DİĞER SORUNLAR (4)

pkkgreek

DİĞER SORUNLAR

Türkiye ve Yunanistan arasında iki ülkeyi savaşın eşiğine getirebilecek türden pek çok sorunun yanı sıra diğer bölge ülkeleri ile olan türden diğer pek çok sorunu varlığından da söz etmek mümkündür. Bunlar çoğunlukla yasadışı göç, sınır ihlalleri, vize sorunları, uyuşturucu madde kaçakçılığı, gümrük ve taşımacılık sorunları, insan kaçakçılığı gibi sorunlardır.

Dolayısıyla, iki ülke arasında yapılacak olan yasal ve siyasal düzenlemeler çerçevesinde çözümlenebilecek niteliktedir. Bu tür sorunlar gerek ikili antlaşmalar gerekse AB, SECI, KEİÖ gibi bölgesel entegrasyon ve işbirliğini hedefleyen örgütlenmeler çerçevesinde edinilen yükümlülüklerle çözümlenebilecek niteliktedir. Nitekim, 2000 yılı başında iki ülke arasında imzalanan bir dizi antlaşma bu tür düzenlemeleri de içermektedir.

 

Yunanistan Tarafından Türkiye Aleyhtarı Terör Örgütlerine Verilen Destekler

Türkiye’nin uluslararası ilişkilerinde terörün uluslararası destek boyutunu dile getirmeye başladığı dönem büyük ölçüde 1980’li yıllar olmuştur. Gerçi uzun yıllar Türkiye’de bir iç terör sorunu yaşanmış ve bu durum can ve mal kayıplarına  ve istikrarsızlıklara neden olmuştur. Bununla birlikte, dış politikasını yürütürken bu durum büyük ölçüde Türkiye’nin “iç sorunu” olarak kabul edilmiştir.

1980 yılların başında ise, Türkiye’ye yönelik terörün farklılaşmaya başladığı görülmektedir. Yıllardır yaşanan iç şiddet olaylarına ek olarak, bu dönemde iki farklı hareket benzer amaçlarla şiddet eylemlerine başvurmaya başlamışlardır. Bunlardan ilki, ASALA terör örgütünün Türkiye topraklarını parçalayarak bir Ermeni devleti kurmaya yönelik hayalleri, diğeri ise, PKK’nın Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunda bir Kürt devleti kurma hayalleri olmuştur.[1] Bu iki hareketin de dayandığı nokta, Türkiye tarafından asla kabul edilmeyen Sevr Antlaşması ile kendilerine vaat edilen topraklar olmuştur.

1980’ler bu iki hareketin uluslararası alanda destek, en azından hoşgörü ile karşılandığı yıllar olmakla birlikte, bu durumu kolaylaştıran kimi iç ve dış yapısal faktörlerden de söz etmek mümkündür.

12 Eylül 1980 tarihinde, Türkiye’de Silahlı Kuvvetlerin iktidara el koyması ve yönetimin Milli Güvenlik Konseyi’nin elinde bulunması, Türkiye’nin uluslararası kamuoyu önündeki imajını olumsuz etkilerken bu dönemde yaşanan siyasi baskılar, Türkiye’de demokrasinin ilke ve kurumlarından uzaklaşıldığının göstergesi olarak değerlendirilmiştir. Büyük ölçüde sol terör örgütlerine karşı olarak yürütülen mücadele bu dönemde çok sayıda insanın yasal/yasal olmayan yollardan Türkiye dışına çıkmasına ve özellikle Almanya, Fransa, Belçika, Yunanistan, Hollanda gibi ülkelerde bir Türk siyasi mülteci grubunun oluşmasına yol açmıştır. Bu gruplar içinde gerçekten siyasi düşüncelerinden dolayı ülkeyi terk etmek zorunda kalan insanlar olmakla birlikte, bu kimliğe bürünerek söz konusu ülkelerde oturma ve çalışma izni almaya çalışan ve terör örgütleri içerisinde yer almış insanlar da bulunmuşlardır. Siyasi mülteci kimliği, bir yandan terör örgütü üyelerinin bu ülkelerdeki konumlarını, varlıklarını Türkiye’nin demokratik bir ülke olmadığı, adil yargılama koşullarının bulunmadığı, siyasi düşüncelerinden ve kimliklerinden dolayı takibata ve baskıya uğradıkları gerekçesini dile getirerek Türkiye’ye yönelik uluslararası baskıların yapılmasını sağlamaya yönelik iken diğer yandan, bu örgütlenmelerin daha serbest bir ortamda Türkiye karşıtı eylemlerini organize edebilme olanağını sağlamıştır.

Bu durum, siyasi mültecilere ev sahipliği yapan ülkelerin Türkiye ile olan ilişkilerine de yansımış ve bu ülkeler Türkiye ile olan ikili ve ittifak ilişkileri çerçevesinde konuyu gündeme getirerek baskı ve pazarlık arayışı içerisinde olmuşlardır. Bu bağlamda, bugün Türkiye’nin uluslararası ilişkilerinde etkisinde kalmış olduğu pek çok sorunun bu dönemdeki uygulamalardan büyük ölçüde etkilendiği söylenebilir. Demokrasinin tüm ilke ve kurumlarıyla siyasi yaşama egemen kılınmasında karşılaşılan güçlükler, ordunun siyasetteki rolünün artmış olması, temel insan hak ve özgürlüklerine yönelik baskılar ve ihlaller, vb gerekçeler bugün Türkiye’nin iç ve dış teröre karşı yürütmekte olduğu haklı mücadelesinde bu ülkeler tarafından dile getirilen gerçeklerdir. Dolayısıyla, Türkiye, bir yandan iç ve dış teröre karşı silahlı mücadele verirken, diğer yandan da, uluslararası alanda yürüttüğü mücadelenin hukuki ve siyasi meşruluğunu kabul ettirmeye çalışmaktadır.

Türkiye’nin iç ve dış teröre karşı yürütmüş olduğu mücadele, pek çok boyutta değerlendirilebilir. Bu mücadelenin oldukça uzun bir süreyi gerektirmiş olması ise, bir yandan Türkiye’nin kendi iç siyasi, ekonomik, sosyal yapısı, diğer yandan da, bölgesel / uluslararası değişikliklere bağlı olmuştur.

1980’li yılların ikinci yarısı, Türkiye’deki teröre ve Avrupa ülkelerinin Türkiye’deki terör olaylarına ilişkin bakışlarına yeni bir boyut kazandırmıştır; farklı siyasi düşüncelerin örgütlenme ve ifade özgürlüklerine yönelik ihlal iddialarına ek olarak, bu kez, etnik/dinsel kimliklerinden dolayı Türkiye’de baskı altında olduklarını dile getiren insanlar ortaya çıkmaya başlamış ve mülteci kavramı siyasi ve etnik boyutu çağrıştırmaya başlamıştır.

