birlikte iki ülke arasındaki denge ve statülerin saptanmasından sonra boyutsal farklılığa uğramıştır.

Yunanistan ve Türkiye arasında yoğun kitlesel göçlerin yaşanması ve azınlıklar konusunun gündeme gelmesi, ulus devlet bilincini yerleştirmeye çalışan her iki ülkede de önemli sorunlar doğurmuştur. Yunanistan açısından bu sürecin daha güç şartlar altında geçmiş olduğu söylenebilir. "Megali İdea" etkisinde biçimlenen Yunan dış politikasının Anadolu'ya yönelik işgal girişimini Yunan ulusal kamuoyu önünde "kayıp toprakların yeniden kazanılması" olarak nitelendiren Yunanlı yöneticiler, işgalin Yunanistan'ın başarısızlığı ile sonuçlanmasıyla önemli sorunlar yaşamaya başlamışlardır. Yunanistan'ın yenilgiye uğraması, hem Yunan kamuoyunda hem de Anadolu'da yaşayan Yunan/Rum kökenliler arasında derin bir hayal kırıklığı yaşatmıştır. Bu arada savaşın hem ekonomik hem de insan kaynakları bakımından oldukça önemli kayıplara neden olması kamuoyunun yönetimi eleştirmesine yo açmıştır. Özellikle Anadolu'da yaşayan Yunan/Rum kökenlilerin kitlesel göçlerle Yunanistan'a gelmeleri sosyoekonomik  sorunları daha da artırmıştır.

Bir yandan ülkenin savaş nedeniyle bozulan ekonomik yapısının yeniden güçlendirilmesi, diğer yandan da göçlerle gelen insanların yeni yaşamlarına uyum sağlamalarının gerçekleştirilmesinde karşılaşılan güçlükler, iç politika açısından Yunanistan'ın önemli sarsıntılar yaşamasına yol açmıştır. Yunanistan'a göçlerle gelen insanların buradaki yaşamlarından memnun olmamaları ve Anadolu'daki yaşamlarını özlemeleri ve kaybettiklerinden Yunanistan'daki ulusal kamuoyu ve yöneticileri sorumlu tutmaları, beraberinde bir Türk karşıtlığını ortaya çıkarmıştır.

Türk karşıtlığı, bir yandan Yunanlıların Türkler karşısında uğradıkları yenilginin yaratmış olduğu hayal kırıklığı ve eziklik, diğer yandan da savaş sırasında halkın uğramış olduğu kayıplar çerçevesinde değerlendirilmiştir. Savaşlar sırasında yaşanan acı olaylar, hem Yunanistan'da hem de Türkiye'de uzun süre halkın bilincinden silinmemiştir. Gerçekte, bu iki ülkede de benimsenen resmi ideolojinin bir sonucu olarak uygulamaya konulan ulusal tarih anlayışı ve ulusal kimlik oluşumu çabaları, iki halk arasındaki ilişkileri duygusal yönü ile değerlendirmiş ve hem Yunan hem de Türk kimliği bakımından karşılıklı yanlış imaj ve algılamaların işlendiği bir ulusal bütünleşme çabası gözlenmiştir.

Ulusun yüceltilmesi ve devletin ulusal kişiliğinin geniş kitlelere benimsetilmesi çabaları sırasında etkileri günümüzdeki Türk-Yunan uyuşmazlığına ulaşan bir yaklaşımın izlenmiş oluşu halklar arasında kurulacak bir dostluk ve işbirliği girişiminin uzun ömürlü olmasını engellemiştir. Benimsenen ulusçu yaklaşımlar doğrultusunda geniş halk kitlelerine ve gelecek kuşaklara aktarılmaya çalışılan ulusal kimlik ve tarih bilincinin sonucu olarak, temel eğitim sırasında öğretilen bilgiler halkların birbirlerine bakışını olumsuz yönde etkilemiştir. [346]

Özellikle, temel öğretim sırasında genç kuşaklara aktarılmaya çalışılan ulusal kimlik ve tarih bilinci, halkların birbirlerini doğru ve gerçek yönleriyle tanımalarını engelleyecek ve tarafları önyargılara sürükleyecek kimi eksik/yanlış bilgilerle dolu bulunmaktadır.

Ulusal tarih kitapları ve edebiyat içerisinde Türk ve Yunan ulusal kimliklerinin nasıl algılanmakta olduğunu gösteren incelemelerin sınırlı olmasıyla birlikte bu tür ender incelemelerden çıkan sonuca göre hem Yunanistan'da hem de Türkiye'de gelecek kuşaklara ulusal kimlik ve tarihsel bilgi aktarımı sırasında oldukça eksik ve yanlış bilgiler verilmekte olduğu görülmektedir.

H. Millas'ın saptamalarına göre, iki ülkedeki ilkokul kitapları bir temel benzerlik bir de özel ayrım göstermektedir;

"... benzerlik... tarih anlayışlarındadır; Bizim ülke en yücedir, biz haklıyız, komşu değersizdir, ülkemizde hep kıyımlar yapmıştır, ondan sakınmalıyız, elindeki topraklar bizden kaptığı eski vatanımızdır gibi görüş en kısa biçimde özetler bu anlayışı. Ayrım ise iki ulusun tarih içinde geçirdikleri değişik aşamalarda ve ulusal tarih olarak seçtikleri ve geliştirdikleri özel öykülerden doğmaktadır. Yunanistan kendini mirasçısı saydığı Bizans'ın sonunu Türkler'den bilir. Son yılların en önemli olayları da doğal olarak, bu ülke için, 1821-1829 Ulusal Bağımsızlık Savaşı ve Anadolu Savaşı'dır. Bu bakımdan komşusuyla başka bir ilişki içindedir. Osmanlı Devleti tarihinde Bizans önemli yer tutmaz. Zaten Bizans'ın 'Yunanlılığı' da çoklukla yadsınmıştır. 1821 Devrimi koca imparatorluğun içinde bir 'eyalet isyanıdır';... Yunanistan Türkiye tarihinde biraz Balkan Savaşı'nda ve önemli bir biçimde İstiklal Savaşı'nda girmiştir. Bu özel nedenler yüzünden Yunanistan'ın tarihinde Türkiye, Türkiye'nin tarihinde  Yunanistan'dan daha önemli bir yer kaplamaktadır. Ayrım nicelik sorunudur." [347]

Bu anlayışa uygun olarak, verilen eğitim sırasında her iki ülke de kendi ulusunun uygar olduğunu, diğer uluslara karşı uygarlığı temsi ettiğini ileri sürmektedirler. Örneğin Yunanistan, uygarlığının kaynağının 4000 yıllık bir geçmişe sahip olduğunu, Atina ve çevresinde yaratılan uygarlığın Dünya'ya buradan yayıldığını ileri sürmektedir. Bu görüşe göre Büyük İskender Asya'nın derinliklerine yapmış olduğu seferlerle buralara uygarlığı götürmüştür. Bizans döneminde uygarlığın ve Hıristiyanlığın  korunması için barbarlara karşı uzun süreli bir savaşımın verildiği, 1453 yılında İstanbul'un Türkler tarafından alınmasıyla birlikte Yunanlı bilginlerin Avrupa'ya yayılarak Yunan uygarlığını buralara taşımış oldukları ve Rönesans'a yardım ettikleri dile getirilmektedir.[348]

Uygarlık konusunda benzer görüşler, Türk tarih kitapları için de söz konusudur. Türk tarih kitaplarında dile getirildiği şekliyle uygarlık Orta Asya'dan yayılmıştır.

"Orta Asyalı Türkler gittikleri yerlerin Eski Taş Çağı'nı yaşayan halkını, Yeni Taş Çağı'na yükselttiler... Onlara ekip biçmeyi, kilden kapkacak yapmayı, madenlerden yararlanmayı öğrettiler. Kendileri de bu ülkelerde daha çok ilerlediler, büyük şehirler ve güçlü devletler kurdular. Mezopotamya'da, Mısır'da, Anadolu'da, Suriye'de ve Ege Denizi çevresinde önemli medeniyet merkezleri meydana geldi... Orta Asya'da yapılan arkeolojik kazılar ve araştırmalar, dünya'nın en eski medeniyetini Türkler'in meydana getirdiğini ortaya çıkarmıştır." [349]

Diğer yandan, iki ülkede de tarih kitaplarında ulusal kimliğin oluşturulmasında ırksal süreklilik olduğu görüşünden hareket edildiği  söylenebilir. Örneğin;

"Yunanlı ırkı Yunanistan'ın toprakları üstünde üç bin beş yüz yıldır ve ulusal benliğini yitirmeden kök salmıştır.... Yunanistan'a yerleşen yabancılarla yatan Yunanlı kadınların kromozomları üstün (dominant) olduklarından (çünkü kırsal alanda yaşarlarmış) istilacıların dil ve ruh bakımından zamanla Yunanlılaşmışlardır... Irkımızın karanlık yalnızlığında (Türk yönetimi yılları) sığınağımız bakire Atina tanrıçası ve bakire Meryem anaydı." [350]

Türk tarih kitaplarında da benzer yorumlar dile getirilmektedir. Örneğin;

" Bugünkü Yunanistan'ın Hıristiyan ahalisinin damarlarında halitadan ari, hakiki tek damla Helen kanı yoktur... Kendilerine Yunanlı ismini uygun gören bugünkü Arnavut-Slav karışımı millet... cani, hunhar, yağmacı, katil bir toplumdur." [351]

Yunan kitaplarında, Türklere ilişkin yorumlarda, Türklerin ulusal kimliği Moğollara bağlanmakta; sarı ırktan oldukları ileri sürülmektedir.

"Bizans'ı zor duruma getiren başka halk toplulukları Macarlar ve Peçenekler'di. Türkler gibi bunlar da Moğol soyundandır." [352]"Kral Konstantin onurla Konstandinopolis'i savunmaya hazırlandı, ama Termopilles'deki Leonidas gibi o da barbarların eninde sonunda yeneceklerini biliyordu... II. Mehmet, dervişleri aracılığıyla Türk erlerin fanatizmini ve imgelerini kışkırttı; bu dünyada ve gelecek yaşamda zenginlikler için umut verdi. Saldırıda ölürlerse Cennet'te peygamberleriyle karşılaşacaklarını söyledi. Yaşayanlar ise üç gün süreyle kenti yağma edebileceklerdi... Kent alındığında dehşet ve korku izledi; Katliam, yağma, tutsak almalar, yıkım ve başka barbarlıklar yer aldı."  [353]

İstanbul'un alınışı konusunda ise, Türk kitapları oldukça farklı bir yorum getirmektedirler;

"Türkler İstanbul'u aldığı zaman şehirde hiç kimseye ve kimsenin malına dokunulmadı." [354]

İlkokul kitaplarında, Yunanlılar hakkında şunlar yazılıdır;

"İsa'dan önce 1200 yıllarında bir takım barbar kabileler... bugünkü Yunanistan'a girmişlerdir. Bunlar geçtikleri yerleri yakıp yıkmışlar, ele geçirdikleri toprakların eski ahalisini acımaksızın öldürmüşlerdir. Romalılar, adı ve sanı olmayan bu kabilelerin tümüne Grek demişlerdir." [355] "Anadolu'dan buraya göç etmiş bulunan kavimlerle... melezleşmişlerdir. Makedonyalılar, Romalılar, İslavlar ve Arnavutlar'la da karışmışlardır. Böylece Grekler'le bugünkü Yunan milleti arasında, dillerinde ve bazı geleneklerden başka hiçbir ilgi kalmamıştır." [356] 
"Yunanistan... Osmanlı İmparatorluğuna saldırmış (1912-1913), bunun için imparatorluğun en zayıf zamanını seçmiştir. Bu savaş sırasında saldırganlar çok zulüm yapmışlar, Türkleri insafsızca öldürmüşlerdir." [357]

Diğer yandan, Osmanlı dönemindeki kimi uygulamalar Yunan tarih kitaplarında şu şekilde anlatılmaktadır;

"Yabanıl ve uygarlıktan yoksun olan o zamanın Türkler'i her geçtikleri yere yıkım getiriyor, köleleştirilen halka hiçbir hak tanınmıyordu... Türkler şeytanca bir düşünceyle devşirme yöntemini buldular. Bir Türk kurulu 6-15 yaşlarındaki Yunan çocuklarını... acımasızca kapıp alıyordu." [358]

Benzer yorumlar Türk tarih kitaplarında da yapılmaktadır;

"Yunanlılar, kundaktaki çocukları da acımasızca öldürebileceklerini daha o zaman göstermişlerdi."; "Vatanımızda hainler de türemişti. Yerli Rumlar Ege Bölgesi'nde ve Trabzon'da taşkınlıklar yapıyorlardı."; "Yunan ordusu silahsız halkı, kadınları ve çocukları gözünü kırpmadan öldürüyordu, köyler ve şehirler yakılıp yıkılıyordu." [359]

Yunan tarih kitaplarında ise, halk üzerinde uygulanan baskı ve şiddet şu şekilde anlatılmaktadır;

"Sakız katliamı Türkler'in canavarlığını ve Yunan ırkını yok etmeyi amaç edindiklerini göstermiştir." ; "(Anadolu bozgununda) yüzlerce Yunanlı halk Türkler tarafından doğrandı." ; "(Osmanlı döneminde reaya (Türk) efendisine boyun eğmeliydi. Türk mahkemelerinde Yunanlı hakkını bulamıyordu... Türkler okulları yasak etmişti."  [360]

Hem Yunanistan'da hem de Türkiye'de okutulan tarih kitaplarında vurgulanmaya çalışılan olayların, genel doğruları dile getirmekle birlikte tek yanlı bir yaklaşım sergiledikleri, dolayısıyla, bu tür bir yaklaşımın doğruları çarpıttığı görülmektedir.

"Doğruların bütünü söylendiğinde doğruluktan söz edilebilir ancak. Çünkü Yunan ordusu Anadolu'da kıyımlarda bulunurken Yunanistan'da Mustafa Kemal yanlısı aydınlar kurşuna diziliyordu. Hakkını bulamayan yalnız Ortodoks reaya değildi. Müslüman reaya da sömürülüyordu, eziliyordu, hatta bazen Hıristiyan ağalarca. Ve bu doğrular devamlı bir biçimde hasır altı edilmekte. Yunan ve Türk ulusunu bir bütün olarak gösterme çabası vardır. Ya bütünüyle kötü ya da bütünüyle üstün. Gerçeklerin bir bölümü söylendiğinde, bütünden koparıldıklarında bir propaganda aracına dönüşmektedir tarih." [361]

Gerçekten de, hem Yunan hem de Türk tarih kitaplarında yıllarca süren savaşlar ve yayılmacı hareketler, bir sömürgeci ve saldırgan politikanın ürünü olarak değil daha çok uygarlığın yayılması çabaları olarak değerlendirilmektedir. Bu bağlamda, Yunan tarih kitaplarına göre;

"Büyük İskender İran'ı, Mısır'ı ele geçiren büyük bir fatih değil aynı zamanda uygarlık getiren büyük bir kimseydi... Halklar tarafından sevilmek için dinlerine, gelenek ve göreneklerine saygı gösterdi." [362]

Türk tarih  kitapları ise, Fatih için şu değerlendirmeyi yapmaktadır;

"II. Mehmet Türk Milleti'nin büyüklüğünü, insancıl davranışının en büyük örneklerini verdi. Şehir halkının dinini, gelenek ve göreneklerini, işlerini eskisi gibi sürdürmelerine izin verdi." [363]

Devletler  arasında  çıkan savaşlara haklılık kazandırmak çabası sergilenirken hem Yunan hem de Türk tarih kitaplarında izlenen yaklaşım benzerlik taşımaktadır;

"(Eski Yunanlılar koloniler kurarlarken) bir çok zorluğun üstünden gelmeleri gerekiyordu. En büyük zorluk o yerlere daha önce yerleşmiş olan insanların tutumuydu. Bazen dostça davranırlardı bu insanlar, bazen ise düşmanca. (Yani yurtlarını korurlardı-HM)  o zaman Yunanlılar'ın savaşmaları gerekiyordu." [364]"Mustafa Kemal Sevr Antlaşması'nı tanımadı. İsyan etti... Yunanlılar'a karşı savaşa girişti. O zaman Yunanistan silah zoruyla antlaşmayı uygulamaya mecbur oldu."  [365]

"Bizans... İstanbul'da ve Türk toprakları arasında sıkışıp kalmıştı. Karadeniz Boğazı gibi önemli bir geçit, yabancıların elinde bırakılamazdı." [366]

"Osmanlı Devleti saldırgan değildi. Ancak komşu devletler, kendisi için tehlikeli işlere giriştiklerinde, onlara karşı çıkar tehlikeyi önlerdi." [367]

"Osmanlı topraklarının savunulması için Belgrad'ın da alınması gerekiyordu." [368]

Bütün bunların yanı sıra, ulusal bağımsızlık savaşları bakımından da hem Yunan hem de Türk tarih kitapları, benzer bir yaklaşımla;

