Çarşamba, 18 Nisan 2018 07:51

KARŞILIKLI ALGILAMALAR (devam)

Yazan
Ögeyi Oylayın
(0 oy)

KARŞILIKLI ALGILAMALAR
(devam)


Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin genel yönelimi içerisinde sürekli bir gerilimin var olması ulusçu yaklaşımın liderler düzeyinde olduğu kadar kamuoyları bakımından da geçerli olmasına yol açmaktadır. Dolayısıyla, iki ülke arasındaki ilişkilerde etkisini sürdüren bu gerilim ulusal kişiliklere ilişkin kimi önyargı, imaj ve yanlış algılamaları gündemde tutmaktadır. Tarafların hemen her davranışı bu olumsuz imaj ve algılamaların etkisi altında değerlendirilmekte, bu ise sonuçta, çözümsüzlüğü giderek artıran ve karşılıklı güvensizliği derinleştiren bir yapısallaşmaya yol açmaktadır.

Bu bağlamda, iki ülke arasındaki ilişkilerde ilişkilerin yönelimine hakim olan güvensizlik tarafların birbirlerini hangi açıdan bir potansiyel tehlike ve tehdit unsuru olarak görüyorlarsa ona bağlı olarak, ya ulusa liderler ya da bütün olarak ulusal kamuoyları, belirli bir imaj ve algılama çerçevesinde saptanan bir olumsuz ve/veya yanlış kişilik kalıbına yerleştirilmektedir.

Bu davranışsal özellik, kimi zaman liderlerin kişiliklerinde somutlaşmakta ve iki ülke arasındaki ilişkilerin düzeltilmesini sağlayacak atılımların yapılamamasının bütün suçu bu lidere çıkarılmakta ya da, bir genellemeye gidilmekte ve liderin kişiliği önemsenmeyerek, ikincil sayılarak, kurumsal/bürokratik düzeyde (devlet/hükümet bağlamında değişmeyen amaçlar) karşı tarafın kişiliği, ilişkilerin yönelimine uygun kalıplarla nitelendirilmektedir; (yayılmacılık, zalimlik, barbarlık, saldırganlık, işgalci, yaygaracılık, hırçınlık, sözüne güvenilmezlik, geçimsiz olma, vb sıfatlar sıklıkla kullanılmaktadır).

Bu bağlamda, iki ülke arasındaki çatışmanın gözlendiği bir başka alan da uluslararası kamuoyu önündeki imaj oluşturma çabalardır. Özellikle 1974 Kıbrıs olaylarından sonra Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin gerginliğe dönüşmesi, bu iki ülke arasındaki uzlaşmazlığın uluslararası boyutunu genişletmiş, Birleşmiş Milletler, NATO, AB, Avrupa Konseyi ve ABD ile olan ilişkiler içerisinde Türkiye ve Yunanistan arasında hızlı ve yoğun bir propaganda, uluslararası destek kazanma çabası gözlenmiştir. Bu propaganda savaşı içerisinde Yunanistan'ın Türkiye karşısında açık bir avantaj elde ettiği söylenebilir. Özellikle ABD'de yerleşmiş bulunan Yunan kökenlilerin oluşturmuş olduğu dernekler ve kurumların yürüttüğü lobi faaliyetleri, bu ülkede Türkiye karşıtı bir kamuoyunun oluşmasına yol açmış; ABD yönetiminin, Türkiye'ye yönelik tercihlerini etkilemiştir. Diğer yandan, özellikle Türkiye'nin ekonomik ve siyasal yaşamında dalgalanmalar içerisinde olması, Yunanistan açısından bir propaganda malzemesi olarak kullanılmış ve demokratik değerlere, insan hak ve özgürlüklerine önem veren Batı-Avrupa kamuoyunda Türkiye karşıtı bir izlenimin doğmasına çalışılmıştır. 12 Eylül 1980'de Türkiye'de ordunun siyasal iktidarı bir darbe sonucunda ele geçirmesi, Yunanistan'ın bu olaydan yararlanarak Türkiye'nin uluslararası kamuoyu önündeki imajını tartışma konusu haline getirmesine olanak vermiştir. Bu dönemde Yunanistan, Türkiye'de demokrasinin askıya alındığını, temel insan hak ve özgürlüklerinin baskı altında tutulduğunu öne sürerek Avrupa Konseyi üyeliğinin gözden geçirilmesi gerektiğini sıklıkla vurgulamıştır. [392]

Yunanistan'ın Avrupa kamuoyunda Türkiye'ye baskı uygulanması ve Avrupa'dan dışlanması yönünde izlemiş olduğu yaklaşım, bunun Türk-Yunan ilişkilerinde AB'ye tam üyelik konusunda olduğu gibi, bir pazarlık konusu yapılması, Yunanistan'ın Türkiye'nin ulusal çıkarları açısından önemli bir engel oluşturmakta olduğu yargısını güçlendirmiştir. Bu arada, iki ülke arasındaki uzlaşmazlığın giderilememesinin bütün suçu karşı tarafa yüklenmeye çalışıldığından Yunanistan, Türkiye'yi uzlaşmazlığın ve diyalog çabalarının sonuçsuz kalmasının tek sorumlusu olarak göstermeye çalışırken Türkiye de asıl sorumlu olanın Yunanistan olduğunu göstermeye çalışmaktadır.

Türkiye ve Yunanistan'ın uluslararası ilişkilerinde destek arayışları sürerken, taraflardan herhangi birinin görüşünün sempati ile karşılanması diğerinin ulusal kamuoyunda tepkiye neden olmakta, karşı taraf, ittifakın "şımarık", "hırçın", "huysuz" çocuğu olarak görülmekte; yapılan tercih, polemik konusu yapılmaktadır. Genellikle, Türk siyasal liderleri kamuoyunda, Yunanlıların, uluslararası ilişkiler çerçevesinde Türklere karşı tercih edildikleri yönünde bir kanı bulunmaktadır. Bunun nedeni olarak da, Yunanistan'ın Avrupa'da uygarlık ve demokrasinin beşiği olarak kabul edilmiş olması, Ortodoks Hıristiyan dinine mensup olmaları vb gerekçeler gösterilmektedir. Türkiye'nin, özellikle Avrupa ülkelerinde Yunanistan'la ilişkilerinde görüşlerine destek bulmakta güçlük çekmesinde bir başka öge olarak da,  Avrupa kamuoyunda Türkiye'nin Osmanlı imajı ile hatırlanmakta oluşu ve Yunanistan'ın Batılı bir kültüre sahip olmasına karşın Türkiye'nin Doğulu bir kültüre sahip olması gösterilmektedir. [393]

Bu arada, Türkiye'nin Yunanistan ile olan ilişkilerinde göz önünde tutmak zorunda olduğunu düşündüğü bir başka nokta, Yunanistan'ın uluslararası alanda yaygın ve yaygın olduğu denli etkin bir kamuoyu oluşturma/propaganda olanağına sahip olduğudur. Özellikle Yunanistan'ın Türkiye'ye yönelik uluslararası baskı arayışı içinde olduğu 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası dönem dikkate alındığında Türkiye, Yunanistan'ın bu konudaki faaliyetlerini yeterince karşılayabilmekten uzak kalmıştır.

