EGE DENİZİ'NE İLİŞKİN SORUNLAR
  • Üyelik

EGE DENİZİ'NE İLİŞKİN SORUNLAR
Egemenliği Antlaşmalarla Yunanistan'a Devredilmemiş Ada, Adacıklar ve Kayalıklar Sorunu


Ege Denizi'nde ulusal egemenlik sınırlarını ilgilendiren bir diğer sorun da bu denizde hükümranlık sınırlarını belirleyen antlaşmalarda [142] adları belirtilen ve egemenlik devrinde mutabık kalınan adalar dışında kalan ada, adacık ve kayalıklar üzerinde Yunanistan'ın egemenlik iddiasında olmasıdır. Bu bakımdan ele alındığında Türkiye ve Yunanistan arasında çıkan uyuşmazlığa ilişkin olarak başvurulacak en önemli metin olarak Lozan Barış Antlaşması'nı ve bu antlaşmanın 6, 12, 15 ve 16. maddeleri ile Paris Barış Antlaşması'nın 14. maddesi görülmektedir.[143]

Söz konusu antlaşma hükümlerinin yorumlanması ve buna bağlı olarak, Ege Denizi'nde Türkiye ve Yunanistan arasında henüz bir deniz sınırının saptanmamış olması, beraberinde bu antlaşmalarda adları sıralanmamış olan ve fakat, Osmanlı Devleti'nin devamı olarak Türkiye'nin egemenliğinde kalan ada, adacık ve kayalıkların statülerinin de tartışılmasına yol açmıştır. Türkiye, açıkça söz konusu antlaşmalarda adları sıralanarak egemenlik devrini tanımış olduğu adalar ve adacıklar dışında kalan ada, adacık ve kayalıklara ilişkin egemenliğinin sürmekte olduğunu iddia ederken, Yunanistan, söz konusu antlaşma hükümlerinin Türkiye'nin, Anadolu kıyılarından üç mil dışında kalan deniz alanında her hangi bir hak iddiasında bulunmasını engellemekte olduğunu ileri sürmektedir.[144]

Kardak bunalımı, Ege Denizi'nde yeni bir sorunu ortaya çıkarmakla birlikte, Ege'de statüleri henüz saptanmamış bulunan pek çok adacık ve kayalığın bulunduğunu ve iki ülke arasında bu konuda bir hukuki düzenleme yapılmasının zorunlu olduğunu göstermesi bakımından önemli bir gelişme olmuştur. Nitekim kısa bir süre sonra Türkiye henüz hukuki olarak statüsü kararlaştırılmamış olan bu tür adacık ve kayalıkları "gri bölgeler" olarak nitelendirmiş ve Gavdos adası olayında da görüldüğü gibi, statülerini tartışmaya başlamıştır. Kardak bunalımının ardından, TSK Harp Akademileri Komutanlığı tarafından hazırlanan Ege'nin statüsüne ilişkin bir raporda antlaşmalarla statüleri kararlaştırılmamış bulunan ada, adacık, kayalıklar Osmanlı İmparatorluğu'nun halefi olarak Türkiye'nin egemenliğindedir [145] görüşüne yer verilmiştir.  Buna göre,

"Lozan Antlaşması'nın 12. maddesi gereğince Yunanistan'a verilen adaların dışında kalan Zürafa, Koyun Adaları, Hurşit ve Girit civarında bulunan Bergitsi, Sıgri, Tokmakia, Kasonisi gibi ada ve adacıklar üzerinde Türkiye'nin egemenliği hukuken devam etmektedir.Aynı madde uyarınca Lozan Antlaşması'nın aksine bir hüküm bulunmadıkça 13 Şubat 1914 tarihinde Yunan işgali altında bulunmuş olsa dahi, Anadolu'nun 3 mili içinde bulunan bütün ada, adacık ve kayalıklar, Türkiye'nin egemenliği altındadır. Antlaşmada yer alan 3 millik  mesafe, dönemin karasuyu mesafesi olduğuna göre, bugün de aksine bir hüküm bulunmadıkça 6 mil olan karasuyu dahilinde bulunan ada, adacık ve kayalıklar Türkiye'nin egemenliğindedir.

Menteşe Adaları bölgesinde bulunup da antlaşmada ismen zikredilmeyen adalar ile ismi zikredilen 14 adaya bitişik olmayan ada, adacık ve kayalıklar, başka deyişle 28 Aralık 1932 zabıtnamesinin statüsüne bağlı olan adalar veya statüleri Kardak kayalıkları ile aynı olan Keçi, Bulamaç, Kalimnos, Sakarcılar, Çerte, Nergiscik, İstanbulya güneyindeki 12 ada, adacık ve kayalık ve Girit'in kuzeydoğusundaki 13 adada, adacık ve kayalıklar üzerinde Türkiye'nin egemenliği devam etmektedir" [146]

Bu tartışmalar Türkiye ve Yunanistan arasında yeni bir gerginliği daha ortaya çıkarmıştır, Yunanistan Ege'de egemenliğinde olmakla birlikte üzerinde insan yaşamayan ada, adacıkları iskana açma politikası izlemeye başlamıştır. Bu durum ise Ege'deki dengeleri özellikle ulusal karasuları sınırı bakımından ilgilendirmektedir. İskana açık olmayan ada ve adacıkların kendilerine has karasuları sınırını olmayışı Yunanistan'ın bu ada ve adacıkları iskana açarak karasuları sınırını genişletme çabalarının bir göstergesi olarak değerlendirilmektedir. [147]  Bu sorun aslında iki ülke arasında karasularının genişliğinin belirlenmesi tartışmaları çerçevesinde değerlendirilebilecek bir niteliktedir. Gerçekte Ege Denizi'nde Lozan Barış Antlaşması ile zımni olarak kabul edilmiş bulunan 3 millik karasuları sınırına uygun olarak iki ülke arasında fiili bir sınır saptama çalışması yapılmamıştır. Yunanistan'ın 1936'da karasularını 6 mile çıkarması sonrasında da bu denizde kıyıdar ülke olarak Türkiye ve Yunanistan arasında bir sınır saptama görüşmesinin söz konusu olmadığı görülmektedir. Bununla birlikte, özellikle Oniki Adalar bölgesinde Türkiye ve İtalya arasında karasuları dışında kalan bölgelerdeki adacık ve kayalıkların hangi devletin egemenliğine bırakılacağına ilişkin görüşmelerin yapıldığı görülmektedir. Nitekim Türkiye ve İtalya arasında 18 Haziran 1931 yılında Ankara'da yapılan görüşmeler doğrultusunda Lozan Barış Antlaşması'nın 15. Maddesi hükmüne göre [148]  İtalya'ya terk edilmiş bulunan Meis Adası çevresinde yer alan adacık ve kayalıkların hangi devlete ait olduğunu belirlemişler ve uzmanlar düzeyinde yapılan toplantıda varılan mutabakata uygun olarak hazırlanan toplantı tutanağı, bir antlaşmaya dönüştürülerek 4 Ocak 1932 tarihinde Türkiye (T. R. Aras) ve İtalya (Aloisi) temsilcileri tarafından Ankara'da imzalanmıştır. [149]

Bu Sözleşmenin 1. Maddesi hükmüne göre;

"İtalya Hükümeti aşağıda yazılı adacıklar üzerinde Türkiye'nin egemenliğini tanır:Volo (Çatal Ada), Ochendra (Uvendire), Fournachia (Furmakya), Kato Volo (Katovolo), Prasouid (Praşudi), (Katavolo Adasının Güney Doğusunda) ve Tchallota, Pighi, Nissi - Tis Pighi, Recif Agrecelia, Proussecllisse (Kaya), pano Makri, Kato Makri (Kayalıklarla birlikte) Marthi, Roccie Voutzaky (Rocci Vutchaki) Dacia (Dasya), Nissi-Tis-Dacia, Prassoudi (Dasyanın Kuzeyinde) Alimenterya (Alimentaria), Caravola (Karavola) Adacıkları"

Sözleşmenin 2. Maddesine göre

"Bodrum Körfezindeki Kara Ada da Türkiye'nin olacaktır."
Madde 3;"Buna karşılık, Türkiye Hükümeti, merkezi Castellerizo Kenti kilisesinin kubbesi ve yarı kutru ve bu merkez ile San Stephano Burnu  (Pointe du Vent) arasındaki uzaklık olan bir daire ile çevrilecek bölge içinde bulunan Psoradia, Polyphados, St. Georges (Güneyde St. Georges, Kuzeyde Agrielaia diye adlandırılan ve 236 sayılı İngiliz haritasında gösterilen iki ada), Psomi (Strongyle, 236 sayılı İngiliz haritası), Cutsumbora (Kutsumboras), (Kayalıklar), Mavro Poinaki (Mavro Poinchi), Mavro Poinis (Mavro Poini) adacıkları üzerinde İtalya egemenliğini tanır.Yukarıda sözü geçen daire içindeki bu adacıklardan başka St. Georges (Rho), Dragonera, Ross ve Hypsili (Stronghyli) adacıkları da İtalya'nın olacaktır."
Sözleşmenin dördüncü maddesine göre;"Şurası kararlaştırılmıştır ki, İşbu sözleşmede tanımlanan suların ayrıldığı çizginin iki yanındaki tüm adalar, adacıklar ve kayalıklar, adları orada yazılı olsun ya da olmasın, bu adalar, adacık ve kayalıkların bulunduğu bölgenin kendi egemenliği altında olduğu Devlete ilintilidir." [150]

Sözleşmenin beşinci maddesinde karasularının sınırlandırmasını oldukça ayrıntılı bir düzeneğe göre tespit ettikten sonra son paragrafta;

"Bu Madde ile açıklanmış olup iki tarafındaki adalar ve adacıkların kime ilintili bulunduğunu belirlemek üzere, Bağıtlı Yüksek Taraflarca saptanan ayırım çizgisi doğuda Tugh burnu güneyindeki 3 mil uzaklıktaki bir noktada ve batıda Volo adasının güneyinden 3 mil uzaklıktaki öbür noktada, Türkiye ile İtalya arasında hiç tartışma konusu bulunmayan genel deniz sınırı ile birleşir"
demektedirler. Sözleşmenin 5. Madde son paragrafındaki bu ifadeler doğrultusunda, 4 Ocak 1932 tarihinde Sözleşmenin imzalandığı gün, Türk ve İtalyan teknisyenler aralarında gerçekleştirmiş oldukları bir mektup değişimi ile "...Türk-İtalyan deniz sınırının iki taraf arasında hiçbir tartışma konusu olmayan geri kalan kısmının çizilmesi için hükümetlerine bir Türk-İtalyan teknisyenler toplantısının gerçekleştirilmesini önermek için hazırlık yapmışlardır" [151] Türkiye ve Yunanistan arasında Kardak kayalıklarının hukuki statüsüne ilişkin tartışmalar söz konusu olduğunda teknisyenler düzeyinde yapılması önerilen bu toplantı sonrasında hazırlanan tutanağa ilişkin olarak farklı hukuki geçerlilik yorumları yapılmaktadır. 28 Aralık 1932 tarihli teknisyenler toplantı tutanağı ilerleyen dönemlerde bir sözleşmeye dönüştürülememiştir.  Dolayısıyla "Türkiye ile İtalya arasında hiç tartışma konusu bulunmayan genel deniz sınırı"nın resmi olarak kabulü gerçekleşmemiştir. 1947 Paris Antlaşması ile Oniki Adalar'ın Yunanistan'ın egemenliğine bırakılması kararlaştıktan sonra da bu durum sürmüştür.

Bu bakımdan ele alındığında Ege Denizi'nde karasuları sınırının belirlenmesine ilişkin sorun sadece Kardak kayalıklarına ilişkin değil aynı zamanda Türkiye ve Yunanistan arasındaki tüm karasuları sınırına ilişkin bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Nitekim "Yunanistan'ın Şubat 1950'den başlamak üzere Mayıs 1953, Haziran 1955, Ekim 1956 ve Aralık 1962 tarihlerinde Türk Dışişleri Bakanlığı nezdinde yaptığı yazılı ve sözlü girişimlerle talep ettiği hususlar, 28 Aralık 1932 tarihli metnin sınır çizen bir andlaşma olmadığını göstermesi ve Ege'nin hukuki statüsünü de teyit etmesi bakımından ilginçtir.

Yunanistan bahse konu girişimleriyle, Türkiye ile İtalya arasında düzenlenmiş olan 4 Ocak 1932 Sözleşmesi ile 28 Aralık 1932 tarihli teknisyenler zaptının Yunanistan ile de mer-i olması hususunda mektup teatisine hazır olduğunu; egemenliğinde olan adalar ile Türkiye arasındaki karasuları sınırının şimdiye kadar harita üzerinde çizilmek suretiyle gösterilmediğinin müşahede edildiğini bildirmiştir. Menteşe Adaları'nın kuzeyinde kalan iki devlet karasularının sınırlandırılması işinin karma komisyona havale edilmesi hususunda Türkiye'nin de düşündüğünü sormuş ve bir toplantı tarihi telkin edilmesini istemiştir. İki devletin ilgili makamlarının elinde bulunan ve Ege Denizi'ndeki Türk ve Yunan karasularını gösteren haritalar arasında bazı farklılıkların mevcut olduğunu, bu nedenle iki devlet ilgili makamlarının ellerindeki haritaları karşılaştırmaları ve mutabık kaldıkları takdirde karasularını haritalar üzerinde tespit etmelerini teklif etmiştir." [152] 
  
 


142- Tarih sırasıyla bu antlaşmalar şunlardır;  18 Ekim 1912 Uşi Barış Antlaşması, 17/30 Mayıs Londra Antlaşması, 1/14 Kasım 1913 Atina Antlaşması, 13 Şubat 1914 tarihinde Yunanistan Hükümeti'ne tebliğ edilen Altı Büyük Devlet Kararı, 24 Temmuz 1923 Lozan Barış Antlaşması, 10 Şubat 1947 Paris İtalyan Barış Antlaşması. 
143- Lozan Antlaşması'nın 6. Maddesi'ne göre; ".... İşbu Andlaşmada tersine bir hüküm olmadıkça, deniz sınırları kıyıdan üç milden aşağı uzaklıktaki ada ve adacıkları kapsar." 
 Lozan Antlaşması'nın 12. Maddesi'ne göre; "İmroz ve Bozca Adaları  ile Tavşan Adaları dışında Doğu Akdeniz Adaları ve özellikle Limni, Semadirek, Midilli, Sakız, Sisam ve Nikarya Adaları üzerinde Yunan egemenliğine ilişkin 17/30 Mayıs 1913 günlü Londra Andlaşmasının beşinci ve 1/14 Kasım 1913 günkü Atina Andlaşmasının on beşinci Maddeleri hükümleri uyarınca 13 Şubat 1914 günkü Londra Konferansında alınıp 13 Şubat 1914 günü Yunan Hükümetine bildirilen karar, işbu Andlaşmanın İtalya'nın egemenliği altına konulan ve on beşinci Maddede yazılı olan Adalara ilişkin hükümleri saklı kalmak koşulu ile, doğrulanmıştır. Asya kıyısından üç milden az uzaklıkta bulunan Adalar, işbu Andlaşmada tersine hüküm olmadıkça, Türkiye egemenliği altında kalacaktır." 
 Lozan Antlaşması'nın 15. Maddesi'ne göre; "Türkiye aşağıda sayılan Adalar üzerindeki tüm hak ve senetlerden İtalya yararına vazgeçer: Bugün İtalya'nın işgali altına bulunan Astampalya (Astropalia), Rodos (Rhodes), Kalki (Calki), Skarpanto, Kazos (Casso), Pskopis (Tilos), Misiros (Misyros), Kalimnos (Kalymnos), Leros, patmos, Lipsos (Lipso), Sombeki (Simi) ve istanköy (Kos) Adaları ile bunlara bağlı olan adacıklar ve Meis (Castelerizo) Adası (2 numaralı haritaya bakılması)." 
 Lozan Antlaşması'nın 16. Maddesi'ne göre; "Türkiye işbu Andlaşmada belirlenen sınırları dışındaki tüm topraklar ile bu topraklardan olup gene bu Andlaşma ile üzerinde kendi egemenlik hakkı tanınmış bulunanlar dışındaki Adalarda -ki bu toprak ve Adaların geleceği ilgililerce saptanmış ya da saptanacaktır- her ne nitelikte olursa olsun, sahip olduğu hak ve senetlerden vazgeçtiğini açıklar." İ. Soysal, Türkiye'nin Siyasal..., s.90. 
 Paris Barış Antlaşması'nın 14. Maddesi'ne göre; "İtalya işbu Andlaşma ile aşağıda belirtilen Onikiada'yı tüm egemenliği ile Yunanistan'a terkeder; yani, Stampalia (Astropalia), Rhodes (Rhodos), Calki (Kharki), Scarpanto, Cassos (Casso), Piscopis (Tilos), Misiros (Nisisros), Calimnos (Kalymnos),Leros, Patmos, Lipsos (Lipso), Simi (Symi), Cos (Kos) ve Castellorizo ve bitişik adacıklar." 
144- Bu konudaki tartışmalar için bkz; A. Kurumahmut (Y. Hazırlayan), Ege'de Temel Sorun..., 
145- Milliyet Gazetesi'nde yer alan bir haberde, Ege'de 150'ye yakın ada ve adacığın, Osmanlı İmparatorluğu'nun halefi olması dolaysıyla, hukuki olarak, Türkiye'nin egemenliğinde sayılması gerektiğinden söz edilerek; Yunanistan'ın Ege'deki bazı ada ve adacıkları iskana açma çabalarının statüyü kendi lehine çevirme amaçlı olduğu vurgulanmıştır. "Ege'deki 150 Ada Osmanlı'dan Miras", Milliyet, 6 Ekim 1998, s. 14. 3 Haziran 1999 tarihli Cumhuriyet Gazetesi'nde yer alan bir habere göre ise, "Genelkurmay Başkanlığı, Türkiye kıyılarındaki 'formasyon' diye adlandırılan 152 adacık ve kayalık üzerinde hak iddia eden Yunanistan'a gerekli yanıtın 3 Haziran Avrupa Birliği Köln Doruğu'ndan sonra verilmesi için hazırlığını tamamladığı" haberi yer almıştır. Yüksek düzeyde bir komutana dayandırılarak verilen habere göre; "Bugün Ege'de toplam 3 bin 49 ada, adacık ve kayalık bulunuyor. Osmanlı İmparatorluğu'ndan sonra Ege Denizi2ndeki adaların sahipliği antlaşmalarla belirlenmiştir. Anlaşma metinlerinde adları geçmeyen bu adacıkların sahipliği Osmanlı İmparatorluğu'nun varisi olan Türkiye Cumhuriyeti'dir. Formasyon olarak tanımlanan bu tür adacık ve kayalıklardan kıyılarımızda bulunan 152 adanın aidiyeti ise Türkiye'nindir. Buna Kardak da şimdi Atina'nın sivillere bayrak diktirme girişiminde bulunduğu Angathosini adacığı da dahildir". "Adacıklar Osmanlı Mirası", Cumhuriyet, 3 Haziran 1999, ss. 1-17. 
146- "TSK Adayla İlgili Raporu Açıkladı  'Keçi (Platia)' Bizim Adamız", Cumhuriyet, 16 Mayıs 1999, ss. 1-8. 
147- Taki Berberakis, "Kayalıklarda İnat Düğünü", Milliyet, 16 Mayıs 1999, s. 21; Barçın Yinanç, "Kardak'tan Sonra Plati", Milliyet, 15 Mayıs 1999, s. 20; "TSK Adayla İlgili Raporu Açıkladı  'Keçi (Platia)' Bizim Adamız", Cumhuriyet, 16 Mayıs 1999, ss. 1-8. 
148-  Lozan Antlaşması'nın 15. Maddesi için bkz; dipnot 143. 
149- Türkiye ve İtalya, aralarında sınır bölgelerinin saptanması konusunda çıkan görüş ayrılıklarını gidermek için, taraflar arasında 1928 yılında imzalanmış olan Türkiye - İtalya Tarafsızlık, Uzlaşma ve Yargısal Çözüm Antlaşması hükümlerine uygun olarak, 30 Mayıs 1929 tarihinde imzalamış oldukları bir tahkimname ile aralarındaki uzlaşmazlıkların çözümlenmesinde yargı yoluna başvurmuşlar ve Lahey Adalet Divanı'na gitme kararı almışlardır. Ancak bu tahkimnamenin sonucu alınmadan 1932 yılında yapmış oldukları Ankara Anlaşması ile sorunun çözümünde anlaşmışlardır. 
 Atlaşmalar için bkz; İ. Soysal, Türkiye'nin Siyasal... ss. 331-343;  Yüksel İnan, Sertaç Başeren, Kardak Kayalıklarının Statüsü, Ankara: (Yayınevi yok), 1997; Ayrıca, http://mfa.gov.tr 
150-  Sözleşme hükümleri için bkz; İ. Soysal, Türkiye'nin Siyasal... ss.340-343. 
151- Sertaç Hami Başeren, "Ege'de Ada, Adacık ve Kayalıkların Uluslararası Andlaşmalarla Tayin Edilen Hukuki Statüsü", Ege'de Temel Sorun / Egemenliği Tartışmalı Adalar, Y. Hazırlayan: Ali Kurumahmut, Ankara: TTK Yay. 1998, s.110-114. Türk Dışişleri bakanı T. R. Aras'ın İtalyan Büyükelçisi Aloisi'ye yazmış olduğu 4 Ocak 1932 tarihli mektupta şu görüşlere yer verilmekte; "Bugünkü tarihte imzalamış olduğumuz anlaşma, aidiyeti şimdiye kadar aramızda tartışma konusu olan ada ve adacıkların deniz sınırlarının belirlenmesini, memnuniyetle ifade edeyim ki düzenlemiştir. Zaten Türk-İtalyan sınırının diğer bütün kısımları iki devlet arasında hiçbir anlaşmazlığa sebep olacak nitelikte değildir. Exselanslarından sınırın bu kısmının çizim işlemlerinin hemen ele alınmasını ve Kral Majeste Hükümetinin, Türk meslekdaşlarıyla konuyu görüşecek teknisyenlerin belirlenmesine hazır olup olmadığının bildirilmesini rica ederim". İtalyan Büyükelçisi Aloisi, aynı tarihli cevabi mektubunda; "Bugünkü tarihte imzalamış olduğumuz anlaşma, aidiyeti şimdiye kadar aramızda tartışma konusu olan ada ve adacıkların deniz sınırlarının belirlenmesini, memnuniyetle ifade edeyim ki düzenlemiştir. Zaten Türk-İtalyan sınırının diğer bütün kısımları iki devlet arasında hiçbir anlaşmazlığa sebep olacak nitelikte değildir. Ekselanslarının bugünkü mektubuna cevaben bildiririm ki hükümetime sınırın bu kısmının çizimi meselesinin hemen ele alınmasını ve Türk meslekdaşları ile hemen temasa geçmek üzere teknisyenler belirlemesini teklif edeceğim." Y. İnan, S. Başeren, Kardak Kayalıklarının Statüsü..., s. 14. 
152- S. Hami Başeren, "Ege'de Ada, Adacık ve Kayalıkların...," s.115. Ayrıca bkz; Şükrü Elekdağ, "Kardak'ın Hukuki Statüsü", Milliyet, 8 Nisan 1996.

EGE DENİZİ'NE İLİŞKİN SORUNLAR
Rogers Planı ve Yunanistan'ın NATO Askeri Kanadına Dönüşü


Türkiye'nin kararlı karşı çıkışları sonucunda, Yunanistan'ın NATO askeri kanadına dönüşü 1980 Eylülüne değin sürdürülen görüşmelerde sonuca bağlanamamıştır. Türkiye'deki 12 Eylül askeri darbesi sonucunda iktidara Ordunun el koyması, Yunanistan'ın NATO askeri kanadına dönmesi için gereken "olumlu" [135]  ortamı sağlamıştır. Önceden NATO Başkomutanı A. Haig aracılığı ile yürütülen Yunanistan'ın askeri kanada dönüş çabaları, 1979'da göreve gelen B. Rogers tarafından sürdürülmüş ve bu çabalar, Türkiye'de ordunun iktidara el koymasından sonra ses getirmeye başlamıştır. İhtilalden bir ay sonra, Yunanistan'ın askeri kanada dönüşü için gerekli görüş birliği sağlanmış ve Türkiye, bu konudaki vetosunu kaldırarak Yunanistan'ın dönüşünü kabullenmiştir.