"... komşu ulusun tarihini elden geldiğince önemsiz kılmaya çalışıyor. 'Bağımsızlık savaşı', 'antisömürgeci', 'antiemperyalist', 'özgürlük isteği', 'insan hakları' ya da 'ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayini' gibi sözleri hiç görmüyoruz... Bol bol 'isyan'dan, 'kışkırtmalar'dan söz ediliyor. Bazen de 'isyancıların nankörlüğünden', isyanı başarıya ulaştıran 'aksilikler'den dem vurulmaktadır." [369]"Osmanlı İmparatorluğu Balkan halkına zararı olmayan bir yönetim geliştirmişti. Kimsenin dinine, diline, gelenek ve göreneklerine dokunulmamıştı... Yunan ayaklanması, Rusya'nın yardımı ve desteği ile Mora Yarımadası'nda oldu; fakat bastırıldı. Ruslar kışkırtıcılıktan vazgeçmedi... Bütün Avrupa'dan para yardımı akıyordu... İstanbul'daki Rum patriğinin bütün oyunları ve çalışmaları meydana çıkarıldı. Osmanlı Devleti onu patrikhanenin kapısına astırdı... (sonunda) İngiltere ve Fransa karıştı... Yunanistan'a bağımsızlık verildi (1829)." [370]

"15 Mayıs 1919'da Yunan orduları büyük devletlerin direktifleri ile Anadolu'ya çıkıp İzmir'i ve dolaylarını ele geçirdi. Yunanistan'ın bu davranışını daha sonra Sevr Antlaşması onayladı. Mustafa Kemal bu antlaşmayı tanımadı. Yunanistan antlaşmayı silah zoruyla uygulamaya çalıştı. Sonra yabancı devletlerin yardım ettiği ve güçlendirdiği Mustafa Kemal genel saldırıya geçti ve yorgun Yunan ordusu yenildi." [371]

Diğer yandan, uygulanmaya çalışılan ulus bilinci ve tarih anlayışına uygun olarak, iki ülke arasında antlaşmalarla saptanmış sınırların zamanla tartışma konusu edilebileceğine ilişkin kimi yorumların yapılmakta olduğu söylenebilir. Özellikle, kayıp topraklardan söz edilmesi ve buna bağlı olarak komşu ülkelerin sınırları içerisinde kalan topraklarda daha önce kendi halklarının yaşamış olduğunu  vurgulamaları bir anlamda bu ülkelerin resmi ideolojileri çerçevesinde bazı isteklerini saklı tuttuklarının göstergesi olarak görülebilir. Buna göre, gelecekte herhangi bir olanağın  belirmesi durumunda, bu ülkeler saklı tutmuş oldukları isteklerini gerçekleştirmeye çalışabilirler; dolayısıyla, taraflar bu konuda önceden gerekli hazırlıkları yaprak ulusal bilinç düzeyinde duygusal zemini hazırlamaya çalışmaktadırlar.

Gerçekten de, bu yaklaşımın izlerini Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin bütününde görmek mümkündür. Zaman zaman her iki ülkede de resmi ideolojiye uygun olarak Anadolu ve İstanbul'un "Yunanlı" kimliğinden ya da Trakya ve Ege Denizi'ndeki adaların "Türk" olmasından söz edebilmektedirler. Dolayısıyla, bu türden bir yaklaşım iki ülke arasındaki güvensizliğin ve kuşkuların artmasına yol açmakla kalmamakta, yanı sıra, bu anlayışa uygun olarak tarihsel süreklilik ve ırksal devamlılık ve buna uygun ulusal kimlik bilinci oluşturulmaya çalışılmaktadır.

" 'Orası bizimdi' anlayışına 'tarihi tapu' anlayışı da denilebilir. Bu çağ dışı tez her iki tarafta da kullanılmaktadır ama Yunanistan'da daha belirgin ve geçerlidir. İlk adım olarak, tarih içinde Yunanlı dilini kullanmış olan klanlar, kabileler, kentler, imparatorluklardaki uluslar ve çağdaş Yunan ulusu bir bütün olarak kabul edilmektedir. Yani a) eski Yunan, b) Bizans ve c) çağdaş ulusal Yunanlı devleti bir tek ulusun devamlılığı olarak ele alınmaktadır. Sonrası kolaydır; bu 'ulus', tarih içinde nereleri (kan dökerek) eline geçirmişse, orası da vatanı sayılacaktır! Yunanistan'da 'kayıp vatanlar' edebiyatı yaygındır." [372]"Ege adalarının çoğu, büyük devletlerin yardımıyla Yunanistan'da bırakılmıştır. Oysa (SIC)*  bazı adalar bizim kıyılarımıza çok yakındır... Ege Denizi'ndeki adalar, altmış yıl kadar önce Osmanlı Devleti'nin bir ili idi." [373] 
 
Benzer yaklaşım Yunan kitaplarında şu şekilde anlatılmaktadır;"Doğu Trakya'da çok eski yıllardan beri Yunanlılar yaşardı... 1920 yılında Yunan ordusu bu yerleri kurtarmıştır ama 1922 yılında bu yerler Türklere verilmiştir." [374]

Bu bağlamda, değinilmesi gereken bir başka nokta ise, iki ülkede de yapılan ulusal kişiliklere ilişkin olumsuz imajlara dayanan ve yanlış algılamalara neden olan genellemelerdir. Gerçekten de zaman zaman iki ülke arasında gerginliğin ortaya çıktığı ve uzlaşmazlığın sertleştiği dönemlerde "Türkler" ya da  "Yunanlılar" diye genelleme yaparak bunların "iyi" ya da "kötü" oldukları ileri sürülmekte hatta daha da ileri gidilerek tek bir bireyin davranışında  bir ulusun bütününün karakteristik özelliği yansıtılmaya çalışılır. "Türk barbardır", "Türk saldırgandır" ya da "Yunanlı küstahtır", "Yunanlı yaygaracıdır"; bu nitelemeler daha da çeşitlendirilebilir. [375]

Okul kitaplarında halkların ulusal kişilikleri ve tarihsel geçmişlerine ilişkin olarak anlatılanlar, günlük yaşamda edebiyat, basın, kitle iletişim araçları -radyo, TV gibi- resmi demeçler, yorumlarla vurgulanmaktadır. Her iki ülkede de kitle iletişim araçları ve resmi çevreler, özellikle 1950'lerin ikinci yarısında iki ülke arasındaki ilişkilerin gündemini belirlemeye başlayan Kıbrıs konusundaki gelişmelere bağlı olarak, ulusal kişiliklere ilişkin imaj ve algılamaları bir propaganda malzemesi olarak kullanmaya başlamıştır.

Diğer yandan, Türk ve Rum halkın bir arada yaşadıkları dönemde sergilemiş oldukları ilişkiler ve bu dönem içerisinde halkların birbirleri hakkında edinmiş oldukları değer yargıları ve imajlar, Yunanistan'da daha ağırlıklı olarak, yazın alanına da yansımıştır.

"Osmanlı Rumları'nın XX. yüzyılın başından Lozan Antlaşması'nın imzalanmasını izleyen yıllara değin uzanan zor dönemdeki (1900-1925) yaşamının günümüz Yunan düzyazı edebiyatına nasıl yansıdığını ortaya koymayı" [376] amaçlayan bir incelemede anılan dönem içerisinde gündelik yaşamda ve Osmanlı toplumsal/siyasal yapılanması içerisinde halklar arasındaki ilişkilerin nasıl geliştiği, Müslüman ve Müslüman olmayan halkların birbirleriyle ilişkilerinde nasıl bir imaj ve algılamadan yola çıktıkları saptanmaya çalışılmaktadır.

Araştırmacının yapmış olduğu saptamalara göre; incelemeye esas alınan yapıtlar ilk bakışta;

"... çeşitli milletlere mensup insanların, aralarındaki farklılıkların bilincinde olarak, ama günlük yaşamlarında bu farklılıklardan kaynaklanan hiçbir güçlükle karşılaşmadan bir arada yaşadıkları bir dünya" sergilemektedir. [377]"Osmanlı imparatorluğu, kimliğin bir addan ve bir millete mensup olma özelliğinden ibaret olduğu çok milletli bir dünyaydı. Ama insanlar bu mozaik içinde 'Osmanlı' yurtseverliği gibi duygulara kapılmadan yaşıyorlardı. Komşu topluluklar barış içinde bir arada yaşıyor, ama kendi özelliklerinin bilincini koruyarak bir arada yaşamaktan öteye de geçmiyorlardı. Bu düşünce ayrılığı, köyde de kente de kendini gösteriyordu. Küçük bir köyde bile her topluluk kendi mahallesinde yaşamaktaydı." [378]

Günlük yaşamda geçerli olan bu yapısallaşma çerçevesinde halkların birbirleri hakkında edinmiş oldukları yargılar ve kişiliklere ilişkin nitelendirmeler sırasında, "hangi coğrafi bölgeden söz edilirse edilsin Türkleri tanımlamak için kullanılan sıfatlar ve sözcüklerin aynı" olduğu  belirtilmektedir. Genellikle dile getirilenler; "aylaklık, tembellik, yavaşlık, suskunluk ve az konuşma, amber tesbih, çömelerek oturma, göreli temizlik, Rumların canlılığı karşısında duyulan hayranlıkla karışık şaşkınlık, Rum din adamlarıyla bile barışçı ve kibar ilişkiler." [379]

Diğer yandan;

" 'Türk' sözcüğü birçok farklı gerçeği ifade etmektedir. Bir yanda imparatorluğun resmi gücü, zalimlikleriyle hatırlanan fatihler, adı lanetler anılan padişah, öte yanda her gün birlikte yaşanılan insanlar... Kısacası Türkler, genellikle kasabanın yukarı mahallesinde, ekonomik yaşamın yeniliklerinden en uzak noktalarda, en eski ve tecrit edilmiş kesimlerde oturan bir topluluktu. Gündelik yaşam, kendiliğinden ortaya çıkan bu mekansal bölünmeyi bir ölçüde yumuşatıyordu. Türklerle Rumlar arasındaki ilişkiler, Türklerin Hıristiyan mahallelerinde ayak işlerinde çalıştıkları büyük Batı Anadolu kentlerinde sınırlıydı, ama iç kesimlerde Türk nüfusun çoğunlukta olduğu kasabalarda daha sıkı ilişkiler görülüyordu. Komşu Türk bir tür 'iyi yaban', iyi niyetli, saf, dürüst, kadirbilir, kadere boyun eğen bir insan olarak algılanıyordu. Tüm bu özellikler, Türklerin neden toplumsal açıdan geri kaldıklarını açıklamak için yeterlidir... bu sakin, tutuksuz boyun eğiş, Türkleri  yüzyılın başındaki ekonomik gelişmenin dışında bırakmış, onların yöntem bakımından geri kalmış, gittikçe artan ölçüde Rumlara bağımlı hale gelen bir köylü toplumu olarak kalmalarına neden olmuştur." [380]

Bir başka açıdan, ekonomik ilişkiler sırasında da Rum ve Türk halk arasındaki bağımlılık ilişkisi kendini göstermektedir. Özellikle Rum tüccarların Türk köylüsünün ürününü satın alırken düşük fiyat vermesi, eksik tartması vb yöntemlerle kandırması, ilişkilerin yönünü belirlemekte ve bu arada Türk köylüsü körü körüne bir güven duymaktadır Rum tüccara.

Ayrıca; halklar arası ilişkide ayrımcı faktör olarak din farkı da ortaya çıkmaktadır.

"Rumca konuşan, 'vraka' giyen Türkler olduğu gibi (Girit Türkleri), Kapadokya'da yaşayan Rumlar da Türkçe konuşuyor, Tirmit ya da Murat gibi adlar alıyor, fes giyip nargile fokurdatıyor, misafir odasında bir sedirin üstünde kabul ettikleri misafirlerine pastırma ikram ediyor, Türklerle aynı müziği dinlerken ağlıyor, onlarla aynı oyunları oynuyor, erkek bıyığına aynı bağlılığı duyuyordu... Buna karşın Türklerle Rumlar ayrı mekanlarda yaşıyorlardı. Aile yaşamları ayrıydı. Karşı toplumun kızlarına kur yapmaktan çekiniyor, aralarında kız alıp vermekten kaçınıyorlardı. Bu konuda anlatılan acı öyküler bu tür serüvenleri önlüyordu. Rum ve Türk gençleri aynı köyde, aynı düğünde oynuyorlar, ama elele tutuşmamaya da özen gösteriyorlardı." [381]

Din konusunun halklar arasında yaratmış olduğu ayrımcılık, her iki taraf açısından da, din değiştirme durumunda ortadan kalkacak bir yapısallıktadır.

"Din değiştirmek, karşı toplumda genel kabul görmek için yeterlidir. Bir Rum, bir metropolit tarafından vaftiz edilmiş ve yetiştirilmiş bir Türk kızıyla evlenir; Türkler kızlarını eli ayağı tutan, akıllı esirlerle evlendirir, haremleri için Trabzonlu Rum kızlarını ucuza kapatır, beğendikleri Ermeni kızını alır, aileleri öldürülen Ermeni çocuklarını evlat edinirler. Din değiştirmek bütün bunların tek bedeli ve tek formalitesidir. Her iki toplumun gözünde de öteki toplum her şeyden önce 'kafiredir. Kitaplarda, din değiştiren Türklerden çok din değiştiren Rumları kabullenen Türklerle ilgili örneklere rastlanmaktadır. Çünkü Rum tarafında dinsel duygulara bir başka temel etken, ulusal duygu eklenmektedir. Bir başka deyişle Rumlar, 'kendilerini Yunanlı sayan Ortodoks Osmanlı tebaasıdır'. " [382]

Döneme ilişkin yaşamın gerçekleri anlatılırken dile getirilen Yunan ulusal duygusu,

"... bir bölümü Yunan Krallığı yönetimi altında bağımsız yaşamış, bir bölümü de Osmanlı İmparatorluğu'nda reaya olmaktan kurtulamamış olmanın ve bir zamanlar önemli olan bir ulusa mensup olduğunu düşünmenin verdiği bir duygudur. Her zaman Osmanlı İmparatorluğu'nun tarihsel ve meşru olarak Yunanlılara ait olan ve Türkler tarafından gayri meşru bir şekilde işgal edilen bir ülke olduğu düşünülmüştür... Yunan ulusal duygusu aile, kilise ve okul tarafından sözlü olarak gerçekleştirilen bir aktarmanın ürünüdür. Bu duygu, geçmişin görkemli ve kalıtımsal bir nefrete dayanan bir tarih öğretimi üzerine kurulmuştur. Bu tarih yaklaşımında özellikle Antik Çağ'ın ve Bizans'ın zaferleri üzerinde durulur, fetih mücadeleleri, büyük katliamlar hep tekrarlanır. Tüm güçlükler veya yoksulluklar Türk fetihleriyle, bazı Yunanlıların Türkçe konuşmakta olmaları, Türklerin şiddetiyle açıklanır. Çocukların Yunanca öğrenmelerinin engellenebilmesi için yetişkinlerin dili kesilmiştir... (Bununla beraber;) Avrupalılar, İyonya antik dönemine olan bağlılıkları ve verdikleri değerle Yunanlıların kendi tarihlerini yeniden öğrenmelerini sağlamış ve Yunan ulusal duygusunu canlandırmışlardır. Osmanlı Rumları'nın kıta Yunanlıları'na aldırdıkları yoktu. Onlar 'kendilerine okulda yarı tanrı gibi gösterilen Antik Çağ Yunanlıları'nın geri dönmesini' bekliyorlardı, onlar için Yunanistan bir düş, bir ütopyaydı." [383]

Diğer yandan, Yunan ulusçu duygusu, Yunanlıların Anadolu'ya yönelik askeri harekata girişmeleri ile ortaya çıkan gelişmeler sonucunda kıta Yunanlıları ile Anadolu Rumlarının gerçek isteklerinin pek de uyuşmadığını ortaya çıkarmış, kimi çelişkiler yaşanmaya başlamıştır.

"Anadolu'da yaşayan Rumlar bu askeri harekatın gerekçelerini pek kavrayamamışlardı ve bu harekata katılma konusunda acele etmiyorlardı.  Bazı zengin tüccarlar, ulusçuluğun Türklerle Rumları biribirine düşürdüğünü, kendi işlerinin bu yüzden daha fazla zarar görmemesi gerektiğini düşünüyorlardı... Yunan Krallığının askerleriyle Anadolu'nun Rum halkı arasında kısa sürede bir mesafe ortaya çıktı. Yerli Rumlar Yunan askerlerini işgal ordusu gibi davranmakla suçluyorlardı... Yazın bu sırada ilk kez bir Türk ulusçuluğunun varlığını keşfetti. Rum yazarlar Türk ulusçuluğunun ortaya çıkışını Batılılar ve zulüm yapan, halkın yiyeceğini elinden alan, dinsizlerin karılarına saldıran Yunanlılar karşısında Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşayan şoka bağlıyorlardı."[384]

Savaş sırasında sivil halkın uğramış olduğu katliam, baskı ve saldırganlıkların anlatıldığı kitaplarda bazı ortak noktalar şu şekilde sıralanmaktadır;

"Türklerin gerçekleştirdikleri şiddet olayları her zaman düzensiz çetelere atfedilmektedir. Bu çeteler yağmacı, katil, para hırsı içinde sıradan Türk insanının temsilcileri olarak gösterilmektedir.Her şeyi gören ama müdahale etmeyen Batılı devletlerin gemilerinin utanç veren tutumu    vurgulanmaktadır. Bu gemiler kaçanları güverteye almayıp, tarafsızlık uğruna denize atmış ve yaralanmalarına yol açmıştır.