1974 Kıbrıs Barış Harekâtı'nın ikinci aşamasına neden gerek duyulduğunun uluslararası kamuoyu önünde gerçek yönleriyle dile getirilememiş olması, adadaki Türk toplumuna yöneltilen kitlesel katliamların uluslararası basın ve kamuoyu önünde sergilenememesi, Türkiye'nin Kıbrıs politikasının haklılığına gölge düşürmüş; Türkiye haklı olduğu bir konuda haksız duruma düşmüştür. Buna karşın Yunanistan ve Kıbrıs Rum liderliği, sahip olduğu olanakları kullanarak Türkiye'nin Kıbrıs'a müdahalede bulunmasını bir "işgal" hareketi olarak propagandize etmiş ve Türkiye'nin uluslararası imajını "işgalci" olarak göstermeye çalışmış, giderek adada Kıbrıs Türk toplumu yanında Makarios yanlısı Kıbrıs Rumlarına karşı yöneltilen şiddet eylemleri ve katliamlardan da Türkiye sorumlu gösterilmeye çalışılmıştır.

AB ile bütünleşme  çabaları bakımından da, Türkiye'nin Avrupa ile ilişkilerinde engel oluşturmaya devam eden Yunanistan, Türkiye'nin ekonomik yapısının yanı sıra toplumsal ve siyasal yapısının yeterince Batı değerleri çerçevesinde gelişmemiş olduğunu ileri sürmekte; Türkiye'nin daha çok dinsel kimliğini ön plana getirerek, Müslüman ülkelerle olan ilişkiler çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Bu bağlamda, Türkiye'nin AB'ne üye tek Müslüman ülke olacağı vurgulanmakta ve bu durum bir çelişki olarak değerlendirilmektedir. [394]

Diğer yandan, Türkiye gibi Yunanistan da uluslararası ilişkilerinde Türkiye'nin kendisine tercih edileceğine dair kuşkular beslemektedir. Bu bağlamda, özellikle ABD ve NATO ilişkileri bakımından, Türkiye'nin Yunanistan'a karşı desteklenmesi ya da diğer bir deyişle an azından bu konuda bir dengenin oluşturulması çabalarında Türkiye'nin askeri açıdan üstlenmiş olduğu görevin belirleyici olduğu düşünülmektedir. Stratejik konumu açısından Türkiye'nin ABD ve NATO üyesi ülkelerin Ortadoğu'daki çıkarlarının korunması açısından taşımakta olduğu önem, Yunanistan'da Türk-Yunan uzlaşmazlığında Türkiye'nin kendisine tercih edileceği kuşkusunu gündemde tutmaktadır. Dolayısıyla, Yunanistan, Türkiye'nin uluslararası imajını belirlerken, ABD ve NATO karşıtı  bir kamuoyu önünde sıklıkla Türkiye'nin bölgedeki işlevinin ABD ve NATO'nun jandarmalığı olduğunu dile getirmekte ve ABD ve NATO karşıtı olumsuz algılamaları Türkiye'ye ilişkin algılamalarla aynı biçimde nitelendirmektedir.

Bir başka açıdan bakıldığında, Türkiye'nin Yunanistan'a yönelik politikalarında kimi kuşkulara neden olan bir nokta olarak, Yunanistan'ın imzalamış olduğu antlaşmaları daha sonra geçersiz kılacak davranışlar sergilemesi olmuştur. Özellikle 1980 yılında Yunanistan'ın NATO askeri kanadına yeniden dönüş koşullarını düzenleyen "Rogers Anlaşması"nın, Papandreu'nun iktidara gelmesinden sonra uygulama dışı bırakılması Türkiye'de, Yunanistan'ın uzlaşmaz bir politika izlemekte olduğunun bir göstergesi olarak algılanmıştır. Dolayısıyla, gerek Rogers Anlaşması'nın uygulanmasından Yunanistan'ın kaçınması, gerekse Türkiye'nin Yunanistan'a karşı bir tehdit oluşturmakta olduğu iddiaları, Papandreu'nun kişiliğinde somutlaşan bir yaklaşımın izlenmekte olduğunu göstermiş ve Türkiye açısından Yunanistan ve iktidardaki Papandreou yönetiminin sözüne güvenilirliği tartışılır nitelik kazanmıştır. 1987 yılında, iki ülke arasında yeni bir gerginliğin yaşanmasına neden olan 1976 tarihli Bern Anlaşması'nın Yunanistan tarafından geçersiz olduğu iddiası ise, bu konuda yeni bir örnek oluşturmuştur.

Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerde yaşanan çözümsüzlüğün sürmekte oluşu, bir yandan her iki ülkede de ulusçu bakış açılarının gündemde etkin olarak varlığını sürdürmesine olanak sağlarken, hem Yunanistan'da hem de Türkiye'de aydın kesim, iki ülke arasındaki sorunların giderilmesi için gerekli olan güven ortamının kurulması ve karşılıklı kuşkuların giderilmesi için ortak adımların atılması yolunda önemli girişimlerde bulunma kararı almışlardır.

Siyasi iktidarlar düzeyinde iki ülke arasında gerginliğe neden olan sorunlar konusunda görüşmelerin başarısızlıkla sonuçlanması söz konusu iken, özellikle halklar arasındaki güvensizliklerin giderilmesi ve kuşkuların ortadan kaldırılması için gereken iletişim ve diyalog ortamının sağlanabilmesi için ortak çaba gösterilmesi gereği üzerinde bir yaklaşım birlikteliği sağlanmıştır.  Fanatik ulusçu çevreler hem Yunanistan hem de Türkiye'de bu tür yaklaşımları "ulusal çıkarlara ihanet edildiği" şeklinde yorumlanmakta ve iki ülke arasında bir yakınlaşmanın kurulmasını sağlamaya çalışan bu insanlar kimi kez "Türk dostu" ya da "Yunan sever" olarak kelimenin olumsuz anlamıyla tanıtılmaya çalışılmakta, "satılmışlık"la suçlanmaktadır. [395]

Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin yönelimini etkilemesi bakımından, hem siyasal karar alma düzeyinde hem de ulusal kamuoyları düzeyinde tarafların birbirleri hakkındaki olumsuz imaj ve algılamalara kaynaklık edebilecek davranışlardan kaçınmak gerekmektedir. Bu konuda dikkate alınması gereken asıl nokta ise, siyasal karar alıcıların devletin resmi ideolojisinin tercihlerine uygun olarak sürdürdükleri ve ulusal kimliğin sürekli olarak vurgulanmaya çalışıldığı, ulusal kahramanlıkların anımsatılmasının yanı sıra, düşmanlık duygularının sürekli olarak işlenmekte olduğu; "şehirlerin düşman işgalinden kurtuluş" törenlerinin daha ne kadar sürdürüleceğidir. [396]

Gerçekten de, hem Yunanistan'da hem de Türkiye'de ulus devlet oluşturma çabalarının hala sürmekte olduğu dikkate alındığında şehirlerin düşman işgalinden kurtulduğu günler coşku ile kutlanmaktadır. Askeri geçit törenleri, şehrin düşman işgalinden kurtarılmasının temsili canlandırılması, kahramanlık şiirlerinin okunması, anma törenlerinin yapılması çatışmacı yaklaşımın hala etkin olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla, bu törenler ulusçu duyguların kamçılanması niteliği kazandığından, halklar arasında yaşanan acı olayları sürekli olarak canlı tutmaya yaradığından günümüzde halklar arasında dostluk, barış ve işbirliği çabalarının başarıya ulaşması için gerekli olan psikolojik ortamı sekteye uğratmaktadır.