Rogers Planı olarak adlandırılan bir plan çerçevesinde Yunanistan'ın askeri kanada dönüşü gerçekleşirken, kısa bir süre sonra, bu dönüşün, iki ülke arasındaki uzlaşmazlık noktalarını bütünüyle gidermemiş olduğu ortaya çıkmıştır. Öncelikle, Yunanistan'ın NATO askeri kanadına koşulsuz olarak dönebilmesini, daha sonra, iki ülke arasındaki uzlaşmazlık  noktalarının giderilmesini amaçlayarak hazırlanmış olan Rogers Anlaşması, uygulanmadığı takdirde taraflara herhangi bir yaptırım getirmediği ve sadece "asker sözü"ne dayanılarak imzalandığı için, Yunanistan'da PASOK iktidarı ile başlayan yeni süreçte bu anlaşma uygulanmamış ve Yunanistan, NATO askeri kanadına dönüşünü "Türkiye'ye karşı kazanılmış bir diplomatik zafer" olarak değerlendirmiştir.[136]

Yunanistan'ın NATO askeri kanadına dönüşü sonrasında "Rogers Anlaşması"nda öngörülen düzenlemelerin yapılmaması (Larissa'da kara ve hava karargahlarının kurulmaması gibi), Türkiye'de hayal kırıklığına neden olmuştur. Yunanistan'da PASOK'un iktidara gelmesiyle başlayan süreç, Türk - Yunan ilişkilerinin gerginleşmesine neden olan bir gelişimi de beraberinde getirmiştir. Özellikle, yapılan seçimler öncesinde Papandreou liderliğindeki PASOK'un ABD ve NATO karşıtı bir çizgi izleyeceğinin belli olması ve daha sonraki dönemde de, Papandreu'nun, Yunanistan'ın NATO'ya dönüşünü, Türkiye'nin Kıbrıs'taki askerlerini geri çekmemesi karşısında verdikleri bir "taviz" olarak nitelemiş olması ve daha fazla "taviz" vermeyeceklerini açıklaması, ilişkileri gerginleştirirken, aynı zamanda, Türkiye'nin NATO çerçevesindeki ilişkilerini de sarsmaya başlamış ve genelde NATO ve ABD karşısında duyulan bir güvensizliğe dönüşmüştür. Yunanistan'da Papandreu'nun iktidara gelmesinden sonra yapılan ilk NATO Savunma Planlama Komitesi Toplantısında Papandreu, Yunanistan'ın ittifakın öngörmüş olduğu kuvvet yükümlülüğünü yerine getireceğini ancak, bunun gerçekleşebilmesi için, Yunanistan'ın ülkesel sınırlarının Türkiye'den kaynaklanan saldırgan eylemlere karşı garanti altına alınması gerektiğini ileri sürmüştür. [137]

NATO'nun, Yunanistan'ın isteğine karşı çıkması, ilerleyen dönemlerde ittifak sistemi içerisinde önemli sorunlara yol açmıştır. Özellikle, Yunanistan'ın Limni'deki kuvvetlerini NATO savunma planlarına katma girişimleri Türkiye'nin karşı çıkışları ile sekteye uğrayınca, Yunanistan, ittifak çerçevesinde yürütülen alt yapı yatırımlarına engel oluşturmuş, Ege Denizi'nde yapılması planlanan ortak deniz ve hava tatbikatlarına katılmama kararı almış ve Türkiye'nin ittifakla ilişkilerinde veto hakkını kullanarak engel çıkarmıştır. Bu güçlükler özellikle NATO savunma planları çerçevesinde Türkiye'ye yapılacak olan askeri ve ekonomik yardımlar konusunda, Türkiye'deki re-modernizasyon çalışmalarında, alt yapı yatırımlarında ortaya çıkmaktadır.

Bütün bunların yanı sıra, Türk - Yunan ilişkilerinin 1988 Davos Zirvesinden sonra oturduğu yeni çizgi, iki ülke arasında NATO'ya ilişkin sorunlarda bazı esneklikler getirilmesini zorunlu kılmış ve bunun sonucunda, 27 Mayıs 1988 tarihinde Türk Dışişleri Bakanı (M. Yılmaz) ve Yunan Dışişleri Bakanı (K. Papulias) arasında imzalanan bir ilke anlaşması ile, iki ülke, NATO'da karşılıklı olarak uyguladıkları vetolarını kısmen geri çekmiş; Türkiye ve Yunanistan, NATO alt yapı yatırımları ile ilgili  olarak hazırlanan projenin 35. ve 38. maddelerinde birbirlerine karşılıklı olarak koymuş oldukları vetoların kaldırılmasına karar vermişlerdir. Buna göre, Türkiye, Yunanistan'ın Skiros Adasında yapılması düşünülen mayın depoları ve liman tesislerine ilişkin vetosunu geri çekerken, Yunanistan da, Çanakkale'de kurulması planlanan elektronik denizaltı dinleme tesisleri üzerinde uygulamakta olduğu vetoyu kaldırmıştır. [138]

1990 ve sonrasında, uluslararası sistemdeki yeni gelişmelerin bölgesel düzeydeki etkileri dikkate alındığında, Türkiye ve Yunanistan arasındaki uyuşmazlık konuları üzerinde süren gerginliğin giderek daha fazla dikkat çekmekte olduğu söylenebilir. Özellikle, Ortadoğu'daki gelişmeler ve Balkanlarda ortaya çıkan ulusçu ayaklanmalar, Türkiye ve Yunanistan'ın bölgedeki güç dengesi üzerinde oynayabilecekleri rolleri yeniden tartışma konusu yapmaktadır. Batı savunması ve genel çıkarları güneydoğu kanadını oluşturan Türkiye ve Yunanistan arasındaki gerginliğin bir an önce giderilmesini zorunlu kılmaktadır. Buna karşın, hem Yunanistan hem de Türkiye, ulusal çıkarlarını ittifak çıkarlarından önde tutma kaygısı ile ulusal yaklaşımlarında ısrarlı davranmakta, çözümsüzlüğün sürmesinde karşı tarafı suçlamaktadır.[139]

Diğer yandan, 1990'ların ikinci yarısından itibaren Balkanlarda yaşanan soykırımlara koşut olarak istikrarsızlığın tüm bölgeye yayılma tehditi göstermesi gerek NATO üyesi ülkelerin Balkanlara müdahalede ortak tavır almalarını gerektirmiş, ancak bu kararın alınması ve uygulanması sırasında pek çok sorunla karşılaşılmıştır. Özellikle Yugoslavya ve Kosova olaylarında acil insani müdahalenin söz konusu olduğu durumlarda ittifak içi dengeleri koruyabilmek güçleşmiştir. Özellikle Türkiye'nin Balkanlardaki soykırımdan zarar gören insanlarla olan tarihi ve kültürel bağları Yunanistan'da Türkiye'nin duyarlılığının kuşkuyla karşılanmasına yol açmıştır. Türkiye'nin Balkanlarda etkinlik arayışında olduğunu ileri süren Yunanistan NATO çerçevesinde yürütülen harekatlara katılacak olan Türk savaş uçaklarının Yunan hava sahasını kullanmasına izin vermemiştir.

Bununla birlikte, NATO'nun yeni komuta yapılanmasına koşut olarak  1999 Eylül / Ekim ayları içerisinde Yunanistan'ın Larissa kentinde oluşturulan NATO Güney Avrupa Merkez Müşterek Alt Bölge Komutanlığı'nın faaliyete geçmesine karar verilirken, Komutanlığını bir Yunan korgenerali, komutan yardımcılığını ABD'li bir tümgeneral, Kurmay Başkanlığı'nı da bir Türk  tümgenerali (Tümgeneral Metin Yavuz Yalçın), üstlenmiştir. Larissa'daki NATO karargahının bir eşi olarak düşünülen İzmir'deki Güneydoğu Avrupa Müşterek Alt Bölge Komutanlığı'nda ise, 1 Eylül 1999 tarihinden itibaren komutanlığını bir Türk Orgenerali (Orgeneral Tamer Akbaş), komutan yardımcılığını ABD'li bir tümgeneral (Tümgeneral Zannie O. Smith ve Kurmay Başkanlığı'nı ise Yunan Tümgeneralin (Tümgeneral Georgios Maniudakis) üstlenmiştir. [140]

Türk - Yunan ilişkilerindeki ılımlı yakınlaşmanın bu ülkelerin Ege Denizi'ndeki NATO yükümlülükleri çerçevesindeki ilişkilerine de olumlu yansımış olduğu görülmektedir. Yunanistan  Ege Denizi'nde güven arttırıcı önlemlere ilişkin öneriler arasında yer alan ulusal tatbikatların sayısının azaltılması ve askeri işbirliği yapılmasına ilişkin önerilere çekimser yaklaşırken bu tür girişimlerin NATO yükümlülükleri kapsamında ele alınmasını önermiş ve daha önce NATO'nun bölgesel tatbikatlarına katılmazken, bu kez, bu tatbikata ev sahibi ülke olarak katılmıştır. 20 Mayıs - 10 Haziran 2000 tarihleri arasında yapılan Dynamic Mix - 2000 tatbikatları çerçevesinde Türk savaş uçakları Yunanistan'daki Nea Ankhialos'daki üssünü kullanarak buradaki tatbikatlarda görev yapmış, Deniz Kuvvetlerine bağlı gemiler de Yunanistan'ın Kyparissa bölgesindeki amfibi harekatına katılmışlardır.[141] 
  
 


135- 12 Eylülden kısa bir süre önce Yunan basınında çıkan haberlerde Türkiye'de siyasilerin karşı çıkmalarına rağmen Silahlı  Kuvvetlerin, aksine, Yunanistan'ın NATO askeri kanadına acilen geri dönmesine daha sıcak baktığı yorumları yer almış; darbeyle birlikte, Yunanistan basını, "Yunanistan NATO'da" başlıklarıyla çıkmıştır. Bkz; U. Güldemir, Kanat.., ss. 75-76. 
136- Ancak, Yunanistan'ın NATO'ya dönüşü konusunda basında yoğun bir tartışma yaşanmıştır: "Parlamento, NATO Konusunda Yine Oldu Bitti Karşısında", Elefterotipia, 22 Ekim 1980; "Tehlikeli Rejime Geri Dönüyoruz", Elefterotipia, 22 Ekim 1980; "En Kötü Çözüm", Kathimerini, 22 Ekim 1980; "NATO'ya Hangi Koşullarda Geri Dönmeliydik", Akropolis, 22 Ekim 1980; "Neden NATO'dan Çıktığımızı İzah Etsinler", Elefterotipia, 22 Ekim 1980; "Dönüş ile İlgili Tehlikeler", Rizospatris, 22 Ekim 1980; "Var Olabilmek İçin", Kathimerini, 22 Ekim 1980. 
137- R. McDonald, "Alliance Problems in the Eastern Mediterranean-Greece, Turkey and Cyprus, Part II," Prospects for Security in the Mediterranean, London: IISS Adelphi Paper Series, 1988, s. 77; ayrıca bkz, Cumhuriyet, 9-13 Aralık 1981. 
138- BYE, 27 Mayıs 1988. 
139- Uluslararası siyasal sistemdeki denge değişiklikleri, iki ülkede de dış politika stratejilerinin gözden geçirilmesi gereğini ortaya çıkarmış, hükümetlerin ulusal çıkarlar ile ittifak çıkarları arasında belirgin bir denge kurabilmelerini güçleştirmiştir. Körfez bunalımı ve  Bosna - Hersek, Makedonya  ve Kosova sorunlarında sırasında bu durum daha belirginleşmiştir. 
140- Bu konuda bkz; Güven Özalp,"Yunanistan'da Türk Generali", Milliyet, 4 Ekim 1999; Murat İlem, "Yunanistan'da Bir Türk Komutan", Cumhuriyet, 6 Ekim 1999, s. 8; http://www.nato.org.tr/pressreleases/pressreleases/reflagging.htm; 
141- Türk savaş uçaklarının Nea Ankhilaos üssüne inişlerine ilişkin olarak Yunanistan'da yapılan değerlendirmelerde, Türk uçaklarının Ege üzerindeki uçuşlarında Yunan tarafına uçuş planlarını vermiş olduklarına dikkat çekilerek, daha sonraki uçuşlarda da Türk tarafının uçuş planlarını vermeyi sürdürmesinin arzulandığı dile getirilmiştir. Oysa, yapılan bir ortak tatbikata katılımdır, Türkiye'nin Ege üzerindeki askeri uçuşlarda Yunanistan'a uçuş planı vermeme politikasında herhangi bir değişikliğin olmadığı görülmektedir. Bu durum iki ülke basınında da geniş yankı bulmuştur. Serkan Demirtaş, "Askerler Barış İçin El Ele Verdi", Cumhuriyet, 6 Nisan 2000, s. 9.; Murat İlem, "Askerler Ege'de Barışta Kararlı", Cumhuriyet, 12 Mayıs 2000, s. 8; Utku Çakırözen, "Yunanistan'ı Türk Ordusu Savunacak", Milliyet, 18 Mayıs 2000, s. 21; Utku Çakırözen, "Savaşan Şahinler Barış Elçisi", Milliyet, 20 Mayıs 2000, s. 12; Nur Batur, "Hayal Bile Edilemezdi", Hürriyet, 21 Mayıs 2000, s. 30.

EGE DENİZİ'NE İLİŞKİN SORUNLAR
NATO Komuta Kontrol Sorunları


Ege Denizi'nde, Türkiye ve Yunanistan arasında sürmekte olan mücadele, bu ülkelerin NATO çerçevesindeki ilişkilerine de yansımakta ve bazı sorunlara neden olmaktadır. 1952 yılında, NATO savunma sistemine katılan Türkiye ve Yunanistan'ın aynı kanatta yer almaları, savunma planları ve askeri sorumluluklar açısından, iki ülke arasında kimi dengelemelerin yapılmasını gerektirmiş; NATO ittifakının güneydoğu kanadını oluşturacak olan bu iki ülke silahlı kuvvetlerinin, sorumluluk  sınırlarının belirlenmesi, NATO'ya tahsis edilecek kuvvetlerin bağlanacağı komutanlıkların saptanması önemli uğraşlar gerektirmiş, sonuçta, yapılan düzenlemelerle Türkiye ve Yunanistan'ın NATO'ya tahsis etmiş oldukları kuvvetlerden kara ve hava kuvvetleri SACEUR Yüksek Kumandanlığı'na verilmiş ve bunların Güney Avrupa Harekat Sahası Başkumandanlığı'na tabi olmaları kabul edilmiştir. Deniz kuvvetleri ise geçici bir dönem için, "şimdilik" kaydıyla, kendi genelkurmay başkanlıklarının emri altında bırakılmışlardır.

1957 yılında yapılan bir düzenleme sonucunda, Ege Denizi'ndeki deniz kuvvetlerinin kontrolü Yunanistan'a bırakılmış, Türkiye'nin ulusal karasuları dışında kalan bölgelerde Yunanistan'ın komuta kontrol sorumluluğu kabul edilmiştir. Buna karşın, Türkiye'nin sorumluluk bölgesi olarak da Boğazlar, Karadeniz ve Akdeniz belirlenmiştir. Süreç içerisinde yapılan çeşitli düzenlemelerle, daha önce Ege Denizi'nin ortasından geçmekte olan hava savunma sorumluluk alanları, giderek, Türk karasuları sınırına kadar kaydırılmıştır.

1974 Kıbrıs olayları, bir yandan Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkileri sarsarken, diğer yandan da, Yunanistan'ın NATO askeri kanadından kopması, NATO savunma sisteminin güneydoğu kanadında önemli bir çatlak ortaya çıkarmıştır. Bunun sonucunda, NATO güneydoğu kanadında sorumluluklar yeniden düzenlenmiş ve İzmir'deki COMLANDSOUTHEAST-Güneydoğu Avrupa Müttefik Kara Kuvvetleri Komutanlığı ve COMSIXATAF-Altıncı Müttefik Hava Kuvvetleri Komutanlığı, Türk komutanlarının denetimi altına girmiş ve adı geçen karargahlar Türk-NATO karargahlarına dönüşmüştür.

Karamanlis yönetiminin, Yunanistan'ı NATO askeri kanadından ayırmasının belirgin iki nedene dayandığı söylenebilir; bunlardan birincisi, 1967'den 1974 yılına kadar iktidarı elinde tutan askeri cuntanın ABD ve NATO tarafından dolaylı da olsa desteklendiği ya da en azından hoşgörü ile karşılanmış olduğu gerçeği, Yunan kamuoyunda ABD ve NATO karşıtı bir tepkinin yaygınlaşmasına neden olmuş ve 1974 yılında, Kıbrıs'taki olaylardan askeri cunta kadar ABD ve NATO da sorumlu tutulmuştur. Yunanistan'da demokrasinin yeniden kurulmasından sonra, ABD ve NATO karşıtı tepkiler bir politikaya dönüşmüş ve iktidarın bu görüşleri dikkate alarak NATO'dan çekilmesi gündeme gelmiştir. Bu bağlamda sıralanacak ikinci etken ise, Kıbrıs sorunu ve Ege'deki gerginliklerden sonra Türkiye ve Yunanistan arasında bir savaş olabileceğine ilişkin kuşkular, Yunanistan'ın silahlı kuvvetlerini NATO çerçevesinden kurtararak ulusal kuvvetlere dönüştürmesini gerektirmiş, denetim altına alınan silahlı kuvvetler, "Türk tehditi" karşısında ulusal bütünlüğün korunmasında olumsuz imajlardan arındırılmaya çalışılmıştır.

Yunanistan'ın NATO ittifakının askeri kanadından ayrılması 1977 yılından itibaren yoğun olarak eleştirilmeye başlanmış; Yunanistan, yeniden NATO askeri kanadına dönüş yolları aramaya başlamıştır. Özellikle, Türkiye ve Yunanistan arasında Ege Denizi'ne ve Kıbrıs'a ilişkin uzlaşmazlık sürerken ABD'nin uygulamakta olduğu silah ambargosunun Türk-Yunan güç dengesini pek fazla değiştirmemiş olduğu anlaşılınca ve askeri kanattan ayrılma dış politikada umulan yararı sağlamakta yetersiz kalınca, Yunanistan, bu kez, 1974 öncesi koşullar altında ittifakın askeri kanadına dönmenin yollarını aramaya başlamıştır.

1977 seçimleri sonunda Karamanlis Hükümeti'nin yeniden iktidara gelmesiyle, Yunanistan'ın NATO askeri kanadına dönüş çabaları belirgin bir hız kazanmıştır. Bir yandan NATO'ya üye olan Türkiye'nin, Yunanistan karşısında elde etmiş olduğu stratejik avantajların etkisini azaltmak, diğer yandan, Yunanistan'ın AET'e (AB) katılmasını kolaylaştıracak olan Avrupa ile askeri yönden de bütünleşme çabalarını sonuçlandırmak isteği, Yunanistan'ın NATO askeri kanadına dönüş isteklerinde belirgin rol oynamıştır. Yunanistan'ın NATO askeri kanadına dönmek için Larissa'da yeni bir kara kuvvetleri karargahı ile hava kuvvetleri karargahı kurulmasını ve bunların yönetiminin Yunan komutanlarına bırakılmasını istemiş ve 1974 öncesi harekat komuta kontrol sorumluluklarının aynen korunması gerektiğini ileri sürmüştür. Ancak, Yunan istekleri NATO üyesi ülkeler tarafından olumlu karşılanırken, Türkiye, bunlara tepki göstermiştir.[132]

Türkiye, ilke olarak,  Yunanistan'ın NATO askeri kanadına dönmesine karşı olmadığını açıklamış, ancak, bu dönüşün 1974 öncesi statüye göre olmasına karşı çıkmıştır. [133] Yapılan görüşmelerde Türkiye'nin en fazla ısrarlı olduğu nokta, Ege Denizi'ndeki operasyonel sorumluluk bölgelerinin yeniden belirlenmesi konusu olmuştur. [134] 
  
 


132- Bu konudaki tartışmalar için bkz; Richard Haass, "Managing NATO's Weakest Flank: The United States, Greece and Turkey," ORBIS, Fall 1986, ss. 457-473; Richard Haass, "Alliance Problems in the Eastern Mediterranean-Greece, Turkey and Cyprus: Part I," Prospects for Security in the Mediterranean, London: IISS Adelphi Paper Series, 1988, ss. 61-71; Ufuk Güldemir, Kanat Operasyonu, İstanbul: Tekin Yay. 1985; A. Wilson, The Aegean Dispute.., 
133- Bkz; U. Güldemir, Kanat.., s. 103. 
134- U. Güldemir, Kanat.., s. 104.

EGE DENİZİ'NE İLİŞKİN SORUNLAR
Hava Sahası ve FIR Sorunu


Ulusal hava sahasının genişliğine ilişkin tartışmalar, 1974 sonrasında Türk - Yunan ilişkilerinin gündeminde sıklıkla yer alan bir konu olmuştur.

Bu konudaki tartışmalar, özellikle, Yunan ulusal karasularının genişliği ile hava sahasının genişliği arasındaki farktan doğmaktadır. Uluslararası hukuk kuralları, devletlerin egemenliklerine ilişkin hakları düzenlerken, devletin egemenliğinin ülkesel toprakları, bu topraklara kıyı oluşturan karasuları ve bütün olarak, bu bölgeler üzerindeki hava sahasını kapsamakta olduğunu hükme bağlamıştır. Kısaca, bir devletin karasuları sınırı ile ulusal hava sahasının genişliği aynı olmak zorunda; devletin bu alanlar üzerindeki münhasır egemenlik hakları bulunduğu kabul edilmektedir.

Günümüzde, Yunanistan'ın Ege Denizi'ndeki ulusal karasularının genişliği 6 mil olmasına karşın, ulusal hava sahasının genişliği 10 mil olarak iddia edilmektedir. Yunanistan'ın bu yöndeki uygulamaları, bu ülkenin 1931 yılında hazırlanan bir kararname ile, yalnızca havacılık ve polis sorunları için ulusal karasuları sınırını 10 mil olarak saptadığını açıklaması ile gündeme gelmiştir. Bu dönemde, Yunanistan'ın karasuları 3 mil olarak kabul edilmiş olmasına karşın ulusal hava sahası 10 mildir.[120]

Uluslararası hukukun bu konuda saptamış olduğu  kurallara açıkça aykırı olan bu uygulama, Türk - Yunan ilişkilerine 1974 yılında etkide bulunmaya başlamıştır. [121] İki ülke arasındaki ilişkilerde Ege Denizi'ne ilişkin uygulamaların görüş ayrılıklarına neden olması ve Kıbrıs Barış Harekatı ile gerginleşmesi, hem Yunanistan hem de Türkiye'nin Ege Denizi'ndeki ulusal çıkarları açısından duyarlı davranmalarına neden olmuştur.

Bu bağlamda, Yunanistan, ilk kez 1974 Haziran ayında ICAO'ya başvuruda bulunarak ulusal hava sahasının 10 mil olarak belirlendiğini bildirmiştir.  Yunanistan'ın uluslararası alanda ilk kez bu konuda bir istemini dile getirmiş olması karşısında Türkiye, 1975 Nisan ayında göndermiş olduğu bir teleks mesajı ile ICAO'ya, Yunanistan tarafından ilan edilen 10 millik hava sahası uygulamasını kabul etmediğini açıklamıştır. Ayrıca, Türkiye bununla yetinmeyerek, 5 Mayıs 1975 tarihinde Yunanistan'a göndermiş olduğu bir teleks mesajı ile ilan edilen 10 millik hava sahasını kabul etmediğini bildirmiştir.[122]

Tarafların yaklaşımlarındaki katılığı korumaları ve yapılan çeşitli görüşmelerden bir sonuç alınamaması, Türkiye'nin 10 millik hava sahasını tanımadığını göstermek için askeri tatbikatlar sırasında Yunan karasuları ile iddia edilen 10 millik hava sahası arasındaki bölgelerde uçaklarını uçurmasıyla yeni bir boyut kazanmıştır. Türkiye'nin bu girişimlerini Yunanistan, ulusal hava sahasının ihlal edilmesi şeklinde yorumlamakta ve her seferinde Türkiye'yi protesto etmekte, buna karşılık Türkiye, bu protestoları geri çevirmektedir.