Yunan Krallığının yetkili makamları da yalnızca kendi yurttaşlarının kurtarılmasıyla ilgilendikleri için öteki Rumların akıbetinden sorumlu tutulmaktadır." [385]

Yunanlıların Anadolu'ya yönelik askeri harekatlarının Anadolulu Rumlarda bırakmış olduğu izlenimi yazarın aktarmış olduğu şu tümcede bulmak mümkündür; "Bu ülkeye yabancı gibi geldiler, yabancı gibi davrandılar ve yabancı gibi gittiler."  [386]

Gerçekten de, Yunanlıların yenilgisiyle birlikte geri çekilmeye başlamaları, bir yandan Anadolu Rumlarının kıta Yunanlıları hakkındaki yargılarını olumsuz yönde etkilerken, diğer yandan da savaş sırasında Anadolu insanının uğramış olduğu yıkımın faturasının kalan Anadolulu Rumlara ödetilebileceği düşüncesi, Rumlar ile Türk halk arasındaki ilişkilerin yönelimini belirlemiştir.

"Kitaplarda, vahşetin yanında Rumlara karşı her zaman iyi, insanca, kardeşçe davranan Türklerin bulunduğu da sürekli vurgulanmaktadır. Katil Türklerin Yunan ordusunun yıkım, saldırı ve yağmalamalarının intikamını alan insanlar oldukları, buna karşılık kurtarılan bir köyün sakinlerinin Yunanlı esirlere yardım ettikleri de anlatılmaktadır. Bu 'iyi' Türkler genellikle yönetici sınıfından, doktor, subay, işçisinin çalışmasından memnun olan mülk sahipleri, aynı dili konuşan Rumlara  kardeşçe davranan Giritli Türklerdir. Bu insanlar genellikle eski dostlarının ya da bir zamanlar iyiliklerini gördükleri kişilerin yardımına koşmaktadırlar. Bu yardım bir gülümseme, bir eski giysinin verilmesi olduğu gibi birinin ölümden kurtarılması da olabilir. Nitekim bu insanlık sayesinde 1922 sonunda Türk toprakları üzerinde hala Rumlar yaşıyordu ve bu insanlar Anadolu'da kalmaya kararlıydılar." [387]

Anadolu Rumlarının yaşadıkları çelişki, bu insanların zorunlu göçe tabi tutulmalarıyla bir kat daha artmıştır. Göç etmek zorunda bırakılan Anadolu Rumları, Yunanistan'daki siyasal/toplumsal yapılaşmaya ayak uydurmakta zorluk çektiklerinde,

"Anadolu'ya ait olmak,  ideal Yunanlılığa yapılan bir ihanet gibi Rumların yüzüne vurulacaktı... Yunanistan'ın da simgesi olan Osmanlı Rum toplumu hem Batı Avrupa'ya hem de Asya'ya sıkı sıkıya bağlı gösterilmektedir. İzmir burjuvazisi, villaları, garden partileri, tenis maçlarıyla Yunanistan'daki herhangi bir sınıftan çok Batılı büyük burjuvaziye yakındır. Buna karşılık halkın çoğunluğu diliyle, mutfağıyla, gelenekleriyle Yunanistan'daki insanlara değil, Osmanlı dünyasına bağlıdır. Rumlar bunun farkına sürgünde yaşamanın gerçekleriyle karşılaştıkları zaman varacaklardır. İnsan kendi ülkesinde nasıl 'yabancı' olabilir?" [388]

Gerçekten de Kurtuluş Savaşı sonrasında yapılan nüfus değişimi sırasında her iki ülkeden de göçe tabi tutulan kitlelerin hangi kıstaslara göre belirlendiği; kimlerin "Türk" kimlerin "Yunan" kimliğinde olduğu eleştiri konusu yapılmıştır. Örneğin, bu çelişkiyi Türk Ortodoks Kilisesi Başkanı Papa Eftim şu şekilde dile getirmiştir;

"Atatürk büyük adamdır ama, Anadolu'nun Hırıstiyan Türklerini verip, Yunanistan'ın ve Adalar'ın Müslüman gayri Türklerini almıştır." [389]"Bu olgu bütün 1920'li yıllar boyu sürmüştür. Durum b kadarla kalmış olsa, bu nüfus değişiminin bir soy ölçütü izlediği ileri sürülebilecektir. Konya dolaylarında yaşayıp da mezar taşlarına varıncaya dek Türkçe yazıp konuşan Karamanlılar da Rum Ortodoks mezhebinden oldukları için değişime dahil edilmiş ve Yunanistan'a göç etmek zorunda bırakılmışlardır. Bunun yorumu şudur: En azından 1920'lerde Türkiye'de 'ulus' uygulamada ırk değil, din ölçütü ile tanımlanmıştır."[390]

Diğer yandan, yazarın incelemesine konu edilen kitapların bir bütün olarak ele alındığında, Anadolu Rumları ve Türkler arasındaki ilişkileri ve bağları güçlendirmeyi amaçladığı söylenebilir. İncelenen yapıtların Yunan ders kitaplarına konu edilmesine değinen yazar, bu konuda şu yorumu yapmaktadır;

"Ders kitaplarını hazırlayan yetkililer, Anadolu Rumları'nın yaşamını anlatan yapıtları sanki yeniden okumuş ve yalnızca XIX. yüzyılın olaylarının doğrultusunda, anlatılanların geleneksel ve ulusçu yanlarını vurgulayan ögeleri almışlardır. Edebiyat derlemelerinde metinler... bir yanda İonya'nın neşeli kırlarındaki yaşamın güzel anıları; geçmişte kalan babaerkil mutlu yanları; öte yanda İzmir'in alınması ve daha sonra terkedilmesi sırasında yaşanan acı olaylar; Yunan Bağımsızlık Savaşı'nı izleyen dönemin edebiyat yapıtlarındakine benzer bir Türk görüntüsü (sergilemektedir)... İşlenen konular arasıda genellikle 'Kıbrıs'ın acıları' diye bir bölüme de yer verildiğinden Türklerle ilgili düşünceleri düzeltmek mümkün olmamıştır. Yapılan metin seçimi sonuçta özgün yapıtların anlamını saptırmış, bütün ayrıntıları silmiştir. Geriye kalan yalnızca Sakız katliamının yağmacı, saldırgan, katil, zalim Türkleri'dir." [391]

Lozan sonrası dönem ilişkileri çerçevesinde bakıldığında, halklar arasında olumsuz imaj ve algılamaların etkisinin daha yoğun olduğu ve ulusal dış politikaların biçimlenmesine etki edebileceği söylenebilir; ancak hem Yunanistan'da hem de Türkiye'de ulusal liderlerin halklar arasındaki ayrımcılığın giderilmesinden yana bir politika izlemekte kararlı oluşları ve iki ülke arasında barışçıl ilişkilerin, dostluk ve işbirliğinin geliştirilmesine yönelmeleri, halkların birbirleri hakkındaki olumsuz yargıların etkisini hafifletmiş ve sürecin sarsıntısız atlatılmasına ortam sağlamıştır.

Bununla birlikte, özellikle 1950'li yılların başından itibaren Kıbrıs konusunun ilişkilerin yönünü belirlemeye başlaması ve giderek, iki ülke arasındaki stratejik çıkar dengesinin bozulmaya başlaması, halkların ulusçu duygularının gün ışığına çıkmasına yol açmış, liderler düzeyinde olduğu kadar kamuoyları düzeyinde de iletişimsizliğin en belirgin örnekleri yaşanmaya başlanmıştır. Özellikle Kıbrıs'ın egemenliğinin tartışılmaya başlanması sırasında adada yaşayan toplumların ulusal/dinsel kimliklerinin tartışmalarda sıklıkla vurgulanması, çıkar çatışması ile beraber düşmanlık duygularını ortaya çıkarmış ve halklar arasındaki çatışmacı ilişkilerde yaşanan acı deneyimler ve duygusallık sağduyu ile hareket etmeyi engellemiştir.

Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin yönelimine bağlı olarak sergilenen yaklaşımların hem Yunanistan hem de Türkiye'de ulusal basın ve kitle iletişim organları tarafından sansasyonel biçimde dile getirilmesi ulusal kamuoylarının kimi zaman oldukça sert tepki göstermesine yol açmıştır. 1955 yılı 6-7 Eylül olayları buna örnek oluşturmuştur. Kıbrıs sorunuyla ilgili gerçek tarafların, ulusal tezlerin yeni yeni belirginleşmeye başladığı dönemde hem Yunanistan hem de Türkiye'de hükümetlerin büyük ölçüde ulusal kamuoyu ve çeşitli baskı gruplarının etkisi altında kalarak konuyla ilgilenmek zorunda bırakıldıkları, dolayısıyla, iç politika açısından olduğu gibi dış politika açısından da bu konudaki tartışmaların basın önünde yoğun bir ilgi çekmekte oluşu, ulusçu ve ödün vermez bir yaklaşımın kolaylıkla propagandalara dönüşmesine neden olmuştur. 6-7 Eylül olaylarının nasıl başladığı, olayların gelişiminden kimlerin sorumlu olduğuna ilişkin çeşitli spekülasyonların hala tartışma konusu edilmekte oluşuna karşın asıl önemli olan bu olayın azınlıklar ve Türk halkı arasındaki güvene dayalı ilişkileri sarsmış olmasıdır. Nitekim, bu olay sırasında maddi ve manevi zarara uğramış olan azınlık mensupları daha sonra Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin giderek sertleşmesi ve gerginliğin giderilememesi üzerine iki ülke arasında bir pazarlık unsuruna dönüşmüş ve olayların bedelini, İstanbul'daki Rumlar kadar Yunanistan'daki Türkler çekmiştir.

1960'lı yılların ilk yarısından itibaren Kıbrıs'ta Türk ve Rum toplumları arasındaki ilişkilerin çatışmacı bir nitelik kazanması ve toplumlararası şiddet olaylarının gündemde sıklıkla yer alması, ulusçu duyguların hem Yunanistan'da hem de Türkiye'de halklar arasındaki imaj ve algılamaları biçimlendirmiştir. Şiddet hareketlerinin basın ve kitle iletişim araçlarında dile getirilmesi ulusçu duyguların kabarmasına yol açarken her iki ülkede de ulusal hükümetler bu konuda kamuoyunun artan baskısına göre hareket etmek zorunda kalmıştır. İç politika açısından bu konu iktidar ve muhalefet partileri arasında bir ortak prestij unsuru olarak algılanmaya başlanmış, bu da hükümet ve muhalefet partilerinin konu üzerinde birbirlerini desteklemelerine zemin hazırlamıştır; ayrım ise, dış politikada izlenecek yöntem açısından olmuştur.

Diğer yandan, 1974 yılında Türkiye'nin Kıbrıs'a askeri müdahalede bulunmak zorunda kalması hem Yunanistan'da hem de Türkiye'de ulusçu duyguların etkisini en fazla hissettirdiği olay olmuş, bir prestij unsuru olarak ilişkilere yön vermiştir. Türk kamuoyu, olaya 1960'lardan beri devam etmekte olan Yunan zalimliğine ve yayılmacılığına verilen sert bir cevap olarak değerlendirirken, Yunan kamuoyunda Türkiye'nin adaya müdahalede bulunması, Türk barbarlığı ve saldırganlığının bir örneği olarak değerlendirilmiştir.

1974 Kıbrıs Barış Harekatı'na neden olan "Enosis" yanlısı darbe sonrasında adadaki Rum ve Türk toplumuna yöneltilmiş olan toplu katliamlar ve şiddet olayları, hem Yunanistan'da hem de Türkiye'de insancıl/ulusal duyguları canlandırmış ve bu duygular tepkiye dönüşmüştür. Özellikle Türk basınında bu dönemde adadaki Türk toplumuna karşı yöneltilen ve "Enosis" yanlısı Yunan subayları tarafından gerçekleştirilmiş olduğu belirtilen toplu katliamların, toplu mezarların fotoğrafları yayınlanmış ve bu tür hareketler "barbarlık", "Yunan zalimliği" olarak nitelendirilmiştir.

Diğer yandan, Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin yönelimini etkilemesi bakımından Kıbrıs konusunun iki ülke arasındaki diğer sorunlardan farklı bir konuma sahip olduğu söylenebilir. Gerçekten de bu olay bir yandan hem liderler hem de ulusal kamuoyları açısından iki  ülke arasında bir savaş olasılığının giderek artmakta olduğu gerçeğini ortaya çıkarmış; diğer yandan da, iki ülke arasındaki ilişkilerde ulusçu yaklaşımın dostluk ve işbirliğinin kurulmasını güçleştirdiğini ortaya çıkarmıştır. Bu gerçeği, Kıbrıs'ta toplumlar arasında kurulacak olan yeni statü arayışlarında da görmek mümkündür. Kıbrıs Rum toplumu kurulacak yeni devletin siyasal yapılaşmasının üniter olmasını, Türk askerlerinin adadan bütünüyle geri çekilmesini istemesine karşın  Türk toplumu adada yaşayan her iki toplum arasında karşılıklı güven geliştirilmeden bunun mümkün olamayacağını ve iki kesimliliğin bir zorunluluk olduğunu düşünmektedir. 
  
 