Bir başka imaj-algılama konusu olarak da hem Yunanistan'da hem de Türkiye'de büyük bir duyarlılık gösterilen isimler sorunu kendini göstermektedir. Gerçekten de "Türklük" ve "Yunanlılık" kimliği altında, taraflar, birbirleri ile olan ilişkilerini yorumlarken yaşanan tarihsel geçmişin izlerini taşıyan ortak kültüre tek yanlı olarak sahip çıkmakta ve diğer taraf dışlanmaktadır. Bu bağlamda, örneğin Türk tarafı İstanbul'un kimi Yunanlılarca "Konstantinopolis" olarak adlandırılmasını bu insanların hala şoven bir yaklaşım sergilemekte olduklarına kanıt olarak gösterilmektedir. Benzer yaklaşım Yunanlılar açısından da söz konusudur; Türklerin Yunanistan'ı "Helas", Yunanlıları da "Hellen" olarak çağırmamaları Türklerin Yunanlılara karşı şoven bir tutum izlediklerinin göstergesi olarak algılanmaktadır.

Bir başka deyişle, şehir adlarının komşu ülkenin dil ve kültüründe yer ettiği şekliyle anılmaya devam etmesi, hala ulusal kimlik arayışı içerisinde olan ve ulus devlet oluşturma kaygısını taşıyan Türkiye ve Yunanistan için bir yayılmacılık belirtisi olarak algılanabilmektedir. Örneğin, Yunanca karşılığı Tesaloniki olan kentin adı Türkçe'de Selanik olarak geçmektedir; Türkçede İstanbul ise Yunanca'da Konstantinopolis ya da kısaca Poli olarak geçmektedir, günlük kullanım dilinde olduğu kadar yazında da bu adlandırma kullanılmaktadır. Dolayısıyla, bu durum aralarında sorunlar bulunan iki ülke açısından da bir ulusal duyarlılık konusu haline gelmektedir. Yunanistan'da "Türk" kimliğini çağrıştıran Türkçe adların yerine Yunanca adların yerleştirilmeye çalışılması, bu ulusal kimlik oluşturma ve ulus devlet anlayışının bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Aynı şekilde, Yunanistan'ın Batı Trakya bölgesinde yaşayan ve Yunan yurttaşı olmakla beraber etnik köken bakımından kendilerini "Türk" olarak gören insanları, "Yunanistan'da Türk yoktur, Batı Trakya'da yaşayan insanlar Müslüman Yunan yurttaşları"dır şeklinde göstermek istemesi, Yunanistan'ın ulus devlet/ulusal kimlik konusunda aşırı duyarlı olduğunu göstermektedir.

Bir başka açıdan ele alındığında, halkların birbirleri hakkındaki değer yargıları, imaj ve algılamalarının halkların gerçek niteliklerini bütün yönleriyle yansıtmaktan uzak olduğu söylenebilir. Gerek temel eğitim sırasında verilen tarih ve ulus bilincinin yanlı ve gerçekleri bütünüyle yansıtmaktan uzak oluşu, gerekse günlük yaşamda Türk-Yunan sorunlarına ilişkin bilgi akışının sansasyonel ve propaganda yönünün ağırlıklı olarak verilmekte oluşu, insanların olayları kimi önyargı ve olumsuz imajların etkisinde kalmadan yorumlamalarını güçleştirmektedir.

Bu bakımdan, 1986 yılında Türkiye ve Yunanistan'da eşzamanlı olarak yapılan bir ankete verilen cevaplar değerlendirildiğinde, anketten çıkan sonuçlar bazı şaşırtıcı gerçekleri ortaya koymaktadır.[397]

Anket sonuçlarına göre, Türklerin % 93'ü o ana değin hiçbir Yunanlı ile doğrudan tanışmamıştır; bu oran Yunanlılar için % 69'dur. Ankete katılan Türklerin sadece % 3'ünün Yunanistan'a seyahat etmiş olduğunu belirtmesine karşın Yunanlıların % 9'u Türkiye'yi görmüş olduğunu belirtmiştir. Dolayısıyla, halkların bireysel düzeyde birbirleri hakkında bilgi edinme olanaklarından yoksun oldukları, birbirleri hakkında edindikleri bilgiler çerçevesinde oluşan değer yargı ve imajların gerçekle tutarlılığını sınama olanağını bulamadıkları söylenebilir. Yunanlıların Türklere oranla daha fazla diğer ülke insanı ile -bir Türk  ile- tanışmış olmasında Yunanistan'da yaşayan Türklerin daha fazla olmasının payı olsa gerek. Gerçekten de bu tanışmanın, % 10 oranında komşuluk ilişkilerinde, % 10 daha önce Türkiye'de yaşamış olmalarından, % 8 mesleki iş ilişkilerinden, % 6 arkadaşlık dolayısıyla olduğu belirtilmektedir.

Diğer yandan, ankette komşu iki ülke arasında bazı çatışmaların yaşanmış olduğu belirtilerek, günümüzde Türk ve Yunan halklarının birbirlerine karşı ne ölçüde düşmanlık besledikleri sorulduğunda, Türklerin % 45'i Yunanlıları ve Bulgarları (% 46) aynı oranda düşman olarak gördüğünü belirtmektedir; buna karşın Yunanlıların % 38'i Türkleri düşman olarak gördüklerini belirtmiştir. Buna karşın ankete katılanların düşmanlık kavramına yükledikleri anlam ve dayandırdıkları gerekçelerin sübjektif ve tartışılabilir nitelikte olduğu göz ardı edilmemelidir. Diğer yandan, ankete katılanlara, diğer ülke halkına ne ölçüde güven duydukları sorulduğunda, Türklerin  % 5'i Yunanlıları güvenilir bulurken Yunanlıların % 27'si Türkleri güvenilir olarak gördüklerini belirtmektedirler.

Bu bağlamda, ankete katılanlara Türk-Yunan ilişkileri hakkında edinmiş oldukları bilgilerin kaynağı sorulduğunda ise, kitle iletişim araçlarının ilk sıraları aldığı görülmektedir. Türklerin bu soruya vermiş olduğu cevaplara göre oransal sıralama; % 3 okul, % 14 arkadaşlık/yakın çevre, % 48 basın, % 47 radyo, % 79 televizyon, % 6 hükümet açıklamaları şeklinde olmuştur. Yunanlıların vermiş oldukları cevaplara göre ise; % 1 okul, % 16 arkadaşlık/yakın çevre, % 56 basın, % 27 radyo, % 84 televizyon, % 10 hükümet açıklamaları diğer ülke ile olan ilişkiler hakkında bilgilere kaynaklık etmektedir.