Yapılan görüşmeler sırasında Yunanistan, ulusal hava sahsını 10 mil olarak belirlemiş olmasını uluslararası hukuka uygun bir girişim olarak değerlendirmiş ve 1931 yılından beri, Türkiye'nin, bu yöndeki  uygulamalara tepki göstermediğini ileri sürerek, zımni olarak Türkiye'nin 40 yıldan beri bu uygulamayı kabul ettiğini iddia etmiştir. [123]

Yunanistan'ın bu konudaki görüşlerine karşı Türkiye, uluslararası hukuk kurallarına göndermede bulunarak; Yunanistan'ın bu uygulamasının, 1944 Chicago Sözleşmesi'nin 1. ve 2. maddelerine aykırı olduğunu ileri sürmüştür. Bu sözleşmenin 1. maddesine göre;

"Sözleşmeyle, devletler her devletin ülkesi üzerindeki hava sahasında tam ve münhasıran egemenlik haklarına sahip olduğunu tanırlar."
2. maddeye göre ise,"Bu Sözleşmenin amaçları açısından bir devletin ülkesi deyimiyle bu devletin egemenliği, hükümranlığı, koruması ya da mandası altında bulunan toprakları ve bu topraklara bitişik olan karasuları kastedilmektedir." [124]
Türkiye, bu sözleşmenin hükümlerine dayanarak, Yunanistan'ın karasuları sınırları ötesine taşan bir ulusal hava sahası saptayamayacağı görüşünü ileri sürmektedir. Buna göre, bir devletin egemenliği, ancak karasuları üzerindeki hava sahasının genişliğine bağlı olarak, o devlete egemenlik hakları sağlamaktadır. Dolayısıyla, Yunanistan'ın 6 mil olan karasuları, kendisine, ancak 6 millik bir hava sahası sağlamaktadır, 6 mil dışında kalan bölge bütünüyle uluslararası hava sahasını oluşturmakta ve Yunanistan'a egemenlik hakkı tanımamaktadır."Gerçekten, uluslararası hukuk bir kıyı devletine farklı amaçlar için farklı genişlikte karasuları ilan etme olanağı tanımamaktadır. Bu anlamda bir devletin karasularıyla hava sahası arasında bir özdeşlik olması ilkesinden söz edilebilir. Bu şekilde, 1958 Cenevre Açık Deniz Sözleşmesi'nin 2. maddesi ve 1982 Deniz Hukuku Sözleşmesi'nin 87 1 b maddesi açık deniz üzerindeki hava sahasında uçuş serbestliği öngörmektedir. Aynı şekilde Nisan 1948'de aldığı bir kararla ICAO Konseyi açık deniz üzerindeki hava sahasında yalnızca açık deniz rejiminin geçerli olduğunu kabul etmiştir." [125]

Bunların yanı sıra, günümüzde, Türkiye ve Yunanistan arasındaki karasularının genişletilmesi konusundaki anlaşmazlıkla birlikte ele alındığında, Yunanistan'ın karasularını 12 mil olarak genişletme isteğine karşı Türkiye'nin bu kararı savaş nedeni sayması, hava sahası konusunda Yunanistan'ın tutumunu şimdilik engelleyen bir başka etken olarak karşımıza çıkmaktadır. Gerçekten de, Yunanistan'ın, Ege Denizi'nde ulusal karasuları sınırını 12 mil olarak belirlemesi durumunda, iki ülke arasında tartışma konusu olan pek çok sorun kendiliğinden ortadan kalkabilecek niteliktedir. Böylesi bir sonuç ise, Türkiye'nin yaşamasal çıkarlarının bütünüyle göz ardı edilmesi sonucunu doğuracağından kabul edilemez niteliktedir.

Türkiye'nin, Ege Denizi'nde ulusal hava sahası sınırını 6 mil olarak kabul etmesi ve bölgede yapılan ulusal ve NATO çerçevesindeki ortak tatbikatlar sırasında uçaklarını 10 millik kısım içerisinde uçurması, Yunanistan'ın sert tepkisine neden olmaktadır. 10 millik hava sahası ve 6 millik karasuları uygulamasının hukuksal geçersizliğine ilişkin olarak sıklıkla dile getirilen bir örneğe göre,  Yunanistan'ın uygulamakta olduğu 6 millik karasularının  dışında fakat 10 millik hava sahası içerisinde bulunan bir askeri geminin varlığı karasuları bakımından bir egemenlik ihlali oluşturmaz iken aynı gemiden havalanacak bir helikopter ulusal hava sahasının ihlal edildiği suçlamasına hedef olabilmektedir. Oysa devletlerin egemenlik sınırlarını belirlemede hareket noktası hava sahası değil kara sınırları ve bunlara bitişik karasularıdır.

Yunanistan, bu girişimleri ulusal hava sahasının ihlal edilmesi olarak değerlendirmekte dolayısıyla, hem Türkiye'yi hem de bu bölgede uçuşlara katılan diğer devletleri protesto etmektedir.

Türkiye ve Yunanistan arasında hava sahasına ilişkin önemli bir diğer tartışma ise, Ege Denizi üzerindeki sivil havacılığın güvenli bir şekilde yürütülmesini sağlayacak yükümlülüklere ilişkindir. Havacılığın gelişmesine koşut olarak sivil havacılığın belirli bir düzen içerisinde yürütülmesi ve uçuş güvenliğinin sağlanabilmesi, uluslararası ortak düzenlemelerin yapılmasını gerektirmiştir. Bu nedenle, 1944 yılında Chicago Sözleşmesi ile Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü - ICAO kurulmuştur. Bu sözleşme çerçevesinde, sivil havacılığın güven içerisinde sürdürülmesi için Uçuş Bildirim Bölgeleri - FIR olarak adlandırılan denetim alanları oluşturulmuştur. FIR içerisinde uçuş güvenliğinin sağlanması için gerekli olan her türlü trafik kolaylıkları, haberleşme olanakları, meteorolojik hareketler konusunda uyarıcı bilgiler, daha önce ICAO tarafından saptanmış olan ülke tarafından sağlanır; bununla birlikte, FIR sorumluluğu hiç bir durumda, söz konusu sahalar üzerinde sorumluluk yüklenen devlete egemenlik hakkı vermemektedir.

Ege Denizi üzerindeki FIR sorumluluğu, ICAO'nun 1950 yılında İstanbul'da düzenlemiş olduğu bir toplantı sırasında belirlenmiş ve bu düzenlemeye göre, Ege üzerinde uçan uçakların uçuş sırasında bilgileri Atina'ya vermeleri ve ancak Türk karasularına girdikten sonra, bu bilgileri İstanbul'a bildirmeleri, 1952 yılında Paris'te yapılan toplantıda kararlaştırılmıştır.

1974 yılına kadar bu uygulamalara devam edildikten sonra 1974 Kıbrıs Barış Harekatı, iki ülke arasında bir savaş riskini gündeme getirdiğinden Türkiye, Ege'den gelebilecek bir sürpriz saldırı ile karşılaşmamak için 685 sayılı NOTAM ile Ege ve Akdeniz'i tehlikeli bölge ilan etmiş, ancak harekatın bitmesiyle bu NOTAM kaldırılmıştır. Buna karşın, 6 Ağustos 1974 tarihinde yayımlanan 714 sayılı NOTAM ile Türkiye Ege Denizi'ndeki FIR sorumluluk bölgelerini kuzey-güney doğrultusunda bir çizgi ile ikiye ayırmış ve bu çizgiye yaklaşan bütün uçakların uçuş bilgilerini İstanbul'a vermeleri gerektiğini bildirmiştir. Yunanistan, bu durumda, 1066 ve 1152 sayılı NOTAM'larını yayımlayarak Ege Denizi'ni bütünüyle tehlikeli bölge ilan etmiş ve bölgeyi uçuşlara kapatmıştır. Konuya ilişkin görüşmeler 1980 yılına kadar herhangi bir çözüme ulaşmakta başarısız kalırken, 1980 yılında Türkiye, 714 sayılı NOTAM'a son verdiğini  açıklamış, daha sonra Yunanistan da NOTAM'larını geri çekmiş ve bölge trafiğe yeniden açılmıştır.

Bununla birlikte, iki ülke arasında bu konudaki anlaşmazlık sürmektedir. Özellikle, askeri uçakların FIR bölgelerine girerken, saptanan merkeze uçuş bilgilerini verip vermeyeceği konusundaki görüş ayrılıkları, sorunu gündemde tutmaktadır. Yunanistan'a göre, Atine FIR sorumluluk alanına giren bütün askeri uçakların uçuş planlarını vermeleri zorunludur. Türkiye, bu görüşe karşı çıkmakta ve Chicago Sözleşmesi'nin 3. maddesine göre, askeri uçakların uluslararası hava sahasında uçuşları sırasında uçuş planlarını vermek zorunda olmadığını ileri sürmektedir. Chicago Sözleşmesi'nin 3. maddesine göre;

a) Bu Sözleşme yalnızca sivil uçaklara uygulanabilir ve askeri uçaklara uygulanamaz... d) Sözleşmeyi kabul eden devletler, askeri uçaklar için düzenlemeler yaparken, sivil uçakların uçuş güvenliğine saygı göstermeyi yükümlenirler.[126]
Bu tartışmalara konu edilen bir diğer nokta ise, Yunanistan'ın Limni adası çevresinde 3000 mil karelik bir "kontrol bölgesi" oluşturmasıdır. Türkiye'nin görüşüne göre, bütün uçakların önceden izin alarak uçabilecekleri iddia edilen Limni kontrol bölgesi, ICAO kurallarını ihlal etmekte ve sivil terminal kontrol istekleri için gereksiz genişliktedir. Yunanistan, Limni çevresinde oluşturulan  terminal kontrol bölgesinin, Ege Denizi uluslararası hava sahasının yalnızca küçük bir bölümünü işgal etmekte olduğuna değinmiş ve yapılan kimi görüşmeler sırasında bu bölgenin azaltılabileceğine ilişkin önerilerde bulunmuştur. [127]Eylül 1980'den sonra, Türkiye'nin ardından Yunanistan'ın Ege Denizi üzerindeki uçuşları tehlikeli  olarak niteleyen ve yasaklayan NOTAM'larını geri çekmeleri, bu konunun çözümlendiğine ilişkin iyimser bir hava yaratmakla birlikte, özellikle askeri uçuşlar ve tatbikatlar sırasında Türk savaş uçaklarının, Yunanistan'ın iddia etmiş olduğu 10 millik hava sahasında, Türk görüşlerini destekler bir yöntem olarak, sık sık uçmaları, iki ülke arasında beklenen yumuşamayı olumsuz etkilemiştir. NATO tatbikatları ve Türkiye'nin ulusal tatbikatları sırasında askeri uçakların, uçuşlarını 10 millik kısımda sürdürmeleri Yunanistan'ın bu bölgedeki NATO tatbikatlarına katılmayı reddetmesine yol açarken, hem tatbikata katılan ülkeler hem de Türkiye NATO nezdinde protesto edilmişlerdir. Yunanistan, Türkiye'nin, Yunan ulusal hava sahasını 10 mil olarak kabullenmemesini ve ihlal olarak  nitelendirilen uçuşların sürdürülmesini, Yunan ulusal bütünlüğü ve güvenliği açısından bir tehdit olarak  algıladığını açıklamıştır.[128]

Özellikle, ulusal hava sahsının ihlal edildiğine ilişkin Yunan iddiaları ve Türkiye'nin bu iddiaları kabullenmemesi, sorunu gündemde tutarken, Türkiye ve Yunanistan arasında başlayan DAVOS süreci çerçevesinde 3-4 Mart 1988 Brüksel Ortak Bildirisi ile,

'İki Başbakan, Dışişleri Bakanları'nın gözetimi altında ulusal askeri tatbikatların yürütülmesi ve askeri uçakların uçuşlarıyla ilgili sorunları incelemek üzere diplomatlardan ve askeri uzmanlardan oluşacak siyasi komiteye bağlı bir alt komitenin Mart ayı içerisinde toplanmasını kararlaştırmışlardır.' [129]
Nitekim, bu doğrultuda yapılan çalışmalar sonucunda, 24 - 27 Mayıs 1988 tarihleri arasında Türkiye Dışişleri Bakanı M. Yılmaz başkanlığında bir heyet Atina'yı ziyaret etmiş ve bu ziyaret sırasında Siyasi Komite'nin yürüttüğü çalışmalar sonucunda "Atina Mutabakat Muhtırası"nın imzalanmasına karar verilmiştir. Atina Mutabakatı ile taraflar, birbirlerinin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne ve Ege'nin açık deniz alanlarını ve uluslararası hava sahasını kullanma haklarına saygı gösterilmesi yükümlülüğünü dile getirmişlerdir. Açık deniz alanları ve uluslararası hava sahasında ulusal faaliyetlerin yürütülmesinde, deniz ve hava trafiğinin uluslararası belgeler, kurallar ve yönetmeliklerde öngörülen çerçevede kolayca akımına müdahale etmemeye özen göstermeyi kararlaştırmışlardır... Açık deniz alanlarında ve uluslararası hava sahasında notam veya bildirim veya uyarı gerektiren ulusal askeri tatbikatların planlanması ve yürütülmesinin, aşağıdaki hususları da mümkün olacak azami ölçüde önleyecek şekilde yürütülmesinde mutabık kalmışlardır; a) belirli bölgelerin tecrit edilmesi, b) tatbikat alanlarının uzun süreler için kapatılması, c) tatbikatların turizmin en yoğun olduğu dönemlerde -her yıl 1 Temmuz'dan 1 Eylül'e kadar-.ve başlıca ulusal ve dini resmi tatillerde yürütülmemesi. Bütün ulusal askeri faaliyetlerin planlanması ve yürütülmesi mevcut uluslararası kural, yönetmelik ve usullere uygun olarak yürütülecektir. [130]Günümüz koşulları altında her iki ülke de, ulusal yaklaşımlarını korumakla birlikte, Ege Denizi'ndeki turizm faaliyetlerinden mümkün olduğunca yararlanmak  amacıyla, özellikle Türkiye'nin Batı ile hava yolu bağlantıları düşünüldüğünde, sivil havacılığa ilişkin uçuşlar konusunda belirgin bir yakınlaşma göstermekle birlikte, bu duyarlılık askeri uçuşlar sırasında ve tatbikatlar sırasında sertleşmeye dönüşmekte, çözümsüzlük ve gerginlik sürmektedir.

İki ülke arasında sağlanan yakınlaşmaya koşut olarak Yunanistan'ın Ege hava sahasına ilişkin politikasında da kimi değişiklikler görülmüştür; Dynamic Mix 2000 NATO tatbikatlarına katılacak Türk savaş uçaklarına Yunan hava sahasını kullandırmış olmakla kalmayarak Türk savaş uçaklarının başka bir ülkeye giderken Yunanistan üzerinden geçmesini kabullendiği haberleri basında yer almıştır. Aynı haberde,"Atina'nın bir diğer jesti ise Ege'nin ortasındaki uluslararası hava sahasında Andros ve Psathoura ordu atış alanı mevkilerinin tamamen iptali şeklinde olacak" [131] denilmektedir. 
  
 


120- Bkz; T. Katsoufros, "Ege Denizi'yle İlgili..," ss. 86-88. 
121- Bu konudaki diplomatik gelişmelere ilişkin olarak bkz; Kamuran Gürün, Bükreş-Paris-Atina Büyükelçilik Anıları, İstanbul: Milliyet Yayınları, 1994, ss. 358-360. Gürün'ün yazdığına göre FIR sorumluluk bölgeleri ve hava sahasına ilişkin anlaşmazlığın ortaya çıkışı 15 Mart 1974 tarihinden önce Türk Hava Kuvvetleri'nin Midilli açıklarında yapılacak bir manevra için Yunanistan'dan notam yapmasını istemesi, ancak Yunanistan'ın bu notamı yayınlamaması sonucu ortaya çıkmıştır. "15 Mart günü bize talimat geldi. Hava Ateşemiz, Yunan Hava Kuvvetlerine sordu ve 'menfi cevap verildi' karşılığını aldı. Tabii bu durumu Ankara'ya yazdık. 26 Mart günü yeni bir tel geldi. Bunda manevranın 28 Mart günü yapılacağı, keyfiyetin Yunan makamlarına bildirilmesi, notamlamanın da Türkiye tarafından yapıldığı kayıtlı idi. Söylenen tarihte  manevra da yapıldı. 
 Yunanlılar bir süre sustular. Sonra kara sularımız üzerinde uçuş yaptınız diye bir protesto notası verdiler.Kara suları dedikleri bölge 6 milin dışında 10 milin içinde kalan saha idi... 3 Haziran ile 19 Haziran 1974 tarihleri arasında çeşitli bölgelerde yapılacak manevralar için, yayımlanması istenen notamları Yunanistan, işi inada bindirerek yayımlamadı. Notamlar Ankara'dan yayımlandı, manevralar yapıldı, Yunanlılardan protesto da gelmedi." 
122- Bu konuda bkz; H. Pazarcı, "Ege Denizi'ndeki Türk-Yunan..," s. 117. 
123- Bkz; T. Katsoufros, "Ege Denizi'yle İlgili..," ss. 87-88. 
124- Sözleşme hükümleri için bkz; The Assocation of Journalists, The Aegean-Realities, İstanbul, (basım yılı yok) s. 23. 
125- H. Pazarcı, "Ege Denizi'ndeki Türk-Yunan..," ss. 117-118. 
126- Bkz; The Assocation of Journalists, The Aegean.., s. 26  ICAO hakkında ayrıntılı bilgi için bkz; http://www.icao.int/ 
127- A. Wilson, The Aegean Dispute.., ss. 11-12. 
128- Yunan hava sahasının ihlal edildiğine ilişkin olarak Yunan basınında çıkan haber ve yorumlardan bazıları için bkz; Elefteros Kosmos, 5.9.1982; Ethnos, 5.3.1982; Akropolis, 9.3.1982; To Vima, 9.3.1982; To Vima, 16.3.1982 ; Akropolis, 29.3.1982. 
129- BYE, 4 Mart 1988. 
130- Dış Basında Dışişleri Bakanı A. Mesut Yılmaz'ın Atina Ziyareti..., ss. 57-58. Ayrıca bkz; Kiryakatiki Eleftheritipia, 29 Mayıs 1988. 
131- Taki Berberakis, "Atina, Ege İnadından Vazgeçti", Milliyet, 22 Mayıs 2000, s.21.

EGE DENİZİ'NE İLİŞKİN SORUNLAR
Adaların Silahlandırılması Sorunu


Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerde gerginliğe ve güvensizliğe yol açan bir diğer önemli sorunu ise, Yunanistan'ın egemenliği altında yer alan, ancak, uluslararası antlaşmalarla silahsızlandırma yükümlülüğüne girmiş olduğu adaları, önce gizli daha sonra açıktan, silahlandırmaya başlaması oluşturmaktadır. Yunanistan'ın Ege'deki adaları silahlandırmaya başlamasına ilk tepkinin 29 Haziran 1964'te  bu ülkeye verilen nota ile olduğu görülmektedir. "Türkiye bu durumu ilk olarak 1964'te Yunanistan'ın dikkatine sunarak, 29 Haziran 1964'te, bu devlete bir nota vermiş ve Rodos ve İstanköy'de yapıldığı saptanan tahkimata antlaşmalara uyularak son verilmesini istemiştir. Yunanistan ise  Temmuz 1964'te verdiği yanıtta antlaşmalara uyduğunu ve söz konusu adalarda tahkimat yapmadığını bildirmiştir." [104] Benzer bir tartışma da Yunanistan'ın 1969 yılında Limni adasını silahlandırdığına ilişkin olarak yaşanmıştır. 2 Nisan 1969 tarihinde Türkiye, Yunanistan'a vermiş olduğu bir notada Yunanistan'ın Limni'de yapmış olduğu silahlandırma ve alt yapı çalışmalarının bu adaların antlaşmalarla silahsızlandırılmış statüsüne aykırı olduğu belirtilmiş, Yunanistan ise, 10 Mayıs 1969 tarihli cevabi notasında antlaşmalara saygılı olduğunu belirterek; "Bu adanın havaalanında yapılmakta olan çalışmaların sivil havacılık ihtiyaçlarına cevap vermek üzere gerçekleştirilmektedir," demiştir.[105]

1960'lardan itibaren, Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin Kıbrıs sorunu nedeniyle sıcak savaşa yönelen bir eğilim göstermesi, giderek 1974'de Türkiye'nin Kıbrıs'a askeri müdahalede bulunmak zorunda kalması, iki ülke arasındaki ilişkilerde gerginliği artırırken, diğer yandan da var olan sorunlara barışçıl yollardan çözüm getirilememesi, tarafların ulusal kamuoyları açısından olduğu kadar uluslararası kamuoyunda da bir Türk - Yunan savaşının kaçınılmaz olduğu kanısını yaygınlaştırmaktadır.

Yunanistan, adaları silahlandırırken bir yandan bu adaların uluslararası statüsünü düzenleyen antlaşmaların geçerliliğini tartışma konusu haline getirmiş, diğer yandan ise, uluslararası sistemdeki değişimlerin bu antlaşmaların kurmuş olduğu statüyü geçersiz kıldığını savunmaya başlamıştır. Antlaşmaların hukuksal geçerliliği açısından iki ülke arasındaki tartışmalar sürerken, Yunanistan, NATO savunma sistemi çerçevesinde sorunu ele alarak, öncelikle Limni olmak üzere Yunanistan'a ait olan adaların NATO savunma planları içerisine alınmasını, bu yolla silahlandırma girişimlerine meşruluk ve destek sağlamaya çalışmaktadır. Fiili olarak silahlandırılmış bulunan bu adaların NATO savunma planlarına dahil edilmesi yolundaki Yunan çabaları büyük ölçüde bu çabalara siyasal-hukuksal dayanak sağlayabilmek endişesine yöneliktir.

Türkiye ve Yunanistan arasında adaların silahlandırılmasına ilişkin görüş ayrılıkları, iki ülke arasında Lozan Barış Antlaşması'nın kurduğu dengenin bugün değiştirilmek istenmesinden kaynaklanmaktır.

Ege Denizi'nde Yunanistan'ın egemenliğine bırakılmış olan adaların silahsızlandırılacağına ilişkin üç temel bağıttan söz edilebilir. Bunlardan birincisi, 1923 Lozan Barış Antlaşması'dır. Lozan Barış Antlaşması'nın 12. maddesi hükmüne göre;

"... Doğu Akdeniz Adaları ve özellikle Limni [Lemnos], Semadirek [Samothrace], Midilli [Lesbos], Sakız [Chios], Sisam [Samos] ve [Ahikerya] Nikarya Adaları üzerinde Yunan egemenliğine ilişkin... 13 Şubat 1914 günü Yunan Hükümetine bildirilen karar, işbu Antlaşmanın İtalya'nın egemenliği altına konulan ve on beşinci maddede yazılı olan Adalara ilişkin hükümleri saklı kalmak koşulu ile, doğrulanmıştır." [106]
Aynı Antlaşmanın 13. maddesi ise,"Barışın korunmasını sağlamak amacı ile, Yunan Hükümeti, Midilli[Lesbos], Sakız [Chios], Sisam [Samos] ve [Ahikerya] Nikarya Adalarında aşağıdaki önlemlere saygı göstermeyi yükümlenir,"
diyerek; "bu adalarda hiçbir deniz üssü ve hiçbir istihkam kurulamayacaktır" hükmünü getirmektedir. 13. Madde hükmüne göre,"Yunan savaş uçakları ve öteki hava araçlarının Anadolu kıyısındaki topraklar üzerinde uçması yasaklanacaktır; Buna karşılık, Türkiye Hükümeti de savaş uçaklarının ve öteki hava araçlarının sözü geçen Adalar üzerinde uçmasını yasaklayacaktır... Söz konusu Adalarda Yunan Silahlı Kuvvetleri, silah altına alınıp yerinde eğitilebilecek olan normal askersel birlikle ve tüm Yunanistan topraklarındaki jandarma ve polis sayısı ile orantılı olacak bir jandarma ve polis örgütü ile sınırlı kalacaktır." [107]
Bu konudaki ikinci bağıt ise, 1923 Lozan Boğazlar Sözleşmesi'dir. Sözleşmenin 4. maddesi hükmüne göre,"... Ege Denizi'nde, Semadirek [Samothrace], Limni [Lemnos], [Gökçeada] İmbroz, Bozcaada ve Tavşan Adaları"
askerden arındırılacaktır. Sözleşmenin 6. maddesinde ise, askerden arındırma şartları ve statü belirlenmiştir.Üçüncü bağıt, Oniki Adaların Yunanistan'ın egemenliğine bırakılmasını düzenleyen 1947 Paris Barış Antlaşması'dır. "Türkiye'nin tarafı bulunmadığı 1947 Paris Barış Antlaşmasının 14. maddesi ile XIII. Eki uyarınca Oniki Adaların en ileri biçimde askerden arındırılması öngörülmektedir. Bu adalarda her türlü askeri üs, tesis ve tahkimat yasaklanmakla kalmamakta, ayrıca, askeri eğitim ve silah üretimi de yasaklanmaktadır." [108]

Antlaşma hükümlerine aykırı olarak, Yunanistan'ın egemenliğindeki adaları silahlandırması, buralarda askeri hava alanları, deniz üsleri ve yığınaklar yapması, hukuksal açıdan Yunanistan'ın bazı gerekçelere dayanmasını gerektirmiştir. Yunanistan'ın söz konusu adaları silahlandırırken dayandığı görüşleri şu şekilde sıralayabiliriz.