Bu durum, Türkiye’deki olayların diğer ülkelerce istismar edilmesine olanak sağlamış ve bazı ülkeler bu mültecilerin haklarının uluslararası kamuoyu önünde savunuculuğunu üstlenmeye başlamışlardır. Dolayısıyla, Türkiye için mücadelenin sahası genişlemiştir.

Bu bağlamda, Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerde teröre ilişkin sorunların 1980’lerin başından itibaren yoğun olarak dile getirilmekte olduğu görülmektedir. Başlangıçta siyasi düşünce suçlusu olduğu ve Türkiye’deki baskı ve ihlallerden dolayı kaçmak zorunda kaldıklarına inanılan terör örgütü üyelerine gösterilen ilgi ve desteğin sınırlı olduğunu, fakat ilerleyen dönemde bu desteğin giderek arttığı görülmüştür. Bu destek, önceleri mülteci kampları oluşturmak yönünde iken, sonra bu kampların birer teorik ve askeri eğitim kamplarına dönüşmesine, ülke genelinde örgütlenme ve eylem hazırlıkları için gerekli lojistik, finansal, siyasal desteğin sağlanmasına değin genişlediği görülmüştür. Özellikle sol siyasi örgütlenmelere verilen desteğin ilerleyen dönemlerde PKK terör örgütüne de sağlanmış olduğu görülmektedir.

Türkiye’nin son kırk yılına şekil veren değişikliklerden biri uzun yıllar etkisinde kalmış olduğu terör hareketleri olmuştur. Birbiriyle ilintili pek çok etkene bağlı olarak değerlendirilebilecek olan terör hareketlerinin konumuz bakımından bizi ilgilendiren boyutu, Türk dış politikasını ilgilendiren yönüdür. Bu bakımdan ele alındığında ise, özellikle Türkiye’nin Yunanistan ile olan ilişkilerinde göz önünde bulundurmak zorunda olduğu terör örgütlerine verilen destekler ön plana çıkmaktadır.

Türkiye 1970-80 sürecinde yoğunlukla iç siyasasında karşılaşmış olduğu terör hareketleriyle mücadelesini sürdürürken 1980’lerin ilk yıllarından itibaren  bunların yanı sıra Türkiye’den toprak talebinde bulunan ayrılıkçı örgütlerin şiddet eylemleriyle karşılaşmaya başlamıştır. Önce ASALA ve daha sonra PKK terör örgütleri, Türkiye içinde oldukları kadar Türkiye dışında da Türkiye karşıtı şiddet eylemlerini yürütmüşlerdir.

Türkiye’ye yönelik terör eylemleri dikkatle incelendiğinde, bu örgütlerin eylemlerini herhangi bir dış desteğe bağlı olmaksızın sürdürebilmelerinin mümkün olmadığı görülmektedir. 1970’li yıllar ve sonrasında Türkiye’deki çeşitli siyasal görüşlere sahip olmakla birlikte eylem biçimi olarak silahlı mücadeleyi seçmiş olan örgütlerin  bu eylemleri gerçekleştirmek için gereksinim duydukları insan faktörü bir yana bırakılırsa silah, mühimmat, eğitim, para ve diğer kaynaklarını bir dış destek olmaksızın kolaylıkla elde edebilmeleri mümkün değildir. Nitekim uzun yıllar terörün iç desteklerine yönelik olarak yürütülen mücadeleler dış bağlantıların da ele alınması gereğini ortaya çıkarmıştır.

Türk – Yunan ilişkilerinde terör ve terör örgütlerine sağlanan kolaylıklar özellikle önemlidir. Bu durum Türkiye ve Yunanistan arasında hem kara hem de deniz sınırlarının bulunmasından dolayı terör örgütlerinin bu coğrafi kolaylıklardan Türkiye karşıtı eylemlerde yararlanmalarına olanak sağlamaktadır. Nitekim daha 1980’lerde Ermeni ve Kürt terör örgütlerinin Yunanistan’da örgütlenmeye ve burada temsilcilikler kurmaya başladıkları görülmüş ve bu durum iki ülke yetkilileri arasında bu dönemde sürdürülen görüşmeler sırasında dile getirilmiştir. Gürün’ün aktardığına göre 4 – 5 Aralık 1980 tarihlerinde Atina’da yapılan görüşmeler sırasında karşılıklı güven yaratma konularına değinilmiş ve “kısa süre önce Kıbrıs’dan Atina’ya geçen iki sendikacı Türkiye’deki rejim aleyhinde ağır eleştirilerde bulunmuşlardır. En azından, bunların basın toplantısı yapmaları önlenebilirdi. Biz Ankara’da yabancı temsilciliklere bir sirküler yollayarak, dost ülkeler aleyhine beyanat yapılmamasını istedik. Bunu Yunanistan’da yapabilir sanıyorum. Gene kısa süre önce Roma’da bir Ermeni örgütü, yaptığı basın toplantısında, Ermenilerin New York, Beyrut, Paris ve Atina’da merkezler kurduklarını açıkladı. Zikredilen ilk üç merkezi biz de biliyorduk. Ama Atina için şaşırdık. En azından tarafınızdan bir tekzip beklerdik” denilmiştir.  Büyükelçi Theodoropoulos ise cevabında, “sizinle yüzde yüz mutabıkım. Bu tür faaliyetleri desteklememiz kesinlikle söz konusu değil. Türkiye’deki yeni rejime karşı resmi makamlarımızın reaksiyonu son derece ölçülü oldu... Basındaki tepkilere gelince, bu alanda sorunlarımız çok büyük. Aslında Hükümet yanlısı tek bir gazete bile yok. Eldeki tek imkan onları az çok etkileyebilmek. ... Ermeni ve Kürtlerin burada merkezler kurmaları konusuna gelince, çok sayıda cemiyeti ortadan kaldırdık. Bilhassa Beyrut’dan son zamanlarda çok gelenler oldu. Bütün konsolosluklarımıza talimat verdik ve önceden müsaade alınmadan bunlara vize verilmemesini tenbih ettik. Gizlemiyorum, Ermeni ve Kürtlere yardım etmekle milli davaya yardımcı olduklarına inanalar mevcuttur. Ama onları caydırmak için elden gelen  her şeyi yapıyoruz. İnanın bu konularda her türlü işbirliğine hazırız” demiştir.[2] Ancak süreç, Yunanistan’ın bu içtenliğini sürdüremediğini ve terör örgütlerini destekleyenlerin Yunanistan’ın Türkiye karşısındaki tutumunu güçlendirdiğine inananların kolaylıkla denetim altına alınamadığını göstermiştir. Önce ASALA ve daha sonra PKK ve diğer sol terör örgütleri, Yunanistan’da, Türkiye karşıtı faaliyetlerini kolaylıkla sürdürebilme olanağı bulmuşlardır.