Ancak, ankete katılanlara iki ülke arasındaki ilişkiler hakkında edinmiş oldukları bilgilerin yeterli olup olmadığı sorulduğunda, yalnızca Türklerin % 32'si ve Yunanlıların % 30'u bu soruya olumlu karşılık verirken, Türklerin % 43'ü, Yunanlıların % 50'si olumsuz yanıt vermiştir. Edinilen bilgilerin  güvenilirliği bakımından da ilginç bir durumla karşılaşılmaktadır. Türklerin % 41'i edindiği bilgilerin yeterli, doğru ve güvenilir olduğunu % 23'ü ise yeterli, doğru ve güvenilir olmadığını belirtmesine karşın aynı soruya Yunanlıların % 29'u olumlu yanıt verirken, % 49'u edindikleri bilgilerin yeterli, doğru ve güvenilir olmadığını belirtmişlerdir.

Diğer yandan, Türk-Yunan ilişkileri konusunda diğer ülke insanın yeterli ölçüde bilgilendirilip bilgilendirilmediğine ilişkin bir soruya verdikleri yanıta göre; sadece Türklerin % 7'si Yunanlıların % 26'sı diğer ülke insanının Türk-Yunan ilişkileri konusunda bilgilendirilmesinin yeterli olduğu kanısını taşımıştır. Ancak bu soruya olumsuz yanıt verenlerin oranı sırasıyla Türkler için % 25 Yunanlılar için % 50 olmuştur.

Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin niteliği hakkında sorulan soruya Türklerin % 35'i Türk-Yunan ilişkilerinin üçüncü tarafların davranışlarından etkilendiği yanıtını verirken aynı soruya Yunanlıların % 75'i üçüncü ülkelerden etkilendiği yanıtını vermiştir. İki ülke arasındaki ilişkilerin bütünüyle ikili nitelikte olduğu kanısını taşıyanların oranı ise, sırasıyla Türkler için % 35, Yunanlılar için ise % 11'dir. Türklerin % 72'si, Yunanlıların % 92'si iki ülke arasındaki ilişkilerin ABD'nin davranışlarından etkilendiğini düşünmektedir.

Ankete katılanlara son beş yıl içerisinde Türk-Yunan ilişkilerinin nasıl bir yönelim içerisinde olduğu sorulduğunda Türklerin % 'si ilişkilerin daha dostane, % 61'inin daha az dostane/düşmanca olduğu kanısını ileri sürmüştür. Yunanlılar için bu oranlar sırasıyla, % 13 ve % 41'dir. Son beş yıl içerisinde ilişkilerin niteliğini koruduğu kanısında olanların oranı ise her iki ülke için de % 32'dir.

Bunların yanı sıra, her iki ülke halklarının diğer ülkeye karşı hangi duygular içerisinde olduğu sorusunda verdikleri cevaplarda Türklerin % 35'i Yunan halkının Türkiye'ye karşı düşmanca duygular beslediğini, % 21'i Yunan halkının Türkiye'ye karşı tarafsız duygular içinde olduğunu, % 32'si ise Yunan halkının Türkiye'ye karşı dostça duygular beslediği kanısında olduğunu söylemiştir. Aynı sorulara Yunanlıların verdiği cevaplara göre, % 34 oranında Türk halkının Yunanistan'a karşı düşmanca duygular beslediği, % 21 tarafsız duygular beslediği, % 34 dostça duygulara sahip olduğu belirtilmiştir. Ek olarak, ankete katılan Türklerin % 11'i, Türk halkının Yunanistan'a karşı düşmanca, % 25'i tarafsız, % 51'i dostça duygular içerisinde olduğunu belirtmesine karşın; ankete katılan Yunanlıların % 29'u Yunan halkının Türklere karşı düşmanca duygular içerisinde olduğunu, % 28 tarafsız olduğunu, % 38 oranında da dostça duygular içerisinde olduğunu dile getirmişlerdir.

Türkiye ve Yunanistan'ın iki ülke arasındaki sorunların çözümüne katkıları sorulduğunda; ankete katılan Türklerin % 1'i Yunanlıların % 67'si Türklerin daha fazla katkıda bulunduğunu dile getirirken her iki ülkenin eşit katkıda bulunduğu görüşünde olanların oranı % 10, taraflardan hiçbirisi çözüme katkıda bulunmuyor görüşünde olanların oranı ise % 7 olmuştur. Ankete katılan Yunanlıların aynı soruya verdikleri cevap ise; sırasıyla, Yunanlılar % 66, Türkler % 1 her ikisi de eşit katkıda bulunmaktadır % 8, hiçbiri katkıda bulunmuyor görüşünde olanların oranı ise % 13 olmuştur.

Diğer yandan, hükümetler bağlamında, tarafların birbirlerine karşı hangi duygular içerisinde oldukları sorulduğunda; ankete katılan Türklerin % 66'sı Türk Hükümeti'nin, Yunanistan'a karşı dostça davranışlar içerisinde olduğunu söylemiş, düşmanlık duymaktadır diyenlerin oranı % 6, tarafsızdır diyenlerin oranı % 17 olmuştur. Aynı soruya, Yunanlıların % 35'i Yunan Hükümeti'nin Türkiye'ye karşı dostça davrandığını söylerken, % 33'ü tarafsız olduğunu, % 19'u da düşmanca davranış sergilediğini  ileri sürmüştür. Ankete katılan Türklere, Yunan Hükümetinin Türkiye'ye karşı nasıl davranmakta olduğu  sorulduğunda, % 3 dostça, % 6 tarafsız, % 75 oranında ise Yunan Hükümeti'nin Türkiye'ye karşı düşmanca davrandığı kanısı ileri sürülmüştür. Yunanlılara Türk Hükümeti'nin Yunanistan'a karşı tavrının nasıl olduğu sorulduğunda ise; % 3 dostça, % 8 tarafsız, % 77 düşmanca davranmakta olduğu cevabı verilmiştir. Gelecek beş yıl içinde iki ülke arasında bir savaş tehlikesinin olup olmadığı sorusuna Türklerin ve Yunanlıların % 23'ü olumlu yanıt verirken Türklerin % 36'sı, Yunanlıların % 49'u bir savaş tehlikesinin olmadığı yanıtını vermiştir.

Bu bağlamda, Türkiye ve Yunanistan'ın izlemekte oldukları dış politika yaklaşımlarına ilişkin olarak, Türklerin % 50'si Lozan Antlaşması'na uygun ve barışçıl bir dış politika izlemekte olduğu kanısını dile getirmiştir. Buna karşın, Yunanlıların % 64'ü Türkiye'nin yayılmacı bir dış politika izlediğini belirtmiş, % 5 oranında ise, Türklerin Lozan Antlaşması'na uygun ve barışçıl bir dış politika izlemekte olduğu kanısını dile getirmiştir. Bu konuda fikrinin olmadığını belirtenlerin oranı ise Türkler için % 44, Yunanlılar için % 31 olmuştur.

Anket sırasında Türk ve Yunan halklarının birbirlerini hangi karakteristik özellikleriyle tanıdıkları saptanmaya çalışıldığında ise, gerçekte halkların birbirlerini yeterli/doğru tanımadıkları, diğer halk hakkında bilgi sahibi olmadığı gerçeği daha da belirginleşmektedir. Örneğin; anketi cevaplandıran Türklerin, Yunanlıların karakteristik özelliklerine ilişkin olarak verdikleri olumlu ya da olumsuz cevapların oranı soruyu yanıtsız bırakma oranından daha az olmuştur. Ankete katılan Türkler, Yunanlıların kişisel/karakteristik özellikleri hakkında büyük  oranda herhangi bir fikir sahibi olmadıklarını söylerken; Yunanlılar Türkleri, yemek içmekten hoşlanan, sade, cömert, dindar, ev ve toprak sahibi olmayı seven, çocuk sahibi olmayı arzulayan kişiler olarak gördüklerini belirtmişlerdir. Bunun yanı sıra; Türklerin çağdaş, kültürlü, ve uygar olmadığı vurgulanmıştır.