Adaların silahsızlandırılacağına ilişkin antlaşmaların yapıldığı koşulların süreç içerisinde köklü değişikliklere uğramış olduğu, dolayısıyla bu konuyu  düzenleyen hükümlerin geçersiz olduğu iddiası; [109] Buna göre; savaş sonrasında iki ülke arasında denge kurmayı amaçlayan silahsızlandırmaya ilişkin hükümler içeren antlaşmalar, savaş sonrasında iki ülke arasında dostluk, barış ve işbirliğinin geliştirilmesiyle gereksiz olmuştur. Nitekim, Türkiye, 1936 yılında uluslararası koşulların ve Akdeniz'deki  gelişmelerin dengede değişikliğe yol açtığını ileri sürerek Lozan Boğazlar Sözleşmesi'nin değiştirilmesini ileri sürmüş ve 1936 Montreux Boğazlar Sözleşmesi, bu görüşe uygun olarak  hazırlanmıştır. Dolayısıyla, koşulların değişmiş olduğu gerçeği, Yunanistan, egemenliğindeki adaları silahlandırırken de kullanılabilir. Bunun yanı sıra, İkinci Dünya Savaşı sonrasında uluslararası  ve bölgesel güç değişiklikleri silahsızlanmaya ilişkin antlaşmaların yapıldığı koşulların köklü değişimler geçirdiğini göstermektedir. Türkiye ve Yunanistan, bu köklü değişimlerin dışında kalmayarak, NATO savunma sistemi içerisinde yer almışlardır. Bununla bağlantılı olarak, NATO'nun Türkiye ve Yunanistan için genel güvenlik sistemi oluşturmuş olması, adaların silahtan ve askerden arındırılmış statülerinin geçersiz kalmasına neden olmuştur.

Lozan Boğazlar Sözleşmesi'nin yerine geçen 1936 Montreux Sözleşmesi'nin Yunanistan'a da adaları silahlandırma hakkı tanımış olduğu iddiası; Yunanistan'ın bu iddiasına göre Montreux Sözleşmesi, Lozan Boğazlar Sözleşmesi'nin yerine geçmiş  ve bu sözleşmede yer alan silahsızlandırmaya ilişkin hükümler, Montreux Sözleşmesi ile ortadan kaldırılmıştır. Türkiye, bu sözleşmeye dayanarak Boğazları ve Boğaz önü adaları silahlandırmıştır. Türkiye için geçerli olan bu hak, Yunanistan için de geçerlidir; dolayısıyla, Yunanistan Limni ve Semadirek adalarını silahlandırabilme hakkına sahiptir.

Bu bağlamda ileri sürülen bir diğer gerekçe ise, Türk Dışişleri Bakanı T. R: Aras'ın 31 Temmuz 1936 tarihinde TBMM'de yapmış olduğu konuşma sırasında, Türkiye'nin Boğazlar bölgesini silahlandırmaya başlamasına olanak veren Montreux Boğazlar Sözleşmesinin kabulü ile Yunanistan'ın da Limni ve Semadirek adalarını silahlandırabileceğine ilişkin açıklamasıdır. "Yunanistan, T.R. Aras'ın bu sözlerinin Montreux Sözleşmesinin gerçek yorumunu oluşturduğunu ve anılan adaların Montreux Sözleşmesi ile askerleştirilebileceğini kanıtladığını bildirmektedir." [110]

Yunanistan'ın ileri sürdüğü bir başka gerekçe ise, Türkiye'nin Montreux Sözleşmesi ile, Boğaz önü adalarını  silahlandırmış olmasına ilişkindir. Yunanistan'a göre bölgedeki tüm adaların statülerinin aynı şekilde düzenlenmiş olması, Yunanistan'a, egemenliği altındaki Limni ve Semadirek adalarını silahlandırma hakkı tanımaktadır. [111]

Bütün bunların yanı sıra, Yunanistan'ın özellikle Oniki Adalara ilişkin olarak ileri sürmüş olduğu bir diğer iddia ise, Türkiye'nin, 1947 Paris Barış Antlaşmasına taraf olmaması nedeniyle, bu antlaşmaya dayanarak Yunanistan'ın adaları  silahlandırma hakkına karşı çıkamayacağıdır. Yunanistan'ın yaklaşımına göre, bir antlaşma ancak onu imzalayanlar arasında hak ve yükümlülükler doğuracağından, üçüncü devletleri bağlamaz ve hak doğurmaz. Bununla birlikte, Yunanistan'a göre, 1947 Paris Barış Antlaşması ile silahsızlandırılan İtalya'nın 1950'lerden itibaren silahlandırılması, statü değişikliğine yol açtığından Yunanistan da Oniki Adaların silahsızlandırılacağına ilişkin hükümlerle bağlı olmayacaktır.

BM Antlaşması'nın vermiş olduğu meşru savunma hakkına ilişkin iddia;

"Yunanistan, özellikle 1974 Kıbrıs olaylarından sonra Doğu Ege  adalarını Türkiye'nin tehdit ettiğini ileri sürerek, bu veriyi iddiasının temel taşı yapmaktadır. Birleşmiş Milletler Antlaşması'nın 51. maddesi de üye devletlere meşru savunma hakkını tanıdığına göre, Yunanistan böyle bir tehdit karşısında adaları askerleştirme hakkının doğduğunu ileri sürmektedir." [112]
Yunanistan'ın ileri sürmüş olduğu iddialar karşısında Türkiye, adaların silahsızlandırılmasına ilişkin antlaşmaların geçerli olduğunu savunmuştur. Türkiye'nin görüşüne göre, Yunanistan'ın egemenliğine bırakılan, ancak, silahsızlandırılması kararlaştırılan adalara ilişkin antlaşmaların yapıldığı  dönem koşulları ile günümüz koşulları arasında Türkiye'nin güvenliği ve çıkarları, savunması açısından bir fark bulunmamaktadır. İki ülke arasındaki ilişkilerin genel süreci içerisinde sertlik ve yumuşama arasında dalgalanma göstermekte oluşu ve antlaşmalarla kurulan dengenin her iki ülke açısından da yaşamsal öneme sahip olması, dengede oluşabilecek olası bir değişikliğin çatışma ile sonuçlanabileceği kuşkularını artırmaktadır. İki ülke arasında pek çok soruna kolaylıkla çözüm bulunamaması, kuşkuları daha da artırmaktadır. Yunanistan'ın ileri sürdüğünün aksine, Türkiye'nin Montreux Boğazlar Sözleşmesi'nin hazırlanışında koşulların değişmiş olduğuna ilişkin görüşlerini, adalara uygulamak mümkün değildir. Gerçekten de, Lozan Boğazlar Sözleşmesi ile Türk Boğazlarının Milletler Cemiyeti ve dört büyük devletin güvencesi altına konulmuş olması, söz konusu  Yunan adaları ile Türk Boğazları arasındaki statü farklılığını yansıtmaktadır. Bu bağlamda, 1930'ların ikinci yarısından itibaren uluslararası  ve bölgesel gelişmelerin etkisini en fazla hissettirdiği konulardan birisi, Türkiye açısından, Boğazların etkin güvenliğinin ve savunmasının sağlanabilmesi konusu oluşturmuştur. Bu nedenle, Türkiye, Lozan Boğazlar Sözleşmesinde öngörülen etkin güvencelerden yoksun kalma riski karşısında Boğazlardaki egemenliği ve Türkiye'nin güvenliğini garanti altına alabilecek yeni bir sözleşmenin yapılmasını imzacı devletlere bildirmiş ve Montreux Boğazlar Sözleşmesi, esas olarak Türkiye'nin Boğazlar üzerindeki egemenlik haklarını ve Türkiye'nin güvenliğini garanti altına almak amacıyla düzenlenmiştir. Kaldı ki, Yunanistan, koşulların değişmiş olduğuna ilişkin olarak bir girişimde bulunarak Lozan Boğazlar Sözleşmesine taraf olan devletlerden adaların silahlandırılması yönünde yeni bir düzenlemeye gidilmesini istememiş, onlardan bu yönde rıza beyanında bulunmalarını istememiştir.[113]İkinci Dünya Savaşı sonrasında uluslararası koşulların değişmiş olması ve Türkiye ile Yunanistan'ın NATO savunma sistemi içerisinde yer almış olması da Yunanistan'a adaları anlaşmalara aykırı olarak silahlandırma hakkı vermemektedir. "... NATO Antlaşması'nın hiçbir hükmü de üyeleri arasında varolan herhangi bir askerden arındırma hükmünün düştüğü yolunda bir yoruma yer verir nitelikte değildir. Tam aksine, NATO Antlaşmasının 8. maddesi taraflar arasında bu Antlaşmaya aykırı hiçbir hükmün bulunmadığını bildirmek suretiyle, Türkiye ve Yunanistan'ın bu Antlaşmaya katılmaları sırasında yürürlükte olan ilgili askerden arındırma hükümlerinin bir hukuksal çelişki doğurmadığını teyid etmiş olmaktadır." [114]

Montreux Boğazlar Sözleşmesi'nin Lozan Boğazlar Sözleşmesi'nin yerini aldığı ve Türkiye'nin, Boğazları silahlandırmasına koşut olarak Yunanistan'ın da, Limni ve Semadirek adalarını silahlandırabilmesine olanak tanıdığına ilişkin olarak, T.R. Aras'ın, TBMM'de yapmış olduğu konuşmanın Türkiye'yi ne şekilde bağladığına ilişkin olarak oldukça farklı yaklaşımlar bulunmaktadır. Gerçekte, kişisel bir değerlendirme olup olmadığı tartışma konusu olan bu yaklaşımın Türkiye'yi bağlayabilecek bir nitelik taşıyabilmesi ve Yunanistan'a adaları silahlandırabilme olanağı sağlayabilmesi için her şeyden önce bütün imzacı devletlerin ortak iradelerinin bu yönde olması gerekir ki, bu durum gerçekleşmemiştir.[115]

Türkiye açısından, Yunanistan'ın adaları silahlandırırken ileri sürmüş olduğu, Montreux Boğazlar Sözleşmesi'nin Lozan Boğazlar Sözleşmesi'ni ortadan kaldırdığına ilişkin görüşleri bir an için kabul edilmiş olsa dahi, bu durumda Lozan Barış Antlaşması'nın12. ve 13. maddelerinin halen yürürlükte olması, Yunanistan'a adaları silahsızlandırma yükümlülüğü getirmektedir.

Yunanistan'ın Oniki Adaların silahlandırılması sırasında dayandığı görüşler de, Türkiye açısından, kabul edilebilir nitelikte değildir. Gerçekten de, Türkiye, 1947 Paris Barış Antlaşması'na taraf devletlerden biri olmamakla beraber, Lozan Barış Antlaşması'nın 16. maddesi uyarınca adaların daha sonra belirlenecek statüsünde ilgili taraflardan biri olarak kendisi dışında alınacak bir kararla saptanacak olan statüyü önceden kabullenmekle yükümlenmiştir. Bu bağlamda, Türkiye'nin dolaylı olsa da Yunanistan'a karşı bu antlaşmanın hükümlerinden yararlanma hakkı bulunmaktadır. Ayrıca Yunanistan'ın 1947 Paris Barış Antlaşması'nı ihlal ederek Oniki Adaları silahlandırdığını ileri sürerken Türkiye, bu antlaşmanın uluslararası hukuk açısından objektif statü yaratmakta olduğu gerçeğine dayanmakta ve bu noktadan hareketle, antlaşmayı imzalayan devletlerden biri olmamasına karşın, üçüncü devletlerin hak ve çıkarlarını korumak bakımından bu antlaşmalarda yer alan hükümlerin kendisi bakımından da ileri sürülebileceğini bildirmiştir. [116]

Yunanistan'ın adaları silahlandırma çabaları sırasında 1974 sonrası dönemde sıklıkla vurgulanan, BM Antlaşması'nın 51. maddesinde düzenlenmiş bulunan meşru savunma hakkı da hukuksal açıdan Yunanistan'a adaları silahlandırma hakkı tanımaktan uzaktır. "En başta, BM Antlaşması'nın 51. maddesi meşru savunma hakkının bir doğal hak olduğunu kabul ettikten sonra bu hakka başvurma koşullarını düzenlemektedir. Bu koşullardan birincisi, meşru savunma hakkının ancak silahlı bir saldırıya uğranıldığı zaman kullanılabileceğidir. Dolayısıyla, tehdit gerekçesi ile meşru savunma  hakkının kullanılması söz konusu değildir. Kaldı ki, meşru savunma hakkının niteliği, bunun bir silahlı saldırıya yine silahlı cevap verilmesi biçiminde ortaya çıkmasını gerektirmektedir. Böyle bir saldırı olmadan meşru savunma hakkı fiilen kullanım dışı bulunduğundan, adları silahlandırma işleminin de bir meşru savunma eylemi olarak değerlendirilmesi olanağı yoktur." [117]

Diğer yandan, 51. madde uyarınca bir devletin meşru savunma hakkından yararlanması için sadece bir tehdit algılamasında bulunması yeterli olmamakta, fiili bir saldırının olması şartı gerekmektedir. Fiili bir saldırının olması durumunda bile, silahlı cevap vermenin gerekmediği bir duruma ulaşılması ile meşru savunma hakkı da sona ermektedir. Bu konuda Lozan Boğazlar Sözleşmesi'nin 9. maddesi hükmünde taraflara şu yükümlülük getirilmektedir;

"Eğer savaş durumunda Türkiye ya da Yunanistan savaşan devlet haklarını kullanarak yukarıda belirlenen askerlikten arındırılmış duruma bir değişiklik getirmiş olurlarsa, barış yapılır yapılmaz işbu Sözleşmede öngörülen rejimi yeniden kurmak zorunda olacaklardır." [118]
Ege Denizi'nde Yunan egemenliğinde olan adaların, bu adaların statülerini düzenleyen antlaşmalara aykırı olarak askerileştirilmesi/silahlandırılması, 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sonrasında gerginleşen ikili ilişkiler bağlamında, yoğun tartışmalar ve hızlı bir silahlanma yarışına öncülük etmiştir. Türkiye ve Yunanistan arasında ilişkilerde gündeme ağırlığını koyan sorunlara, barışçıl, adil ve kalıcı bir çözüm yolunun bulunamaması, güvensizliği artırmakla kalmamış, beraberinde iki ülke arasındaki sorunların ancak olası bir savaşla çözümlenebileceği kanısını yaygınlaştırmıştır. Nitekim, bunun sonucunda, Türkiye, NATO'ya tahsis etmiş olduğu silahlı kuvvetlerinin dışında, yeni bir silahlı kuvvet oluşturmuş ve Ege Ordusu (Dördüncü Ordu) [119] olarak adlandırılan bu kuvvetler, Ege Bölgesi'nde konuşlandırılmışlardır. Amfibi deniz harekatlarını yapabilecek yetenekte olan bu kuvvetler, Yunanistan'da Türkiye'nin kendisine yakın olan Yunan adaları üzerinde hak iddiasında bulunduğu ve bu adaları elde edebilmek için uygun zamanı beklemekte olduğu spekülasyonlarının yaygınlaşmasına yol açmıştır. Kıbrıs olaylarının da etkisi ile Yunan ulusal kamuoyunda oluşan Türkiye'ye ilişkin kuşkular ve cunta dönemi Yunan Ordusu'na yönelik olumsuz yargılar, bir yandan Yunan Ordusuna yeni bir şekil verme gereğini gündeme getirirken, diğer yandan da ulusal birliği sağlama çabaları sırasında ulusçu yaklaşımlarla ordu-halk-yönetim arasındaki bağların güçlendirilmesi  girişimleri, beraberinde Türkiye'den kaynaklanan bir sürekli tehditin var olduğu propagandasının yapılmasına ve hızlı bir silahlanmaya yol açmıştır. Sürekli bir "Türk tehditi"nin var olduğu iddiaları ve silahlanma çabaları, Yunanistan'ın egemenliği altındaki adaları ve özellikle stratejik konumu açısından öncelikli olan adaları, antlaşmalardaki statülerini göz ardı ederek silahlandırmasına kolaylık sağlamıştır. Olası bir Türk saldırısına karşı önceden hazırlıklı olmak ve ulusal toprak bütünlüğünü ve güvenliğini sağlamak çabası, antlaşmaların silahsızlandırmaya ilişkin hükümlerinin dışlanmasına yol açmıştır.NATO savunma sistemi içerisinde yer almalarına karşın her iki ülkenin de taraf oldukları uluslararası bağlantıların, sorunları çözüme vardırma çabalarında yetersiz kalması, hem Türkiye'nin hem de Yunanistan'ın taraf oldukları bölgesel-uluslararası örgütlerde AB, NATO gibi, kendi ulusal yaklaşımları doğrultusunda destek arayışları içerisinde olmalarına etkide bulunmaktadır. Uyuşmazlıklara çözüm bulunamaması, iki ülke arasında hızlı bir silahlanma yarışının gündeme gelmesi, NATO çerçevesinde ulusal ve bölgesel güvenliği sağlamaya yönelik çabalarda aksaklıklara yol açabilmektedir. NATO ittifak ve savunma sisteminin güneydoğu kanadını oluşturan Türkiye ve Yunanistan arasındaki sorunların, özellikle adaların silahlandırılmasına ilişkin olanı, 1980'lerin ikinci yarısından itibaren, hem NATO savunma planlarının hazırlanmasında, hem  askeri tatbikatların planlanması ve uygulanması sırasında, hem de her iki ülkede yapılması planlanan askeri ve ekonomik yatırımlar sırasında karşılıklı vetolaşmalar yüzünden, ittifak içerisinde yeni sorunlar doğurmaktadır. (Limni adasının NATO savunma planlarına dahil edilmesi ve burada Yunanistan tarafından konuşlandırılmış bulunan kuvvetlerin, NATO planlarına katılması için ileri sürülen Yunan istekleri ve Türkiye'nin tepkileri, buna iyi bir örnektir.) Bu çerçevede iki ülke arasında sürdürülen sert siyasi ve hukuksal tartışmalar, ittifak sistemi içerisinde görüş ayrılıklarına yol açmakta, ittifak sisteminin güneydoğu kanadında fiili bir iletişimsizlik ve kopukluk yaşanmaktadır.

Bir başka açıdan bakıldığında, iki ülke arasında sürdürülen tartışmalar, bu konuda bir kısır döngünün yaşanmakta olduğunu göstermektedir. Yunanistan, adaları silahlandırma çabalarına gerekçe olarak, Türkiye'nin, Yunan adaları karşısında büyük bir amfibi harekat yapabilme yeteneğine sahip ve bu amaçla donatılmış bulunan Ege Ordusu'nu kurmasını göstermekte ve Türkiye'nin koşulları kendince uygun olan bir zamanda, Yunan egemenliğinde olan ve Anadolu kıyılarının açığında yer alan adaları, Kıbrıs'ta olduğu gibi, ani bir harekatla işgal edeceğini iddia etmektedir. Bu nedenle, böyle bir tehdit altında bulunan Yunanistan için adaların silahsızlandırılacağına ilişkin hükümler, Yunanistan'ın toprak bütünlüğü açısından bir önem taşımamaktadır. Buna karşılık, Türkiye, 1960'ların başından itibaren adaları  antlaşmalara aykırı olarak silahlandırmaya başlayan Yunanistan'ın, aksine, Ege Ordusu'nu 1975 yılında kurmuş olduğunu açıklayarak, Türkiye'nin, Yunanistan'ın egemenliğinde olan hiçbir toprak parçası üzerinde isteği bulunmadığını, aksine, Yunanistan'ın söz konusu adaları, bu adaların statülerini karara bağlayan uluslararası bağıtlara aykırı olarak, iki ülke arasında kurulmuş olan dengeyi kendisi lehine değiştirmeye çalışmakla suçlamıştır. Olası bir Türk - Yunan savaşı sırasında savaşın niteliğinin genel olarak hızlı ve kara savaşından daha fazla, kesin sonuç almaya yönelik, hava kuvvetlerinin ağırlıklı olarak kullanılacağı ve füze sistemlerinin büyük önem taşıyacağı açıktır; bu noktada Yunan Silahlı Kuvvetleri'nin kara kuvvetlerini kullanarak Türkiye'ye yönelik bir saldırıda bulunmayacağı -en azından Ege kıyılarında-  düşünülebilir. Buna karşılık, Türkiye kıyılarına yakın adalarda oluşturulacak savunma ya da saldırı amaçlı askeri yığınaklar büyük ölçüde füze sistemleri ve hava kuvvetlerine ilişkin olacaktır. Bu nedenle, Türkiye'nin gücü  ne oranda büyük olursa olsun kimi dışsal nedenlerden dolayı kısa süreli olması büyük bir ihtimal olan ve istenmeyen bir Türk - Yunan savaşı sırasında karşı tarafa en kısa süre içerisinde en fazla kaybı verdirebilecek olan taraf savaşın olası galibi olarak çıkacaktır. Böylesi bir durumda, Ege Denizi'ndeki Yunan adalarının çokluğu ve dağınıklığı, Türk kıyılarına yakınlığı, bu adalara stratejik bir önem kazandırmakta ve Türkiye açısından ulusal güvenlik ve toprak bütünlüğü yönünden sürekli olarak göz önünde bulundurulması gereken bir faktör olarak değerlendirilmektedir.

Bu bağlamda, Türkiye ve Yunanistan arasındaki adaların silahlandırılması konusu, gerçekte, iki ülke arasındaki güvensizliği oldukça iyi yansıtan, stratejik güç dengesinde üstünlük elde etme çabası olarak ve/veya en azından, gücün dengelenmesi çabası olarak karşımıza çıkmaktadır. İki ülkenin de aralarındaki güç dengesini sürdürebilecek olanaklara ve araçlara sahip oldukları sürece, bu yöndeki çabalarını sürdürecekleri düşünülebilir.

Dolayısıyla, S300 füzelerinin Kıbrıs yerine Girit adasında konuşlandırılmasına karar verilmiş olmasını da Türk - Yunan güç dengesinde stratejik bir yapılanma olarak değerlendirmek gerekecektir. Girit'in Ege Denizi'nin Akdeniz'e çıkışını kontrol eden konumunun yanı sıra özellikle Türkiye'nin Ege Denizi üzerindeki hava gücü üzerinde olumsuz bir etki yaratıp yaratmayacağı gündemdeki konular arasındadır. S300 füzelerinin konuşlandırılmasının ardından Ege Denizi üzerinde Türk ve Yunan savaş uçakları arasında daha önce yaşanan it dalaşlarının daha da tehlikeli bir durum oluşturacağı, S300 radarlarının Türk savaş uçaklarına kilitlenmeleri durumunda bu uçakların kendi inisiyatifleriyle meşru savunma haklarını kullanarak hedefleri imha edebilecekleri; bunun da iki ülke silahlı kuvvetlerini sıcak bir çatışmaya sürükleyebileceği endişesi yaşanmaktadır. 
  