345- Bu ulus yaratma çabası beraberinde "biz" ve "öteki" sorununu ve bir tür grup/toplum önyargısını ortaya çıkarmıştır. Tekeli'nin de belirttiği gibi; " 'Biz' ve onun karşısında 'öteki'nin yaratılması bir toplumsal süreçtir... Grup önyargısı bir grubun üyelerinin bir başka grup ve üyeleri hakkındaki ortak önyargılarıdır diye tanımlanabilir. Genellikle de olumsuzluk yüklüdürler... Özellikle yeni gelişen mikro milliyetçilikler, varlıklarını, geçmişte kaybeden taraf olmaya dayandırdıklarından, yarattıkları yeni kimlikleriyle bir eşitlik talebinde bulunmuş oluyorlar, ama kendi ötekilerini yaratırken onu değiştirme olanağını da yitiriyorlar, onu belli bir biçimde korumuş oluyorlar."  Buradan yola çıkıldığında   ise, uluslaşma sürecinde çatışmanın yerini uzlaşma  ve işbirliğinin almasını sağlayacak öge olarak "biz" ve "öteki" arasındaki birlikteliğin bir tür zorunluluk olduğunun anlaşılması gerekmekte. " 'Öteki'nin olmadığı bir toplum arayışı anlamsızdır. Anlamlı olan arayış bir toplumda çatışma yaratmayan, dışlayıcı olmayan 'öteki' anlayışlarının nasıl kurulacağıdır. Burada da anahtar kavram, ötekileri yaratan bizlerin bir üstünlük iddiası taşımamalarıdır. Bizler ve ötekiler hiçbir biçimde üstünlük ima etmeyen farklılıklar üzerinde kurulduğunda, ya da, içten ve dıştan sürekli olarak eleştirilerek üstünlük iddialarından arındırılarak sadece farklılıklara indirgendiğinde, bir sorun kalmayacaktır." İlhan Tekeli, Tarih Yazımı Üzerine Düşünmek, Ankara: Dost Kitapevi Yayınları,  1998, ss.87-88. 
346-  Tarih kitaplarında ulusal kimliğin yaratılış ve yansıtılış şeklini irdeleyen çalışmalar için bkz,; Etienne Copeaux, "Türk Kimlik Söyleminin Topografyası ve Kronografisi", Tarih Eğitimi ve Tarihte "Öteki" Sorunu, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt yayınları, 1998, ss.70-84;  Anna Frangoudaki, "Tarih Ders Kitaplarında Ulusal 'Ben' ve Ulusal 'Öteki'," Tarih Eğitimi ve Tarihte "Öteki" Sorunu, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1998, ss. 96-105;  Gerassimos Kouzelis, "Ulusal Kimliğin Yapısı: Yunan eğitim Sisteminde Öğretmenlerin Ulusal 'Ben' ve Ulusal 'Öteki'ni Temsilleri," Tarih Eğitimi ve Tarihte "Öteki" Sorunu, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1998, ss. 106-112; Penelope Stathis, "Yunan [ve Türk] Tarih Ders Kitaplarında 'Ben' ve 'Öteki' İmgeleri,"  Tarih Eğitimi ve Tarihte "Öteki" Sorunu, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1998, ss. 125-133. 
347- H. Millas, Tencere Dibin.., ss. 36-37. Türkiye ve Yunanistan'daki tarih kitapları ele alınırken H. Millas'ın kitabına sıklıkla atıfta bulunulacaktır. 
348- H. Millas, Tencere Dibin.., ss. 36-37. 
349- Niyazi Akşit, Milli Tarih, s. 25'den aktaran H. Millas, Tencere Dibin.., s. 37. 
350- V. N. Kremidas, Yunanlıların Zaman İçerisindeki Sürekliliği, ss. 7-9'dan aktaran, H. Millas, Tencere Dibin.., ss. 24-25. 
351- Selahattin Selışık, Türk-Yunan İlişkileri Tarihi, İstanbul: Kitaş Yay. 1968, ss. 75; 299-300. 
352- A. Büyükas, Roma ve Bizans Tarihi, s. 116'dan aktaran, H. Millas Tencere Dibin.., s. 38. 
353- A. Büyükas, Roma ve Bizans Tarihi, s. 57'den  aktaran, H. Millas Tencere Dibin.., s. 38. 
354- F. Sanır, T. Asal, N. Akşit, Sosyal Bilgiler 5, s. 19'dan aktaran, H. Millas Tencere Dibin.., s. 38. 
355- F. Sanır, T. Asal, N. Akşit, Sosyal Bilgiler 5, s. 19'dan aktaran, H. Millas Tencere Dibin.., s. 39. 
356- F. Sanır, T. Asal, N. Akşit, Sosyal Bilgiler 5, ss. 151-152'den aktaran, H. Millas Tencere Dibin.., s. 39. 
357- F. Sanır, T. Asal, N. Akşit, Sosyal Bilgiler 5, ss. 151-152'den aktaran, H. Millas Tencere Dibin.., s. 39 
358- N. Diyamantopulo, A. Kiryazapulo, Yakın Zamanların Yunan Tarihi 6. Sınıf, ss. 8-9'dan aktaran, H. Millas Tencere Dibin.., s. 40. 
359- F. Sanır, T. Asal, N. Akşit, Sosyal Bilgiler 5, ss.  64, 92, 99'dan aktaran, H. Millas Tencere Dibin.., s. 39 
360- N. Diyamantopulo, A. Kiryazapulo, Yakın Zamanların Yunan Tarihi 6. Sınıf, ss. 11,91,168'den aktaran, H. Millas Tencere Dibin.., s. 40. 
361- H. Millas, Tencere Dibin.., s. 41. 
362- G. Kamateru, Glitsi, Eski Yunan Tarihi, s. 168'den aktaran, H. Millas, Tencere Dibin.., s. 42. 
363- F. Sanır, T. Asal, N. Akşit, Sosyal Bilgiler 5, s. 19'dan aktaran, H. Millas, Tencere Dibin.., s. 42. 
364- G. Kamateru, Glitsi, Eski Yunan Tarihi, s. 43'den aktaran, H. Millas, Tencere Dibin.., s. 42. 
365- N. Diyamantopulo, A. Kiryazapulo, Yakın Zamanların Yunan Tarihi 6. Sınıf, ss.  167-168'den  aktaran, H. Millas Tencere Dibin.., s. 40. 
366- F. Sanır, T. Asal, N. Akşit, Sosyal Bilgiler 5, s. 19'dan aktaran, H. Millas, Tencere Dibin.., s. 42. 
367- F. Sanır, T. Asal, N. Akşit, Sosyal Bilgiler 5, s.27'den  aktaran, H. Millas, Tencere Dibin.., s. 42. 
368- F. Sanır, T. Asal, N. Akşit, Sosyal Bilgiler 5, s.28'den  aktaran, H. Millas, Tencere Dibin.., s. 42 
369- H. Millas, Tencere Dibin.., s. 44. 
370- F. Sanır, T. Asal, N. Akşit, Sosyal Bilgiler 5, s.154'den  aktaran, H. Millas, Tencere Dibin.., s. 44 
371- N. Diyamantopulo, A. Kiryazapulo, Yakın Zamanların Yunan Tarihi 6. Sınıf, ss.  167-168'den  aktaran, H. Millas Tencere Dibin.., s. 45. 
372- H. Millas Tencere Dibin.., s. 96. 
*  SIC- Latince, metinden aynen alınmıştır anlamında. 
373- F. Sanır, T. Asal, N. Akşit, Sosyal Bilgiler 5, s.154'den  aktaran, H. Millas, Tencere Dibin.., s. 98. 
374- Kostopulo, Avrupa Coğrafyası 5, s. 62'den aktaran, H. Millas, Tencere Dibin.., s. 99. 
375- Bu tür nitelendirmelerin kullanılmakta oluşu, aslında, kamuoyu oluşturmada uygulanan propagandanın da koşullarına uygun düşmektedir; Nitekim, "Propaganda her şeyden önce konuyu basitleştirip,  herkes tarafından kolaylıkla anlaşılabilecek hale sokmaya çalışır... Dost ve düşman, iyi ve kötü bellidir." Diğer bir kurala göre ise, "Propaganda az sayıda düşünce ile sınırlandırılıp, o az sayıdaki düşünce bıkmaz usanmaz bir biçimde tekrarlanmalıdır... Sürekli duyulan şey, doğruymuş gibi bilinç altına yerleşebilir." Ahmet Taner Kışlalı, Siyasal Çatışma ve Uzlaşma, Ankara: İmge Yayınları, 1995, s.174. 
376- Joelle Dalegre, "Yunan Düzyazı Edebiyatında Türkler ve Rumlar 1900-1925, Türk-Yunan Uyuşmazlığı, Der. Semih Vaner, İstanbul: Metis Yayınları, 1989 s. 241. 
377- J. Dalegre, "Yunan Düzyazı..," s. 241. 
378- J. Dalegre, "Yunan Düzyazı..," s. 241. 
379- J. Dalegre, "Yunan Düzyazı..," s. 242. 
380- J. Dalegre, "Yunan Düzyazı..," ss. 242-243. 
381- J. Dalegre, "Yunan Düzyazı..," ss. 245. 
382- J. Dalegre, "Yunan Düzyazı..," s. 246. 
383- J. Dalegre, "Yunan Düzyazı..," s. 246-247. 
384-.Dalegre, "Yunan Düzyazı..," s. 250-252. 
385- J. Dalegre, "Yunan Düzyazı..," s. 252. 
386- J. Dalegre, "Yunan Düzyazı..," s. 252. 
387- J. Dalegre, "Yunan Düzyazı..," s. 252. 
388- J. Dalegre, "Yunan Düzyazı..," ss. 253-254. 
389- Baskın Oran, Atatürk Milliyetçiliği, İst. Bilgi Yay. 1990, s. 158. 
390- B. Oran, Atatürk.., ss. 158-159. 
391- J. Dalegre, "Yunan Düzyazı..," ss. 255.

KARŞILIKLI ALGILAMALAR
Türkiye'nin AB'ye Üyeliği ve Karşıt Yunan Politikaları


Yunanistan'ın AB'ne üyeliği ve Türkiye'nin bu birliğe tam üyelik başvurusunda bulunmuş olması iki ülke arasındaki ilişkilerde karşılıklı bir mücadeleyi beraberinde getirmiştir.  AB'nin ortaya çıkış sürecinden başlayarak Türkiye'nin bu örgütlenme içerisinde yer almak isteğinin Yunanistan ile ilişkileri çerçevesinde değerlendirilmiş olduğunu görmekteyiz.

Kıbrıs  sorunu ve ilerleyen dönemlerde iki ülke arasında ortaya çıkan diğer sorunlara bağlı olarak gerginleşen ilişkilerde Yunanistan'ın Türkiye'ye ilişkin politikalarını belirlerken uluslararası destek sağlama çabalarında ittifak ilişkilerinden yararlandığı görülmektedir. Bu arada dikkati çeken nokta ise bu ittifak ilişkileri çerçevesinde Yunanistan'ın Türkiye'ye karşı oluşturmaya çalıştığı imaj ve dildir. Süreç izlendiğinde Yunanistan'ın bu çabalarında Türkiye'ye yönelik tepkileri büyük ölçüde Türkiye'nin yapısal özellikleriyle bağdaştırarak ele aldığı söylenebilir. Türkiye'nin iki ülke arasındaki sorunların siyasi ve hukuksal yönleri bulunduğunu söylemesine ve uzlaşmazlıkların barışçıl yöntemlerle iki ülke arasındaki görüşmelerle çözümlenebileceğini belirtmesine karşın Yunanistan'ın iki ülke arasındaki uzlaşmazlığı uygar / barbar, doğulu / batılı, masum / saldırgan ayrımına göre ele alarak Türkiye'nin her davranışının sıfır toplamlı bir çözüme yönelik olduğunu iddia etmiştir. Bu bakımdan ele alındığında, Yunanistan ve Türkiye arasında var olan kimi sosyokültürel farklılıkların da bu uzlaşmazlıkların çözümünde rol oynadığı görülmektedir. Yunanistan'ın büyük ölçüde Ortodoks Hıristiyan  dinine  Türkiye'nin ise İslamiyet dinine inanan insanlardan oluşması iki ülke arasındaki uzlaşmazlığa bir tür dinler çekişmesi boyutu kazandırmakta. Diğer yandan, etnik kimliğin de benzer bir boyutta ele alındığı görülmekte; Türklerin Balkanlar ve Avrupa'da uzun yıllar egemenlik kurmuş olmaları dolayısıyla Osmanlı/Türk kimliğine karşı buralarda var olan ve insanların bilinçlerine yer etmiş bulunan olumsuz imajların bu uyuşmazlıklar gündeme geldiğinde de Yunanistan tarafından kullanıldığı görülmüştür. Türklerin İslam dinine bağlı oldukları, Avrupalı değil aksine Asyalı oldukları dolayısıyla Avrupa uygarlığının bir parçası olarak kabul edilemeyecekleri kimi zaman açıkça kimi zaman örtülü olarak dile getirilmektedir. [342]

Bu durum, özellikle, bunalım dönemlerinde Türkiye'nin yoğun uğraşısını gerektirmekte; Yunanistan'ın oluşturmaya çalıştığı baskı ve kamuoyu yaptırımları ne yazık ki diğer Avrupa ülkelerinde destek bulabilmektedir. Askeri açıdan Türkiye'nin NATO çerçevesindeki yükümlülüklerine olan gereksinim bir yana bırakılırsa, Türkiye'nin Avrupa kimliği içerisindeki yeri sürekli bir sorgulamayı da beraberinde gündeme getirmektedir. [343]Dolayısıyla, Türkiye söz konusu olduğunda, Yunanistan bu kaygıları kolaylıkla kullanabilmektedir. Doğrusu, bir başka yönüyle Türkiye'nin Avrupa  kimliği içerisinde yer alması konusunda çekimser davranan ülkelerin de Yunanistan'ın bu politikasını ileri sürerek Türkiye'nin çabalarını geciktirdiklerini de söyleyebiliriz.

Bu durum özellikle 1999-2000 sürecinde Türkiye'nin AB'ne tam üyelik girişimleri sırasında yaşanan pek çok olayda  açıkça görülmektedir. Bu süreç içerisinde Türkiye'nin önüne çıkarılan engeller arasında Türkiye'deki rejimin demokratik ilke ve kurumlara Avrupa ölçülerinde sahip bulunmadığından, ekonomik yapılanmanın sorunlu olduğundan, nüfusun yapısından, azınlıklardan, dinsel özelliklerinden doğan pek çok farklılığı vurgulanmıştır.

Türk - Yunan ilişkilerinde AB'ye tam üyelik konusunun Yunanistan'ın Türkiye'ye ilişkin politikasında önemli bir değişikliğe yol açtığı görülmektedir. Dış politika çizgisinde esasa ilişkin konuların iki ülke arasındaki görüşmelerde ele alınmasına, egemenlik haklarının pazarlık konusu yapılamayacağını ileri sürerek karşı çıkan Yunanistan, Aralık 1999 Helsinki Zirvesi'nde Türkiye'nin tam üyeliğe aday ülkeler arasında yer almasına karşı çıkmamak için ileri sürmüş olduğu koşulları sağlayarak, Türkiye karşısında açık bir avantaj sağlamıştır. Bu durum özellikle Türkiye'nin iki ülke arasındaki sorunların görüşmeler yoluyla ele alınması yönündeki politikasında değişiklik yaşandığını göstermesi bakımından da ilginçtir. Nitekim Türkiye'de dile getirilen görüşlere göre; Yunanistan, Türkiye ile olan sorunlarını AB çerçevesine taşıyarak hareket alanını genişletirken Türkiye'yi yükümlülük altına sokmayı başarmıştır. [344] Bu durum ise Türkiye'nin AB'ye tam üyelik karşılığında Ege Denizi'ndeki ve Kıbns'taki egemenlik ve çıkarlarından önemli ölçüde ödünler vermesine yol açabilecek bir süreci başlatmış, Türkiye'nin gerek AB gerekse Yunanistan'a karşı duyarlılığını arttırmıştır. Türkiye, GB ile düşmüş olduğu hatalı süreci yeniden yaşamamak konusunda duyarlı davranmaya başlamıştır. 
  
 


342- Soğuk Savaş sonrası dönemde Avrupa ve ABD eksenli güvenlik stratejisi belirlenirken bütünleştirici eğilimler olarak ileri sürülen demokratik barış, piyasa ekonomisi ve uygarlık paradigmaları çerçevesinde Türkiye'nin olduğu kadar Yunanistan'ın da yeri tartışılmaya başlanmıştır. Yunanistan'ın Ortodoks kimliği ve Türkiye'nin İslam kimliğinin Avrupa Birliği, Batı ittifak sistemi için bir tür ikilem yarattığı ileri sürülmüştür. Bu konuda bkz; Elizabet Prodromou, "Yunanistan'da Soğuk Savaş Sonrası Güvenliğinde Algılama Paradoksu", Yunan Paradoksu, Der. Graham T. Allison - Kalipso Nikolaydis, İstanbul: Doğan Kitap, 1999, ss.153-163. 
343- Soğuk Savaş döneminin sona ermesinin ardından Avrupa'nın AB ve NATO'ya olan nükleer bağımlılığının azalmış olması, beraberinde AB çerçevesinde üye ülkeler arasında bir askeri güç oluşturulması düşüncesinin daha fazla yer etmesine yol açmıştır. Bu bağlamda, geliştirilmeye çalışılan BAB ve Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği çerçevesinde Türkiye'ye biçilen rol edilgen bir roldür. Türkiye AB'ye tam üye yapılmaz iken, NATO çerçevesindeki yükümlülüklerinin AGSK çerçevesinde de sürdürülmesini sağlamaya çalışmaktadırlar. Türkiye ve ABD bu görüşe şiddetle karşı çıkmaktadır. Bu konuda bkz; "Solana AGSK İçin İknaya Geldi", Cumhuriyet, 1 Haziran 2000, s. 8.; Erol Manisalı, "Askerler, Siviller ve AB", Cumhuriyet, 7 Haziran 2000, s.8.; Serkan Demirtaş, "Ankara 'BAB Modeli' İstiyor", Cumhuriyet, 10 Haziran 2000, s. 8. 
344- Erol Manisalı, "Atina İşleri Brüksel'e Havale etti", Cumhuriyet, 5 Ocak 2000, s. 10; "... Yunanistan  Türkiye2ye karşı kriz politikasında 'kayıplara' uğruyordu. Savunmaya çok para ayırıyordu. Ayrıca AB'nin parasal birliğine girmesi için zorlanacaktı. Kriz politikasını bırakırsa işleri kolaylaşacaktı. PKK desteği ise Atina'yı uluslararası alanda zora sokuyordu... Ancak Atina, çok ince ve takdir edilmesi gereken bir manevra ile kendi sırtına yüklemiş olduğu bu maliyet öğelerini bir kalemde Brüksel'e havale ediverdi. Çünkü Türkiye 'aday ülke' yapıldı. Atina bir taşla iki kuş vuruyordu: Hem bütün bu yükten kurtuluyordu. Hem de artık AB, Atina'nın Türkiye'den istediklerini, onun adına gerçekleştirecekti. Atina tek başına Türkiye'den alamadıklarını, koskocaman AB kanalı ile Türkiye'den koparabilecekti. Kıbrıs ve Ege konularında artık Türkiye'nin karşısında Atina yerine AB bulunacaktı. Atina kenara çekilip seyredecek, gerektiğinde ise AB içindeki bir tam üye olarak, gücünü devreye sokacaktı. Hele önümüzdeki yıllarda AB'nin 'bağımsız askeri gücünün de AB işleri ile görevlendirileceği' göz önüne alınırsa 'dışarıdaki Türkiye'ye karşı' Ege ve Kıbrıs'ta AB askeri gücü Yunan askerinin yerini alacaktır. PKK konusunda da artık Atina'nın eğitim kampları kurmasına gerek yoktu: Türkiye'nin koşullu adaylığı içindeki koşullardan biri de 'azınlık' konusunu içeriyordu."