Türklerin/Yunanlıların yaşam tarzları sorulduğunda; ankete katılan Türklerin % 59'u Yunanlıları bütünüyle kendine has bir kültüre sahip olarak, % 23'ü Batı Avrupalı, % 9'u Akdenizli, % 4'ü Doğu Avrupalı, % 1'i Arap toplumlarına yakın olarak gördüklerini belirtmişlerdir. Buna karşın, Yunanlıların % 30'u bu konuda bilgi sahibi olmadıklarını ileri sürmüş olmakla birlikte, % 26 oranında Türkleri Arap toplumlarına yakın, % 22 Doğu Avrupalı, % 15 bütünüyle kendine has bir kültüre sahip, % 3 Batı Avrupalı, % 4 Akdenizli olarak gördüğünü belirtmiştir.

İki ülke halkları arasındaki benzerlik sorulduğunda ise, bu konuda da Türkler bakımından olumlu/olumsuz cevaplar yerine ağırlık büyük oranda bu konuda bilgi sahibi olmadığı noktasında toplanmaktadır. Bilgi sahibi olunmadığı seçeneği bir yana bırakıldığında ise, iki ülke arasındaki benzeşmenin yoğunlaştığı nokta bu ülkelerin mutfak kültürü ve yiyecekleri olmaktadır. Bununla birlikte, dile getirilmesi gereken genel bir kanı; her iki ülkede de Osmanlı dönemi birlikteliğinden etkilenerek gerek Türklerin gerekse Yunanlıların özellikle mutfak kültürü, eğlence, müzik anlayışları, aile kurumuna bağlılıkları bakımından büyük oranda benzerlik gösterdikleridir.

Diğer yandan,  iki halk arasında ayrımcılığın benzerliklerden fazla olması, kurulacak yeni ilişkilerin sağlam bir zemine oturtulmasını da güçleştirecek niteliktedir. Bu bağlamda, ankete katılan Türkler ağırlıklı olarak bir Yunanlı ile; evlenmek, komşu olarak yaşamak, Yunanistan'da tatil geçirmek, ticari ilişkiye girmek ve arkadaş olmak gibi her türden sosyal ilişkiye karşı olumsuz gözle bakarken Yunanlıların büyük çoğunluğu bir Türkle evlenmenin dışında yukarıda sıralanan türden sosyal ilişkilere olumlu yaklaşmıştır.

Bu arada, anket sonuçları çerçevesinde bakıldığında, Türk ve Yunan halklarının karşılıklı olarak birbirleri hakkında bilgileri elde ediş şekilleri ve kaynakların sıralaması bazı ilginç sonuçlar ortaya çıkarmaktadır. Halkların birbirleri hakkındaki bilgileri ve yargıları edinme sırasında okulun bu denli gerilerde kalmış olması gerçekte, ankete cevap verenlerin bu konuda sübjektif davranışlar sergilemekte olduklarını göstermektedir. İki ülke arasındaki uyuşmazlık konularına ilişkin olarak televizyon, radyo ve basın gibi kitle iletişim araçlarının vermiş olduğu haberlerin kişilerin bilinçlerinde yaratmış olduğu çağrışım ve imaj her şeyden önce kişinin algılama yetilerine bağlı olarak değişim göstermektedir. Buna bağlı olarak, kişilerin karşı ülkeye ilişkin haber ve bilgi akışını hangi şekilde elde etmiş oldukları olayın bir başka yönünü oluşturmaktadır. Nitekim, elde edilen bilgilerin yorumlanması ve kişinin yeni bir yargıya ulaşmasında temel eğitim sırasında okulda edinmiş olduğu bilinçlenme örtülü bir rol oynamaktadır. Bununla beraber, ilerleyen dönemlerde kişinin almış olduğu eğitimin nitelik olarak değişim göstermesiyle birlikte, kişinin halklar ve ülkeler hakkındaki değer yargılarını, imajını etkileyebilecek bir dizi olay ve/veya kaynağın da varlığı söz konusu olabilir. Bu nedenle, kişilerin diğer ülke hakkındaki bilgi ve haberleri elde edişleri hangi kaynak aracılığı ile olursa olsun, bu haberlerin yorumlanması ve bu konuda bir kanının oluşabilmesi, kişinin bilinç düzeyine bağlı bir konu olmakla birlikte, kişinin birbiriyle ilintili değişik kaynakların etkisinde kalarak kanısını oluşturması nedeniyle, bu kaynaklardan hangisinin daha etkin role sahip olduğunun belirlenmesi sübjektif bir yaklaşım oluşturmaktadır. Kaldı ki, anketi cevaplayanlardan pek çoğu, kitle iletişim araçlarının ve politikacıların karşılıklı olarak iki ülke arasındaki ilişkiler konusunda bilgi akışında taraflı davrandıkları ve haberleri gerçek yönleriyle yansıtmadıkları düşüncesini taşımaktadırlar.

Bütün bunlardan sonra, iki ülke halkının birbirleriyle olan ilişkilerinde karar alıcıların ve kitle iletişim araçlarının büyük bir etkiye sahip olduğu görülmektedir. Özellikle, ulusal hükümetler düzeyinde ya da bir başka deyimle devletler düzeyinde sürmekte olan görüş ayrılığı ve çıkar çatışması, halkın, sıradan insanın günlük yaşamını doğrudan ilgilendiren, bu yaşamda ani ve köklü değişimler yaratabilecek olayların gündeme gelmesi durumunda ilgi çekici olabilmektedir. Bir yandan temel eğitim sırasında, karşı ülke ve halklarına ilişkin olarak öğretilen ve kişilerin bilinçaltında yer eden değer yargıları ve imajlar, diğer yandan bunların örtük etkisi altında oluşan algılamalar, özellikle iki ülke arasında hükümetler düzeyinde de desteklenen dostluk, barış ve işbirliği dönemlerinde, kişilerin günlük yaşamında doğrudan etkili sonuçlar doğurmaktan uzak kaldığı için, fazla dikkat çekmemektedir; buna karşın, iki ülke arasında uzlaşmazlıkların ortaya çıktığı ve ulusal hükümetlerin bu uzlaşmazlıkları çözme çabalarında başarısız kaldığı dönemlerde, iki taraf arasında doğrudan bir çatışma riski ortaya çıkmaktadır. Sıradan insanların günlük yaşamında değişiklik yaratabilecek bir ortam söz konusu olmakta ise, değişikliğin sorumlusu olarak görülen diğer ülkeye ilişkin olarak kişilerin bilinçaltında yer etmiş olan olumsuz imaj  ve önyargıların canlanmasına yol açmaktadır. Dolayısıyla, hem karar alıcıların davranışları hem de televizyon, radyo, basın gibi kitle iletişim araçlarının yayınları, sıradan insanın algılamalarını etkilemekte ve kişiler anket sonuçlarında da belirtilmiş olduğu gibi, yanlış ve tek taraflı olarak niteledikleri bu haberleri ancak, değişik kaynaklardan elde edebilecekleri bilgilerle karşılaştırdıkları ve algıladıkları bilgileri geçmişte edindikleri önyargı ve imajlardan arındırarak değerlendirebildikleri ölçüde sağlıklı bir yoruma varabileceklerdir.