PKK terör örgütünün bir yandan güneydoğuda silahlı eylemlerde bulunurken diğer yandan komşu ülkelerde lojistik ve siyasi örgütlenmeler içerisine girerek destek arayışlarını sürdürmesinin açık örneklerine sıklıkla rastlamak mümkün; örneğin 1 Mayıs 1998 tarihinde Milliyet Gazetesi’nde yer alan bir habere göre PKK Atina’da resmi bürosunu açmış ve açılışa Yunan Parlamentosu’ndan da temsilciler katılmıştır. “PKK’nın Atina’daki ilk resmi basın toplantısına Yunan parlamentosundan 8 milletvekili de katıldı. Katılanlar arasında Yunan Parlamentosu Başkan Yardımcısı Panayotis Krikitos’la birlikte PASOK ve Yeni Demokrasi partili 3’er milletvekiliyle, bir sol ittifak ve bir bağımsız milletvekili de bulunuyor... Toplantıda konuşan Sosyalist milletvekili Costas Vadubas, Atina’nın geçen yıl ‘parlamentoyu temsilen’ giden üç milletvekilinin Apo’ya ilettikleri ‘Yunanistan daveti’ni de yineledi” [3]

PKK’ya verilen destek konusunda Başbakan Mesut Yılmaz yapmış olduğu açıklamada; “Yunanistan Hükümeti’nin güttüğü belli olan stratejik amaç, Türkiye’yle ilişkileri üstünlük konumundan yürütebilmek hevesiyle, bir yandan Türkiye’nin çok yönlü kalkınma hamlelerine sekte vurmak; diğer yandan da AB’den başlayarak ülkemizin Batı ile ilişkilerini onarılması güç olacak şekilde zedelemek ve mesafelendirmektir. Bu çerçevede kullanılan başlıca yöntemler, bir taraftan Türkiye’nin toprak bütünlüğüne, istikrarına ve huzuruna kasteden PKK terörüne verilen destekte; diğer taraftan da, Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde özellikle Ege sorunlarından kaynaklanan gergin ortamın canlılığını koruyabilmesi için harcanan çabalarda somutlaşmaktadır.”[4]

Öcalan’ın yargılanması sırasında vermiş olduğu ifadelerden de Yunanistan’ın PKK ile ilişkileri açıkça görülmüştür; “1994 senesinde Yunanistan’da PKK kampları açıldı. Lavrion Kampı’nda PKK’lı gençlere daha çok ideolojik eğitim veriliyordu. Ayrıca Yunanistan’da küçük gruplarımızın yerleşmesi için evler de vardır. Tahmin ediyorum kiradır. Lavrion Kampı’ndan başka bir de bomba eğitimi veren Dimitri Elen kampımız vardır. Bomba eğitimini, kamp eğitimini ve küçük grupları barındırmak hususunda organizede bizim dost tabir ettiğimiz Yunan Gizli Servisi’nin yardımı olmaktadır. Yunanistan’dan para yardımı da almaktayız. Bu para yardımını daha ziyade sivil kurumlardan almaktayız. Kiliselerden almaktayız, sendikalardan almaktayız. Bir de bize ait dergiler etrafında aldığımız bağışlar vardır. Bu bağışlar mesela 100 liralık derginin 1000 liraya satılması gibi alınmaktadır.”[5]

Terör hareketleri çerçevesinde değerlendirilebilecek bir başka konu ise, Yunanistan’da Türk diplomat ve temsilcilerine, Türk kökenlilere yönelik Yunanistan kaynaklı şiddet hareketleridir. 1980’lerden günümüze Türk diplomat ve temsilciliklerine yönelik bu tür saldırılarda çok sayıda diplomat ve Yunan yurttaşı Türk yaşamlarını kaybetmiş ve yaralanmışlardır. 1991 yılında Atina Basın Ataşesi Çetin Görgü ile 1994 yılında müsteşar Haluk Sipahioğlu, Yunanistan’da 17 Kasım terör örgütünün silahlı saldırıları sonucu yaşamlarını yitirmişlerdir. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın hazırlamış olduğu 1999 yılı Global Terörizm Raporu’nda da Yunanistan’daki terörist hareketler çerçevesinde bu ülkedeki PKK terör örgütü faaliyetleri dile getirilmiş, 17 Kasım örgütünün ABD ve diğer ülkelere ait hedeflere yönelik saldırılarına dikkat çekilerek, Yunanistan, Avrupa’da terörizme karşı mücadelede en zayıf bağlantı noktası olarak değerlendirilmiştir.[6]

Türkiye Karşıtı Lobi ve Propagandalar

Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerde sıklıkla vurgulanan bir başka sorunu ise Yunanistan’ın Türkiye karşısında izlemekte olduğu politikalara destek sağlamak amacıyla uluslararası kamuoyunu yönlendirme çabaları oluşturmaktadır. Bu durum esasta çok yönlü bir niteliğe sahiptir. Özellikle Türkiye ve Yunanistan arasındaki uyuşmazlık konularının süreçsel gelişimi gözlendiğinde Yunanistan’ın bunalım dönemlerinde Türkiye karşıtı destek arayışlarını hızlandırdığını görmekteyiz. Bu bağlamda dikkati çeken nokta ise, bu destek arayışlarının genellikle Türkiye Cumhuriyeti’nin Lozan Barış Antlaşması ile kabul edilmiş olan ulusal sınırlarını tartışmaya açarak Sevr Antlaşması’nı yürürlüğe koymaya çalışan ülkelerce hemen kabul gördüğüdür.