KARŞILIKLI ALGILAMALAR
1998 Abdullah Öcalan ve PKK Bunalımı


Türkiye açısından ulusal güvenlik ve toprak bütünlüğüne yönelik tehditlerin doğrudan komşu bir ülkeden kaynaklanması gerekmemektedir. PKK ayrılıkçı terör örgütüne yönelik mücadelesi sırasında ortaya çıkan bulgular ışığında değerlendirildiğinde komşu ülkelerden bu örgütlere önemli ölçüde lojistik ve siyasi destek verilmekte olduğu görülmüştür. Komşu ülkelerin sağlamış olduğu desteklerle gelişen ve uzun yıllar Türkiye'yi maddi ve manevi kayıplara uğratan terör örgütlerinin dış bağlantıları arasında Yunanistan'ın oynamış olduğu rol dikkat çekicidir.

Türkiye'nin elde etmiş olduğu bulgulara dayanarak Yunanistan'a yapmış olduğu uyarılara karşın bu desteğin sürdürülmek istenmesi ve uluslararası kamuoyunda meşrulaştırma çabalarına girişilmesi, Türkiye'nin ulusal güvenliği ve toprak bütünlüğü, çıkarları açısından Yunanistan'ı açık bir tehdit kaynağı olarak kabul etmesine yol açmıştır. Türk siyasi ve askeri kadrolarının bu konudaki bilgilerinin kitle iletişim araçlarında yer alması Yunanistan'a ilişkin kamuoyu yargılarının pekiştirmiştir.

Yunanistan'ın ve Yunanlı politikacıların PKK terör örgütüne vermiş oldukları siyasi destek giderek uluslararası kamuoyu önünde açıktan yürütülmüştür. Yunanlı politikacılar ve askerler PKK örgütünün Suriye, Irak ve Lübnan'daki üslerini ziyaret ederek desteklerini ifade etmişlerdir.

Askeri bakımdan örgüte verilen destekler ise ayrı bir boyutta ele alınmalıdır. Terör örgütünün sürdürdüğü mücadele sırasında gereksinim duymuş olduğu silahları kısmen Irak'taki depolardan kısmen dağılan eski SSCB ülkelerinden ve Afganistan'dan satın almış olduğu biliniyor. Ancak, bu silahların ötesinde özellikle helikopterlere karşı etkili bir mücadele yapabilmek için elde etmeye çalıştıkları füze sistemlerini elde etmelerinde Yunanistan'ın rol oynadığı yakalanan teröristler tarafından doğrulanmıştır. [322]

Yunanistan ile Türkiye arasındaki ilişkilerde doğrudan bir sorun olarak karşımıza çıkması terör örgütünün bu ülkede açıktan açığa örgütlenmeye başlaması ve Yunan askeri ve siyasi makamlarının örgütün faaliyetlerini kolaylaştırıcı hatta yönlendirici bir politika izlemesiyle olmuştur.

Türkiye'nin 1980'lerin ilk yarısından bugüne güneydoğuda sürdürmekte olduğu ayrılıkçı teröre karşı mücadelede göstermiş olduğu askeri başarının siyasi alanda da etkisini göstermesi 1998 yılında örgüt liderlerinden Şemdin Sakık'ın Irak'ta ve Abdullah Öcalan'ın da Kenya'da, Türk istihbarat timlerinin yürüttükleri birer operasyon sonucunda ele geçirilmesiyle olmuştur.[323]

Bu iki önemli ismin Türk istihbarat timlerince ele geçirilmesi süreci örgütün uluslararası bağlantılarının gün ışığına  çıkmasını sağlamıştır. Sakık'ın yakalanmasının ardından Türkiye'nin örgütün lideri olarak kabul edilen A. Öcalan'ın yerleşmiş olduğu Suriye üzerinde uygulamış olduğu askeri ve siyasi baskı olumlu sonuç vermiş ve Öcalan Suriye'yi terk etmek zorunda kalmıştır. [324]Suriye dışında Öcalan'ın yerleşebileceği ülkeler arasında Rusya, Ermenistan, İran, Yunanistan, İtalya gibi ülkelerin adları gündeme gelirken Türkiye bu ülkelerden Öcalan'a sığınma ve yerleşme hakkı vermemelerini istemiştir. Bu süreç, PKK'nın Türkiye'deki eylemlerinin uluslararası bir nitelik taşıdığının gerek ulusal gerekse uluslararası kamuoyunda açıktan tartışıldığı bir dönem olarak dikkatleri çekmektedir. Türkiye ulusal güvenliğine ve toprak bütünlüğüne yönelik fiili bir tehlike ile yoğun bir mücadele verirken zaman zaman uluslararası baskıları göğüslemek durumunda kalabilmiş ve bu mücadelesinde yalnız bırakılmıştır. Bu durum İran, Suriye, Irak, Ermenistan ve Rusya bakımından kısmen anlaşılır olmakla birlikte, özellikle İtalya, Yunanistan, Hollanda, Belçika  ve Almanya gibi, Türkiye'nin ittifak ilişkileri içerisinde olduğu ülkelerin yaklaşımları bakımından daha önemlidir. Bu ülkeler, Türkiye'nin toprak bütünlüğü ve ulusal güvenliği için yürütmüş olduğu mücadeleyi desteklemek yerine engellemişlerdir.

Özellikle Yunanistan ile sorunlar çerçevesinde, Türkiye'nin bu ülkeye yönelik tepkisi uzun süre sonuçsuz kalmış ve Yunanistan, PKK'yı bir terör örgütü olarak kabul etmediğini ve bu örgütün yürütmüş olduğu silahlı mücadeleyi de insan hakları ve demokrasi bakımından değerlendirmekte olduğunu ifade etmiştir. [325]Gerçekten de Yunanistan'da siyasiler Yunanistan'ın PKK ve Öcalan ile olan bağlarını gözlerden kaçırmaya çalışmışlardır. Örneğin Konstantin Stefanopoulos (Yunanistan Cumhurbaşkanı), Yunan Paradoksu adlı kitaba yazmış olduğu makalede şu görüşlere yer vermektedir;

"Yunanistan Türkiye'ye karşı hiçbir hasmane eylem içerisinde değildir. Ülkemizin Kürdistan İşçi Partisi'nin (PKK) üyelerini aktif biçimde desteklediği ve eğittiği iddiası tümüyle yanlıştır ve bu nedenle de Türkiye iddiasını destekleyecek en ufak bir kanıt dahi bulamamıştır." [326]

Dolayısıyla, Yunanistan'ın terör örgütüne vermiş olduğu desteği protesto eden Türkiye'nin bu protestosu, uzun süre Yunanistan tarafından reddedilmiş, fakat Öcalan'ın  Kenya'da Yunanistan Büyükelçiliği'nde saklandığının açığa çıkması ve yakalanmasının ardından Yunanistan, durumu kabullenmek zorunda kalmıştır. [327]

Cumhurbaşkanı Demirel, Öcalan'ın Yunanistan'ın Kenya Büyükelçiliği konutunda saklandığının ortaya çıkması ve Yunanistan'ın sorumluluğunun belli olmasının ardından, yapmış olduğu bir açıklamada Yunanistan'ı "haydut devlet" olarak nitelendirmiş ve uluslararası hukuka uymadığını, terörü destekleyen ülkeler arasında yer alarak dostluk ve müttefiklik kimliği ile bağdaşmayan bir davranış sergilediğini belirtmiştir. Ayrıca, Yunanistan'ın bu politikasından vazgeçmediği taktirde Türkiye'nin BM ilkeleri doğrultusunda meşru savunma hakkını kullanarak gerekli tepkiyi göstereceğini vurgulamıştır. Cumhurbaşkanı Demirel, Manila'da yapmış olduğu basın açıklamasında;

"PKK'nın en büyük destekçileri arasında yer alan ve son olaylarla 'suçüstü yakalanan' Yunanistan'ın 'terörü destekleyen ülkeler' listesine alınmasını" istemiş ve "Yunanistan'ın yasadışı davranışlarını sürdürmesi durumunda Türkiye'nin 'uluslararası hukuktan doğan meşru müdafaa hakkını kullanacağını" vurgulamıştır. "Yunanistan, sığınacak yer arayan PKK teröristlerine melce sağlamakta, bunlara eğitim kolaylıkları ve lojistik destek vermektedir. Yunanistan PKK'nin terör eylemlerini hiçbir zaman kınamamıştır. Tersine Yunanistan, kısa bir süre önce bir kez daha PKK terör örgütünü ve onun elebaşı Öcalan'ı terörist olarak görmediğini açıklamıştır. Nihayet son olarak Kenya'da ele geçirilmesinden önce Yunanistan tarafından kendine sağlanan yardım ve bunun bizzat Yunanlı yetkililer tarafından itiraf edilmesi, her şeyi açıkça gözler önüne sermiştir. Bu gelişmeyle birlikte Yunanistan ve suç ortağı Kıbrıs Rumları, terörizmle ilişkilerinde suçüstü yakalanmışlardır.""Böyle bir ülke ancak 'yasadışı bir devlet' olarak tanımlanabilir. Yine de Yunanistan'a bir şans daha vermek istiyoruz. Bu çerçevede Yunanlı yetkilileri bir kez daha medeni ve hukuka saygılı her ülkenin yapması gerektiği gibi uluslararası hukuk çerçevesinde yükümlülüklerine uymaya davet ediyorum. Bununla birlikte, şayet yasadışı davranışlarını sürdürmeyi tercih ederlerse, uluslararası hukuktan doğan meşru müdafaaya dönük gerekli tedbirleri alma hakkımızı saklı tutuyoruz." [328]

Demirel'in Yunanistan'a ilişkin konuşmasını değerlendiren Şükrü  Elekdağ'a göre,

"Demirel'in Yunanistan'a yönelik sözleri ... mesajın sert bir uyarıdan daha fazla bir ağırlığa sahip olduğu ve bir nevi ültimatom niteliği taşıdığı anlaşılır. Türkiye bu şekilde konuşmakta haklıdır. Çünkü Birleşmiş Milletler'in  (BM) terörle mücadele ve saldırının tarifine ilişkin kararları ve BM Yasası'nın 2/4. Maddesi ışığında, Türkiye'nin toprak bütünlüğünü hedef alan bir terörist örgüte destek veren ve onu topraklarında barındıran Yunanistan, bu tutumuyla ülkemiz için bir tehdit oluşturmaktan da öteye fiilen ve hukuken saldırıda bulunmaktadır." [329]

Sami Kohen'in değerlendirmesine göre ise, Demirel'in konuşmasında dile getirmiş olduğu

"Yunanistan'ın terörizme destek veren, yataklık eden  ülkeler listesine dahil edilmesi" ve "uluslararası hukuktan doğan meşru savunma hakkının saklı tutulduğu" ifadeleri "Yunanistan'ın aynı tavrı sürdürmesi halinde, Türkiye'nin bunu bir 'savaş nedeni' sayacağı anlamına geliyor." [330]

Öcalan'ın Yunanistan ile olan bağlantılarının ortaya çıkması, Türkiye'nin bu ülkeye yöneltmiş olduğu suçlamalarının temelsiz olmadığını göstermiştir. Nitekim Öcalan'ın basına yansıyan ifadelerinde ve yargılaması sırasında yapmış olduğu açıklamalarda Suriye'den ayrılmasının ardından sığınmak için ülke arayışlarında Yunanistan'daki örgüt elemanlarından ve Yunan istihbarat örgütü ve siyasilerinden nasıl yardım gördüklerini açıkça sergilenmiştir. Basında Yunanistan Hükümeti'nin olaydaki sorumluluğuna ilişkin değişik yorumların yer almasına karşın, Yunanistan'da hükümet olayın hükümetin inisiyatifi dışında gelişmiş olduğunu ileri sürerek sorumlular hakkında yargıya başvurmuş ve Dışişleri Bakanı T. Pangalos, İçişleri Bakanı Papadopulos ve Kamu Düzeni Bakanı Peçalnikos istifa etmiştir. [331] Atina Savcılığı'nın Öcalan'ın Yunanistan'a yasadışı biçimde getirilmesi olayını soruştururken hazırlamış olduğu raporda dile getirdiği şekliyle;

"Özellikle Öcalan'ın yasadışı biçimde Yunanistan'a getirilmesi ve misafir edilmesi, Türkiye'ye karşı düşmanca bir girişim olarak nitelendirilebilir. Türkiye'nin, bu tür girişimlerin savaş nedeni olacağı yolundaki tezi zaten biliniyor. Bu hareketler, hükümetin onayı ile yapılmamıştır ve hükümetin Öcalan'ın ülkeye gelmesinin milli açıdan zararlı olduğu ve kendisine sığınma hakkı tanınmayacağı yolundaki tezine de aykırıdır. Yunanistan'ın zor durumda kalmasına yol açan bu hareket, Türkiye'nin Yunanistan'a karşı düşmanca bir girişimde bulunmasına da yol açabilir. Türkiye'nin bu konudaki bilinen tezi çerçevesinde, Öcalan'ın ülkeye getirilmesinin, Türk halkının Yunanistan'a karşı düşmanlık duymasına ve iki ülke arasında gerginlik doğmasına yol açması doğaldır." [332]

Öcalan'ın yakalanmasının ardından Yunanistan'da meydana gelen gelişmelere bakıldığında olaya adları karışanların ifadeleri oldukça ilginçtir, örneğin emekli amiral A. Naksakis, savcılığa vermiş olduğu ifade sonrasında yaptığı açıklamada  Simitis hükümetini suçlayarak, "Öcalan'ı ben getirdim ancak, vicdan azabı çekiyorum, tutuklanmasına istemeden neden oldum... Öcalan'ın tutuklanmasına neden olan operasyonu gerçekleştiren hükümet şimdi, sorumluluğu alt düzeyde yetkililere yüklemek istiyor" demiştir. [333] Bu açıklama  Öcalan'a atfedilen ifadelerde dile getirilen görüşlere koşut çıkarsamalar yapılabilmesine olanak vermektedir.  Öcalan ifadesinde  9 Ekim günü yanında Yunanca bilen ve Yunanistan temsilcisi olan Rozerin [Rozalin] kod adlı Ayfer Kaya ile Suriye'yi terk ederek Yunanistan'a gidişini şu şekilde anlatmaktadır; "... Yunanistan'a geldiğimizde o zamana kadar bana büyük ilgi gösteren, PKK'ya dost olduğunu ifade eden Yunanistan, son derece kötü yüzünü gösterdi. Bana 3 saat içinde 'ya  geldiğin yere geri döneceksin veya istediğin yere gideceksin' dediler. Bu arada  Rozerin [Rozalin],  Yunan servisinden Dimitris ile görüştü....  29 Ocak 1999 tarihinde Rusya'dan ayrıldık... Bana Badovas ve Nagazakis [Naksakis] büyük güvence verdiler. Yunanistan'a kabul edileceğimi söylediler. Yunanistan'a geldik,... ancak yetkili  ve sorumlu durumda olan Dimitris beni görünce yeniden hırçınlaştı, derhal gönderileceğimi söyledi." [334]  Uzun yıllar Türkiye'ye yönelik eylemlerine verdikleri her türden desteğin sonucu olarak Öcalan ve PKK'nın Yunanistan'ı doğal müttefik olarak algılamış olduğu görülmektedir. Ancak, PKK'ya verilen desteğin Türkiye ile sıcak bir çatışmaya yol açabilecek olması veya bu ilişkinin bir Türk - Yunan sorunu olarak algılanmaya başlanması tehlikesi, Yunanistan'ın politikasını değiştirmesine neden olmuştur. Bu politika değişikliği ise, doğal olarak, PKK ve Yunanistan'daki destekçileri tarafından davaya ihanet olarak değerlendirilmiştir. Örneğin, Öcalan'a Kenya'da refakat edenlerden Ş. Dilan Kılıç, Atina'da yapmış olduğu basın toplantısında Simitis'i eleştirerek "Öcalan'ın, Türkiye'ye 'uluslararası ortak bir komplo' ile teslim edildiğini ve komploya taraf olanların CIA, MOSSAD, Türkiye, Kenya, Rusya ve Yunanistan olduğunu iddia" etmiş... "Yunan tarafında komplonun kahramanlarının, Başbakan Simitis, istifa etmiş üç bakan ve görevden alınmış Yunan Gizli Haberalma Örgütü Şefi olduğunu" belirtmiştir. "Simitis'in ahlak düzeyinden şüpheliyiz, ahlaksız çabalarda bulundu. Simitis ve Pangalos bile bile Öcalan'ı teslim ettiler". [335]

Bir başka değerlendirmeye göre ise, "Herkes, Öcalan'ı Türkiye'ye teslim ettiğimize ve olayın fiyasko ile sonuçlandığına inanıyor. Ama sakin kafa ile düşünebilenler, hükümetin gizli servisler ve iktidar partisi içindeki 'aşırı milliyetçi' gruplara teslim olduğunu ve Öcalan'ın bunlar tarafından emrivaki ile Yunanistan'a getirildiğini  biliyor. PASOK, kuruluş yıllarındaki günahlarının etkisinde hareket etti".... "1997'de Öcalan'ı Atina'ya  davet eden mektubu, 75 Yeni Demokrasi Partisi (YDP) üyesi de imzalamıştı. Ama artık YDP, sırf Türklere karşı diye Kürtlere destek vermekten yana değil. Öcalan'a sığınma sağlanmasının faturasının da çok ağır olacağını biliyorlar." [336]

Yunanistan'ın Washington Büyükelçisi  Aleksandros Filon'un ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı M. Grossman ile yapmış olduğu görüşmeyi aktaran Y. Çongar'ın dile getirdiğine göre; "...Filon'un söylediği başka bir şey daha  vardı; o da, Yunanistan'da 'Kürt davasına yaygın sempati beslendiği'dir. Yunan Büyükelçisi, bu sempati nedeniyledir ki, Öcalan operasyonunun 'gizli' yürütüldüğünü savunuyor. Ona göre, Atina'nın niyeti Öcalan'dan kurtulmak, onu üçüncü bir ülkeye göndermekti; Türkiye'ye iadesi 'idam cezasının varlığı nedeniyle' mümkün değildi. Ancak eğer Öcalan'ın Yunanistan'a sığınmaya çalıştığı ilan edilseydi, hem Ankara - Atina arasında çok büyük bir gerginlik doğabilirdi, hem de Filon'un sözleriyle, 'Yunanistan'da bir çok kişi ona sığınma hakkı tanınması yönünde baskı yapardı. Oysa biz bu, hakkı vermemeye kararlıydık". [337]

Türkiye'de ise, PKK / Öcalan - Yunanistan bağlantısı gelişmelerle gözler önüne serildiğinde kamuoyu Yunanistan'ın ilişkilerde samimi ve inandırıcı olmadığının uluslararası kamuoyuna anlatılması gerektiğini dile getirmiştir. Bu doğrultuda Yunanistan'ın izlemiş olduğu bu politikanın ilişkilere vermiş olduğu zararı ABD, NATO, Avrupa Konseyi gibi uluslararası platformlarda dile getirmiştir. Yunanistan'ın terörizme destek veren bir ülke olduğu ve bunun sakıncaları anlatılmıştır.