Diğer yandan, bu türden bir yaklaşımın her zaman tam olarak başarılabildiğini söylemek de pek olası görünmemektedir. Gerçekten de Türkiye ve Yunanistan arasındaki sorunlara ilişkin olarak hemen her hükümetin farklı bir öncelikle konuya eğilmesi ve değişik bir çözüm yöntemi uygulamaya çalışması, iç politika açısından  partiler arasında da bir eleştirel ortam ortaya çıkardığından, kişilerin bu eleştirel ortam içerisinde hükümet ve muhalefet arasında çıkan tartışmalardan sağlıklı bir bilgi elde edebilmesi ve olayları bunların etkisinde kalmadan algılayabilmesi oldukça güç olmaktadır.

Ayrıca, bir başka açıdan, Türkiye ve Yunanistan arasındaki uzlaşmazlık konularına ilişkin olarak her iki ülkede de ulusal kamuoyunun kendi hükümetlerinin  (büyük bir olasılıkla, karşı ülkenin hükümetinin de) uygulamakta olduğu dış politika yaklaşımından pek de emin olmaması ve bu konuda hem karar alıcıların hem de kitle iletişim araçlarının önyargılı ve tek yanlı/yanlış haberler vermekte olduğu kanısını taşımakta oluşu gerçeği, ulusal düzeyde siyasal karar alıcıların seçmen kitlelerin ya da daha genel bir deyişle, bir bütün olarak kamuoyunun çıkar ve tercihlerini ne ölçüde dikkate aldıklarını tartışma gündemine getirmektedir.

Bir başka deyişle; iki ülke arasındaki uzlaşmazlıkların çözümünde siyasi karar alıcılar, kamuoyunun çıkar ve görüşlerini ne ölçüde dikkate almakta ve dış politika alanında, Türkiye ve Yunanistan arasındaki sorunlara ilişkin kararların alınması süreci içerisinde, seçenekler arasında yapacakları tercihlere yansıtmaktadır?

Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin yönelimi bakımından sorunlara sağlıklı bir çözümün bulunamaması ve iki ülke arasındaki gerginliğin giderek süreklilik kazanmaya başlaması ve her iki ülkede de kanıksanmaya başlaması, bir takım kuşkuları ortaya çıkarmıştır. Bir yandan kitle iletişim araçlarının iki ülke arasındaki uzlaşmazlık konularında ortaya çıkan gelişmelere ilişkin olarak vermiş olduğu haber ve yorumlarda önyargılı, tek yanlı ve yanlış haber vermekte olduğu kanısının bulunması, diğer yandan da politikacıların yapmış olduğu açıklama ve yorumların güvenilirliğinin kuşkulu görülmesi, bu kez ortaya siyasi iktidar ile kamuoyu arasındaki kopukluğu çıkarmaktadır. Gerek Türkiye gerekse Yunanistan'da toplumun bir kesiminin ya da en azından aydın kesimin iki ülke arasındaki uzlaşmazlıkların giderilmesini ve barışın, işbirliğinin yeniden kurulmasını istemesine karşın siyasi karar alıcıların bu görüşü dikkate alırken zorunlu olarak dikkatli davrandıkları görülmektedir.

Gerçekten de, her iki ülkede de özellikle aydın kesimin öncülüğünde kurulan Abdi İpekçi Dostluk ve Barış Ödülü ve Türk-Yunan Dostluk Derneği gibi örgütlerin izledikleri barışçıl yaklaşımlar, toplumun fanatik ulusçu kesimleri tarafından yöneltilen sert eleştirilerle karşılaşmaktadır. Hatta kitle iletişim araçları ve siyasilerin bir bölümü bu türden girişimleri "ulusal davaya, çıkarlara ihanet" olarak değerlendirebilmektedir. Yunanistan Dışişleri Bakanı G. Papandreu'nun Batı Trakya'da yaşayan Türk azınlığın etnik kimliklerini tanımaya ilişkin açıklamaları Yunanistan'da farklı tepkilere neden olmuştur. Papandreu'ya göre,

"Soğuk Savaş döneminde Yunan Hükümetleri'nin Batı Trakya'daki azınlığı 'Türk azınlık' olarak tanımladıklarını hatırlatarak sorun onların Türk azınlık olarak tanımlanması değil. Önemli olan onların kendilerini Yunan vatandaşı olarak hissetmeleri ve sınırlarımızın da güvence altında olmasıdır."

Buna tepki gösteren Yunan basınından Etnos Gazetesi'nde yer alan bir yazıda şu görüşlere yer verilmiştir;

"Bu adam Dışişleri Bakanlığı'nda uzun süre kalabilir mi? Hepimiz biliyoruz ki, Yunan paranoyası bu adamın uzun süre bu görevinde kalmasına engel olacaktır. Hepimiz Yunan basınının ve devletinin negatif ruh haline şahit olduk. Bu duygu Yunan devletinin yazılmamış milli siyaset belgesidir."  Elefteros Tipos Gazetesi'nde ise, "Ankara hizmetlerinden dolayı Yorgo'ya teşekkür ediyor. Papandreu, Müslüman azınlığa Türk azınlık hakkını tanıdığını ima ederek komşumuzun kahramanlar listesine girdi." [398]

Dolayısıyla, bir yandan ülkeler arasındaki uzlaşmazlıklar sürerken diğer yandan da her iki ülke karar alıcıları da çözümsüzlüğün sorumlusu olarak karşı tarafı göstermeye çalışmakta, kitle iletişim araçlarının bir kısmı da buna yardımcı olmaktadır. Böylece Türk-Yunan ilişkilerinde sürekli bir imaj yaratma mücadelesi ve algılama sorunu yaşanmakta, bu ise sürekli bir güvensizlik ve kuşku ortamı doğurmaktadır.

Türkiye ve Yunanistan arasındaki uyuşmazlıkta halklar açısından olduğu kadar siyasiler açısından ad ulusal kişiliklere ilişkin imaj ve algılamaları değiştiren olay ise iki ülkede kısa aralıklarla  yaşanan deprem felaketleri olmuştur. Deprem felaketi ardından halkların birbirlerinin acılarını sarmak için gönüllü yardımlarda bulunması ilerleyen dönemde hükümetlerin uzlaşması için gereken diyalog ve esneklik için uygun ortamı yaratmıştır. Bununla birlikte, her iki ülkede de depremin yaratmış olduğu yakınlaşmanın ulusal politikalarda taviz verildiği şeklinde yorumlanıp yorumlanmayacağı kuşkusuna da yol açmıştır. Buna rağmen, ılımlı yakınlaşma sağlanabilmiştir.