 


104- Şükrü Gürel, Tarihsel Boyut İçinde Türk - Yunan İlişkileri (1821-1993), Ankara: Ümit Yayıncılık, 1993, s. 69. 
105- Hüseyin Pazarcı, Doğu Ege Adlarının Askerden Arındırılmış Statüsü, Ankara: Turhan Kitapevi, 1992, ss.53-54. 
106- Antlaşma hükümleri için bkz; İ. Soysal, Türkiye'nin Siyasal.., ss. 89-90.
107- Bkz; İ. Soysal, Türkiye'nin Siyasal.., s. 90. 
108- Hüseyin Pazarcı, "Ege Adalarının Hukuksal Statüsü," A. Ü. SBF Dergisi, Cilt. LXIII, No. 3-4, Temmuz-Aralık 1988, s. 153 
109- H. Pazarcı, "Ege Adalarının Hukuksal Statüsü..," ss. 153-157. 
110- Bkz; H. Pazarcı, "Ege Adalarının Hukuksal..," ss. 156-157. 
111- Bkz; Hüseyin Pazarcı, " Ege Adalarının Lozan ve Paris Andlaşmalarıyla Saptanan Askerden Arındırılmış Statüsü Değişmiş midir?" A. Ü. SBF Dergisi, Cilt. LXIII, No. 3-4, Temmuz-Aralık 1988, s. 216 
112- H. Pazarcı, "Ege Adalarının Hukuksal..," s. 160. 
113- Tartışmalar için bkz; H. Pazarcı, "Ege Adalarının Hukuksal ..," , H. Pazarcı, "Ege Denizi'ndeki..," , Aydoğan Özman, "Lozan Andlaşmalarında Ege Adalarının Hukuki Statüsü," A. Ü. SBF Dergisi, Cilt. LXIII, No. 3-4, Temmuz- Aralık 1988, ss. 197-207 , H. Pazarcı, "Ege Adalarının Lozan..," . 
114- H. Pazarcı, "Ege Adalarının Hukuksal..," s. 155. 
115- Bu konudaki tartışmalar için bir önceki dipnotta anılan makalelere bakınız. 
116- Bkz; sözü geçen makaleler. 
117- H. Pazarcı, "Ege Adalarının Hukuksal..," s. 160. 
118- Bkz; İ. Soysal, Türkiye'nin Siyasal.., s. 148. 
119- Ege Ordusu'nun Yunanistan üzerinde oluşturduğu tehdit algılamaları çerçevesinde bu ordunun bir başka bölgeye taşınması konusu sıklıkla gündeme getirilmiştir. Son olarak 21 / 22 Mayıs 2000 tarihinde basında yer alan haberlerde emekli Oramiral Güven Erkaya'nın Ege Ordusu'nun kaldırılmasını da içeren bir raporu öneri olarak hükümete sunduğu belirtilerek bu konu yeniden tartışmaya açılmıştır. Bu arada Genelkurmay Başkanlığı'nın Ege Ordusu'nun kaldırılmasına olumlu yaklaştığına ilişkin olarak basında haberler çıkmıştır. Bkz; Hasan Cemal, "Ege Planına Asker Sıcak", Milliyet, 23 Mayıs 2000; Önder Yılmaz, "Ege'de Barış Atağı", Milliyet, 23 Mayıs 2000, s. 20. Ertuğrul Özkök, "Gürel'in Ege Ordusu Cevabı", Hürriyet, 23 Mayıs 2000, s. 19. Genelkurmay Başkanlığı ise, yapmış olduğu açıklamada Ege Ordusu'nun kaldırılmasına sıcak baktıklarına ilişkin açıklamaların gerçeği yansıtmadığını vurgulayarak Ege Ordusu'nu kaldırmayı düşünmediklerini belirtmiştir. Yapılan yazılı açıklamaya göre, "Son günlerde bazı basın - yayın organlarında, Ege Ordusu'nun kaldırılması ile ilgili olarak 'Genelkurmay Başkanlığı'nın konuya sıcak baktığı' yönünde haber ve yorumların yer aldığı görülmektedir. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu, Ege Ordusu'nun kaldırılması konusunda hiçbir kimse ile görüş alışverişinde bulunmamış ve hiçbir ortamda bu yorumları destekleyecek bir beyanı veya iması olmamıştır. Ayrıca, Genelkurmay Başkanlığı'nın gündeminde Ege Ordusu'nun kaldırılması ile ilgili herhangi bir konu yer almamaktadır. Basın ve yayın organlarında Ege Ordusu hakkında yer alan haber ve yorumlar, yazarların kendi düşüncelerini ve değerlendirmelerini yansıtmaktadır"; "Ege Ordusu Kalıyor", Milliyet,  24 mayıs 2000, s. 20.

EGE DENİZİ'NE İLİŞKİN SORUNLAR
1987 Kıta Sahanlığı Bunalımı


Yunanistan'da, bu ülkenin de ortağı bulunduğu Kuzey Ege Petrol Şirketi'nin Taşoz Adası'nın 10 mil doğusundaki bir bölgede petrol arama ve sondaj yapmayı planlamasının ardından, Yunanistan'ın bu şirketi ulusallaştırmak istemesi, ulusal karasuları sınırları dışında petrol arama ve sondaj çalışmalarına gidilmesini yasaklayan 1976 Bern Anlaşması'na aykırı bir davranış oluşturmuştur. Türkiye, bu duruma karşı çıkmış ve Bern Anlaşması'na aykırı düşen bu gibi davranışlara izin vermeyeceğini açıklamıştır. Türkiye'nin bu konudaki yaklaşımını açıklayan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Eralp'e göre;

"Yunanistan'ın karasularının ötesinde petrol arama faaliyetlerinde bulunacak olması, iki ülke arasında kıta sahanlığı konusunda anlaşma  yapılana kadar, bu tip davranışlardan kaçınmalarını öngören 1976 Bern Anlaşması'nın ihlali niteliğindedir. Türkiye, şimdiye kadar azami hassasiyetle Bern Anlaşması'na uydu, kıta sahanlığı ile ilgili faaliyetlerden kaçındı. Yunanistan da bu çerçevede hemen ihlalleri durdurmalıdır. Aksi takdirde Türkiye, Ege'deki haklarını ve çıkarlarını korumak için gerekli olan her şeyi yapacaktır." [96]
Türkiye'nin bu görüşlerine karşılık, Yunanistan tarafından yapılan açıklamada;"Yunanistan'ın görüşlerinde herhangi bir değişikliğin olmadığı belirtildikten sonra, Yunan kıta sahanlığında nerede, nasıl ve ne zaman petrol araştırması veya sondaj yapılacağına ilişkin kararın sadece Yunanistan tarafından alınabileceği," ifade edilmiştir.[97]

Yunan Hükümet sözcüsü tarafından yapılan açıklamada Karamanlis ve Ecevit tarafından kabul edilmiş olan Bern Anlaşması'nın, "defalarca dile getirildiği gibi, görüşmeler dönemi  için imzalandığından şu anda yürürlükte olmadığı" belirtilmiştir. Yapılan açıklamaya göre,

"Sözleşme, görüşmeler dönemi için, Lahey Adalet Divanı'na başvurmak üzere bir taahhüttü. Görüşmeler çıkmaza girince de bu Sözleşme geçerliliğini yitirmiştir." [98]

Türkiye ve Yunanistan arasında çıkan gerginlik, karşılıklı suçlamalarla tırmanma gösterirken, Türkiye, Yunanistan'ın tartışmalı bölgelerde petrol aramasını önlemek için harekete geçeceğini açıklamış ve Piri Reis araştırma gemisini Ege Denizi'ne göndermiştir. Gerginliğin artmasına koşut olarak, her iki ülkede de silahlı kuvvetler alarma geçirilmiş ve sonunda bunalımın giderilebilmesi için NATO, AET ülkeleri ve ABD'nin yoğun çabası gerekmiştir. Yunan savaş uçaklarının Ege Denizi'nde araştırma faaliyetlerini yürüten Piri Reis araştırma gemisini taciz etmesi, iki ülke arasında sert protesto notalarına konu edilmiştir.

26 Mart 1987 tarihinde Türkiye'nin Ege'deki tartışmalı bölgede TPAO'ya petrol  arama ruhsatı vermesi, iki ülke arasında bunalımın artmasına yol açmış, Yunanistan Başbakanı Papandreu, Yunanistan'a ait olduğunu iddia ettiği kıta sahanlığı içerisinde Türk petrol arama gemisinin araştırma yapmasının engelleneceği ve "söz değil, fiille" karşılık verileceği uyarısında bulunmuştur. [99]

Bakanlar Kurulu toplantısından sonra bir açıklama yapan Yunan Başbakanı Papandreu, Türk gemisi SİSMİK I'in (Piri Reis) araştırma yapmasına izin vermeyeceklerini söylemiş; "Yunan Ordusu, eğer komşularımız bu saldırgan hareketleri uygulamaya geçerlerse, Türklere iyi bir ders verecektir," demiştir. Ayrıca, Papandreu, mevcut krizin savaşa dönüşmesi halinde ülkesinde bulunan Amerikan üslerini, "Washington'un Türklere eğilim göstermesinden dolayı" kapatacaklarını açıklamıştır. [100]

Yunanistan'ın açıklamaları karşısında Londra'da bulunan Başbakan Özal, BBC2'ye vermiş olduğu 27 Mart tarihli açıklamayla,

"(Yunanlılar) uluslararası sularda petrol aramak için harekete geçerlerse, bizim de aynı yerde olmasa da, uluslararası sulara açılıp petrol aramak son derece tabii hakkımız olacaktır. Fakat onlar, uluslararası sular bizim diyerek gelir ve gemimize dokunurlarsa, bu bir savaş nedeni olur" demiştir. ABC TV'ye vermiş olduğu demecinde Özal, Yunanistan'da Papandreu'nun iktidara gelmesinden sonra kıta sahanlığına ilişkin görüşmelerin kesildiğine dikkati çekmiş ve Bern Anlaşması'nın geçerli olmadığını iddia eden Papandreou hükümetinin, tartışmalı bölgelerde petrol arama faaliyetlerine başlanacağını açıklamasına değinerek, Türkiye'nin de Yunanistan'ın Bern Anlaşması'nı yok saymasına karşılık  olarak, TPAO'ya, Ege'de petrol arama ruhsatı verdiğini açıklamıştır. Hakkaniyete ve adalete uygun bir çözüme ulaşmak için iki ülkenin de haklarını gözetmek gerektiğine değinen Özal, "Bu sebeple, Türkiye'nin uluslararası sularda kuvvet kullanma suretiyle araştırma yapacağını söylemek doğru değildir. Hayır, sorun bu değildir. Asıl gerçek, Yunanistan'ın yaptığı takdirde Türkiye'nin de araştırmaya başlayacağıdır. Araştırma gemimizin korunması kadar tabii bir şey yoktur. Çünkü, Papandreu'nun kendisi araştırma gemimizi engelleyeceğini bir demecinde belirtmiştir. Yunan gemileri tartışmalı sularda araştırma yapmadığı takdirde bizim araştırma gemimizin de karasularında kalacağı hususunu açıkça belirtmiştik. Diğer bir ifadeyle, Yunanistan o yola gittiği takdirde, biz de aynen kendileri gibi araştırmalarımızı uluslararası sulara doğru genişletecektik," demiştir. [101]

Karşılıklı olarak yapılan bu açıklamalardan sonra, iki ülke arasında diplomatik girişimler hızlanmış ve NATO Genel Sekreteri Carrigton ve ABD diplomatik çevrelerinin çabalarıyla bunalım hafifletilmiştir. Bunalımın azaltılmasında Yunanistan'ın tartışmalı sularda petrol aramaktan vazgeçtiğini diplomatik yollardan Türkiye'ye bildirmesi ve Kuzey Ege Petrol Şirketi'nin "28 Mart tarihine kadar Taşoz Adası Doğusunda petrol çıkarmaya başlayacağına ilişkin planlarını askıya aldığını" açıklaması etkili olmuştur.[102]

Bunun yanı sıra, Yunan Hükümet sözcüsü Rumbatis Atina Radyosundan da yayınlanan basın açıklamasında "Taşoz Adası'nın Prinos bölgesinde petrol araştırmaları yapacak konsorsiyumunun aramaları ertelediğini, Devlet Petrol İşletmeleri'nin de bu konuda hiç bir plan yapmadığını" açıklamıştır.[103]

Kıta sahanlığı sorununda 1987 Martında ortaya çıkan gerginlik, iki ülke ilişkilerinin yönelimi açısından oldukça önemli noktaları ortaya çıkarmıştır. Bir kez, Yunanistan'ın sıklıkla vurgulamakta olduğu Bern Anlaşması'nın geçersiz olduğuna ilişkin yaklaşım, her iki ülkenin  ulusal karasuları dışında, tartışmalı bölgelerde, petrol arama faaliyetlerine girişmeyeceklerini  açıklamasıyla, yerini Bern Anlaşması'nın geçerli olduğu yaklaşımına bırakmıştır. Bunalımın ortaya çıkarmış olduğu  bir diğer sonuç ise; Yunanistan, bu bunalım sırasında AET ve NATO üyesi ülkeler ve ABD'ye karşı suçlayıcı bir yaklaşım sergilemiş ve özellikle, Türkiye'nin ilişkilerinin soğuk olduğu Bulgaristan ile yoğun diplomatik iletişim sergilemiş, Varşova Paktı'nı gelişmelerden haberdar etmiştir. Ayrıca, gerginliğin artmasıyla birlikte Yunanistan, ülkesinde bulunan Nea Makri  Amerikan üssünü geçici olarak kapatma kararı alarak, ABD'nin iki ülke arasındaki bunalım sırasındaki tutumuna sert tepki göstermiştir.

Bütün bunların yanı sıra, 1987 Mart Ege Denizi kıta sahanlığına ilişkin bunalım, iç politika açısından her iki ülkede de hükümetlere karşı sert eleştirilerin yapılmasına yol açmış, hükümetler bunalım sırasında ulusal çıkarları tam olarak koruyamamakla suçlanmışlardır.

Kıta sahanlığı konusunda iki ülkenin de "şimdilik" kaydıyla uluslararası sularda petrol arama faaliyetlerine girişmeyeceklerini açıklamalarından sonra, iki ülke arasındaki olası savaş riski geçici olarak ertelenmiş bulunmaktadır. Gerçi gerginlik atlatılmıştır, ancak, taraflar arasında sorunun özüne ilişkin görüş ayrılıklarının yanı sıra sorunun hukuki mi yoksa siyasi bir sorun mu olduğuna ilişkin yaklaşım farklılıkları da gündemde varlığını sürdürmektedir.

Davos süreci içerisinde başlayan ikili iletişim ve görüşmeler ise, taraflar arasındaki sorunların çözümlenmesine yönelik olmaktan çok, iki ülke arasındaki güven ve doğrudan iletişimin yeniden kurularak geleceğe yönelik bir zeminin hazırlanmasını hedeflemektedir. Bu bağlamda, kıta sahanlığına ilişkin uyuşmazlık konusunun daha uzun süre çözümlenemeyeceği söylenebilir. Yunanistan, sorunun  Uluslararası Adalet Divanı'na götürülerek çözümlenmesi önerisinde ısrar ederken, Türkiye, ilke olarak bu fikre ılımlı yaklaşmakla birlikte, iki ülke arasında doğrudan görüşmeler yapılarak bir çözüme ulaşılmadan Divan'a gidilmesine karşı çıkmaktadır. Bu gelişmeler çerçevesinde, Yunanistan kıta sahanlığına ilişkin beklentilerini, özellikle, ulusal karasuları sınırını 6 milden 12 mile çıkarma hakkını kullanabileceği bir ulusal/uluslararası ortam beklentisi  içerisine girmiş bulunmaktadır. Türkiye'nin böylesi bir kararı savaş nedeni olarak değerlendirmesi, Yunanistan'ın bu yöndeki çabalarını şu an için engellemektedir.

Bununla birlikte, Aralık 1999'da Helsinki Zirvesi'nde varılan mutabakat sonucu, Türkiye ve Yunanistan arasındaki Ege Denizi'ne ilişkin sorunların, uyuşmazlıkların 2004 yılına değin ikili görüşmeler yoluyla çözümlenmesi, çözümlenemediği takdirde ise Uluslararası Adalet Divanı'na götürülmesine ilişkin sürecin başlatılması kararlaştırılmış bulunmaktadır. Söz konusu tarihe kadar iki ülke arasında uyuşmazlık konularının çözümüne ilişkin girişimlerin sonuç verip vermeyeceği belirsiz olmakla birlikte, bu konuda tarafların daha iyimser oldukları söylenebilir. 
  
 


96- Reuter, 5 Mart 1987. 
97- Basın Yayın Enformasyon (BYE), 5-6 Mart 1987. 
98- BYE, 6 Mart 1987. 
99- Financial Times, 25 Mart 1987 
100- New York Times, 25 Mart 1987. 
101- BBC2 27 Mart 198; ABC TV, 27 Mart 1987 
102- Financial Times, 30 Mart 1987. 
103- Atina Radyosu, 30 Mart 1987.

EGE DENİZİ'NE İLİŞKİN SORUNLAR
Yunanistan'ın BM Güvenlik Konseyi'ne ve Uluslararası Adalet Divanı'na Başvurusu


Türkiye'nin 6 Ağustos'tan itibaren Ege Denizi'nde tartışmalı bölgelerde MTA SİSMİK I gemisinin araştırma yapmasına izin vermesi ile tırmanan gerginlik, kısa süre içerisinde her iki ülkenin de  silahlı kuvvetlerini alarma geçirmesine yol açmış, ulusal kamuoyları çıkabilecek bir Türk - Yunan savaşı endişesi taşımıştır.

10 Ağustos tarihinde BM Güvenlik Konseyi'ni acil olarak toplantıya çağıran Yunanistan, Türkiye'nin Ege Denizi'nde kıta sahanlığına ilişkin olarak sürdürmekte olduğu araştırmaların Yunanistan'ın egemenlik haklarını sürekli olarak ihlal etmekte olduğunu ileri sürerek, Güvenlik Konseyi'nden Türkiye'ye  çağrıda bulunarak Ege Denizi'ndeki tahrik edici girişimlerine son vermesinin sağlanmasını ve iki ülke arasında gerginliğe konu olan sorunu, Uluslararası Adalet Divanı'na götürülerek çözümlenmesi gerektiği konusunda, Türkiye'nin ikna edilmesini istemiş ve Türkiye'yi, Divan'a başvurmak için gerekli olan tahkimnamenin hazırlanması çalışmalarında sert tutum izlemekle suçlamıştır.

BM Güvenlik Konseyi'nin 12 Ağustos tarihli oturumunda Yunanistan temsilcisi Bitsios, kıta sahanlığı üzerindeki egemenlik konusunun tartışılmasını istemediklerini vurgulayarak, sorunun Uluslararası Adalet Divanı'na götürülerek çözümlenmesini ileri sürmüş ve "BM Kıbrıs trajedisini zamanında durduramadı; Ege Denizi'nde yaşanmakta olan yeni trajediyi şimdi durdurmalıdır," demiştir. [86]

MTA SİSMİK I'in Ege'de barış ve güvenliği tehdit etmekte olduğu iddiasına cevap veren Türk temsilcisi Türkmen ise, "Eğer barışa yönelik bir tehdit varsa, bu tehdit Yunan Hükümeti ve onun Ege Denizi'ni bir 'Yunan Gölü'ne dönüştürme rüyasından kaynaklanmaktadır," demiştir. [87]

Türkiye, Güvenlik Konseyi'nde yaptığı açıklamayla, Yunanistan'ın ileri sürdüğü egemenlik haklarının ihlal edilmekte olduğu suçlamalarını asılsız olarak nitelemiş ve MTA SİSMİK I araştırma gemisinin görevini Yunan karasularının dışında, henüz kıta sahanlığı sınırlandırmasının yapılmadığı bölgelerde yürüttüğünü açıklamıştır. Bununla birlikte, araştırma gemisinin yasal konumuna uygun olarak faaliyetlerini yürütürken Yunan hava ve deniz kuvvetleri tarafından taciz edildiğini ileri sürmüş, Yunanistan'ı, ayrıca Lozan ve Paris Antlaşmalarına aykırı olarak Doğu Ege Adaları'nı silahlandırmakla suçlamıştır. [88]

Güvenlik Konseyi, 24 Ağustos 1976 tarihinde ABD, İngiltere, Fransa ve İtalya'nın sunmuş olduğu bir karar tasarısını kabul ederek, Türkiye ve Yunanistan'ı aralarındaki uyuşmazlığı BM ilkelerine uygun yöntemleri dikkate alarak, doğrudan görüşmelerle çözümlendirmeleri tavsiyesinde bulunmuş, iki ülke arasında görüşmeler sürecini kolaylaştırmak amacıyla, mevcut gerginliğin azaltılması yönünde tarafların ellerinden gelen bütün çabayı göstermelerini istemiştir.

Güvenlik Konseyi, kabul ettiği karar tasarısı ile, uyuşmazlığa taraf olan Türkiye ve Yunanistan arasında bir tercih yapmaktan kaçınmış, bir yandan tarafların uyuşmazlığı doğrudan görüşmeler yoluyla çözmeleri önerilirken, diğer taraftan da, uyuşmazlığın giderilebilmesinde Uluslararası Adalet Divanı'nın olası katkılarını dikkate almaya davet etmiştir.

Yunanistan Güvenlik Konseyi'ne başvurusunun yanı sıra, aynı gün Uluslararası Adalet Divanı'na da başvurarak, Divan'dan;

a) Diğer hükümetin izni olmadan ve bu davada Divan'ın kesin kararı olmaksızın, Türkiye'nin araştırma ruhsat ve ayrıcalıkları vermiş olduğu adalara bitişik bölgelerde veya anlaşmazlık konusu olan kıta sahanlığı bölgesinde her türden bilimsel araştırma ve arama işlemlerinden kaçınılması,b) Taraflar arasındaki barışçıl ilişkileri tehlikeye düşürebilecek daha ileri askeri önlem ve davranışlardan kaçınmalarını öngören ihtiyati tedbir kararı alınmasını istemiştir. [89]

Geçici (ihtiyati) önlemlerin alınması konusundaki istemlerinin yanı sıra, Yunanistan, ayrıca Divan'a yapmış olduğu başvuru sırasında,

a) Uluslararası hukukun uygulanabilir ilke ve kurallarına uygun olarak, Yunanistan topraklarının bir parçası olan Yunan adalarının kendilerine özgü kıta sahanlığı haklarının var olduğu,b) Ege Denizi'nin adı geçen bölgelerinde, Divan tarafından belirlenecek olan uygulanabilir uluslararası hukuk ilke ve kurallarına uygun olarak, Türkiye ve Yunanistan arasında kıta sahanlığı sınır veya sınırlarının yönlerinin ne olacağını,

c) Yunanistan'ın, kıta sahanlığı üzerinde doğal kaynaklarını araştırma ve işletmek üzere egemen ve münhasır haklara sahip olduğunu,

d) Türkiye'nin, Yunanistan'ın izni olmaksızın, Yunan kıta sahanlığı üzerinde hiç bir araştırma veya  işletme  vb. faaliyetleri üstlenme hakkına sahip olmadığını,

e) Türkiye'nin söz konusu faaliyetlerinin, Yunanistan'ın kıta sahanlığı ile ilgili araştırma yapma, işletme ve bilimsel araştırma yapılmasına izin vermek konularındaki egemenlik  ve münhasır haklarını tehdit etmekte olduğunu,

f) Divan'ın Yunanistan'a ait olduğunu kararlaştıracağı kıta sahanlığı üzerinde, Türkiye'nin 4. şıkda belirtilen türden faaliyetleri sürdürmeyeceğine ilişkin saptamalarda bulunmasını istemiştir. [90]

Uluslararası Adalet Divanı, Yunanistan'ın geçici önlemler alınmasına ilişkin istemini öncelikli olarak ele almış ve 11 Eylül 1976 tarihli kararında; tartışma konusu olan alanlarda girişilecek araştırma işlemlerinin tarafların haiz olmadıkları hakların doğumuna  veya haiz oldukları hakların yitirilmesine yol açmayacağını belirttikten sonra, Türkiye tarafından yapılan sismik araştırmaların deniz yatağı ve toprak altına ve doğal kaynaklarına zarar verebilecek nitelikte olmadığını, kaynakların kullanılması ve tahsisi gibi bir işlemin yapılmadığını dikkate alarak, olayda, Statünün 41. maddesi anlamında dava konusu olan haklara giderilmesi olanaksız olan bir zararın verilmesi tehlikesinin bulunmadığına karar vermiştir.[91]

Uluslararası Adalet Divanı'nın 11 Eylül'de geçici önlemlere ilişkin olarak alınan kararı açıklamasının ardından, Divan, Yunanistan'ın başvurusu sırasında belirtmiş olduğu, Türkiye ve Yunanistan arasındaki kıta sahanlığı sınırının saptanmasına ilişkin istem konusunda ise, sorunun esasını incelemeden önce, bu davaya bakma konusunda yetkili olup olmadığını saptamak gereğini duymuş ve taraflardan yetki konusundaki görüşlerine açıklık getirmelerini istemiştir. Görüş bildirimlerinden sonra Divan, 19 Aralık 1978 tarihinde, Yunanistan'ın tek taraflı başvurusu ile açılan Ege Denizi kıta sahanlığının  sınırlandırılmasına ilişkin davada kendini yargılama yetkisine sahip görmediğinden, davayı 12 oya karşı 2 oyla reddetmiştir. [92]

Yunanistan ve Türkiye arasında ortaya çıkan bu gerginlik, BM Güvenlik Konseyi'nin aldığı karar sonrasında ve Uluslararası Adalet Divanı'nın geçici önlemler alınmasını gerektirecek bir durumun olmadığına karar vermesinden sonra, yeni bir boyut kazanmış ve gerginliğin sürmesine koşut olarak, taraflar arasında görüşmeler yeniden başlatılmıştır.