Türkiye'de onbinlerce can kayıbına neden olan terör hareketine Yunanistan'ın vermiş olduğu desteğin uluslararası kamuoyunun gözü önünde ortaya çıkarılmış olması Türk kamuoyunda Yunanistan'a olan bakışı da etkilemiştir. Yunanistan, özellikle terörden zarar görmüş insanlar bakımından terör örgütü ile özdeş görülmüştür. Dost ve düşman kavramları ülkeler için kullanıldığında Yunanistan'ın düşman olarak görüldüğünü söylemek -bu dönem için en azından- daha kolay ve gerekçelendirilebilir olmuştur.

Yunanistan'da ise, hükümet uluslararası kamuoyu önünde ayrılıkçı terör örgütünü destekleyen bir ülke olarak en az terör örgütü kadar suçlu olma suçlamalarından kurtulabilmek için bunun bir hükümet politikası olmadığını ve olaya karışanların cezalandırılacağını göstermeye çalışmıştır. [338] Ancak hükümetin/devletin kimi birimlerinin bu işin içinde olduğuna dair kanıları değiştirmek mümkün olmamıştır; en azından Türkiye için.

Bununla birlikte, Türkiye, Yunanistan ile diyalog sürecini başlatacak bir adım atmış ve diyaloga açık olduğunu göstermiştir. Başbakan Ecevit, Yunanistan'da yayın yapan Mega TV'de yayınlanan Kara Kutu adlı programda yapmış olduğu konuşmada

"Yunanistan, Türkiye'nin hem toprak bütünlüğüne, hem de içişlerine karışmak amacı ile birtakım girişimlerde bulunduğu için bölgede durum gerilmektedir. Agathenisi olayında olduğu gibi sorunlara çözüm gazeteciler tarafından değil politikacılar tarafından bulunabilir. Yunanistan ülkemiz karşıtı terör gruplarını desteklemeyip diyaloğa başlarsa ilişkiler en kısa zamanda düzelebilir. Ancak diyaloğun hemen her konuda olması gerekir. Yunan yetkililer bize anlaşamadığımız konularda Lahey'e gitmemiz konusunda telkinlerde bulunuyorlar. Lahey'e gitmek istesek bile gidemeyiz, çünkü Lahey'den önce oturup sorunlarımızı masada kararlaştırmalıyız," [339]
demiştir. Dışişleri Bakanı İ. Cem 24 Mayıs 1999 tarihinde Yunanistan Dışişleri Bakanı G. Papandreu'ya göndermiş olduğu bir mektupta ikili ilişkilerin iyileştirilmesine ilişkin görüşlerini açıklamış ve"ilk adımımız terörist örgütlerle ve bu örgütlerin sistematik olarak korunmasıyla Yunanistan arasındaki bağa ilişkin olarak Türkiye'de var olan anlayışa neyin yol açtığını belirlemek olmalıdır. Bu bizim için yaşamsal derecede önemli bir konudur ve yakın zamanlardaki olaylar bu konunun kesin bir şekilde ve ülkelerimiz arasında ikili düzeyde  ele alınmasını zorunlu kılmıştır.  Bu nedenle, ben, Türkiye ve Yunanistan'ın terörizme mücadele konusunda bir anlaşmaya varmalarını öneriyorum. Bu konunun çözümlenmesi aramızdaki varolan anlaşmazlıklara daha büyük bir güvenle yaklaşmamıza olanak sağlayacaktır. Bu anlaşmanın içeriği, halen diğer komşu ülkelerle imzalamış bulunduğumuz anlaşmalardan esinlenebilir, ancak spesifik olarak, ilişkilerimizi etkileyen sorunların doğasına da uygun olmalıdır." [340]

G. Papandreu, 25 Haziran 1999 tarihinde yazmış olduğu cevabi mektubunda, ikili ilişkilerin geliştirilmesine ilişkin isteğin Türkiye tarafından dile getirilmiş olmasından duyulan memnuniyet ve bunun Yunanistan'ın da samimi isteği olduğu vurgulanmıştır. Papandreou cevabında Yunanistan'ın uluslararası hukuk ve anlaşmalar çerçevesinde ilişkilerdeki sorunları belirlemek istediğini, bu doğrultuda ortak çıkarların bulunduğu kültür, turizm, çevre, suç, ekonomik işbirliği ve ekolojik sorunlar gibi çeşitli alanlarda işbirliğinin görüşme konuları içerinde yer alabileceğini belirtmiştir. [341] 
  
 


322- Güneydoğu'da PKK tarafından düşürülen iki helikopterin teröristlerin elde etmiş oldukları bu füzelerle gerçekleştirilmiş olduğuna ilişkin haberler için bkz; Şemdin Sakık'ın ifadeleri ve basın;  Metehan Demir_Uğur Ergen, "İhanet Dosyası", Hürriyet, 1 Mart 1999, http://hurweb01.hurriyet.com.tr/hur/turk/99/03/01/gundem/02gun.htm 
 Yunanistan'ın PKK'ya vermiş olduğu desteğe ilişkin olarak Öcalan'ın yargılanması sırasındaki ifadeleri ilginçtir; PKK tarafından kullanılan Strella füzelerinin nasıl temin edildiği sorulduğunda Öcalan, "Yunanistan'da bulunan temsilcimiz Rozalin kod Ayfer Kaya Yunanistan'da bir yardım kampanyası oluşturduğu kiliselerden ve bize yardımcı olan halktan toplanan paralarla alınacak füzelerin finansmanını sağlandı ve Sırbistan bölgesinden tanesi 18.000 dolara alınan 20 adet Strella füzesi tüccar vasıtasıyla yerinde yani Kuzey Irak'ta örgüte teslim edildi. Yine kullanmış olduğumuz SAM6 ve SAM 7 füzeleri ilk etapta Kuzey Irak'taki boşluktan yararlanılarak temin olunduğu, daha sonra bu füzeler Rusya'dan Kafkaslar üzerinden Ermenistan ve Bakü hattıyla Kuzey Irak'a geçirildi. Hatta füzelerin bir kısmı İran servisinin eline geçti. Bu füzeler konusunda Yunan Gizli Servisi'nin yol göstermiş olması mümkündür. Bu füzelerin eğitiminin Kosova bölgesinde yapıldığını zannediyorum." Tuncay Özkan, Operasyon, İstanbul: Doğan Kitapçılık, 2000, s.224. 
323- Şemdin Sakık, yakalanmasının ardından ifadeleri sırasında Yunanistan'dan almış oldukları desteklerden örnekler de vermiştir. "Biz PKK'ya yardım edenler olarak, Yunanistan'ı biliriz. G. Kıbrıs ayrıntıdır. Yunanistan'dan 80 füze gelmişti...Yunanistan'dan parlamenterler de  geldi. Yunanistan'dan bir de general geldi. Görüntüleri, İran ve Yunanistan TV'lerinden verildi". Güneri Civaoğlu, "PKK'ya 80 Füze", Milliyet, 11 Mart 1999, s. 17. 
324- Suriye üzerinde uygulanan askeri güç kullanma tehditinin başarıya ulaşmasını, Türkiye'nin yeni bir aktif dış politika anlayışı içerinde olmasına bağlayan bir değerlendirme için bkz; Alan Makovsky, "The New Activism in Turkish Foreign Policy", SAIS Review, Winter-Spring 1999, s.94. 
325- Örneğin 1995 yılında basında çıkan yazılarda Yunanistan ile PKK arasındaki ilişkilere dikkat çekilmiş ve Türkiye'nin göstereceği tepkiler vurgulanmıştır. "Çiller Atina'ya Rest Çekti", Cumhuriyet, 5 Temmuz 1995, s. 10; Lale Sarıibrahimoğlu, "Ankara, Yunanistan'ı Teşhir Edecek" Cumhuriyet, 5 Temmuz 1995, s. 10; İsmail Soysal, "Atina'nın Tutumuna Seyirci Kalınamaz", Cumhuriyet, 5 Temmuz 1995, s. 10. 
326- Konstantin Stefanopoulos, "Yunan Dış Politika Meseleleri", Yunan Paradoksu, Der. Graham T. Allison-Kalipso Nikolaydis, İstanbul, Doğan Kitap, 1999, s. 175. 
327- Yunanistan'da Simitis Hükümeti, Öcalan'a verilen desteğin hükümet dışı örgütlenmeler tarafından yapıldığı görüşünü ortaya atarak sorumluların yargılanması için harekete geçmiş, bu arada Dışişleri Bakanı T. Pangalos istifa etmek zorunda kalmıştır. 
328- Mustafa Balbay, "Atina Terör Destekçisi", Cumhuriyet, 23 Şubat 1999, ss.1-17. "Atinaya Savaş Uyarısı," Milliyet, 23 Şubat 1999, s.16. Demirel bu açıklamasında Yunanistan için "rogue state" sıfatını kullanmıştır. "Yasadışı devlet" veya "haydut devlet" olarak Türkçeye çevrilebilir. Genellikle terörü siyasi amaçlı olarak kullanan ve uluslararası hukuka uygun davranışlar sergilemeyen devletler için kullanılmaya başlanmıştır. 
329- Şükrü Elekdağ, "Yunanistan, Ayağını Denk Al," Milliyet, 23 Şubat 1999, s. 16. 
330- Sami Kohen, "Dış Politikada Sertleşme," Milliyet, 23 Şubat 1999, s. 16. Ayrıca bkz; Hasan Cemal, "Demirel'den Yunanistan'a Ağır, Hatta Son Uyarı," Milliyet, 23 Şubat 1999, s. 17.; Güneri Civaoğlu, "Suç Ortaklığı," ," Milliyet, 23 Şubat 1999, s. 17. 
331- 9 Nisan 2000 seçimlerinin ertesinde yeniden hükümeti kurmakla görevlendirilen Simitis, T. Pangalos'u Kültür Bakanı yaparak kabineye dahil etmiştir. 
332- "Türkiye'ye Düşmanca Davranıldı", , Cumhuriyet, 13 Mart 1999, s. 11. 
 Sözkonusu raporda ayrıca, emekli amiral Naksakis'in Öcalan'ın Yunanistan'a getirilmesi sırasında oyanış olduğu role de değinilmiş ve "Kalenderidis, bu yardım talebini derhal EYP Başkanı Haralambos Stavrakakis'e bildirdi, Stavrakakis de derhal gerekli önlemlerin alınması için Kamu Düzeni Bakanlığı ve polise haber verdi. Ama bundan sonra gerek EYP gerekse polisin, Öcalan'ın ülkeye getirilmesi olasılığından haberdar olmalarına rağmen, gerekli tedbirleri almadıkları anlaşıldı. Bu nedenle ülke açısından olumsuz sonuçlar veren gelişmeler yaşandı" denilmekte. 
333- Taki Berberakis, "Soruşturma Başladı", Milliyet, 24 Şubat 1999, s. 16. 
334- Tolga Şardan, "Nairobi'de Çatışabilirdik", Milliyet, 28 Şubat 1999, s. 21.
335- Taki Berberakis, "Simitis'e Ağır Hakaretler", Milliyet, 28 Şubat 1999, s. 23. 
336- Zafer Arapkirli, "Apo'ya Destek Atina'yı Böldü", Milliyet, 28 Şubat 1999, s. 23. 
337- Yasemin Çongar, "ABD Gidişattan Rahatsız", Milliyet, 8 Mart 1999, s. 17. Vurgular yazara aittir. 
338- Papandreu'nun 20 Ocak 2000 tarihinde Türkiye'ye yapmış olduğu ziyaret sırasında Öcalan krizi ile Kürt sorunu arasında bir bağ kurmamaya çalıştığı gözlenmiştir; "Kürt sorununu Türkiye ve Yunanistan arasında bir konu haline getirmek istemezdik ve bunun Yunanistan'ın politikası olduğuna inanmıyorum. Olaylar bizi zor duruma soktu. Bunu Türkiye ve Yunanistan meselesi yapmıyoruz. AB'nin teröre karşı, insan hakları ve azınlık haklarının korunması konusundaki politikası biliniyor. Bunlar, Türkiye'nin AB adaylığı sürecinde üzerinde durması gereken konular" demiştir. "Papandreu: Tabuları Yıkalım", ..., s. 9. 
339- Murat İlem, "Ecevit'ten Atina'ya 'Dostça' Uyarı", Cumhuriyet, 18 Haziran 1999, s. 8. 
340- Mektubun tam metni için bkz; http://www.turinfonet.org.tr/frame/documents/lettercem.html B. Tarihi: 19.02.2000. 
341- Mektubun tam metni için bkz;  http://www.turinfonet.org.tr/frame/documents/letterpapan.html B. Tarihi: 19.02.2000. 
Ayrıca bkz; "Atina'dan Olumlu Yanıt", Cumhuriyet, 27 Haziran 1999, s. 11.; Serpil Çevikcan, "Atina'dan Barış Paketi", Milliyet, 29 Haziran 1999, s. 16.

KARŞILIKLI ALGILAMALAR
1997 S-300 Füzelerinin Kıbrıs'a Yerleştirilmesi Bunalımı 


1996-97 yıllarından bu yana Kıbrıs'ta, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi arasında Ortak Savunma Doktrini çerçevesinde hayata geçirilmeye çalışılan iki önemli projeden söz etmek mümkün. Bunlardan ilki,  adada Yunan hava kuvvetlerinin kullanacağı bir hava üssü kurmak, diğer bir gelişme ise, Rusya'dan satın alınarak adada konuşlandırılması planlanan S-300PMU-1 TMD [311] füze sistemleri olmuştur. Kıbrıs Rum Kesimi füze sistemlerinin Ağustos 1998'de Rus teknisyenlerin yardımlarıyla adaya gelebileceğini ve Ekim, Kasım 1998 tarihleri arasında da konuşlandırılabileceklerini umduklarını belirtmişlerdir. Rusya'dan satın alınacağına ilişkin açıklamaların ardından Türkiye, bu füzelerin Kıbrıs'a yerleştirilmelerine adadaki güç dengesini bozacağı gerekçesiyle karşı çıkmış ve askeri yöntemler de dahil olmak üzere gerekli tepkiyi göstermekten kaçınmayacağını açıklamıştır.