Yunanistan’ın ülke dışında yaşayan Yunan asıllı toplulukları, etnik / dinsel bağları kullanarak yönlendirmekteki becerisinin Türkiye ile olan uzlaşmazlıklarında gereksinim duyduğu uluslararası kamuoyu oluşturma ve propaganda faaliyetlerinde ona belirgin bir avantaj sağladığı görülmektedir. Hemen tüm kıtalara yayılmış bulunan Yunan diyasporasının bulundukları ülkelerde ekonomik ve siyasal yaşama olan etkilerini kullanarak Türkiye’ye yönelik baskı ve kamuoyu oluşturma faaliyetleri Türkiye’nin de benzer lobi ve propaganda faaliyetleri içerisinde olmasını gerektirmiştir. Bu bağlamda en dikkati çeken nokta, Türkiye’nin ABD ile olan ilişkilerinde bir yandan Yunanistan ile mücadele ederken diğer yandan da ABD’deki Yunan kökenli lobi faaliyetlerinin Amerikan Hükümeti üzerindeki etkinliğini kırmak için yoğun çaba harcaması olmuştur.[7] Özellikle 1974 Kıbrıs olaylarının ardından Türkiye karşıtı lobi faaliyetlerine hız veren Amerika’daki Yunan diyasporası, bu çabalarında Ermeni lobisi ile de stratejik ittifakını sürdürmüştür. Türkiye’nin bu lobi faaliyetlerinin olumsuz etkilerinden kurtulması ise yoğun çabalar sonucunda mümkün olabilmiştir; özellikle Amerika’daki Musevi  lobisi ile kurmuş olduğu yakın ilişki sonucunda gerek Türkiye ve İsrail arasındaki işbirliği gerekse Yunanistan’ın propaganda faaliyetlerinin etkisi karşılanmaya çalışılmış, bunda da son yıllarda büyük ölçüde başarılı olunmuştur.

ABD’deki Türkiye karşıtı lobi faaliyetlerini yürüten kuruluşlar arasında önemli bir yere sahip olan American Hellenic Educational Progressive Association (AHEPA) ve American Hellenic Institute (AHI) adlı kuruluşlar, Ege Denizi’ne ilişkin sorunlar, Kıbrıs, Patrikhane, Ruhban Okulu, Kıbrıs’ın silahsızlandırılması, Türkiye’nin silah alımları gibi konularında Yunanistan’a destek sağlamanın yanı sıra, özellikle Ermeni lobisi ile girmiş olduğu ittifak çerçevesinde sözde Ermeni Soykırımının tanınmasını sağlamak çabası içerisindedir.[8]

Diğer bir açıdan ele alındığında ise, Yunanistan’ın özellikle Türkiye ile sorunları bulunan İran, Suriye ve Ermenistan ile geliştirmeye başladığı çok yönlü ilişkiler Türkiye’nin sınırlarını korurken gösterdiği duyarlılığını arttırmaktadır. Yunanistan’ın Suriye ile imzalamış olduğu askeri işbirliği anlaşmasının ardından İran ve Ermenistan ile üçlü bir askeri işbirliği anlaşması imzalayacağına ilişkin olarak basında haberler çıkmış ve Yunanistan Savunma Bakanı İran’a yaptığı bir ziyaret sırasında bu konuyu doğrulamıştır.[9] Coğrafi konumu göz önüne alındığında Türkiye’nin komşularıyla pek çok ikili/uluslararası sorunun bulunduğu görülmektedir. Örneğin İran ile bu ülkenin topraklarından Türkiye’ye yönelen PKK ayrılıkçı terör hareketi, Suriye ile bu soruna ek olarak zaman zaman dile getirilen Hatay üzerindeki iddialar ve su sorunu, Ermenistan ile Sevr ile kendilerine verildiği iddia edilen Anadolu toprakları üzerinde hak ve soykırım iddiaları vb sorunlar Türk dış politikasını etkilemektedir. İran, Yunanistan ve Ermenistan arasında yapılan üçlü toplantıya ilişkin olarak, Dışişleri Bakanı İ. Cem, yapmış olduğu değerlendirmede, “Yunanistan aklınca Türkiye’ye karşı bir Haçlı seferi başlatmaktadır ve yine aklınca bu Haçlı seferine Müslüman asker toplamaktadır. Bu oyuna kimse düşmeyecektir”, demiştir.[10] Bu durumun Türkiye’nin sorunlu olduğu ülkeler tarafından oluşturulan bir ittifakla çevrilmesi şeklinde değerlendirilmesi ve çıkarlar açısından tehdit olarak algılanması kaçınılmazdır. Nitekim, bu durum Amerikan Stratfor Analiz Merkezi tarafından hazırlanan bir raporda da açıkça ifade edilmiştir; “NATO üyesi Yunanistan ile Rusya tarafından desteklenen Ermenistan ve İran arasında askeri bir anlaşma yapılması, bir başka NATO üyesi olan Türkiye açısından tehdittir. Bu, NATO’ya vurulacak bir tokat anlamına gelir. Yunanistan, Rusya ile askeri işbirliği yapacağı konusunda NATO’yu ve Ankara’yı uyarmıştı. Bu da yetmedi, şimdi de İran’la işbirliğine girme kararı aldı. ABD ve Türkiye’nin bu durumun düzeltilmesi için bazı adımlar atması zorunludur.”[11]

Bütün bu faaliyetler Yunanistan’ın son dönemde uygulamaya çalıştığı yakınlaşma çabalarını ile çelişen bir görünüm ortaya çıkarmaktadır. Bir yandan tehdit olarak algılanabilecek davranışlara gidilirken diğer yandan da iki ülke arasında ılımlı diyalog sürecini aksatacak davranışlardan kaçınılması ve güven arttırıcı önlemlerin uygulanması gerektiği söylenmektedir. Nitekim, Mayıs 2000’de Yunanistan’ın ev sahipliği yapmış olduğu NATO’nun düzenlemiş olduğu Dynamic Mix 2000 tatbikatları çerçevesinde askeri işbirliğine yönelik  yakınlaşma sürerken Selanik’te düzenlenen sözde “Pontus soykırımı”nı anma toplantısına Yunanistan Savunma Bakanı Akis Cuhacopulos katılmış ve yaptığı konuşmada “Pontuslular’ın ve Ermeniler’in uğradığı soykırımın uluslararası alanda tanınması çağdaş demokrasi, demokrasi ilkeleri ve insanlık için zaruridir. Soykırımın tanınmasıyla iyi komşuluk yaratılabilir”, demiştir.[12]