17 Ağustos 1999 tarihinde Türkiye'nin İzmit, Adapazarı, Yalova, Gölcük, İstanbul, Eskişehir ve Bolu'yu içerisine alan bölgelerinde yaşanan deprem felaketi sırasında DSP/ANAP/MHP koalisyon hükümetinde görev yapan Sağlık Bakanı O. Durmuş'un sergilemiş olduğu ırkçı/fanatik milliyetçi yaklaşım Türk kamuoyundan olduğu kadar dünya kamuoyundan da tepki çekmiştir. [399] Sağlık Bakanı özellikle Yunanistan, Rusya, Ermenistan, İtalya, İngiltere, Fransa ve İsrail'den Türkiye'ye gönderilen insani yardım malzemeleri ve teknik personelin yapmış olduğu çalışmaları küçümseyen ve reddeden açıklamalar yapmıştır. Örneğin, Yunanistan'ın kampanyalarla toplamış olduğu taze kan ve plazmaların Türkiye'ye gönderme önerisi Bakan tarafından "saklayacak soğutucumuz yok" gibi bir gerekçeyle geri çevrilmiştir. [400] Buna karşın deprem felaketi sırasında gerek Türk gerekse Yunan kamuoylarında iki ülke arasındaki uyuşmazlık konularını geri plana iterek insani dayanışma duygularının göz önünde tutulduğu yakınlaşma ve destek mesajları görülmüştür. Deprem felaketinin ilk gününden itibaren Yunanistan'da Türkiye'deki felaketzedelere yardım kampanyaları başlatılmış ve Yunanistan hükümeti acil yardım olarak arama-kurtarma ekibi, "doktor ve hastabakıcılarla birlikte 200 çadır, 1000 battaniyenin ve her türlü malzemenin yer aldığı 12 ton yardım"ı Türkiye'ye göndermiştir. [401] Bu arada Yunan basınında yer alan haber ve yorumlarda insani yaklaşımlar Türk kamuoyunda ilgi ile izlenmiş ve takdir toplamıştır. Eleftherotipia Gazetesinde Anna Stergiou'nun yazmış olduğu "Düşmanın Istırabı Ağlattı" başlıklı yazı bu bakımdan ilgi çekici bir örnektir.

"Aile, okul, askerlik... Tüm bu kurumlardan geçen biz Yunanlılar, bir dizi tarihi ve siyasi örnekleriyle birlikte Türkler'in bize düşman olduğuna inandırıldık ve kin duyguları besledik. Ancak nasıl  oluyor da bu asırlarca süren kin ve rekabet dolu duygular bir gün içinde silinip gidiveriyor. Düşman bir gecede dost oluveriyor.Bugünlerde hepimiz hislerimizle boğuştuk. Ağladık, duygulandık, üzüldük. Asırlık kin duyguları adeta yok oluverdi. Bu insanlık hislerimizin  varlığını adeta bilmiyorduk. Birdenbire keşfettik. Türkler'i enkazdan çıkarılırken gördüğümüzde kendimizi gözyaşı dökerken yakaladık. Ki bu analar belki günlerden bir gün olası bir Türk -Yunan savaşında çocukları için gözyaşı dökeceklerdi. Ama ne var ki deprem tanrısı millet, milliyet tanımıyor.

Depremzedelerin çığlıklarını duyduğumuzda midemize bir yumruk yemiş gibi olduk. Yoksulluk ve acının tanrısı yoktur. Bu yüzden Türk depremzedelerin ağıtlarına biz de eşlik ettik. Bizim insanımızmış gibi ağıt yaktık. Yıllardan bu yana silahlanma için harcadığımız milyarlar meğer felaketleri önlemiyor, mutluluk getirmiyormuş. Tam aksine bu müsriflik, bu gibi doğa afetlerinde ağzımızda garip ve acı bir tat bırakıyor". [402]
Deprem sırasında halklar arasında dayanışma duygularını değerlendiren Papandreu, "İki halk arasında dayanışma hisleri depolanmıştı, deprem nedeniyle su yüzüne çıktı, ülke liderleri bunu gözardı edemez" demiştir. [403] Türkiye'ye AB tarafından yapılacak insani yardımlar konusunda Yunanistan'ın nasıl bir politika izleyeceği sorun olmuş, insani yardımlar ile vetolar arasında bir koşullu ilişki yaratılmaması gerektiği üzerinde durulmuştur. [404]7-8 Eylül 1999 tarihinde Atina'da yaşanan deprem sırasında ise, Türkiye'den arama kurtarma faaliyetlerine katılacak 20 kişilik AKUT (Arama ve Kurtarma Derneği) ekibi Genelkurmay Başkanlığı, İçişleri Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı'nın koordinesiyle Türk Hava Kuvvetleri'ne ait CN-235 CASA tipi bir uçakla Atina'ya gönderilirken Cumhurbaşkanı ve Başbakan Yunanistan'a geçmiş olsun mesajları göndermişlerdir. Bu durum Yunanistan kamuoyunda takdirle karşılanmıştır. [405] Depremler sırasında dayanışma duygusunu pekiştiren, sivil girişimler ve bu girişimler çerçevesinde iki ülke gönüllülerinin oluşturdukları AKUT ve EMAK  arama kurtarma ekipleri, Türk - Yunan Dostluğu adına, Abdi İpekçi Barış Ödülü Özel Ödülü ile ödüllendirilmişlerdir. Bu arada 9 Eylül'de kutlanan İzmir'in "düşman" işgalinden kurtuluş törenlerinde ise, temsili kurtuluş sahneleri canlandırılmamış, Yunan askerinin süngülendiği sahneler yaşanmamış, aksine Türk - Yunan dostluğu dile getirilerek, Yunanistan'dan "dostumuz ve komşumuz"  diye söz edilmiştir. [406] Deprem sonrası diplomatik yakınlığın artması ise, basın tarafından "deprem diplomasisi" olarak adlandırılmıştır;

"Sismik hareketler, iki ülkeyi ayırdığı gibi yakınlaştırdı da... Bir zamanlar bu geminin [SİSMİK I] Çanakkale Boğazı'ndan çıkması bile iki ülkenin sallanmaya başlamasına neden oluyordu. Şimdiki sismik hareketler ise Ege'de gerginliğe yol açmak bir yana, yumuşama ve dostluk ortamına yol açtı." [407]