Türkiye'nin görüşüne göre, S-300 füze sistemlerinin Kıbrıs'a konuşlandırılması sadece KKTC'nin değil, aynı zamanda, Türkiye'nin de güvenliğini yakından ilgilendirmektedir. Giderek, batı savunma sistemleri çerçevesinde ele alındığında bu füze sistemlerini kullanmak üzere adaya gelerek Kıbrıs Rum kesiminde eğitim ve teknik destek sağlayacak olan Rus teknisyenlerin adadaki varlığı, adaya yerleştirilmesi planlanan radar sistemleri NATO kodlarını kullanan Türk, İngiliz ve Yunan silahlı kuvvetlerinin hareket yetenekleri üzerinde olumsuz etkiler yaratacaktır. [312]Adadaki ve giderek Akdeniz'deki Rus etkinliğinin artmasına zemin hazırlayabilecek böylesi bir girişim, Türkiye bakımından olduğu denli ABD ve diğer NATO üyesi ülkelerinin de tepkisini çekmiştir. Sonuçta,  Kıbrıs Rum Yönetimi'nin, bu füzelerin Yunanistan ile imzalamış oldukları Ortak Savunma Doktrini çerçevesinde Kıbrıs adasının dışında, bir Yunan adasında -Girit'te- konuşlandırılabileceğini belirtmesi ile tartışmanın odak noktası Kıbrıs'tan Ege Denizi'ne  kaymıştır. Yunanistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Yiannos Kranidiotis yapmış olduğu açıklamada, S-300 füze sistemlerinin Kıbrıs'a yerleştirilmesinden vazgeçilmiş olmasının, 1993 yılında iki hükümet arasında imzalanmış olan Yunanistan-Kıbrıs Ortak Savunma Doktrini'ni baltalamayacağını belirtmiştir. Kranidiotis, Kıbrıs Haberler Ajansı'na yaptığı açıklamada, Yunanistan'ın, Kıbrıs Helenizminin çıkarlarını yansıtan Kıbrıs'ın savunmasını garanti ve güvence altında tutmaya devam edeceğini, ayrıca Türkiye'nin Kıbrıs'a yönelik herhangi bir saldırgan hareketinin Yunanistan tarafından savaş nedeni/casus belli sayılacağını belirtmiştir. [313]

Bu bağlamda, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Cumhuriyeti'nin Kıbrıs'a S-300 füze sistemleri yerleştireceğini açıklamasının Türkiye ile olan pazarlık gücünü arttırmaya yönelik bir taktik amaç taşıdığı da söylenebilir. Kranidiotis'in belirttiğine göre;

"...Bizim öncelikli hedefimiz son günlerde BM Güvenlik Konseyi tarafından hazırlanmış olan çözüm önerilerinin içermiş olduğu olumlu yönlerinin yerine getirilmesini sağlamaktır... ikinci hedefimiz Kıbrıs'da Türk işgal kuvvetlerinin ABD kanunlarını ihlal ederek kullanmakta oldukları ABD yapımı silahların geri çekilmesini sağlamak olmalıdır....Yunanistan ABD yapımı silahların adadan geri çekilmesi için baskılar uygulamaya devam edecektir.... Üçüncü hedef ise, Kıbrıs sorunun çözümünü kolaylaştıracak gelişmelere yol açacak olan Kıbrıs'ın Avrupa Birliği'ne tam üyeliğini sağlamaktır." [314]

Nitekim, bu füzelerin öncelikle Türkiye'nin, ardından ABD ve NATO üyesi ülkelerin tepkisini çekmesi sonucunda Yunanistan, bu füzelerin Kıbrıs dışında bir bölgeye taşınması için adadaki tüm silahlı güçlerin ada dışına çıkarılması gerektiği şartını ileri sürmeye çalışmıştır.[315]

Bu füzelerin Kıbrıs'a yerleştirilmesi çabasını aslında Yunanistan ve GKRY arasında daha önce imzalanmış bulunan Ortak Savunma Doktrini çerçevesinde değerlendirmek gerek.  Bu doktrin çerçevesinde Yunanistan'a ait askeri kuvvetlerin adada konuşlandırılmak istenmesi ve buna uygun alt yapı yatırımlarının gerçekleştirilmesi özünde Kıbrıs Rum Yönetimi'nin güvenlik kaygılarını giderme çabasından farklı bir nitelik taşımaktadır. Son 25 yıldır Kıbrıs'ta fiili bir barışın sürmekte oluşu dikkate alınırsa, iki toplum arasında sıcak bir çatışma olasılığının az olduğundan söz edilebilir. Diğer yandan, toplumlar arasında barışa ilişkin görüşmeler sürerken açıktan bir silahlanma çabasına girişilmesi görüşmelerdeki samimiyeti gölgelemektedir.

S-300 füze sistemlerinin Kıbrıs'a yerleştirilmek istenmesi karşısında Türkiye'nin göstermiş olduğu tepki, daha çok bölgedeki stratejik dengenin değiştirilmek istenmesi karşısında Türkiye'nin de karşıt önlemler almak zorunda olacağı ve bu durumun yeni bir silahlanma dalgası oluşturarak gerginliği daha da tırmandıracağı yönünde olmuştur.

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin Ocak 1997'de siparişini verdiği S-300 füzelerinin Kıbrıs'a yerleştirileceğinin açıklanması, Türkiye ve Yunanistan arasında yeni bir güvenlik tartışmasını gündeme getirmiştir. Bilindiği gibi, Yunanistan, Kıbrıs Rum Yönetimi ile imzalamış olduğu Ortak Savunma Doktrini'ne uygun olarak Kıbrıs'ın güneyinde Baf'da bir hava üssü inşa etmektedir. Bu üssün S-300 füzeleriyle donatılması durumunda yapılan hazırlıkların savunma değil saldırı amaçlı bir nitelik taşıyacağı ve "güneyden olası bir tecavüzde Güney Kıbrıs'ın bir sıçrama tahtası olacağının açık göstergesi" olarak değerlendirilebileceği açıktır. [316]

Elekdağ'a göre;

"Atina, Doğu Akdeniz'deki stratejik dengeleri Türkiye aleyhine çevirmeyi öngören kapsamlı bir planı gerçekleştirme çabasında...Bu planın bir köşe taşı olan Baf'daki hava üssü, 12 savaş uçağının konuşlanabileceği modern bir askeri tesis... Ancak, etkili bir hava savunma örtüsünden yararlanmadan Yunanistan savaş uçaklarını burada konuşlandıramaz. Zira, böyle bir tutum, bu uçakları Türk Hava Kuvvetleri'nin eline rehin bırakma anlamına gelir.

Bu üs etkili bir hava savunma silahı olan S-300 füzeleriyle donatıldığı andan itibaren ise, Türkiye'ye karşı direkt bir askeri tehdit oluşturacaktır. Bu durumda, Türkiye'nin Kıbrıs bölgesinde bugüne kadar mutlak hava harekat üstünlüğü ile KKTC'ye ve adadaki Türk kolordusuna sağladığı hava örtüsü olumsuz şekilde etkilenecektir. İncirlik üssü ve bölgedeki diğer askeri hedefler, Baf'da konuşlanacak veya buradan yakıt ikmali yapacak Yunan uçaklarının menzili içine girecektir.

Yunanistan'ın, Girit'te bir deniz üssü ile uzun menzilli A-7 uçaklarının konuşlandığı bir hava üssü, Rodos'ta bir askeri havaalanı mevcuttur. Bunlara ilaveten, Güney Kıbrıs'ta da hava ve deniz üsleri kurması halinde (hala Terazi-Limasol mevkiinde bir deniz üssü inşa ediliyor), Yunanistan, 'Girit-Rodos-Kıbrıs' adalar zinciriyle Türkiye'yi İyon Denizi'nden İskenderun Körfezi'ne kadar uzanan stratejik bir kontrol kuşağıyla çevreleyecek ve Anadolu'nun tüm deniz ulaşım yollarını kapatma olanağına sahip olacaktır. Atina'nın bu şekilde , bir süre sonra İskenderun'a akacak Orta Asya petrolünün dünya pazarlarına ihraç yollarını da kontrol edebileceğini hesapladığı muhakkaktır." [317]

Cumhuriyet Gazetesi'nde "üst düzey Dışişleri Bakanlığı yetkililerine dayanılarak" verilen  bir habere göre; "... Geçen haftalarda Yunanistan'ın düzenlediği Toksotis tatbikatı sırasında 4 adet yunan savaş uçağının üsse inmesinin engellendiği" belirtilmiş;  'Bu üssün Yunanistan tarafından operasyonel hale dönüştürülmesine izin verilmeyecektir' denilmiştir. "Yetkililer, Baf üssünün kullanılması durumunda... ihbar süresinin 2 dakikaya ineceğini kaydederek bu durumda güney bölgelerdeki 'rafineri, enerji santralleri gibi askeri ve sivil stratejik noktaların' savunmasız hedef olarak kalacaklarını", belirterek; "Bu durumda yapılması gereken, o üssün kullandırılmasını önlemektir", demiştir.[318]

S-300 Füzelerinin Kıbrıs yerine Girit'te konuşlandırılmasına karar verilmesinin ardından Kıbrıs Rum Yönetimi Savunma Bakanı Yannakis Omiru istifa etmiş ve yaptığı açıklamada,

"Savunma Bakanlığı'nı üstlenirken, Ortak savunma Doktrini'nin gerektirdiği silah sistemleriyle donatmak, egemenlik haklarımızın gereği olduğu görüşünü yerleştirmiştik.  Doktrinin daha da güçlenmesi için çalıştık. Yunanistan'la ortak tatbikatlar gerçekleştirdik. S-300'lerin siparişi ile Kıbrıs Silahlı Kuvvetleri'ni genel güce ulaştırıp, Yunan savaş uçakları yardımımıza gelinceye kadar tek başına Türk Hava Kuvvetleri'ni göğüslemeyi hedefliyorduk.Maalesef, başka uçaksavar sistemlerinin hiçbir şekilde S-300'lerin yerini alacağını sanmıyorum.

S-300'lerin iptalinde Yunanistan'ın sorumluluğu vardır ve bu iptal kararından sonra Kıbrıs ve Yunanistan halkı arasında bir güven krizi yaşandığı da doğrudur. Ancak buna müsaade edilmemelidir. Kıbrıs Helenizmi, Yunanistan'la birlikte yürümesinden başka yol olmadığını anlıyor"
demiştir. [319]S-300 füzelerinin Kıbrıs yerine Girit'te konuşlandırılmasına karar verilmesini ardından ABD yönetiminin Kıbrıs'ta bulunan askeri güçlerin kullanmakta olduğu Amerikan silahlarını geri çekmesine ilişkin bir planın uygulanacağı ileri sürülmüş; [320]  Türkiye, eş zamanlı olması gereken ABD'nin iç mevzuatına uygun olmayan silahları geri çekmeyi öngörülen sürede tamamlamasına karşın Yunanistan'ın bu işlemi zamanında gerçekleştirmemiştir. Türkiye bu durumdan duymuş olduğu endişeyi ABD'ye iletmiş ve ABD'nin bu konuda vermiş olduğu teminat hatırlatılmıştır. [321] 
  
 


311- S-300PMU-1 TMD sistemleri hakkında daha ayrıntılı bilgi için bkz; "The Russian S-300PMU-1 TMD System," http://www. cns.edu/research/cyprus/s300tdms.htm. 
312- Ergun Balcı, "S-300 Oyunu", Cumhuriyet, 5 Ocak 1999, s.9. 
313- http://mfa.gr/ykran/1998/s300981231.htm 
314- http://mfa.gr/ykran/1998/s300981231.htm 
315- Bu konuda bkz; "Missiles off to Crete, is Peace any Nearer?", http:www.turinfonet.org.tr/frame/articles/missiles.html, B. Tarihi: 27/07/1999.  Beyaz Saray Sözcüsü tarafından yapılan açıklamada S-300 füzeleri konusnda ABD'nin duymuş olduğu kaygılar dile getirilmiş ve "Kaygılarımızı Rusya ve Rum liderliğinin yanı sıra diğerleri nezdinde de gündeme getirdik. Bu füzeler, başkalarının karşı önlemler almalarına yol açabilir. Bütün bu nedenlerden füzelerin transferinden vazgeçilmesi çok önemlidir. Kıbrıs'ta barış ve sorunun çözümü için çaba sarf edilirken S-300 füzelerinin adaya getirilmesi yanlış adımdır" denilmiştir. Fuat Kozluklu, "S-300'ler Karşılıksız Kalmaz", Cumhuriyet, 1 Mayıs 1998, s. 9. 
316- Şükrü Elekdağ, "Atina Neyin Peşinde?" Milliyet, 22 Haziran 1998, s. 19. 
317- Ş. Elekdağ, "Atina Neyin Peşinde..." s. 19. 
318- Serkan Demirtaş, "Ankara Baf Üssün Konusunda Kararlı", Cumhuriyet,  16 mayıs 1999, ss.1-8. 
319- Reşat Akar, "Rum Hükümeti Sallantıda", Cumhuriyet, 4 Ocak 1999, s. 8. 
320- Reşat Akar, "Kıbrıs'tan Silahlar Çekilsin", Cumhuriyet,  5 Ocak 1999, s. 9. 
321- "Atina Kıbrıs'tan Silah Çekmiyor", Cumhuriyet, 1 Temmuz 1999, s. 11.

KARŞILIKLI ALGILAMALAR
1996 Kardak Bunalımı


1996 yılında meydana gelen Kardak Kayalıkları'na ilişkin bunalım Ege Denizi'nde iki ülkeyi doğrudan bir sıcak çatışmaya sürükleyebilecek bir nitelik taşımıştır. Ege Denizi'nde kıyıdar iki ülke arasında deniz sınırlarını saptayan ve haritalandıran herhangi bir antlaşmanın bulunmaması, Ege Denizi'ndeki ada, adacık ve kayalıkların dağılımı ve egemenlikleri göz önüne alındığında, bu türden gerginliklere yol açabilecek uygun zemin yaratmaktadır.

Kardak Gerginliğinin Tırmanışı

1996 yılında Kardak kayalıklarına ilişkin bunalım sırasında iki ülke arasında diplomatik görüş alış verişi sürerken egemenlik iddialarının fiili olarak sergilenmesi, konunun bir anda iki ülke medyası, kamuoyu ve siyasileri arasında  "ulusal dava" olarak algılanmasına yol açmıştır. Bu süreci başlatan ise, Yunanistan'a ait Kalimnos Adası belediye başkanının yanında adanın papazı, aileleri ve Antenna adlı Yunan televizyon kanalı çekim ekibini alarak 26 Ocak 1996 tarihinde Kardak kayalıklarına çıkarak şenlik havasında kayalıklara Yunan bayrağını dikmesi olmuştur. [300] Bayrak dikme girişiminin televizyonda yayınlanmasının ardından, ertesi gün Türk medyası konuya ilgi göstermiş ve Hürriyet Gazetesi'nin iki muhabiri helikopter ile Kardak kayalıklarına giderek Yunanlıların dikmiş oldukları bayrağı indirmiş, yerine Türk bayrağını dikmiştir. Bu bayrak mücadelesinin Türk televizyonlarında yayınlanmasının ardından iki ülke arasında kamuoylarının siyasiler üzerindeki baskıları yoğunlaşmış ve diplomatik alanda sürdürülen mücadelenin giderek sertleştiği görülmüştür.

28 Ocak 1996 tarihinde Yunanistan'da hükümet baskılara dayanamayarak Kardak kayalıklarına askeri bir birliği göndererek Türk bayrağını indirtmiş ve ağır silahlarla takviye edilen birlik kayalıklardan büyük olanına konuşlanmıştır. Aynı gün Atina'daki Türk Büyükelçisi Yunanistan Dışişleri Bakanlığı'na çağrılarak kayalıkların Yunanistan'a ait olduğu ve yaklaşanlara ateşle karşılık verileceği uyarısında bulunmuştur.

Bu durum Türkiye'de tepkinin hangi düzeyde ve nasıl gösterileceği tartışmalarını başlatırken siyasilerin ve askeri kadronun üzerinde oydaştığı nokta, Yunan askeri varlığının ve bayrağının kayalıklardan uzaklaştırılması olmuştur. Gösterilecek tepkinin iki ülke arasında silahlı bir çatışmaya dönüşmemesi için duyarlılıkla hareket etmek ve çok yönlü düşünmek gerekmiştir. Sonuçta, İnal Batu'nun önerisi [301] dikkate alınarak Kardak kayalıklarından üzerinde Yunan bayrağı dikilmiş olmakla birlikte asker bulunmayan küçük olanına Türk komandolarının çıkmasına karar verilmiş ve bu plan 31 Ocak 1996 tarihinde başarıyla uygulanarak Türk SAT komandoları ikinci kayalığa çıkmışlardır.

Türkiye'nin bu müdahalesi, esasta iki ülkenin soruna ilişkin inisiyatifinin eşitlenmesi anlamını taşımakla birlikte, beraberinde sıcak bir çatışma riskini ve sorumluluğunu da taşımaktadır. Nitekim, kriz sırasında devreye giren ABD, iki ülke arasında yürütmüş olduğu diplomatik arabuluculuk ile sorunun yumuşatılmasını, en azından, statüko öncesi duruma (status que ante) dönülmesini sağlamaya çalışmış ve bu çabaları başarılı olmuştur. 31 Ocak 1996 tarihinde her iki ülke silahlı güçleri aynı anda Kardak kayalıklarından çekilerek statüko öncesi duruma dönülmüştür. [302] Statüko öncesi duruma dönüşü sağlayan girişimlerde Türkiye'nin Kardak Kayalıkları'ndan küçük olanına asker çıkarması ve "Türk askerlerine herhangi bir saldırıda bulunulmadığı takdirde Yunan birliklerine ateş açılmaması talimatı verdiği ve Yunanistan'ın bayraklarını, askerlerini ve deniz ve hava kuvvetlerini kayalıklardan çekmesi durumunda Türkiye'nin de çekileceğini" açıklamış olmasının yanı sıra, ABD'nin "ilk kurşunu atanın karşısında ABD'yi bulacağı"nı açıklamış olması da etkili olmuştur.