Yunanistan’ın 1995 yılında Suriye ile imzalamış olduğu bir anlaşma çerçevesinde Suriye’deki askeri üslerden yararlanabilecek olması Türkiye’nin bu ülkelere karşı duyarlılığını arttırmıştır. Nitekim, Elekdağ yazmış olduğu “2 1/2 Savaş Stratejisi” başlıklı makalesinde Türkiye’nin savunma politikasına ilişkin görüşlerini dile getirirken, Suriye ve Yunanistan arasındaki işbirliğine PKK’yı da eklemiştir. Elekdağ, Türkiye’nin ulusal güvenlik politikalarını belirlerken dikkate alması gereken noktalar arasında Yunanistan ve Suriye’nin, Türkiye’nin yaşamsal çıkarları ve egemenliği üzerinde iddialarının bulunduğunu ve  ortak çıkarların bu ülkeleri Türkiye’ye karşı biraraya getirdiği görüşüne yer vermiş; bu ülkelerin Türkiye’yi çökertmek için PKK’ ye her türlü desteği sağlamakta olduklarını vurgulamıştır. Bu bağlamda, “...bu ülkeler arasında Türkiye karşıtı  bir zımni ittifak vardır. Türkiye, bu ülkelere karşı savunma stratejisini aynı anda iki farklı cephede mücadele vereceğini göz önünde bulundurarak oluşturmalıdır.”[13]

İlerleyen dönemde, Öcalan’ın Suriye’den çıkarılmasıyla yaşanan olaylar göstermiştir ki, Yunanistan ile Suriye arasındaki bu stratejik ittifakı, Türkiye haklı olarak, tehdit olarak algılamış ve tepkisini askeri yöntemler de kullanmayı göze aldığını göstererek uygulamıştır. Türkiye’nin bu kararlı tutumu, Yunanistan’daki Türkiye’ye ilişkin politikaların değiştirilmesine zemin hazırlamıştır.

Diğer yandan, Türkiye’nin uluslararası ilişkilerinde ekonomik, siyasi, ticari bağların engellenmesi çabalarını da göz ardı etmemek gerek; Yunanistan’ın Türkiye’ye ile olan ilişkilerinde Türkiye’nin ekonomik, siyasi ve askeri bir güç olarak bölgede belirgin bir serbestiye sahip olmasını kabullenemediği açıktır. İki ülke arasında pek çok sorunun bulunduğu da dikkate alınırsa, bu durum anlaşılabilir niteliktedir. Bununla birlikte, sıfır toplamlı bir çözümün seçenek olarak kabul edildiği bir dönemde, Türkiye ve Yunanistan arasındaki bu tür mücadelenin gereği olarak karşı tarafın güçlenmesini ve hareket serbestisi kazanmasını engellemek için yoğun çaba harcadığını görmekteyiz. Özellikle Kıbrıs olayları ve Ege Denizi’ndeki gerginlikler doğrultusunda Yunanistan’ın Türkiye ile sorunlarını ikili diyalog sürecini işleterek çözebilmesinin iki ülke arasındaki güç dengesindeki açık fark dolayısıyla mümkün olmadığı görülmüştür. Yunanistan’ın bu güç dengesini kendi çıkarlarından yana değiştirmek için üçüncü ülke ve örgütlerin desteğine dayanması gerekmiştir. Bu destek arayışları da çoğunlukla ABD ve AB eksenli olmakla birlikte, zaman zaman eski SSCB ile oluşturulan ittifaklarla yürütülmeye çalışılmıştır. ABD yönetiminin 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sonrasında Türkiye’ye uyguladığı ambargo kararı, Türkiye’ye yapılacak askeri ve ekonomik yardımların Kıbrıs şartına bağlanması, Avrupa Konseyi, AET/AB eksenli baskılar, ekonomik yardımların vetolarla engellenmesi girişimleri bu bağlamda sıralanabilir.

Bununla birlikte, ABD’deki Yunan lobi kuruluşlarının yürüttükleri kampanyaların giderek daha fazla etkinlik kazanmakta olduğu görülmektedir. Bu durumun Türkiye’yi uluslararası kamuoyu önünde zor durumda bıraktığı açıktır; ancak uluslararası siyasal sistemin özelliği gereği, ABD ve Türkiye’nin stratejik ortaklığı, ABD yönetiminin bu tür kampanyaların sonuçlarını kendi ulusal çıkarları çerçevesinde zararlı görerek engellemesini sağlamaktadır. Bunun ne denli sağlıklı olacağı ve kalıcılığı ise tartışılır.[14]



İstanbul: Bağlam Yayınları, 1997. PKK’nın Yunanistan ile olan bağlantılarına ilişkin olarak bkz; “Greece and PKK Terrorism”, http://www.mfa.gov.tr/grupe/eh/terror/greecebk/epilogue.htm

[2] K. Gürün, Fırtınalı..., s. 212. Görüşme sırasında Gürün’ün sadece Ermenilerden söz etmesine karşılık Büyükelçi Theodoropoulos’un Kürtlerden de söz etmesi ilginç bir değerlendirmedir.

[3] Türkiye’de eylem yaparken yakalanan pek çok terör örgütü üyesi  itiraflarında Yunanistan’da yürüttükleri eğitim ve lojistik faaliyetlerinin ayrıntılarını vererek bu ülke ile PKK arasındaki bağın açığa çıkmasına katkıda bulunmuşlardır. Taki Berberakis, “PKK, Atina’da Resmen Büro Açtı,” Milliyet, 1 Mayıs 1998, s.17.

[4] “Yunanistan’a Yılmaz’dan Sert Uyarı”,Milliyet, 1 Mayıs 1998, s.17.

[5] Enis Berberoğlu, “PKK’nın Paraları Atina Bankalarında”, Hürriyet, 30 Mayıs 1999, s. 12.

“Patterns of Global Terrorism: 1999 /Europe Overview”, http://www.state.gov/www/global/terrorism/1999report/europe.htm B. Tarihi: 19/10/2000

ABD’deki Türkiye karşıtı propagandaları örgütleyen ve destekleyen Yunan  lobileri ve Ortodoks Cemaatlerinin, kuruluşların genel bir listesi için bkz; EK III ; (http://www.omogenia.com/organization.htm ‘den derlenmiştir.)