392- Avrupa Konseyi'nde Yunanistan'ın izlemiş olduğu politikalar için bkz; Semih Günver, Kızgın Dam Üzerinde Diplomasi, İstanbul: Milliyet Yayınları, 1989. 
393- Oysa Antik Yunan'ın çağdaş Yunan ve Avrupa ile olan kesintisiz bir bağının olup olmadığına ilişkin yoğun bir tartışmanın da yaşanmakta olduğu görülmektedir; Bu bağlamda çağdaş Yunanistan'ın ne denli Antik Yunan'ı temsil ettiği,  üstün olanın Antik Yunan mı yoksa çağdaş Avrupa mı olduğu konuları yeterince açık değildir. Bu bakımdan ele alındığında çağdaş Yunanistan'ın da kimlik konusunda sıkıntılarının olması kaçınılmazdır. "Avrupa Birliği'ndeki hemen tüm ülkelerde, Yunanistan hakkındaki her olumlu ifade Yunan Antikçağı ile bağlantılıdır. Medyada olduğu gibi, öteki Avrupa ülkelerinin resmi temsilcilerinin siyasal söyleminde de Yunanistan ( ya da Yunan olan herhangi bir şey) hakkındaki olumlu ifadeler, yalnızca Antik Yunan ile ilgili olarak kullanılmaktadır. Doğal olarak çoğu Avrupa ülkesinde önemli bir neoklasisizm geleneği vardır. Ancak Yunanistan hakkındaki hemen her  olumlu referansın yalnızca Antik Yunan ile ilgili olması, bu referansların içerdiği karşılaştırmanın gizli mesajını vermektedir. Aslında Yunan Antikçağı'nın önemi ve evrensel değerinden sürekli olarak bahsedilmesi, prestijli geçmiş ile önemsiz bugün arasında bir zıtlığın varlığını sürekli olarak ima etmek suretiyle, kötüleyici bir edeb-i kelam(euphemism) işlevi görür. Zira öteki Avrupa ülkelerinin siyasi liderleri ve gazetecileri, antik geçmişi Yunanistan'ın bugününe oranla üstün görmekle kalmamakta, ayrıca daha 'uygar' saymaktadırlar." A. Fragoudaki, "Tarih Ders Kitaplarında Ulusal..., s.105. 
394- AB üyeliği ve AB kriterlerine uyum konusunda Türkiye'nin olduğu gibi Yunanistan'ında belirgin ölçüde etnik/dinsel kimlik bunalımı içersinde olacağı söylenebilir. Nitekim Yunanistan'da Ortodoks Kilisesi'nin etkin rolü Yunan hükümetinin AB çerçevesinde yerine getirmek zorunda olduğu yükümlülükler söz konusu olduğunda sıkıntılı anlar yaşatmaktadır. Bunun en son örneği Yunanistan'da hükümetin AB'ye uyum doğrultusunda yeni kimliklerde din hanesinin çıkarılmasına karar vermesinin ardından yaşanmıştır. "Dinin siyasetle içiçe olduğu Yunanistan'da güçlerini yitirmekten korkan kilise kurmayları, başta liderleri Başpiskopos Hristodulos olmak üzere Simitis hükümetine ateş püskürerek, 'Bu karar Elen halkının kimliğini soysuzlaştırma operasyonudur. AB'nin emellerine alet oluyoruz. Yunan halkının Ortodoks kilise ile tarihsel bağları vardır'," diyerek bu karara karşı propaganda savaşı başlatmışlardır. Taki Berberakis, "Dinsiz Kimlik Kavgası", Milliyet, 29 Mayıs 2000, s. 20. Son dönemde Yunanistan'da hükümetin uygulamaya çalışmış olduğu azınlıklara yönelik iyileştirme politikasının fanatik Yunanlılar tarafından kolay kabul edilmeyeceğini ve azınlık sorunlarının AB uyum kriterleri çerçevesinde çözümlenmesini güçleştireceğini  söylemek mümkündür. Nitekim Yunanistan Anayasası'nın 3. maddesi hükmüne göre ülkenin dini Ortodoksluk'tur; 13. madde de ise din farklılığının korunacağı hükme bağlanmaktadır. Diğer yandan, başka din ve mezheplerin ülke içinde ibadet yeri açabilmesi için Ortodoks Kilisesi'nin onayı gerekmekte. 
395-  Örneğin; Türkiye hakkındaki görüşleri nedeniyle "Türk dostu" olmakla suçlanan ünlü müzik adamı Mikis Teodorakis, Abdi İpekçi Dostluk ve Barış Ödülü ve Türk-Yunan Dostluk Derneği kurucusu Andreas Politakis, ünlü yazar Aziz Nesin ve müzik adamı Zülfü Livaneli bunlardan ilk akla gelenlerdir. Diğer yandan, 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sonrasında muhalefetin Ecevit'e yönelttiği suçlamalardan birisi de, Ecevit'in Türk-Yunan dostluğu üzerine yazdığı bir şiire ilişkin olmuş, Ecevit, kelimenin olumsuz anlamı ile "Yunansever" olarak tanıtılmaya çalışılmıştır. 
396- 17 Ağustos 1999 Düzce/Marmara Depremi'nin ardından Türk ve Yunan halkları arasındaki dayanışmaya koşut olarak 9 Eylül1999 tarihinde İzmir'de yapılan törenlerde ilk kez temsil törenleri anıta sade bir çelenk koyma ile gerçekleştirilmiş ve tören sırasında temsili savaş sahneleri canlandırılırken süngü kullanılmayarak Yunanistan'dan "dostumuz ve komşumuz" diye söz edilmiştir. Bkz; "Süngüsüz Tören", Hürriyet 10 Eylül 1999, ss.1-32. 
397-  Anket sonuçları için bkz; PİAR-GALLUP International, Turkish-Greek Study, Survey No. 8633, (November 1986). 
398- "Bravo Yorgo Kıyameti", Hürriyet, 30 Temmuz 1999, s.22. 
399- "Ne Diyor Bu Adam", Hürriyet, 23 Ağustos 1999, s. 9. 
400- Hürriyet, 23 Ağustos 1999; Cumhuriyet, 23 Ağustos 1999 
401- Bu konuda bkz, dönemin Türk basını; 18-19-20-21-22-23 Ağustos 1999 tarihli Cumhuriyet, Hürriyet, Milliyet  gazeteleri.  "Teşekkürler Komşu", Hürriyet, 21 Ağustos 1999, s. 18. 
402- Stelyo Berberakis, "Yunanlı Dost Gibi Ağlıyor", Sabah, 20 Ağustos, s. 17. 
403- Taki Berberakis, "Yunanistan'dan Dost Ses", Milliyet, 26 Ağustos 1999, s. 18. 
404- Basında yer alan haberlere göre, AB, bu çerçevede Avrupa Kalkınma Fonu'ndan 135 milyon Euro, Türkiye - AB yakınlaşma stratejisi  çerçevesinde 15 milyon Euro, Avrupa Yatırım Bankası'ndan 750 milyon Euro ve MEDA ve ECHO fonlarından olmak üzere 900-950 milyon Euro dolayında  fonu deprem yardımı olarak Türkiye'nin kullanımına vermiştir. Murat İlem, "Atina, Vetoya Formül Buldu", Cumhuriyet, 3 Eylül 1999, s. 11.; Serkan Demirtaş, "İnsanlık Başka Siyaset Başka", Cumhuriyet, 3 Eylül 1999, s. 11, Ferai Tınç, "Veto Muamması", Hürriyet, 3 Eylül 1999, s. 18. 
405- Murat İlem, "Atina'da Panik Sürüyor", Cumhuriyet, 9 Eylül 1999, s. 7. AKUT ve EMAK'ın depremler sırasındaki dayanışma çabaları her iki ülkede takdirle karşılanırken Hürriyet Gazetesi EKUT ve EMAK'ın Nobel Barış Ödülü'ne ortak aday olarak gösterilmesini önermiş ve bu öneri heriki ülke siyasileri tarafından da kabul görmüştür. Bkz; "Destekliyoruz", Hürriyet, 14 Eylül 1999, ss 1-2. 
406- "Süngüsüz Tören", Hürriyet, 10 Eylül 1999, s. 1-32. 
407- Kathimerini Gazetesi'nden aktaran, Nur Batur-Maria Sotropa, "Ege'de Deprem Diplomasisi", Hürriyet, 11 Eylül 1999, s. 20.

Okunma 116 kez
Yorum yapmak için oturum açın

Kitap Menu