Bu bağlamda, taraflar arasında ilk toplantı Ekim ayı içerisinde Yunan Dışişleri Bakanı ve Türk Dışişleri Bakanı (Bitsios ve Çağlayangil) arasında New York'ta gerçekleştirilmiştir. Bu toplantı sırasında, taraflar, Ege Denizi kıta sahanlığının iki ülke arasında sınırlandırılması amacıyla ayrıntılı görüşmelere gitmek ve Ege Denizi üzerindeki hava trafiğinin yeniden başlatılmasına ilişkin bir ilke üzerinde anlaşmak üzere Bern ve Paris'te yeniden bir araya gelmeye karar vermiştir. [93]

2-11 Kasım tarihleri arasında Bern'de görüşmelerde bulunan Türk ve Yunan temsilciler, bu görüşmeler sonrasında bir ilkeler anlaşması imzalayarak kıta sahanlığının sınırlandırılmasında karşılıklı rızalara dayanarak oluşturulacak bir anlaşmanın sağlanabilmesi için samimi, ayrıntılı ve güven içerisinde bir yaklaşım izlemeyi, yapılacak olan görüşmelerin içeriğinden dolayı gizli tutulmasını kararlaştırmışlardır. Sözleşmeye göre, iki ülke de, bu konudaki siyasi ve hukuki görüşlerini koruyarak, bu sözleşmenin ayrıntıları ve görüşmeler sırasında yapılan önerileri, herhangi bir dış ortamda kullanmama yükümlülüğüne girmiş, ortaklaşa yapılmasına karar vermedikçe, görüşmelerin özüne ilişkin olarak basına açıklama yapmamayı ve bilgi sızdırmamayı kararlaştırmışlardır. Bunun yanı sıra, taraflar Ege Denizi kıta sahanlığı ile ilgili olarak görüşmelere zarar verebilecek girişimlerden kaçınmayı yükümlenmiş, ikili ilişkilerle ilgili olduğu kadar, diğer tarafı güvensizliğe itebilecek herhangi bir inisiyatif ya da davranıştan kaçınmayı kararlaştırmışlardır. Ayrıca, iki ülke arasında kıta sahanlığının sınırlandırılması sırasında uygulanabilecek pratik kriter ve temel ilkelere ulaşabilmek amacıyla, bu konuya ilişkin uluslararası hukuk kurallarını ve yapılageliş durumunu araştırmayı kararlaştırmış ve bu amaçla, ulusal temsilcilerden oluşturulacak bir karma komisyonun kurulmasında anlaşmışlardır. [94]

Bern Anlaşması'nın açıklanmasından sonra taraflar arasındaki ilişkilerde yeni bir dönem başlamış gerginlik geçici olarak azalmıştır. 1978 Montreux zirvesinde yeniden bir araya gelen Türk ve Yunan Başbakanları, iki ülke arasındaki ilişkileri gözden geçirmiş, görüşmelerin karşılıklı güven ortamı içerisinde sürdürülmesine karar vermişlerdir.

Bern Anlaşması ile oluşturulan denge çerçevesinde tarafların Ege Denizi kıta sahanlığı sorununa adil ve kalıcı çözüm bulma çabaları, iki ülke arasındaki diyalogun yönelimine bağlı olarak dalgalanma göstermiştir. Bu bağlamda, her ne kadar kıta sahanlığı sorununa somut bir çözüm getirmekten uzak kalmışsa da, Bern Anlaşması, iki ülke arasındaki görüşmelerin ve diyalogun yeniden kurularak gerginliğin azaltılması açısından oldukça önemli bir rol oynamıştır.

Türk - Yunan ilişkileri açısından, kıta sahanlığı sorunun yeniden gündeme gelerek ilişkilerde gerginliği arttırıcı rol oynamaya başlaması, 1980 sonrası Türk - Yunan dış politika stratejileriyle yakından ilgilidir. 5 Ekim 1980 tarihinde New York'ta bir araya gelen Türk Dışişleri Bakanı İ. Türkmen ile Yunan Dışişleri Bakanı M. Mitsotakis arasında geçen görüşmelerde kıta sahanlığına ilişkin yorum farklılıkları açıkça görülmektedir. Gürün'ün aktardığına göre, bu toplantı sırasında Mitsotakis,

"Kıta sahanlığı konusunda bunun siyasi olmaktan çok, hukuki bir sorun olduğunu belirtmekle yetineceğim. Kıta sahanlığının sınırlandırılması kadar, kaynakların müştereken işletilmesi meselesine bir hal şekli bulunmasını oldukça güç görüyorum. Bunun için, hakkaniyeti içeren milletlerarası hukuka atıf yapmak zorunluluğundayız. Eğer, prensiplerde anlaşamaz ve ikili görüşmelerden de sonuç alamazsak, milletlerarası tahkim yoluna başvurmak zorunluk olacaktır. İki tarafında bu alandaki hassasiyeti malum olduğuna göre, tahkim yolu en sağlıklı yol olacaktır"
demiştir. İ. Türkmen ise, buna karşılık olarak,"kıta sahanlığı siyasal bir konudur. Bu itibarla biz, karşılıklı görüşmeyi tercih ediyoruz. Halen de başka bir forumu düşünmüyoruz. İkili görüşmeleri yürüten müzakerecilere güvenmeye devam etmeliyiz"
demiştir. [95] 1981 seçimlerinde, Yunanistan'da PASOK lideri Papandreu'nun hükümeti kurması, bu ülkenin  Türkiye'ye ilişkin dış politikasında önemli değişimlere yol açmıştır. Gerçekten de, eskisinden farklı olarak, PASOK döneminde, Türk - Yunan diyalogunun sürdürülmesi güçleşmiş ve taraflar karşılıklı olarak sert suçlamalarda bulunmaya başlamışladır.1980 sonrası dönemde, kesilen ikili görüşmeler bağlamında, Türkiye ve Yunanistan arasında kıta sahanlığı konusunda ortaya çıkan en önemli gerginlik 1987 başlarında Yunanistan'ın Bern Anlaşması'ndan doğan yükümlülüklerini geçersiz sayarak, Ege Denizi'nde yeniden petrol arama faaliyetlerinde bulunacağını açıklaması olmuştur. 
  
 


86- Keesing's Contemporary Archives, October 6 1976, s. 27988. 
87- Keesing's.., s. 27988. 
88- Keesing's.., s. 27988; ayrıca bkz; Andrew Wilson, The Aegean Dispute, London: Adelphi Paper Series 1979/80, s. 8. 
89- Bu konuda bkz; ICJ Application; A. Wilson, The Aegean Dispute..; 
90- Bkz; Keesing's.., s. 27988; A. Wilson, The Aegean Dispute..; S. Toluner, Milletlerarası.., s. 208. 
91- ICJ Reports of Judgements, Advisory Opinions and Orders Aegean Sea Continental Shelf - Greece v Turkey, Request for the Indication of Interim Measures of Protections, Order of September 19 1978; (Bundan sonra ICJ Reports of Judgements olarak anılacaktır). 
92- ICJ Reports of Judgements, s. 6. 
93- Keesing's.., November 16 1979, s. 29936. 
94- Bkz; Keesing's.., November 16 1979, s. 29936; A. Wilson, The Aegean Dispute.., ss. 13-14; S. Toluner, Milletlerarası.., s. 211. 
95- Kamuran Gürün, Fırtınalı Yıllar, İstanbul: Ad Yayıncılık, 1995, s. 197.

EGE DENİZİ'NE İLİŞKİN SORUNLAR
Kıta Sahanlığının Saptanması Sorunu


Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkileri etkilemesi bakımından Ege Denizi kıta sahanlığı sorunu yakın bir geçmişe sahiptir. Ege Denizi'nde 1960'ların başlarından itibaren Yunanistan'ın sismografik araştırmalar ve petrol arama faaliyetleri yürütmesine karşın 1 Kasım 1973 tarihinde Türkiye'nin, Ege Denizi'nin 27 bölgesinde TPAO'ya petrol arama izni vermesi, Türk - Yunan ilişkilerinde yeni bir uyuşmazlığa yol açmıştır. [73]

Yunanistan, 7 Şubat 1974 tarihinde Türkiye'ye vermiş olduğu bir nota ile durumu protesto etmiş ve TPAO'nun arama yapacağı bölgelerin Yunanistan'a ait bulunan Semadirek (Samothrace), Limni, (Lemnos) Midilli (Lesbos), Bozbaba (Aya Evstratios), Sakız (Chios), İpsara (Psara) ve Antipsara adalarının batısında yer alan deniz yatakları olduğunu, bu adalar ve adaların deniz yatağı, deniz altında Yunan Hükümetinin hükümranlık haklarının bulunduğunu bildirmiştir. Yunanistan, bu bölgeler  üzerindeki egemenlik haklarını, 1972 yılında kabul etmiş olduğu 1958 Cenevre Sözleşmesi'nin 1. maddesinin b fıkrası ve 2. maddesine dayandırmıştır. Bunun yanı sıra, Yunanistan, bu notasında Türkiye'nin araştırma izni vermiş olduğu bölgelerde Yunanistan'ın 1961 yılından beri petrol araştırma izinleri vermekte olduğunu açıklamıştır. [74]

Kıta sahanlığının sınırlandırılması konusunda ise, Yunanistan, 1958 Cenevre Sözleşmesi'nin 6. maddesi 1. paragrafına göndermede bulunarak, kıyıları karşı karşıya bulunan devletler arasında yapılacak bir kıta sahanlığı sınırlandırmasında ortay hat kuralının paylaşımda eşitliği sağlayacak kural olduğunu iddia etmiştir. Ayrıca Yunanistan, bu notasında Türkiye'nin bölgede vermiş olduğu petrol arama izinlerini tanımadığını belirterek, 1958 Cenevre Sözleşmesi'nin 2. maddesinin 2. ve 3. paragrafları hükümlerine göre, söz konusu adaların doğal kaynakları üzerinde araştırma yapmak ve bunlardan yararlanmak konusunda egemen haklara sahip olduğunu ve bu hakları saklı tuttuğunu açıklamıştır.[75]

Yunanistan'ın 7 Şubat 1974 tarihli notasına Türkiye'nin vermiş olduğu 27 Şubat 1974 tarihli notada Türkiye, TPAO'ya araştırma izinleri verilmeden önce uluslararası hukuk kuralları ve yasal koşulların dikkatle incelendiği, 1958 Cenevre Sözleşmesi ve Kuzey Denizi Kıta Sahanlığı sorununda Uluslararası Adalet Mahkemesi'nin vermiş olduğu kararı dikkate aldıklarını belirtmiştir. Türkiye bu notasında kıta sahanlığı sorununa hukuksal ve siyasal yaklaşımını dile getirmiş ve savlarını açıklamıştır. Türkiye'nin görüşüne göre, söz konusu  hükümlerden hareket edildiğinde, Ege Denizi'nin yatağında yapılacak olan bir jeomorfolojik araştırma Anadolu'nun doğal uzantısını oluşturan Türk  kıyılarından itibaren  deniz altı alanlarının küçük derinliklerde uzanmakta olduğunu gösterecektir, bu nedenle Türk kıyılarının yakınında bulunan Yunan adalarının Anadolu'nun doğal uzantısı üzerinde yer almış olmalarından dolayı kendilerine özgü bir kıta sahanlıkları olamaz. [76]

Ayrıca, Türkiye, bu notasında kıta sahanlığının sınırlandırılması için uygulanacak hukuk kuralının, eşit uzaklık kuralı olduğunu kabul edemeyeceğini bildirmiştir. Aksine, kıyıları karşılıklı iki devlet arasında kıta sahanlığının sınırlandırılmasındaki esas kural, eşit uzaklık değil, devletler arasında bir anlaşmanın sağlanmasıdır. Cenevre Sözleşmesi ve Uluslararası Adalet Mahkemesi'nin vermiş olduğu kararlara göre eşit uzaklık kuralı, anlaşmaya varılamıyorsa ve özel şartlar başka bir sınırlandırmayı haklı göstermiyorsa, üçüncü bir seçenek olarak gösterilmiştir. Bununla birlikte, iki ülke arasında kıta sahanlığının sınırlandırılmasına ilişkin olarak şimdiye değin bir girişimde bulunulmamıştır, buna karşın, Yunanistan Hükümeti, göndermiş olduğu notasında da belirtmiş olduğu gibi, yaklaşık 15 yıldan beri Ege Denizi'nde petrol arama izinleri dağıtmaktadır.[77]

Türkiye'nin görüşüne göre; uluslararası Adalet Divanı'nın almış olduğu kararlar ve Cenevre Sözleşmesi hükümlerine göre adalar, sınırlandırmada ikincil bir öneme sahip bulunmaktadırlar. Hem adalar hem de Ege Denizi'nin bütünü, tipik bir "özel durum" oluşturmaktadır; bu nedenle uluslararası deniz hukuku kurallarına başvuruda bulunmak için uygun bir şekilde görüşmelere başlanmalıdır. [78]

İki ülke arasında gerçekleşen bu nota değişimlerinden sonra taraflar, karşılıklı olarak birbirlerinin yaklaşımlarından haberdar olmuş ve Yunanistan, 24 Mayıs 1974 tarihinde vermiş olduğu bir başka nota ile, 1958 Cenevre Kıta Sahanlığı Sözleşmesi'nin karara bağlamış olduğu pozitif  hukuk kurallarına dayanarak, Türkiye ve Yunanistan arasında yapılacak bir sınırlandırmaya karşı olmadığını açıklamıştır. Türkiye, 5 Haziran 1974 tarihinde Yunanistan'a vermiş olduğu bir nota ile Yunanistan'ın bu yaklaşımını olumlu karşılamış, soruna çözüm bulunabilmesi için, sorunun acelesi ve önemi dikkate alınarak, Yunanistan tarafından belirlenecek bir tarihte yapılacak olan görüşmelere katılmaya hazır olduğunu bildirmiştir.

İki ülke arasındaki nota değişimleri sürerken, taraflar arasında ilişkileri gerginleştirecek başka olaylar yaşanmıştır. 29 Mayıs 1974 tarihinde, Türkiye, TCG ÇANDARLI (Askeri Araştırma Gemisi) adlı araştırma gemisine Ege Denizi'nde manyetometrik araştırmalarda bulunmak için Ege'ye açılmasına izin vermiştir. Bu görevi sırasında ise, Çandarlı'ya Türk savaş gemileri eşlik etmiştir. Durum iki ülke arasındaki ilişkileri gerginleştirirken, 29 Mayıs - 30 Mayıs gecesi bir Yunan savaş gemisinin battığı haberi ilk anda gerginliği tırmandırmış, ancak haber daha sonra asılsız çıkmıştır.

Yunanistan, Çandarlı gemisinin Ege Denizi'nde yapmış olduğu manyetometrik araştırmaların, 1958 Cenevre Sözleşmesi'nin 2. madde 2. paragraf ve 5. madde 8. paragraflarında yer alan hükümlerine aykırı bir girişim olduğunu ileri sürerek Türkiye'yi 14 Haziran 1974 tarihinde protesto etmiş, Sözleşmenin  1.madde b ve 2.madde 2. paragrafında yer alan hükümler çerçevesinde, Yunanistan'ın, bölgede münhasır egemenlik hakları bulunduğunu ve Türkiye'nin girişimlerinin bu haklara bir tehdit oluşturduğunu ileri sürmüştür.

Yunanistan'ın protesto notası, Türkiye tarafından 4 Temmuz 1974 tarihinde bu ülkeye verilen bir başka nota ile geri çevrilmiş, Çandarlı gemisinin uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde Türk kıta sahanlığı üzerinde araştırma görevini yerine getirdiği, bu araştırma çalışmalarının petrol arama ayrıcalıkları programı çerçevesinde sürdürüleceğini belirtmiştir.

Bu nota değişiminden kısa bir süre sonra Türkiye, 18 Temmuz 1974 tarihinde, TPAO'ya yeni araştırma izinleri vererek araştırma sahalarını genişletmiştir. Türkiye ve Yunanistan arasındaki kıta sahanlığına ilişkin nota değişimleri, kısa süre sonra ortaya çıkan Kıbrıs bunalımı dolayısıyla bir süre ikincil plana itilmiş ve 22 Ağustos'ta Yunanistan'ın Türkiye'ye yeni bir nota vererek daha önce verilmiş olan notalardaki Yunan görüşlerinin korunduğunu bildirmesi ve Türkiye'nin arama bölgesini genişletmesini protesto etmesiyle yeniden gündeme gelmiştir.[79] 16 Eylül 1974 tarihinde Türkiye, Yunanistan'ın notasını geri çevirmiş, TPAO'nun Ege Denizi'nde araştırma yapacağı bölgeleri Türk kıta sahanlığı olarak nitelendirmiş ve bu nedenle, Yunanistan'ın söz konusu bölgeler üzerindeki iddialarının yasal dayanağının olmadığını belirtmiştir. Bununla birlikte, Türk Hükümeti'nin karşılıklı kıyılarını iki ülkenin paylaştığı Ege Denizi'nde söz konusu deniz alanlarında  kıta sahanlığı sınırlarının saptanması  sorunun, kabul edilebilir ortak bir çözüme kavuşturulmasının doğrudan görüşmeler yoluyla sağlanabileceğine inandığını eklemiştir.

Yunanistan, 25 Şubat 1975 tarihinde vermiş olduğu bir başka nota ile, Türkiye ve Yunanistan arasında Ege Denizi kıta sahanlığı konusunda uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde bir sınırlandırmadan yana olduğunu bildirmiş, bununla birlikte, iki ülke arasında nota değişimleri sonucunda ortaya çıkan sonuca göre, sınırlandırmada uygulanacak hukuk konusunda farklı yaklaşımların bulunduğuna değinerek, uygulanacak hukuk ve sorunun özüyle ilgili olarak görüş ayrılıklarının Uluslararası Adalet Divanı'na götürülmesi ve Divan'a tek taraflı başvuru hakkı saklı kalmak koşuluyla, Türkiye ve Yunanistan arasında özel bir anlaşmanın yapılmasını önermiştir. 6 Şubat tarihli nota ile Türkiye, Yunanistan'ın yaklaşımını olumlu karşılamış, ancak iki ülke arasında Ege Denizi'ne ilişkin esaslı sorunların varlığını korumakta olduğu ve Türkiye'nin sorunlara doğrudan barışçıl görüşmeler yoluyla çözüm bulunmasından yana olduğunu tekrarlamıştır. Ayrıca, uluslararası uyuşmazlıkların çözümlenmesinde temel yöntemin taraflar arasında yapılacak olan doğrudan anlamlı görüşmeler olduğuna inanmakla birlikte, ilke olarak Ege kıta sahanlığı sınırlandırma sorununun, birlikte Uluslararası Adalet Divanı'na götürülmesine karşı olmadığını belirtmiş, iki ülke arasında üst düzey görüşmelere başlanmasını önermiştir. [80]

Bu nota değişimleri sonrasında, iki ülke arasında konuya İlişkin görüşmelere başlanması konusunda görüş birliği sağlanmış ve Bakanlar düzeyindeki ilk toplantı, 17 - 19 Mayıs 1975 tarihinde Roma'da gerçekleşmiştir. Yunanistan, bu toplantıya iki ülkenin Uluslararası Adalet Divanı'na birlikte başvuruda bulunmasını öngören bir tahkimname taslağı sunmuş, ancak Türk temsilciler bu taslağı tartışmaya hazır olmadıklarını ve görüşmelerle soruna çözüm aranmasının ilk aşama olduğunu, bunun henüz denenmediğini ileri sürmüşlerdir. Yapılan ortak açıklamada, tarafların uzmanlar düzeyinde yakın bir zamanda görüşmelere başlayacakları açıklanmış ve iki ülke Dışişleri Bakanlarının Brüksel'de tekrar bir araya gelmeleri kararlaştırılmıştır.

31 Mayıs 1975 tarihinde Brüksel'de bir araya gelen Türk ve Yunan Başbakanları, görüşmeler sonrasında açıkladıkları ortak bildiriyle, iki ülke arasındaki sorunların barışçıl yöntemler kullanılarak yapılacak olan görüşmelerle çözümlenmesi ve kıta sahanlığı sorunun da Uluslararası Adalet Divanı tarafından çözümlenmesi gerektiği üzerinde karara vardıkları, bu bağlamda, Ege Denizi kıta sahanlığı sorunuyla ilgili uzmanlar toplantısının  ve hava sahasına ilişkin uzmanlar toplantısının toplantı tarihlerini öne almayı kararlaştırdıkları açıklanmıştır. [81]

Brüksel Ortak Bildirisi, ilerleyen dönemlerde iki ülke arasında farklı yorumlanmıştır. Yunanistan, Brüksel Bildirisiyle iki ülkenin Ege Denizi kıta sahanlığı sorununu Uluslararası Adalet Divanı'na götürmek için görüş birliğine vardıklarını  ileri sürerken Türkiye, konunun görüşmeler yoluyla çözümlenmesi için gereken adımların atılmadığında ısrarlı olmuştur. Yunanistan ise, Türkiye'nin ısrarlı olduğu görüşmeler konusunu, iki ülkenin sorunu Uluslararası Adalet Divanı'na götürmeleri için gereken hazırlıklara ilişkin olarak değerlendirmiştir.

Türkiye ve Yunanistan arasında sürdürürken nota değişimleri sonrasında, iki ülke arasında görüş ayrılıkları giderek belirginleşmiştir. Taraflar, bir yandan notalarla görüşlerini açıklama yoluna giderken soruna ilişkin olarak uzmanlar düzeyinde yapıla bir dizi görüşmeden de sonuç alınamamıştır. 31 Ocak 1976 tarihinde Bern'de uzmanlar düzeyinde yeniden bir araya gelen iki ülke temsilcileri ortak bir sonuca ulaşamamışlardır.