AHI’nin bu konudaki lobi faaliyetlerine ilişkin olarak bkz; http://www.ahiworld.com/lobby.html B. Tarihi: 25 Ekim 2000. AHEPA’nın etkinlikleri için bkz; http://www.ahepa.org/

Türkiye’yi çevreleyen komşu ülkeler arasında Türkiye karşıtı ittifak arayışlarından söz edilirken Suriye-Irak-İran, Yunanistan-Suriye, Rusya-Yunanistan-Sırbistan-Ermenistan-İran çeşitliliği göze çarpmaktadır. Yunanistan’ın Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile imzalamış olduğu Ortak Savunma Doktrini’ni de bu çerçevede değerlendirmek mümkündür. 28 Haziran’da Tahran’da yapılan bir basın açıklamasına göre, Yunanistan Savunma Bakanı Apostolos-Athanasios Tsokhatzopoulos Yunanistan, İran ve Ermenistan arasında bölgede barış ve istikrarın oluşturulması amacıyla yakında bir savunma işbirliği anlaşmasının imzalanacağını bildirmiştir. Bu konuda yapılacak anlaşmanın 12 Temmuz 1999’da Atina’da toplanacak olan ilk üçlü savunma toplantısında imzalanacağı bildirilmiştir. http://www.stratfor.com/services/giu/070199.ASP; B. Tarihi:17/08/1999. ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü James Foley, Yunanistan’ın İran ile bir savunma paktı içine girmeyeceğini Washington’a ilettiğini söylemiştir.  ABD’nin baskıları sonucunda Yunanistan, İran ile imzalayacağı anlaşmanın savunma boyutu olmadığını belirtmek zorunda kalmıştır. “Yunanistan, İran ile Anlaşma İmzalamıyor”,

[10] Ergun Balcı, “Türkiye’yi Kuşatma Çabaları”, Cumhuriyet, 15 Eylül 1998, s. 9. Ayrıca bkz; “İran’da Gergin Buluşma”, Cumhuriyet, 14 Eylül 1998, s. 17; Hasan Aksay, “Yunanistan-Ermenistan-İran-Rusya: Dörtlü İttifak Mümkün mü?”, Cumhuriyet, 12 Temmuz 1999, s.8.

[11] H. Aksay, “Yunanistan-Ermenistan...,” s.8.

[12] Nur Batur, “Yunanistan’dan Ortak Tatbikata Tepkiler de Var”, Hürriyet, 21 Mayıs 2000, s. 30.

[13] Şükrü Elekdağ, “2 ½  War Strategy”, Perceptions, Vol. 1, N. 1, March-May 1996,  pp. 33-57.

http://mfa.gov.tr/grupa/percept/i1/per1-3.htm,  B. Tarihi: 28/05/2000.

[14] Özellikle ABD’deki Ermeni lobisinin Sözde Ermeni Soykırımı Tasarısına ilişkin çabaları çerçevesinde ABD Başkanı Clinton’ın Temsilciler Meclisi Başkanı J. Dennis Hastert’e göndermiş olduğu mektup buna iyi bir örnektir. Bu konuda bir yorum için bkz; Özgen Acar, “Erivan’da Buruk Sevinç”, Cumhuriyet, 24 Ekim 2000, s.8.

Pazar, 17 Aralık 2017 13:48

Öcalan-PKK-Yunanistan ilişkisi

Yazan

ocalanAtilla, Uğur, Abdullah Öcalan'ı Nasıl Sorguladım:İşte Gerçekler, İstanbul: Kaynak Yayınları, 2011.

Uğur'un kitabında sorgu sırasında Öcalan Yunanistan'ın vermiş olduğu ekonomik, siyasi ve askeri destekler hakkında ayrıntılı açıklamalarda bulunmakta. Ayrıca, Suriye'den ayrılmasından Kenya'da yakalanmasına kadarki evrede Yunanistan'daki siyasiler, sivil toplum kuruluşları ve istihbarat mensupları ile ilişkilerine de açıklık getirmektedir.

Pazar, 17 Aralık 2017 13:42

1998 Abdullah Öcalan ve PKK Bunalımı

Yazan

1998 Abdullah Öcalan ve PKK Bunalımı

yunanpkk

Türkiye açısından ulusal güvenlik ve toprak bütünlüğüne yönelik tehditlerin doğrudan komşu bir ülkeden kaynaklanması gerekmemektedir. PKK ayrılıkçı terör örgütüne yönelik mücadelesi sırasında ortaya çıkan bulgular ışığında değerlendirildiğinde komşu ülkelerden bu örgütlere önemli ölçüde lojistik ve siyasi destek verilmekte olduğu görülmüştür. Komşu ülkelerin sağlamış olduğu desteklerle gelişen ve uzun yıllar Türkiye’yi maddi ve manevi kayıplara uğratan terör örgütlerinin dış bağlantıları arasında Yunanistan’ın oynamış olduğu rol dikkat çekicidir.

Türkiye’nin elde etmiş olduğu bulgulara dayanarak Yunanistan’a yapmış olduğu uyarılara karşın bu desteğin sürdürülmek istenmesi ve uluslararası kamuoyunda meşrulaştırma çabalarına girişilmesi, Türkiye’nin ulusal güvenliği ve toprak bütünlüğü, çıkarları açısından Yunanistan’ı açık bir tehdit kaynağı olarak kabul etmesine yol açmıştır. Türk siyasi ve askeri kadrolarının bu konudaki bilgilerinin kitle iletişim araçlarında yer alması Yunanistan’a ilişkin kamuoyu yargılarının pekiştirmiştir.

Yunanistan’ın ve Yunanlı politikacıların PKK terör örgütüne vermiş oldukları siyasi destek giderek uluslararası kamuoyu önünde açıktan yürütülmüştür. Yunanlı politikacılar ve askerler PKK örgütünün Suriye, Irak ve Lübnan’daki üslerini ziyaret ederek desteklerini ifade etmişlerdir.

Askeri bakımdan örgüte verilen destekler ise ayrı bir boyutta ele alınmalıdır. Terör örgütünün sürdürdüğü mücadele sırasında gereksinim duymuş olduğu silahları kısmen Irak’taki depolardan kısmen dağılan eski SSCB ülkelerinden ve Afganistan’dan satın almış olduğu biliniyor. Ancak, bu silahların ötesinde özellikle helikopterlere karşı etkili bir mücadele yapabilmek için elde etmeye çalıştıkları füze sistemlerini elde etmelerinde Yunanistan’ın rol oynadığı yakalanan teröristler tarafından doğrulanmıştır.[1]

Yunanistan ile Türkiye arasındaki ilişkilerde doğrudan bir sorun olarak karşımıza çıkması terör örgütünün bu ülkede açıktan açığa örgütlenmeye başlaması ve Yunan askeri ve siyasi makamlarının örgütün faaliyetlerini kolaylaştırıcı hatta yönlendirici bir politika izlemesiyle olmuştur.