Kardak Bunalımı Sırasında Ulusal Kamuoyları ve Hükümetlerin Yaklaşımları

Bunalım sırasında Yunanistan'da C. Simitis hükümeti seçimden yeni çıkmış, iktidara henüz gelmiş durumdadır. Türkiye'de ise T. Çiller'in başbakanlığını,  D. Baykal'ın dışişleri bakanlığını yaptığı DYP-SHP koalisyon hükümeti iktidarda bulunmaktadır. Gerek Yunanistan'da gerekse Türkiye'de ulusal hükümetler bunalım sırasında ulusal tezlerini oluşturmada hazırlıksız yakalanmışlardır. Öyle ki, Kardak kayalıklarının hangi ülkenin egemenlik sınırları içerisinde yer aldığı ve/veya egemenliğinin belirsiz olup olmadığı konularında tartışmalar sürerken, her iki ülkede de hükümetler iddialarını Kardak kayalıklarının kendi ulusal egemenlik sınırları içerisinde olduğu görüşüne dayandırmış, dolayısıyla bunalım sırasında gösterilecek tepki de en üst düzeyde olmuştur. Örneğin Yunanistan'da 19 Ocak 1996'da güvenoyu olarak hükümeti kuran Simitis [303], daha bir hafta geçmeden siyasi rakibi Arsenis'e yakın basın tarafından "Yunan toprağını Türklere peşkeş çekmek"le suçlanmış ve hükümet üzerinde yoğun bir baskı oluşmuştur. Bunalım sırasında Başbakan Simitis ile Savunma Bakanı Arsenis, Dışişleri Bakanı Pangalos ve Genelkurmay Başkanı Amiral Lymberis arasında yaklaşım farklılığı görülmektedir. Arsenis'in belirttiğine göre, Yunan Dışişleri Bakanı (Pangalos), Savunma Bakanlığı'ndan Yunan Genelkurmayı ve Amiral Lymberis'in yönetimi altında kayalıkların bulunduğu bölgedeki faaliyetlere ilgi ve gözlemlerin arttırılmasını istemiş [304], ardından Kalimnos Belediye Başkanı tarafından kayalıklara Yunan bayrağı çekilmiştir.  26 Ocak 1996 tarihinde yapmış olduğu bir radyo konuşması sırasında Pangalos, Kardak kayalıklarına ilişkin olarak Türkiye'nin ilk kez bur tür iddialar ortaya koyduğunu belirterek; Türkiye'nin Yunan toprağını istemediğini, haddi zatında iç politika konularıyla bağlantılı olarak, Kardak üzerinde egemenliğin belirsiz olduğunu öne sürmekte olduğunu tekrarlamıştır. 28 Ocak 1996 tarihinde bir radyo yayınında "Türkiye'nin  Yunanistan'a karşı yeni bir provokasyon sürdürmekte olduğu" dile getirilmiştir.

30 Ocak 1996 tarihinde yapmış olduğu basın toplantısı sırasında Başbakan Çiller, Türkiye'nin konuya ilişkin görüşlerini dile getirmiş ve daha önce Kardak kayalıklarının egemenlik hakları konusunda belirsizlik olduğuna ilişkin yaklaşımı tersine çevirerek, kayalıkların Türkiye'ye ait olduğunu açıklayarak, Dışişleri Bakanlığı kayıtlarının Türkiye'nin bu iddialarını doğrular nitelikte olduğunu belirtmiştir.

Bütün bunlardan anlaşılacağı gibi, Kardak olayı sırasında hükümetler, Figen Akat'ın Kardak Kayalıkları'nda karaya oturmasını başlangıçta basit bir deniz kazası olarak algılarken, giderek egemenlik sınırlarının ihlali ve toprak talebi iddialarına dönüşmüştür. Deniz kazası ile her iki ülkenin de kayalıklara asker çıkarmalarına kadar geçen sürede bir yandan diplomatik girişimler sürdürülürken, diğer yandan da, ulusal tezlerin meşruluk kazanmasına yarayacak fiili durumlar yaratılmaya çalışılmış; medya da bu çabaları kolaylaştırmıştır. Normalde ulusal deniz sınırlarının ihlali olarak düşünülebilecek bir teknik olayı -bu bakımdan kayalıkların hangi ülkenin egemenlik sınırları içinde olduğunun önemi yoktur- iki ülke uzmanlarından oluşturulacak bir komisyon aracılığı ile  inceleyip siyasi karar alıcıların önüne getirebilecek iken, bu olayda tepki en üst düzeyde askeri yöntemler kullanılarak dile getirilmiştir. Dolayısıyla, bu olayda yapılması gereken, egemenlik iddialarını araştıracak bir görüşme sürecine girilmesidir ki, bu durumun Türkiye'nin aksine Yunanistan tarafından benimsenmemiş olduğu görülmektedir. Yunanistan bu konudaki bir görüşme sürecine karşı çıkmaktadır çünkü, Ege Denizi'nde Kardak Kayalıkları'na benzer pek çok kayalığın da statülerinin tartışılabileceği ve bu görüşme sürecinde bu bölgeleri Türkiye'nin egemenlik sınırları içerisine bırakabileceği endişesini taşımaktadır. Bu da en azından Yunanistan bakımından anlaşılabilir bir durumdur.

Bir başka açıdan ele alındığında, Kardak Kayalıkları bunalımı, algılamaların ve karar alma sürecinin etkinliği bakımından da ilginçtir. İlk nota değişimlerinden sonra iki ülkede de güvenliğe ilişkin kuruluşlar yapmış oldukları toplantılarda olayın ciddiyeti üzerinde durmuşlardır. Örneğin Türkiye'de o sırada Genel Kurmay Başkanlığı'nda yapılmakta olan Milli Güvenlik Kurulu ön toplantısında Deniz Kuvvetleri Komutanı G. Erkaya konuyu dile getirerek

"bir geminin karaya oturduğunu ve Yunanistan Dışişleri Bakanlığı'nın notası ile burada bir egemenlik sorununun olduğunu, eğer diplomatik yolla halledilemezse kuvvet kullanımına sebep olacak bir hadise olabileceğini"
anlatmıştır. [305] 28 Ocak'ta Türkiye'nin Atina Büyükelçisi'nin Yunanistan Dışişleri Bakanlığı'na çağrılarak Kardak Kayalıklarının Yunanistan'a ait olduğunun ve bu kayalıklara yaklaşanlara ateş açılacağının bildirilmesinden sonra  29 Ocak'ta Türkiye'de konuyu görüşmek üzere üst düzeyde toplantılar yapılmıştır. Bu toplantıda Türkiye'nin olayı algılayış şekli ve gösterilecek tepkinin düzeyi belirlenmeye çalışılmıştır.Erkaya'nın belirttiğine göre;

"Toplantıda gerilim vardı. Çünkü artık o kadar tırmanmıştı ki hadise, bir veya iki gün içinde muhakkak suretle halli gereken bir konu haline gelmişti İster diplomatik yoldan halledilsin ister silah kullanılsın ki sayın Başbakan Çiller ve Deniz Baykal diplomatik yoldan halledilmez ise kuvvet kullanmakta kararlı görünüyorlardı Tabi kuvvet kullanmak söz konusu olduğunda bunun neticelerinin ne olabileceği düşünüldüğü için silah kullanma ihtimalinin verdiği gerilim orda oturanların hepsinde hakimdi.... Bir helikopter Kardak Kayalıklarında keşif yaptı. Gelen haberler Yunan askerlerinin adadaki varlığını doğruluyordu. Toplantıda ilk olarak Başbakan Tansu Çiller, Onur Öymen'e döndü ve sordu 'Dosyamız sağlam mı, Kardak Kayalıkları hukuki olarak bize ait gözüküyor mu?' cevap 'evet sağlam' idi....Daha sonra 'Kardak Kayalıkları'nın Türkiye için önemi nedir?' diye soruldu. Diplomatlar Kayalıkların Ege'deki diğer 150 kayalık için örnek teşkil ettiğini söylediler. Tartışmalar bir anda iki kayalık parçasından, Ege'deki tüm kayacıklara, kıta sahanlığına, hatta adaların kime ait olduğuna kadar uzanıyordu. Kayalıkların kime ait olduğunun altında ise 12 mil sorunu yatıyordu... Yani iki kayalığa sahip olan Ege'de sınırların belirlenmesinde söz sahibi olacaktı. " [306]
Gösterilecek tepkiye ilişkin senaryolar üretilirken, askeri bir müdahalenin çatışmaya yol açacağı ve bu çatışmanın tırmanacağına ilişkin öngörüler dile getirilmiştir. Bu olasılığın tercih edilmesi durumunda ise, siyasi ve askeri sorumluluğun ağırlığı açıktır. Bu toplantı sırasında İnal Batu'nun dile getirmiş olduğu kayalıklardan üzerinde Yunan askeri bulunmayanına Türk askerinin çıkarılması önerisi dikkate değerdir. Gerçekten de kayalıkların iki tane olması ve Yunan askerlerinin bu kayalıklardan sadece birinde konuşlanmış olmaları Türkiye'nin göstereceği tepkide önemli bir seçenek kazandırmıştır. İnal Batu'ya göre, "Bu görüşün güçlü yanı şuydu, yani bir savaş riski asgariye iniyordu. Durum ve inisiyatif eşitliği sağlanıyordu."Başlangıçta ilgi görmese de, 30 Ocak'ta Genelkurmay Başkanlığı'nda yapılan ikinci toplantıda senaryolar üzerinde düşünülürken bu görüşün Türkiye'ye kazandırmış olduğu avantajlar anlaşılabilmiştir. "...Önce askersiz kayalıklara çıkılır, ertesi gün, diplomatik bir gelişme sağlanamazsa Yunan askerlerinin olduğu kayalığa çıkartma yapılırdı. Bu son olasılık, Türkiye'ye büyük avantajlar sağlıyordu. En önemlisi, zaman kazanılıyor, uluslararası arenada eşitlik sağlıyordu." [307]

Bu plana uygun olarak hazırlıklar sürerken Yunanistan'ın Türkiye'nin gösterebileceği tepkiye ilişkin olarak hazırlık yapmış olduğu göz ardı edilmemeli; nitekim Türk askerlerinin ikinci kayalığa çıktığının anlaşılması üzerine gösterilecek tepki  tartışılırken açıkça inisiyatif Türklerden yana olmuştur. Bu kez Yunan siyasi ve askeri liderler gösterilecek tepkinin diplomatik mi yoksa askeri mi olmasını tartışmaya başlamışlardır. [308]

Kardak bunalımı, Türkiye ile AB arasındaki ilişkileri de olumsuz etkileyecek bir gelişmeye yol açmıştır; Yunanistan'ın konuyu AB organlarına taşımasının ardından AB Konseyi ve Parlamentosu almış oldukları kararlarla Türkiye'yi bunalımdan sorumlu taraf olarak kabul ettiklerini göstermişlerdir.

Kardak bunalımının Türkiye'nin Ege Denizi'ne ilişkin politikasında önemli bir değişikliği yansıttığı da söylenebilir; "Kardak krizi önemlidir, çünkü Kardak vesilesiyle Türkiye tüm Ege'de adasal statükoyu Lozan'dan bu yana ilk kez açıkça sorgulamış ve gene ilk  kez bu krizin ardından Türkiye üçüncü taraflı çözümleri dışlamayacağını ilan etmiştir." [309] Bu bağlamda, gerek Kardak gerekse ardından Gavdos adası konusunda ortaya çıkan görüş ayrılıkları, Yunanistan tarafından Türkiye'nin Yunanistan'a ilişkin toprak talepleri ve yayılmacı emellerinin göstergesi olarak yansıtılmaya çalışılmıştır. [310] Oysa Türkiye'nin gerçekleştirmeye çalıştığı, Ege Denizi'nde Türkiye ve Yunanistan arasındaki tüm sorunları ortadan kaldırabilecek bir hukuki, siyasi çözüm yolunun sağlanabilmesi için gereken diyalog sürecinin oluşturulması ve tarafları memnun edecek bir sonuca ulaştırılabilmesidir. Bu bakımdan ele alındığında Lozan Antlaşması'nın yapıldığı dönemde henüz gündemde bulunmayan pek çok konu ve kavramın bugün birer egemenlik iddiası olarak algılanmakta oluşu göz ardı edilmemelidir. Bu zorunluluk Ege'de Lozan ve diğer antlaşmalarla ele alınmamış ve karara bağlanmamış konularda tarafları görüşmelere başlamaya yöneltmektedir. 
  
 


300- Michael Robert Hickok, Kalimnos Belediye Başkanı'nın Kardak kayalıklarına çıkış tarihini 20 Ocak 1996, bu durumun basında ve kamuoyunda yankı bulmasını ise 26 Ocak olarak göstermektedir. Bkz; M. R. Hickok, "Falling Toward War in the Aegean: A Case Study of the Imia/Kardak Affair", http://dodccrp.org/proceedings/DOCS/wcd00000/wcd00044.htm B.Tarihi: 23.09.1999. 
301-  Kardak kayalıklarına yapılacak müdahaleye ilişkin olarak siyasi, askeri, bürokratik kadroların birlikte yapmış olduğu toplantılardaki görüşler ve değerlendirmeler için bkz; "Kardak Krizi", http://www.softdesign.com.tr/32gun/97-98-dosya/dosya21.html, B. Tarihi: 02/ 10/1999. 
302-  31 Ocak sabahında Amerika'nın yürüttüğü arabuluculuk çabaları doğrudan ABD Başkanı Clinton ile Yunanistan Başbakanı Simitis, ABD Dışişleri Bakanı W. Christopher ve yardımcısı Holbrooke ile Yunanistan Dışişleri Bakanı Pangalos, ABD Savunma Bakanı Perry ile Yunanistan Savunma Bakanı Arsenis arasında yürütülmüş, Yunanistan Milli Güvenlik Konseyi'nin özel bir toplantısında yapılan değerlendirme sonucunda yürütülen arabuluculuk çabalarının sonuç vermiş olduğu ve her iki ülkenin de aynı anda silahlı güçlerini kayalıklardan geri çekerek statüko öncesi duruma dönmeyi kabul ettiği belirtilmiştir. Bkz; Krateros Ioannou, "A Tale of Two Islets", Thesis, Atina: Hellenic Ministry of Foreign Affairs, Spring 97, Vol I, Issue 1. ; "Turkish Foreign Policy and Practice As Evidenced By The Recent Turkish Claims To The Imia Rocks", http://mfa.gr/foreign/bilateral/imiaen.htm  B. Tarihi: 02/11/1999. 
303- Andreas Papandreu'nun 15 Ocak 1996 tarihinde çekilmesinin ardından eski ticaret ve Sanayi Bakanı Costas Simitis PASOK Parlamento Grubu'nda yapılan oylamada Akis Tsochatzopoulos'a karşı çoğunluğu kazanarak Başbakan olmuş,  ancak, henüz PASOK'un liderliğine gelememiştir. Dolayısıyla bu durum gerek hükümet gerekse PASOK içerisinde siyasi çekişmelere yol açan bir gelişme olmuştur. Savunma Bakanlığı''ı elinde bulunduran Arsenis, Simitis'in Türkiye'ye ilişkin yaklaşımını eleştirirken bu dengeleri lehine çevirmeye çalışmıştır. 
304- Hickok, "Falling Toward War in the..," 
305- "Kardak Krizi", http://www.softdesign.com.tr/32gun/97-98-dosya/dosya21.html, B. Tarihi: 02/ 10/1999. 
306- "Kardak Krizi...". 
307- "Kardak Krizi...". 
308- Bu konuda bkz; Hickok, "Falling Toward War in the...,"; Kardak Krizi.... 
309- Şule Kut, "Türk Dış Politikasında Ege Sorunu", Türk Dış Politikasının Analizi, Der. Faruk Sönmezoğlu, İstanbul: Der Yayınları, 1998, ss. 256. 
310- Bu bakımdan Kut'un da vurguladığı gibi, Türkiye'nin yaklaşımı, Yunanistan'ın Ege Denizi'ndeki egemenliğini değil egemenlik iddialarını tanımamak yönündedir. Dolayısıyla Türkiye'nin bu yaklaşımını Yunanistan'ın egemenliğine değil ama Yunan çıkarlarına yönelik bir  tehdit olarak yorumlamak olasıdır. Ş. Kut, "Türk Dış Politikasında Ege Sorunu",..., s.268.

Kitap İçindekiler

GİRİŞ

KAYNAKLAR

I. BÖLÜM İKİLİ İLİŞKİLER

İKİLİ İLİŞKİLERİN GENEL GÖRÜNÜMÜ (devam)

İKİLİ İLİŞKİLERİN GENEL GÖRÜNÜMÜ

İKİ ÜLKE ARASINDAKİ İLİŞKİLERİ ETKİLEYEN TEMEL FAKTÖRLER

İKİ ÜLKE ARASINDAKİ TEMEL SORUNLAR VE TARAFLARIN YAKLAŞIMLARI

ÖNERİLER

SONUÇ

16 Şubat 1996 Tarihli Yunan Notası

ABD'deki Rum Federasyon ve Dernekleri

29 Ocak 1996 Tarihli Türk Notası

Üye Giriş

üyelik