Tarafların görüşlerinde ısrarlı olmalarının sonunda, Yunanistan 22 Mayıs 1976 tarihinde Türkiye'ye bir nota vererek iki ülke arasında  esasta uyuşmazlıkların sürmekte olduğuna değinmiş ve üç temel noktaya işaret etmiştir; Buna göre,

a) Yunan Devleti'nin adasal bölümlerinin ve kıtasının ülkesel ve siyasal bütünlüğü, 
b) Söz konusu Yunan adalarının kendilerine özgü bir kıta sahanlığının var olduğu, 
c) Türk toprakları ve Yunan adaları arasındaki deniz yatağında sınırlandırma çizgisi olarak karşı kıyılar arasındaki deniz yatağında sınırlandırma çizgisi olarak karşı kıyılar arasında ortay hat kuralına başvurulması.
Bern görüşmeleri sırasında da vurgulanmış olan esaslar, görüşmelere katılan Türk temsilciler tarafından kabul edilebilir bulunmamış; Limni (Lemnos), Sakız (Chios), Sisam (Samos), Midilli (Lesbos), Bozbaba (Aya Evstratios),  Ahikerya (İkarya) ve İstanköy (Kos) adalarının Türk kıta sahanlığı üzerinde bulunmalarından dolayı kendilerine özgü bir kıta sahanlığına sahip olamayacakları ileri sürülmüştür.19-20 Haziran 1976 tarihleri arasında Bern'de yeniden bir araya gelen Türk ve Yunan temsilcileri görüşmelere devam etmiş, ancak sonuçsuz kalmıştır. Bu görüşmeler sırasında Yunanistan tezlerini şu şekilde sıralamıştır;

a) Kıyıları karşılıklı olan devletler durumunda ortak kıta sahanlığı sınırlarının belirlenmesi açısından uluslararası hukuk kuralı ortay hat kuralıdır,b) Bu kurala, kıta sahanlığı tanımına uygun olarak, kıyıları karşılıklı olan devletler arasında sürekli deniz yatağı sağlayan kıtasal deniz yatakları ya da adalarla ilgili sınırlandırmada başvurulur,

c) Bu kuralın Yunanistan'a yasal haklar sağlamasından itibaren, Yunanistan, bu hakların feragatine yol açabilecek bir kararı görüşmekle yükümlü değildir,

d) Özellikle BM Anayasası'nın hiç bir koşulu, bir üyenin başka bir üyenin hakkına itiraz etmesi durumunda görüşmelere gidilmesini hukuki kararlaştırmadan  daha fazla istememektedir,

e) Özellikle, alışılagelen uluslararası hukukun hiç bir özel kuralı ortak bir kıta sahanlığının karşı kıyılarında bulunan devletlerin ortay hat kuralına başvurmaksızın bir sınırı görüşmelerini öngörmemektedir.[82]
Türkiye, Yunanistan'ın görüşmeler sırasında ileri sürmüş olduğu bu görüşlere karşı çıkmış ve daha önceki görüşlerinde ısrarlı olmuştur. Bern görüşmelerinin sonuçsuz kalmasından bir süre sonra iki ülke arasındaki ilişkileri  gerginleştiren yeni olaylar yaşanmıştır. Temmuz ayı içerisinde Türkiye'de Ege Denizi'nde araştırmalar yapılacağı ve bunun için araştırma gemisinin - HORA/MTA SİSMİK I - hazırlanmakta oluşuna ilişkin haberlerin yaygınlık kazanması, iki ülke arasındaki uyuşmazlığı tırmandırmıştır.21-23 Temmuz  tarihinde, Yunanistan'ın Ankara Büyükelçisi (Kozmadopulos) ile Türk Dışişleri Bakanı (Çağlayangil) arasında yapılan görüşmelerde Yunanistan, Ege Denizi'nde Yunanistan'ın izni olmaksızın araştırma yapılmasının hukuki haklarının ihlal edilmesine yol açacağını vurgulamış ve böylesi bir girişimin iki ülke arasındaki ilişkileri olumsuz yönde etkileyeceğini bildirmiştir. Türkiye ise, MTA SİSMİK I'in yapacağı araştırmaların bilimsel nitelikte olduğunu ileri sürerek, araştırmanın iki ülkenin de siyasi ve hukuki yaklaşımlarında bire değişikliğe yol açmayacağını ileri açıklamıştır. [83]

Türkiye'nin 6 Ağustos tarihinden itibaren MTA SİSMİK I gemisini Ege Denizi'ne göndererek sismik araştırmalara başlaması, Yunanistan'ın şiddetli tepkisine neden olmuştur. Yunanistan'ın Ege Denizi'nde yapılacak olan araştırmaların kendi iznine bağlı olduğunda ısrar etmesi, gerginliğin azaltılmasına ilişkin görüşmelerde araştırma gemisinin izleyeceği rotanın önceden Yunanistan'a verilmesi ve askeri gözetlemede bulunmakta ısrarlı olması, görüşmelerin çıkmaza girmesine neden olmuştur.

Yunanistan, 7 Ağustos'ta Türkiye'ye bir protesto notası vererek MTA SİSMK I araştırma gemisinin 6 Ağustos saat 20.45'den 7 Ağustos saat 00.30'a kadar Yunanistan'ın izni alınmaksızın sismik araştırma yaptığını, araştırma yapılan bölgelerin uluslararası hukuk kurallarına göre Yunanistan'a ait olduğunu ileri sürmüş, egemenlik haklarının ihlal edildiğini belirterek Türk Hükümeti'nin gelecekte bu tür ihlallerden kaçınmasını istemiştir. [84]

Türkiye, Yunanistan'a vermiş olduğu 8 Ağustos tarihli notasıyla, Türkiye ve Yunanistan arasında Ege Denizi kıta sahanlığı sınırlandırma çabalarının başarısız kalmasından dolayı, Yunanistan'ın, karasularının ötesindeki bölgeleri "Yunan kıta sahanlığı" olarak değerlendirmesini uluslararası hukuk ilke ve kurallarına aykırı olarak değerlendirmiş, Yunan egemenlik haklarının ihlal edildiğine ilişkin iddiaları dayanaksız olarak nitelendirmiştir. Bunun yanı sıra, Türkiye, MTA SİSMİK I araştırma gemisinin karasularının dışında araştırma çalışmalarını yürüttüğünü ve bu bölgelerde henüz bir sınırlandırmaya gidilmediğini belirtmiş, ikili görüşmeler yoluyla her iki tarafın da kabul edebileceği bir çözümün bulunması gereği üzerinde durarak, Yunanistan'ın bütünüyle kabul edilemez bulduğunu açıklamış olduğu ve MTA SİSMİK I araştırma gemisinin planlanan çalışmalarını sürdüreceğini açıklamıştır. [85]

Türkiye'nin araştırma çalışmalarına devam etmesi karşısında Yunanistan, bir yandan Türkiye'yi protesto etmiş, diğer yandan da Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ve Uluslararası Adalet Divanı'na başvuruda bulunarak Türkiye'yi şikayet etmiştir. 
  
 


73-  Türkiye'nin TPAO'ya Ege Denizi'nin çeşitli bölgelerinde vermiş olduğu  petrol arama ruhsatnamelerine ilişkin olarak bkz; Resmi Gazete, 18 /10 /1973; Resmi Gazete, 18 / 7 /1974. ss:2-3. 
 Ayrıca bu konuda bkz; Fuat Aksu, Ege Denizi Kıta Sahanlığı Sorunu ve Türk - Yunan İlişkileri, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, M. Ü. Sosyal Bilimler Ens. İstanbul: 1986. 
74- Nota metinleri için bkz; International Court of Justice, Application Instituing Proceedings, Filed in the Registry of the Court on 10 August 1976 Aegean Sea Continental Shelf, Greece v Turkey. (Bundan sonra, ICJ Application olarak anılacaktır.) 
75- ICJ Application, s. 32. 
76- ICJ Application, s. 37. 
77- ICJ Application, s. 37. 
78- ICJ Application, ss. 37-39. 
79-  Türkiye 18 / 7 / 1974 tarihli Resmi Gazete'de yayınlanan Bakanlar Kurulu kararı ile 1 Kasım 1973 tarihinde Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe giren petrol arama ruhsatnamelerine ek olarak 4 yeni alanda blok halinde arama ruhsatı vermiş ve söz konusu bölgeleri gösteren haritalar üzerindeki ibareyi Türkiye Petrolleri A.O.'na Ege Denizi  Türk Kıta Sahanlığı'nda Verilen Petrol Arama Ruhsat Sahalarını Gösterir Kroki olarak değiştirmiştir. 
80- ICJ Application, ss. 51-52. 
81- ICJ Application, s. 57; ayrıca bkz; Sevin Toluner, Milletlerarası Hukuk Dersleri-Devletin Yetkisi, 3. Baskı, İstanbul: Filiz Kitabevi, 1984, s. 207 
82- ICJ Application, ss. 12-84. 
83- ICJ Application, s. 14; ayrıca bkz; M.A. Birand, Diyet.., ss. 190-191. 
84- ICJ Application, s. 100. 
85- ICJ Application, s. 100.

EGE DENİZİ'NE İLİŞKİN SORUNLAR
Karasularının Genişletilmesi Sorunu


Türkiye ve Yunanistan arasındaki uyuşmazlık konuları içerisinde, ilişkileri bir anda tırmandırabilecek konulardan birini, bu ülkelerin kıyıdar oldukları Ege Denizi'nde, ulusal karasuları sınırını 6 milden 12 mile genişletme çabaları oluşturmaktadır.

1982 yılında, BM III. Deniz Hukuku Sözleşmesi'nin ulusal karasuları sınırını azami 12 mil olarak saptayan kararından sonra, Yunanistan'ın Ege Denizi'nde ulusal karasuları sınırını 12 mile genişletmek istemesi, bu denize kıyıdar ülke olan ve yaşamsal çıkarları bulunan Türkiye tarafından yoğun tepkiyle karşılanmıştır. Türkiye ve Yunanistan arasında, Ege Denizi'ndeki ulusal sınırların saptanmasında, geleneksel deniz hukuku ilkeleri göz önünde bulundurularak,  3 millik kural temel kabul edilmiş ve Lozan Barış Antlaşması sırasında iki ülke arasındaki denge ve sınır, bu 3 millik kurala göre saptanmıştır. [57]

Türkiye ve Yunanistan arasında fiili olarak saptanan 3 millik ulusal karasuları sınırı, 1930'ların ikinci yarısından itibaren değişmiştir. Yunanistan, 1936 yılında almış olduğu bir kararla ulusal karasuları sınırını 6 mil olarak saptamıştır. [58] Yunanistan'ın bu kararı, Türkiye ve Yunanistan arasındaki yakınlaşmanın dorukta olduğu ve İtalya'nın Akdeniz'de bir tehlike olarak belirdiği dönemde, pek fazla önemsenmemiştir. [59] Türkiye açısından ulusal karasularının 6 mile genişletilmesi durumu ise, ancak 1964 yılında gerçekleşebilmiştir. 1964 yılında kabul edilen 476 sayılı Karasuları Kanunu ile Türk karasularının genişliği 6 mil olarak saptanmış, ayrıca karşılıklılık esası kabul edilmiştir. Buna göre Türkiye, ulusal karasuları sınırını 6 milden geniş olarak belirlemiş ülkelere karşı, bu ülkelerin kabul etmiş oldukları karasuları sınırını uygulayacaktır. Uygulamada bu ilke, Karadeniz ve Akdeniz'de 12 mil olarak gerçekleşmiştir.

1964 yılından itibaren, hem Yunanistan'ın hem de Türkiye'nin ulusal karasuları sınırlarını 6 mil olarak belirtmelerinden sonra Ege Denizi'nde paylaşım şu şekilde gerçekleşmiştir; Yunanistan, Ege'deki 3000 dolayındaki ada ve adacıklara sahip olmasından kaynaklanan bir avantajla yaklaşık % 35, Türkiye ise % 8,8 oranında bir paya sahip olmuşlardır.

Türkiye ulusal karasularına ilişkin olarak 29 / 05 / 1982 tarihinde Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe giren 2674 sayılı Karasuları Kanunu ile

"Türk karasularının genişliği altı deniz milidir. Bakanlar Kurulu, belirli denizler için o denizlerle ilgili bütün özellikleri ve durumları gözönünde bulundurmak ve hakkaniyet ilkesine uygun olmak şartıyla, altı deniz milinin üstünde karasuları genişliği tespit etmeye yetkilidir"
denilmektedir. Buna koşut olarak Bakanlar Kurulu'nun  29 / 05 / 1982 tarihli 8/4742 sayılı kararı ile karasularının genişliğine ilişkin olarak Karadeniz ve Akdeniz'de mevcut  olan durumun (12 deniz mili) sürdürülmesi kararlaştırılmıştır.1973 yılı sonlarında Türkiye'nin Ege Denizi kıta sahanlığında TPAO'ya petrol arama ruhsatları vermesinden sonra, Türk - Yunan ikili ilişkilerinde karasuları ve kıta sahanlığı konusunda yoğun tartışmalar yaşanmıştır. 1974 Kıbrıs Barış Harekatı ile birlikte, her iki ülke açısından da karasuları konusu, ulusal güvenlik kaygıları çerçevesinde de ele alınmaya başlanmıştır. Uluslararası Deniz Hukuku Konferansları çerçevesinde karasularının 12 mile kadar genişletilebilmesi  konusunda genel bir yaklaşımın belirmesine koşut olarak, Yunanistan, Ege Denizi'ndeki ulusal karasuları sınırını 6 milden 12 mile çıkaracağı yolunda açıklamalarda bulunmaya başlamıştır. Ancak Türkiye, Yunanistan'ın bu açıklamalarına oldukça sert tepki göstererek, bu yönde alınacak bir kararın savaş nedeni, "casus belli" sayılacağını belirtmiştir. [60]

1982 BM III. Deniz Hukuku Sözleşmesi'nin hazırlanması ile Türkiye ve Yunanistan arasında Ege Denizi karasuları ve kıta sahanlığı sorunu yeniden gündeme gelmiş ve Yunanistan, bu sözleşmeye dayanarak, ulusal karasuları sınırını 12 mil olarak belirleme hakkına sahip olduğunu ve bu hakkı zamanı geldiğinde kullanacağını açıklamıştır. Yunanistan'a göre, 12 millik karasuları sınırı, artık bütün devletler tarafından benimsenen bir teamül, devletler genel hukuku kuralı durumundadır. Yunanistan, BM Deniz Hukuku Sözleşmesi'nin 3. maddesine göre kendi ulusal karasuları sınırını 12 mil olarak belirleme hakkına sahiptir. Bu arada, Ege Denizi'ndeki adalar Yunanistan'ın egemenliğinin ve ülkesel bütünün ayrılmaz bir parçası olduğundan, bu adalar da 12 millik karasuları sınırına sahiptir. [61]

Yunanistan'ın bu yaklaşımına karşı Türkiye, karasularının genişliği konusunda geçerli olan tek bir genel kuralın bulunmadığını ileri sürerek, böylesine bir kuralın varlığı halinde bile, Türkiye'nin bu kuralla bağlı sayılamayacağını belirtmiştir. Ayrıca, Türkiye'nin görüşüne göre; Ege Denizi, coğrafi konumu açısından kapalı-yarı kapalı deniz statüsündedir, dolayısıyla, bu denizde karasuları sınırları belirlenirken bu yapı göz önünde bulundurularak hareket edilmeli, kıyıdar ülkeler arasında yapılacak görüşmelerle sınır belirlenmelidir.

Ege Denizi'nde ulusal karasuları sınırının 12 mile genişletilmesi durumunda, bu denize kıyıdar ülkelerden biri olan Türkiye'nin zararlı çıkacağı kesindir. Gerçekten de, Yunanistan'ın Ege Denizi'nde karasuları sınırını 12 mile genişletme kararının gerçekleşmesi durumunda bu denizde ulusal karasuları oldukça dengesiz bir paylaşım ortaya çıkaracaktır; Yunan karasuları % 60,33, Türk karasuları ise, yaklaşık % 9. Bu dağılım içerisinde Ege'de  uluslararası antlaşmalarla Yunanistan'a devredilmemiş ada, adacık ve kayalıkların karasuları % 10,65, uluslararası sular veya açık deniz olarak kalan bölgenin oranı ise % 20,02'dir.

Ege Denizi'nde karasuları sınırının 12 mile genişletilmesi durumunda bu bölgede devletlerin egemenlik hakları açısından da kimi değişiklikler yaşanacaktır;

Türkiye açısından ulusal kıta sahanlığı olarak kabul edilen bölgeler Yunan karasuları içerisinde kalacak ve Türkiye bu bölgelerde hak iddia edemeyecektir;

Ege Denizi'nin büyük bir bölümünün Yunan ulusal karasularını oluşturmakta oluşu ve uluslararası sular sayılabilecek bölgelerin Yunan karasuları ile çevrili olması, Türkiye'nin olduğu kadar bu sulardan yararlanan diğer devletlerin de uluslararası sulardan yararlanma haklarını "zararsız geçiş" hakkına dönüştürecektir,

Karasularının 12 mil olarak belirlenmesi durumunda Ege Denizi'nin ulusal hava sahası da buna bağlı olarak genişleyeceğinden Türkiye'nin Ege üzerindeki askeri uçuşları ve tatbikatları (hava-deniz) gerçekleşemeyecektir,

Ulusal karasularının 12 mil olarak saptanmasıyla Türkiye, Ege Denizi balıkçılığında ekonomik, ticari kayıplara uğrayacaktır.

Türkiye ve Yunanistan arasında Ege Denizi karasuları sınırını 6 milden 12 mile genişletme uyuşmazlığı, tarafların ileri sürmüş olduğu bir dizi hukuki ve siyasi gerekçe çerçevesinde değerlendirilebilir.

Kıyıdar bir devletin ulusal karasuları sınırını saptama hakkı; BM III. Deniz Hukuku Sözleşmesi'nin 3. maddesine göre,

"Her devlet karasularının genişliğini tespit etme hakkına sahiptir; bu genişlik işbu Sözleşmeye göre tespit edilen esas hatlardan itibaren 12 deniz milini geçemez." [62]
Yunanistan, Sözleşmenin bu maddesine dayanarak Ege Denizi'nde ulusal karasuları sınırını kendi iç hukuk yollarını, bağımsız iradesini kullanarak 6 milden 12 mile çıkarabileceğini ileri sürmektedir.Türkiye'nin bu konudaki görüşüne göre ise, Sözleşmenin ilgili hükmü, 12 mil genişliği bir üst sınır olarak kabul etmiştir. Bu bağlamda, ilgili hükme dayanarak karasuları genişliğini belirleme hakkını kullanan bir devletin bu uygulaması, aynı zamanda, uluslararası bir nitelik taşımaktadır. Nitekim, Uluslararası Adalet Divanı'nın almış olduğu bir karara göre;

"deniz alanlarının sınırlandırılmasının her zaman uluslararası yönü vardır; bu yalnızca sahildar devletin iç hukukunda açıklandığı biçimiyle onun iradesine bağlı olamaz. Her ne kadar tek sahildar devletin bunu gerçekleştirme yetkisine sahip olması nedeniyle sınırlandırma işlemi zorunlu olarak tek taraflı bir işlem ise de, buna karşılık, bu sınırlandırmanın, üçüncü devletler bakımından geçerliliği uluslararası hukuku ilgilendirmektedir." [63]
Yunanistan'ın Ege Denizi'nde ulusal karasuları sınırını 12 mile çıkarması durumunda Türkiye, uluslararası hukuka dayanarak bu uygulamayı tanımama hakkına sahiptir. Türkiye'nin 12 mil iddialarına karşı izlemiş olduğu yaklaşım bu konuda teamül oluşturmaktadır, dolayısıyla, Yunanistan'ın bu yönde alacağı bir kararı Türkiye'nin kabullenmesi beklenemez.BM III. Deniz Hukuku  Sözleşmesi'nin 3. maddesinde belirtilen 12 mil sınırının bir genel hukuk kuralı, teamül (yapılageliş kuralı) olduğu; Yunanistan'ın iddiasına göre, ilgili Özleşmenin 3. maddesinde belirtilmiş bulunan 12 millik kural, giderek, bütün devletler tarafından genel kabul gören bir devletler genel hukuku kuralı, yapılageliş kuralı oluşturmaktadır.

Türkiye'ye göre ise, BM Deniz Hukuku Sözleşmesi'nde karasuları sınırının azami 12 mil olabileceğine ilişkin bir kuralın bulunmasına karşın, uygulamada devletler, ulusal karasuları sınırını belirlerken farklı genişlik kriterleri saptamaktadırlar; Özman'ın belirttiğine göre; 20 devlet 3 deniz mili, 2 devlet 4 deniz mili, 4 devlet 6 deniz mili, 81 devlet 12 deniz mili, 1 devlet 15 deniz mili, 1 devlet 20 deniz mili, 2 devlet 30 deniz mili, 2 devlet 35 deniz mili, 4 devlet 50 deniz mili, 1 devlet 70 deniz mili, 1 devlet 100 deniz mili, 1 devlet 150 deniz mili, 13 devlet 200 deniz mili genişlikte ulusal karasuları sınırına sahip bulunmaktadır. [64] Uygulamadaki farklılıklara karşın, 12 millik kural üzerinde belirgin bir yoğunluğun bulunması, bu kuralın bir yapılageliş oluşturup oluşturmadığı tartışmalarını gündeme getirmektedir. Bununla birlikte, bu kuralın yapılagelişe dönüştüğü kabul edilse dahi, Türkiye'ye karşı bu kuralın ileri sürülebilmesi söz konusu olamaz. Çünkü, Türkiye 12 millik genişliğin Ege Denizi'nde uygulanmasına istikrarlı olarak karşı çıkmıştır. Bütün bunların yanı sıra, bazı Yunanlı yazarların belirtmiş olduklarının aksine, Türkiye iç hukuk açısından da 12 mil konusundaki yaklaşımını korumuştur.