Türkiye’nin 1980’lerin ilk yarısından bugüne güneydoğuda sürdürmekte olduğu ayrılıkçı teröre karşı mücadelede göstermiş olduğu askeri başarının siyasi alanda da etkisini göstermesi 1998 yılında örgüt liderlerinden Şemdin Sakık’ın Irak’ta ve Abdullah Öcalan’ın da Kenya’da, Türk istihbarat timlerinin yürüttükleri birer operasyon sonucunda ele geçirilmesiyle olmuştur.[2]

Bu iki önemli ismin Türk istihbarat timlerince ele geçirilmesi süreci örgütün uluslararası bağlantılarının gün ışığına  çıkmasını sağlamıştır. Sakık’ın yakalanmasının ardından Türkiye’nin örgütün lideri olarak kabul edilen A. Öcalan’ın yerleşmiş olduğu Suriye üzerinde uygulamış olduğu askeri ve siyasi baskı olumlu sonuç vermiş ve Öcalan Suriye’yi terk etmek zorunda kalmıştır.[3] Suriye dışında Öcalan’ın yerleşebileceği ülkeler arasında Rusya, Ermenistan, İran, Yunanistan, İtalya gibi ülkelerin adları gündeme gelirken Türkiye bu ülkelerden Öcalan’a sığınma ve yerleşme hakkı vermemelerini istemiştir. Bu süreç, PKK’nın Türkiye’deki eylemlerinin uluslararası bir nitelik taşıdığının gerek ulusal gerekse uluslararası kamuoyunda açıktan tartışıldığı bir dönem olarak dikkatleri çekmektedir. Türkiye ulusal güvenliğine ve toprak bütünlüğüne yönelik fiili bir tehlike ile yoğun bir mücadele verirken zaman zaman uluslararası baskıları göğüslemek durumunda kalabilmiş ve bu mücadelesinde yalnız bırakılmıştır. Bu durum İran, Suriye, Irak, Ermenistan ve Rusya bakımından kısmen anlaşılır olmakla birlikte, özellikle İtalya, Yunanistan, Hollanda, Belçika  ve Almanya gibi, Türkiye’nin ittifak ilişkileri içerisinde olduğu ülkelerin yaklaşımları bakımından daha önemlidir. Bu ülkeler, Türkiye’nin toprak bütünlüğü ve ulusal güvenliği için yürütmüş olduğu mücadeleyi desteklemek yerine engellemişlerdir.

Özellikle Yunanistan ile sorunlar çerçevesinde, Türkiye’nin bu ülkeye yönelik tepkisi uzun süre sonuçsuz kalmış ve Yunanistan, PKK’yı bir terör örgütü olarak kabul etmediğini ve bu örgütün yürütmüş olduğu silahlı mücadeleyi de insan hakları ve demokrasi bakımından değerlendirmekte olduğunu ifade etmiştir.[4] Gerçekten de Yunanistan’da siyasiler Yunanistan’ın PKK ve Öcalan ile olan bağlarını gözlerden kaçırmaya çalışmışlardır. Örneğin Konstantin Stefanopoulos (Yunanistan Cumhurbaşkanı), Yunan Paradoksu adlı kitaba yazmış olduğu makalede şu görüşlere yer vermektedir; “Yunanistan Türkiye’ye karşı hiçbir hasmane eylem içerisinde değildir. Ülkemizin Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) üyelerini aktif biçimde desteklediği ve eğittiği iddiası tümüyle yanlıştır ve bu nedenle de Türkiye iddiasını destekleyecek en ufak bir kanıt dahi bulamamıştır.”[5]

Dolayısıyla, Yunanistan’ın terör örgütüne vermiş olduğu desteği protesto eden Türkiye’nin bu protestosu, uzun süre Yunanistan tarafından reddedilmiş, fakat Öcalan’ın  Kenya’da Yunanistan Büyükelçiliği’nde saklandığının açığa çıkması ve yakalanmasının ardından Yunanistan, durumu kabullenmek zorunda kalmıştır.[6]

Cumhurbaşkanı Demirel, Öcalan’ın Yunanistan’ın Kenya Büyükelçiliği konutunda saklandığının ortaya çıkması ve Yunanistan’ın sorumluluğunun belli olmasının ardından, yapmış olduğu bir açıklamada Yunanistan’ı “haydut devlet” olarak nitelendirmiş ve uluslararası hukuka uymadığını, terörü destekleyen ülkeler arasında yer alarak dostluk ve müttefiklik kimliği ile bağdaşmayan bir davranış sergilediğini belirtmiştir. Ayrıca, Yunanistan’ın bu politikasından vazgeçmediği taktirde Türkiye’nin BM ilkeleri doğrultusunda meşru savunma hakkını kullanarak gerekli tepkiyi göstereceğini vurgulamıştır. Cumhurbaşkanı Demirel, Manila’da yapmış olduğu basın açıklamasında; “PKK’nın en büyük destekçileri arasında yer alan ve son olaylarla ‘suçüstü yakalanan’ Yunanistan’ın ‘terörü destekleyen ülkeler’ listesine alınmasını” istemiş ve “Yunanistan’ın yasadışı davranışlarını sürdürmesi durumunda Türkiye’nin ‘uluslararası hukuktan doğan meşru müdafaa hakkını kullanacağını” vurgulamıştır. “Yunanistan, sığınacak yer arayan PKK teröristlerine melce sağlamakta, bunlara eğitim kolaylıkları ve lojistik destek vermektedir. Yunanistan PKK’nin terör eylemlerini hiçbir zaman kınamamıştır. Tersine Yunanistan, kısa bir süre önce bir kez daha PKK terör örgütünü ve onun elebaşı Öcalan’ı terörist olarak görmediğini açıklamıştır. Nihayet son olarak Kenya’da ele geçirilmesinden önce Yunanistan tarafından kendine sağlanan yardım ve bunun bizzat Yunanlı yetkililer tarafından itiraf edilmesi, her şeyi açıkça gözler önüne sermiştir. Bu gelişmeyle birlikte Yunanistan ve suç ortağı Kıbrıs Rumları, terörizmle ilişkilerinde suçüstü yakalanmışlardır.”

“Böyle bir ülke ancak ‘yasadışı bir devlet’ olarak tanımlanabilir. Yine de Yunanistan’a bir şans daha vermek istiyoruz. Bu çerçevede Yunanlı yetkilileri bir kez daha medeni ve hukuka saygılı her ülkenin yapması gerektiği gibi uluslararası hukuk çerçevesinde yükümlülüklerine uymaya davet ediyorum. Bununla birlikte, şayet yasadışı davranışlarını sürdürmeyi tercih ederlerse, uluslararası hukuktan doğan meşru müdafaaya dönük gerekli tedbirleri alma hakkımızı saklı tutuyoruz.”[7]