"...1964 Türk Karasuları Kanunu  (bugün yürürlükte değildir) 12 mil kuralına hiçbir yerde atıfta bulunmadığı gibi bu genişliğe yapılageliş değeri verecek herhangi bir ifade de içermemektedir. Aynı şekilde Türkiye'nin hiçbir belgesi ve uygulaması, gerekçeleri dikkate alındığında 12 milden yana bir opinio juris'in mevcut olduğu sonucunu doğurmamaktadır."  [65]
Ege Denizi'nin statüsü ve hakkın kötüye kullanılamayacağı ilkesi; BM III. Deniz Hukuku Sözleşmesi'nin 122. maddesine göre;"İşbu Sözleşmenin amaçları uyarınca 'kapalı veya yarı kapalı deniz'den, iki veya daha çok devlet tarafından çevrili ve diğer bir denize veya okyanusa dar bir geçitle bağlı bulunan veyahut da bütünüyle veya büyük bir bölümü ile, iki veya daha çok devletin karasularından ve münhasır ekonomik bölgelerinden oluşan bir körfez, bir deniz havzası veya bir deniz anlaşılır." [66]
Türkiye'nin görüşüne göre, Yunanistan'ın Ege Denizi'nde sahip olduğu adaların karasularını tek taraflı olarak, 6 milden 12 mile genişletmek istemesi, bu denizin kapalı-yarı kapalı statüsün göz önünde bulundurulduğunda, diğer kıyıdar ülke olan Türkiye açısından olumsuz sonuçlar doğurabilecek bir harekettir. Bu nedenle, kıyıdar devletler olarak Türkiye ve Yunanistan arasında bu konuda ortak bir görüşün bulunması gerekmektedir. Söz konusu Sözleşmenin 15. ve 123. maddeleri, bu türden hak ve yükümlülükleri düzenlemektedir. 15. maddeye göre;"İki devletin sahilleri bitişik veya karşı karşıya olduğunda, aralarında aksine bir anlaşma olmadıkça, bu devletlerden ne birinin ne de diğerinin kendi karasularını, bütün noktaları, bu iki devletin her birinin karasularının genişliğinin ölçülmeye başlandığı esas hatların en yakın noktalarından eşit uzaklıkta bulunan orta hattın ötesine uzatmaya hakkı yoktur. Bununla beraber bu hüküm, tarihi hakların veya diğer özel durumların varlığı nedeniyle, her iki devletin karasularının başka şekilde sınırlandırılmasının gerekli olduğu durumlarda uygulanmaz."  [67]
123. madde hükmüne göre ise;"kapalı veya yarı kapalı bir denize sahildar olan devletler, işbu Sözleşme gereğince kendilerine ait olan hakların kullanılmasında ve yükümlülüklerin yerine getirilmesinde aralarında işbirliğinde bulunmalıdırlar (...)" [68]
Ege Denizi'nde karasuları sınırının Yunanistan tarafından tek taraflı olarak 6 milden 12 mile genişletilmesi durumu, yukarıda sıralanmış olan Sözleşme hükümlerine aykırı bir durum ortaya çıkardığı gibi, ayrıca Sözleşmenin 300. maddesine de aykırı bir sonuç doğuracaktır. 300. madde hükmüne göre;"Taraf devletler işbu Sözleşme uyarınca üstlendikleri yükümlülükleri iyi niyetle yerine getirmeli ve işbu Sözleşmede tanınan hakları, yetkileri ve serbestileri hakkın kötüye kullanılmasını oluşturmayacak biçimde kullanmalıdırlar." [69]
Türkiye'nin görüşüne göre; Yunanistan'ın, Ege Denizi'nde ulusal karasularını 12 mile genişletmesi, Türkiye'nin bu denizdeki kıta sahanlığı haklarını ortadan kaldıracağı gibi, bu denizden yararlanırken dayanmış olduğu ekonomik, ticari, askeri ve siyasi egemenlik haklarını da sınırlandıracak, bu denizi adeta bir "Yunan Gölü"ne dönüştürecektir, dolayısıyla bu tür bir davranış hakkın kötüye kullanılması olacaktır.Bazı Yunanlı yazarların görüşüne göre ise,

"Yunanistan'ın 12 mil kuralını uygulaması Ege'yi yabancı devletlere kapatmayacağı gibi, devletlerin zararsız geçiş hakkına da (1982 Sözleşmesi'nin 17. ve onu izleyen maddeleri) halel getirmeyecektir. Üstelik hakkın kötüye kullanılması tek başına bir yetki değil, belirli bir hakkın kullanılma şekliyle ilgili bir kavramdır. 300. maddenin içerdiği hüküm, öteki devletlerin haklarıyla ilgili olup, sözleşmeyle tanınan bir yetkinin kullanılmasını engellemez." [70]
Ege Denizi'nde, ulusal karasuları sınırının Yunanistan tarafından 6 milden 12 mile genişletilmesi konusunda, kıyıdar ülkeler olan Türkiye ve Yunanistan arasında yapılan görüşmelerde tarafların görüşlerini birleştirmek mümkün olmadığından anlaşmazlık sürmektedir. İki ülke arasındaki ilişkilerin yönelimine bağlı olarak, zaman zaman, her iki ülke de ulusal yaklaşımlarını sert açıklamalarla dile getirmektedirler. Yunanistan'ın ulusal karasularını 12 mile çıkarmakta kararlı olduğunu ve zamanı geldiğinde bu hakkını kullanacağını dile getirmekte oluşu, Türkiye'nin de bu konudaki kararlı tutumunu sıklıkla dile getirmesine neden olmaktadır. Türkiye'nin, Yunanistan tarafından alınacak böylesi bir kararı savaş nedeni "casus belli" olarak nitelendirmesi, iki ülkenin de birbirlerini ulusal çıkarları, egemenlik hakları, toprak bütünlükleri açısından potansiyel tehlike ve tehdit kaynağı olarak algılamalarına yol açmaktadır. [71] Bu bakımdan ele alındığında ise, Yunanistan'ın AB'ye tam üye olmasının sağlamış olduğu avantaj ile Ege'deki karasuları uyuşmazlığını AB'nin dış sınırlarına ilişkin kurallar çerçevesinde değerlendirme çabasında olduğu gözlemlenmektedir. Karasuları yüzünden çıkabilecek bir sıcak çatışmada Türkiye'nin tepkisini AB'den sağlayacağını düşündüğü destekle karşılama ve çatışmayı AB'nin sınırlarına yönelik gibi gösterme çabası söz konusudur. [72]Tarafların görüşlerindeki ısrarları, süregiden çatışma ve gerginlik, ülkeler arasında olası bir savaş riskini gündemde tutmaktadır. Güvensizliğin büyük boyutlarda oluşu, her iki tarafın da silahlanmasına neden olmaktadır. Giderek iki ülkede de uyuşmazlık konularının kesin olarak çözümlenebilmesi için gereken tek yolun savaş olacağına ilişkin bir genel kanı yerleşmektedir.

Diğer yandan, Türkiye ve Yunanistan arasında çatışma riskinin yoğun olduğu karasularının genişletilmesi sorununda Yunanistan'ın bunu bir ulusal egemenlik hakkı olarak görmesi ve bu hakkın kullanılmasını da zamanı geldiğinde gerçekleştireceğini açıklamış olması Türkiye'nin savaş nedeni sayma kararlılığıyla birlikte ele alındığında, uzlaşmanın kısa sürede gerçekleşebilmesini olanaksızlaştırmaktadır. Bu bakımdan ele alındığında ise, süreç içerisinde Yunanistan'ın ulusal karasuları sınırını 12 mile genişletme politikasını uluslararası desteklerle pekiştirmek yönünde çaba göstermiş olduğunu görmekteyiz. Gerek ABD gerekse AB ile olan ilişkileri çerçevesinde Yunanistan, Ege Denizi'nde ulusal karasularını 12 mile genişletmesi durumunda Türkiye ile girişeceği bir sıcak çatışma sırasında uluslararası destekten yoksun kalmama çabası içerisindedir. Nitekim, 1976 yılında ABD ve Yunanistan arasında gerçekleştirilen Savunma ve İşbirliği Anlaşması'na ilişkin görüşmeler sırasında Yunanistan Ege Denizi'nde çıkacak bir Türk - Yunan savaşında ABD'nin Yunanistan'a destek vermesini hükme bağlamak istemiştir. AB'ne tam üye olarak katıldıktan sonra ise, bu çabalarını AB çerçevesinde sürdürmeye çalışmıştır.

Türkiye'nin tam üye olarak içerisinde yer almadığı AB ile olan sınırlar çerçevesinde düşünüldüğünde Türkiye ve Yunanistan arasındaki Ege  Denizi'ndeki sınırlar aynı zamanda  AB'nin dış sınırlarını oluşturmaktadır. Dolayısıyla, Ege'de karasularının 12 mile genişletilmesi, aynı zamanda Birlik'in sınırlarının da genişlemesini doğuracaktır. Ancak, Türkiye'nin bu yöndeki bir uygulamayı savaş nedeni saymakta oluşu, bu olasılığın gerçekleşmesi durumunda Türkiye ile Yunanistan'ı karşı karşıya getireceği gibi, AB'yi de sıcak bir çatışmanın/bunalımın içerisine sürükleyebilecek niteliktedir. 
  
 

 

57- Deniz sınırlarının 3 mil olarak benimsenmesi hakkında bkz; İ. Soysal, Türkiye'nin Siyasal.., s. 88. 
 Ancak Lozan Barış Antlaşması'nda Türkiye ve Yunanistan arasında karasularının sınırını belirleyen herhangi bir harita  bulunmamaktadır. Bu bağlamda iki ülke arasındaki yan sınırlar belirlenirken de sorunlar yaşanmıştır. İki ülke arasındaki Trakya bölgesi karasuları yan sınırı ancak Lozan Barış Antlaşması'nın beşinci maddesinde öngörülen Sınır Çizim Komisyonu'nun  3 Kasım 1926 tarihinde kabul etmiş olduğu protokol uyarınca " 'Sınır Tanımı' başlığını taşıyan IV'üncü Bölümünün en sonunda yer alan 'Sınır Çizgisinin Tanımı' adını taşıyan kısmında" belirlenmiştir. 3 millik karasuları genişliğine göre saptanmış olan bu sınır daha sonra 6 millik sınır kabulüne uygun olarak yeniden gözden geçirilmek zorundadır. 
BM III. Deniz Hukuku Sözleşmesi'ne ilişkin olarak güncel tartışma ve bilgiler için bkz; http://www.un.org/Depts/los/index.htm . Sözleşmenin Türkçe çevirisi için bkz; Aydoğan Özman, BM III. Deniz Hukuku Sözleşmesi, İstanbul IDTO Yayınları, 1984. 
BM III. Deniz Hukuku Sözleşmesi 16 Kasım 1994 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Türkiye'nin taraf olmadığı Sözleşme'yi Yunanistan 21 Haziran 1995 tarihinde kabul etmiştir. Avrupa Topluluğu (AB) ise, 1 Nisan 1998 tarihinde resmi onay vermiştir. 
58-  Bu konuda bkz; A. Kurumahmut (Y. Hazırlayan), Ege'de Temel Sorun..., ek: 23. 13 / 10 / 1936 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan Yunanistan Karasuları Hududunun Tespiti Hakkında 230/1936 Sayılı (Mecburi Kanun)'a göre, "Bazı özel hallerde, karasuları bölgesini 6 deniz milinden az veya fazla tespit eden yürürlükteki hükümler baki kalmak üzere, karasuları bölgesinin genişliği kıyıdan 6 deniz mili olarak tespit olunmaktadır". 
59-  İtalya'nın Akdeniz'de bir tehdit unsuru olarak ortaya çıkması Akdeniz'deki kıyıdar ülkelerin ulusal güvenlik kaygıları içerisinde olmalarına yol açarken bölge ülkeleri arasında savunma ve işbirliği arayışlarını da hızlandırmıştır.  Oniki Adalar dolayısıyla İtalya ile sınırdaş olan Türkiye, İtalyan tehditi karşısında bir yandan Yunanistan ile ilişkilerini geliştirmeye çalışırken diğer yandan da İngiltere'nin desteğini elde etmeye çalışmıştır. Karasuları konusundaki bu gelişmeler  Akdeniz'de baş gösteren ticari gemilere yönelik denizaltı saldırıları ve sürpriz bir saldırı olasılığına hazırlıklı olma çerçevesinde de değerlendirilebilir. Bu bakımdan ele alındığında ulusal güvenlik kaygıları çerçevesinde Ege'de statükoyu değiştiren iki önemli gelişme söz konusudur. Bunlardan biri Yunanistan'ın ulusal karasularını 6 mile genişletme kararını almış olması, diğeri ise, Türkiye'nin Lozan Boğazlar Sözleşmesi'ni Montreux Konferansları ile değiştirmesidir. Bu konuda bkz; Atatürkün Dış Politikası I-II..., M.ehmet Gönlübol ve Diğerleri, Olaylarla Türk Dış Politikası, Ankara:SBF Yayınları, 1982, ss. 115-120. 
60- Emekli Büyükelçi Şükrü Elekdağ, Ege Denizi'nde Yunanistan'ın karasularını 12 mile genişletme kararını Türkiye'nin "casus belli" savaş nedeni sayacağını açıklamasının ilginç öyküsünü şu şekilde anlatmaktadır; "... Ege'deki nazik dengeyi ve Yunanistan'ın bu dengeyi bozma niyet ve hazırlığını dikkate alan Türkiye, 1976 yılında konuyla ilgili olarak ortaya kesin bir tavır koymuştur. Türkiye, Yunanistan'ın karasularını altı milin ötesine genişletmesinin "savaş nedeni" (casus belli )sayılacağını  kesin bir dille ilan etmiştir.Demirel'in Başbakanlığını yaptığı 1. Milli Cephe Hükümeti'nin bu kararı, zamanın Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil tarafından 15 Nisan 1976'da ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger'a yazılı bir mesajla bildirilmiştir." Şükrü Elekdağ, "Ege'de Kriz Belgeleri", Milliyet, 11 Şubat 1996, s. 19. Mektubun Türkçe metni aşağıdadır; 
15  Nisan 1976Ekselans Henry KissingerABD Dışişleri Bakanı

Sayın Bakan,

 Kabine toplantısında iken, Genel Sekreter Elekdağ, Ekselansları ile Yunanistan Dışişleri Bakanı Mr. Bitsios arasında teati edilen ve metinleri Büyükelçi Macomber tarafından Bay Elekdağ'a tevdi edilen mektuplar hakkında bana bilgi verdi. Mesajınızın aşağıda belirtilen cümlesini çok ciddi telakki ediyorum.

 "Bu itibarla, ABD, taraflardan birinin bir askeri çözüm aramasına aktif (actively) olarak ve iltibasa mahal vermeyecek (Hiçbir şüphe ve tereddüt yaratmayacak) bir tarzda karşı koyacak ve böyle bir hareket hattını önlemek amacıyla büyük gayretler sarfedecektir."

 Bay Elekdağ'ın da Büyükelçinin dikkatini aynı konuda hemen çekmiş olduğu üzere, bu beyanın, Amerika Birleşik Devletleri hükümetinin konu hakkında yeni bir vaziyet ve tutum aldığını aksettirdiği kanaatine vardım. Şurası açıktır ki, Yunan hükümetinin esas emeli karasularının sınırlarını 12 mile çıkarmak suretiyle, bir oldubitti yaratmak ve bu suretle, Türkiye üzerinde siyasi bir zafer kazanmaktır. Böyle bir hareket Ege Denizi'ni Yunan gölü haline getirebilecek ve netice itibariyle, Türkiye'nin bu denizdeki tabii ve yerleşmiş ananevi (Geleneksel) haklarını fiilen ortadan kaldıracaktır.

 Bu durum Türkiye'ye, böyle bir gelişmeyi bir harp sebebi olarak telakki etmekten gayri bir opsiyon imkanı bırakmayacaktır.

 Bu itibarla, bu nevi gelişmeleri teşvik edecek nitelikteki pozisyon değişikliklerini, sadece ikili ilişkilerimiz bakımından değil, fakat bölgenin güvenliği bakımından da tehlikeli görüyorum.

 Sizden ricam, yukarda işaret ettiğim cümlenin, bizim, tafsile (etraflı bir şekilde izaha) çalıştığımız endişelerimizi hesaba katarak yeni tefsirlere (yorumlara) ve polemiklere meydan vermeyecek bir şekilde düzeltilmesidir, bu mümkün olmadığı takdirde, bahse konu mektupların açıklanmamasının teminidir. Samimiyetle inanıyorum ki, bu Yunanistan'ın da yararına olacaktır.

Saygılarımla

İhsan Sabri Çağlayangil

61- Bu konuda bkz; Theodoros Katsoufros, "Ege Denizi'yle İlgili Türk-Yunan Uyuşmazlıkları," Türk-Yunan Uyuşmazlığı, Der: Semih Vaner, İstanbul: Metis Yay., 1989, ss. 76-106; Hüseyin Pazarcı, "Ege Denizi'ndeki Türk-Yunan Sorunlarının Hukuki Yönü," Türk-Yunan Uyuşmazlığı, Der. Semih Vaner, İstanbul: Metis Yay., 1989, ss. 106-127; Aydoğan Özman, BM III. Deniz Hukuku Sözleşmesi, İstanbul: IDTO Yayınları, 1984. 
62- A. Özman, BM III. Deniz.., s. 5. 
63- A.ydoğan Özman, "Ege'de Karasuları Sorunu," A.Ü. SBF Dergisi, Cilt.LXIII, No. 3/4, Temmuz-Aralık 1988, s. 179. 
64- A. Özman, "Ege'de Karasuları ..," s. 175. 1997 yılında karasuları sınırlarının genişliğine ilişkin olarak 123 ülkenin 12 deniz mili, 9 ülkenin 12 deniz milinden düşük ve 15 ülkenin de 12 deniz milinin üzerinde bir karasuları sınırı uygulamakta olduğu rapor edilmiştir. Rapor için bkz; Oceans and The law of The Sea: Law of The Sea Report of the Secretary-General, A/52/487 20 October 1997, http://www.un.org/Depts/los/los_docs.htm #Annual52Rep  B. Tarihi:24 / 10 /1999 
65- H. Pazarcı, "Ege Denizi'ndeki ..," s. 114. 
66- A. Özman, BM III. Deniz.., s. 55 
67- A. Özman, BM III. Deniz.., s. 7. 
68- A. Özman, BM III. Deniz.., s. 55. 
69- A. Özman, BM III. Deniz.., s. 143. 
70- T. Katsoufros, "EgeDenizi'yle İlgili..," s. 85. 
71- 1996'daki Kardak bunalımının ardından iki ülke arasında bir iyiniyet girişimi olarak başlatılan çabalar sonucunda kabul edilen Madrid Deklarasyonu çerçevesinde değerlendirildiğinde tarafların eşanlı olarak tek taraflı eylemlerden ve kuvvet kullanma tehditinden vazgeçmiş olduklarını açıklamaları önemli bir adım olmuş, ancak süreç içerisinde tarafların esas görüşlerinde değişiklik olmadığını açıklayarak amaçtan uzaklaşmaları deklarasyonu işlevsiz kılmıştır. Bu konuda bkz; Gülden Ayman, "Türk - Yunan İlişkilerinde Güç ve Tehdit", Türk Dış Politikasının Analizi, Der. Faruk Sönmezoğlu, İstanbul: Der Yayınları, 1998, ss. 543-546. 
72- Türkiye bu konudaki endişelerini 1978 yılında dönemin AET Komisyon Başkanı Roy Jenkins ile yapmış olduğu görüşmede dile getirmiş; "Yunanistan'ın AET'ye katılmasına bir itirazımız yok. Ancak ortada önemli bir sorun var ve şimdi söyleyeceklerim dikkate alınmazsa, topluluk ve ilişkilerimiz tamir edilemeyecek şekilde zarar görür. AET mutlaka veto sistemini değiştirmelidir. Yoksa AET her alanda, kendi istemediği halde, Türkiye'ye ambargo koyma durumuna düşer. Zira Yunanistan bunu kullanacaktır. Öte yandan, AET'nin karasularını 12 mile çıkarılması tasarısı üzerine, Yunanistan hemen aynı günlerde kendinin bir takımada devleti olduğunu söylemeye başladı. Tasarınıza, özel durumlu denizleri (Ege) istisna eden bir madde eklemenizi önermek isterim", demiştir. Mehmet Ali Birand, Türkiye'nin Avrupa Macerası 1959-1999, 10. Baskı, İstanbul: Doğan Kitapçılık Yayınları, 2000, s. 352.

EGE DENİZİ'NE İLİŞKİN SORUNLAR

 

1923 Lozan Barış Antlaşması ile Türkiye ve Yunanistan arasında Ege Denizi'nde karşılıklı dengelerin kurulmuş olmasına karşın, bu denge 1930'ların ikinci yarısından itibaren, özellikle Avrupa ve Balkanlarda bazı ülkelerin revizyonist istemlerle ortaya çıkmalarından sonra, hem Türkiye hem de Yunanistan açısından, bazı değişikliklere uğramıştır. Yunanistan, ulusal karasuları sınırını 3 milden 6 mile genişleterek İtalya'dan gelebilecek olası bir saldırıya hazırlanırken, Türkiye, Lozan Boğazlar Sözleşmesi'nin Türk Boğazları üzerinde saptamış olduğu statünün yeni gelişmeler çerçevesinde gözden geçirilmesini ve Boğazlar üzerindeki Türk egemenliğinin kesin olarak sağlanmasını istemiştir. Böylece, Montreux Boğazlar Sözleşmesi ile Türkiye, Boğazlar üzerinde egemenliğine yeniden kavuşmuş ve bu bölgelerin silahsızlandırılması yükümlülüğünden kurtularak ulusal güvenliği açısından önemli bir boşluğu kapatmıştır.

Ege Denizi'ndeki bu denge değişikliği, ilk dönemlerde fazla dikkat çekmemiştir; bunda her iki tarafın da ulusal güvenliklerini tehlikede görerek ortak bölgesel bağlantılar içerisinde olmalarının rolü vardır. Ancak, İkinci Dünya Savaşı sonrasında bir yandan uluslararası diğer yandan da bölgesel dengeler oldukça köklü bir değişim geçirmiş ve bu değişiklikler, kaçınılmaz olarak Türk - Yunan ilişkilerini yeni bir boyuta oturtmuştur. Savaş sonrası dönemin içsel - dışsal koşulları gereği, Türkiye ve Yunanistan, aynı askeri, siyasi ittifak sisteminden yana tercihlerini kullanırken, bu bağlantılar içerisinde, iki ülke arasındaki ilişkileri yeniş bir denge çerçevesinde düzenlemek gereği ortaya çıkmıştır. Özellikle NATO sistemi içerisinde, Türkiye ve Yunanistan'ın stratejik konumları ve gizilgüçleri  açısından ittifak stratejileri çerçevesinde üstlenecekleri yükümlülükler belirlenirken, Ege Denizi'ndeki statüyü belirleyen yeni bir denge oluşturulmuştur.

1950'lerin ortalarından itibaren, Türkiye ve Yunanistan arasında Kıbrıs konusunda çıkan görüş ayrılıkları, Ege Denizi'nde iki ülke arasında saptanmış olan statü ve dengeyi tehlikeye düşürecek gerilimleri de beraberinde getirmiştir. İki ülke arasındaki ilişkilerin soğukkanlılıkla bir çözüme kavuşturulamamasıyla, taraflar birbirlerine karşı belirgin bir güvensizlik yaşamaya başlamışlar ve Ege Denizi, bu güvensizlik içerisinde yeniden güç dengeleme mücadelesine sahne olmuştur. Tarafların stratejik üstünlük kazanma istekleri, Ege Denizi'nin coğrafik konumuyla ve Lozan ve diğer antlaşmalarla saptanmış olan dengeye ters yaklaşımların izlenmeye başlanmasıyla, kısır bir döngüyü ortaya çıkarmıştır.

Türkiye ve Yunanistan arasında, Ege Denizi üzerinde yoğunlaşan görüş farklılıklarının giderilmesi çabalarını güçleştiren önemli bir faktör ise, doğrudan doğruya, bu bölgenin hemen her açıdan benzersiz bir görünüm sergileyerek, taraflar arasında çıkan bir dizi yorum farklılığını çözümleyebilecek hukuksal kuralların saptanabilmesini güçleştirdiğidir. Uluslararası Deniz Hukukunun, devletlerin denizlere ilişkin egemenlik haklarına getirmiş olduğu yenilikler, özellikle Ege Denizi'nin coğrafi/jeolojik yapısı dikkate alındığında, Türkiye ve Yunanistan arasında yorum farklılıklarına, giderek uzlaşmazlıklara neden olmaktadır. Ege Denizi'nde adaların yoğun bir dağılım göstermekte oluşu ve Anadolu sahillerinden 3 mil ötedeki adaların bazılarının isimleri belirtilerek antlaşmalarla Yunanistan'a bırakılmış olması, Ege Denizi'nde kıyıdar devletlerden herhangi birinin egemenlik haklarını genişletmek istemesi durumunda, diğer devletin, bu yöndeki bir gelişmeyi kendi egemenlik haklarına yönelik bir tehdit olarak  algılamasına yol açmaktadır.

Karasularının genişletilmesi, kıta sahanlığının saptanması sorunları, Ege Denizi'nin coğrafi yapısının etkisinin yoğun olarak gözlemlendiği uzlaşmazlıklardandır. Uzlaşmazlık noktaları üzerinde hukuksal tartışmaların ortak çözüme ulaşamaması ise, konuya siyasi bir boyut kazandırmaktadır.

Türkiye ve Yunanistan arasında Ege Denizi'ne ilişkin uyuşmazlıklar şu başlıklar altında ele alınabilir;

Karasularının genişletilmesi sorunu,
Kıta sahanlığının saptanması sorunu,
Adaların silahlandırılması sorunu,
Hava sahası ve FIR sorumluluklarına ilişkin sorunlar,
NATO komuta kontrol sorunları,
Egemenliği antlaşmalarla Yunanistan'a devredilmemiş ada, adacık ve kayalıklar sorunu.

 

Sayfa 6 / 12

Kitap İçindekiler

GİRİŞ

KAYNAKLAR

I. BÖLÜM İKİLİ İLİŞKİLER

İKİLİ İLİŞKİLERİN GENEL GÖRÜNÜMÜ (devam)

İKİLİ İLİŞKİLERİN GENEL GÖRÜNÜMÜ

İKİ ÜLKE ARASINDAKİ İLİŞKİLERİ ETKİLEYEN TEMEL FAKTÖRLER

İKİ ÜLKE ARASINDAKİ TEMEL SORUNLAR VE TARAFLARIN YAKLAŞIMLARI

ÖNERİLER

SONUÇ

16 Şubat 1996 Tarihli Yunan Notası

ABD'deki Rum Federasyon ve Dernekleri

29 Ocak 1996 Tarihli Türk Notası

Üye Giriş

üyelik