Demirel’in Yunanistan’a ilişkin konuşmasını değerlendiren Şükrü  Elekdağ’a göre, “Demirel’in Yunanistan’a yönelik sözleri ... mesajın sert bir uyarıdan daha fazla bir ağırlığa sahip olduğu ve bir nevi ültimatom niteliği taşıdığı anlaşılır. Türkiye bu şekilde konuşmakta haklıdır. Çünkü Birleşmiş Milletler’in  (BM) terörle mücadele ve saldırının tarifine ilişkin kararları ve BM Yasası’nın 2/4. Maddesi ışığında, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü hedef alan bir terörist örgüte destek veren ve onu topraklarında barındıran Yunanistan, bu tutumuyla ülkemiz için bir tehdit oluşturmaktan da öteye fiilen ve hukuken saldırıda bulunmaktadır.”[8]

Sami Kohen’in değerlendirmesine göre ise, Demirel’in konuşmasında dile getirmiş olduğu “Yunanistan’ın terörizme destek veren, yataklık eden  ülkeler listesine dahil edilmesi” ve “uluslararası hukuktan doğan meşru savunma hakkının saklı tutulduğu” ifadeleri “Yunanistan’ın aynı tavrı sürdürmesi halinde, Türkiye'nin bunu bir ‘savaş nedeni’ sayacağı anlamına geliyor.”[9]

Öcalan’ın Yunanistan ile olan bağlantılarının ortaya çıkması, Türkiye’nin bu ülkeye yöneltmiş olduğu suçlamalarının temelsiz olmadığını göstermiştir. Nitekim Öcalan’ın basına yansıyan ifadelerinde ve yargılaması sırasında yapmış olduğu açıklamalarda Suriye’den ayrılmasının ardından sığınmak için ülke arayışlarında Yunanistan’daki örgüt elemanlarından ve Yunan istihbarat örgütü ve siyasilerinden nasıl yardım gördüklerini açıkça sergilenmiştir.   Basında Yunanistan Hükümeti’nin olaydaki sorumluluğuna ilişkin değişik yorumların yer almasına karşın, Yunanistan’da hükümet olayın hükümetin inisiyatifi dışında gelişmiş olduğunu ileri sürerek sorumlular hakkında yargıya başvurmuş ve Dışişleri Bakanı T. Pangalos, İçişleri Bakanı Papadopulos ve Kamu Düzeni Bakanı Peçalnikos istifa etmiştir.[10] Atina Savcılığı’nın Öcalan’ın Yunanistan’a yasadışı biçimde getirilmesi olayını soruştururken hazırlamış olduğu raporda dile getirdiği şekliyle; “Özellikle Öcalan’ın yasadışı biçimde Yunanistan’a getirilmesi ve misafir edilmesi, Türkiye’ye karşı düşmanca bir girişim olarak nitelendirilebilir. Türkiye’nin, bu tür girişimlerin savaş nedeni olacağı yolundaki tezi zaten biliniyor. Bu hareketler, hükümetin onayı ile yapılmamıştır ve hükümetin Öcalan’ın ülkeye gelmesinin milli açıdan zararlı olduğu ve kendisine sığınma hakkı tanınmayacağı yolundaki tezine de aykırıdır. Yunanistan’ın zor durumda kalmasına yol açan bu hareket, Türkiye'nin Yunanistan’a karşı düşmanca bir girişimde bulunmasına da yol açabilir. Türkiye’nin bu konudaki bilinen tezi çerçevesinde, Öcalan’ın ülkeye getirilmesinin, Türk halkının Yunanistan’a karşı düşmanlık duymasına ve iki ülke arasında gerginlik doğmasına yol açması doğaldır.”[11]

Öcalan’ın yakalanmasının ardından Yunanistan’da meydana gelen gelişmelere bakıldığında olaya adları karışanların ifadeleri oldukça ilginçtir, örneğin emekli amiral A. Naksakis, savcılığa vermiş olduğu ifade sonrasında yaptığı açıklamada Simitis hükümetini suçlayarak, “Öcalan’ı ben getirdim ancak, vicdan azabı çekiyorum, tutuklanmasına istemeden neden oldum... Öcalan’ın tutuklanmasına neden olan operasyonu gerçekleştiren hükümet şimdi, sorumluluğu alt düzeyde yetkililere yüklemek istiyor” demiştir.[12] Bu açıklama  Öcalan’a atfedilen ifadelerde dile getirilen görüşlere koşut çıkarsamalar yapılabilmesine olanak vermektedir.  Öcalan ifadesinde  9 Ekim günü yanında Yunanca bilen ve Yunanistan temsilcisi olan Rozerin [Rozalin] kod adlı Ayfer Kaya ile Suriye’yi terk ederek Yunanistan’a gidişini şu şekilde anlatmaktadır; “... Yunanistan’a geldiğimizde o zamana kadar bana büyük ilgi gösteren, PKK’ya dost olduğunu ifade eden Yunanistan, son derece kötü yüzünü gösterdi. Bana 3 saat içinde ‘ya  geldiğin yere geri döneceksin veya istediğin yere gideceksin’ dediler. Bu arada  Rozerin [Rozalin], Yunan servisinden Dimitris ile görüştü....  29 ocak 1999 tarihinde Rusya’dan ayrıldık... Bana Badovas ve Nagazakis [Naksakis] büyük güvence verdiler. Yunanistan’a kabul edileceğimi söylediler. Yunanistan’a geldik,... ancak yetkili  ve sorumlu durumda olan Dimitris beni görünce yeniden hırçınlaştı, derhal gönderileceğimi söyledi.”[13] Uzun yıllar Türkiye’ye yönelik eylemlerine verdikleri her türden desteğin sonucu olarak Öcalan ve PKK’nın Yunanistan’ı doğal müttefik olarak algılamış olduğu görülmektedir. Ancak, PKK’ya verilen desteğin Türkiye ile sıcak bir çatışmaya yol açabilecek olması veya bu ilişkinin bir Türk – Yunan sorunu olarak algılanmaya başlanması tehlikesi, Yunanistan’ın politikasını değiştirmesine neden olmuştur. Bu politika değişikliği ise, doğal olarak, PKK ve Yunanistan’daki destekçileri tarafından davaya ihanet olarak değerlendirilmiştir. Örneğin, Öcalan’a Kenya’da refakat edenlerden Ş. Dilan Kılıç, Atina’da yapmış olduğu basın toplantısında Simitis’i eleştirerek “Öcalan’ın, Türkiye’ye ‘uluslararası ortak bir komplo’ ile teslim edildiğini ve komploya taraf olanların CIA, MOSSAD, Türkiye, Kenya, Rusya ve Yunanistan olduğunu iddia” etmiş... “Yunan tarafında komplonun kahramanlarının, Başbakan Simitis, istifa etmiş üç bakan ve görevden alınmış Yunan Gizli Haberalma Örgütü Şefi olduğunu” belirtmiştir. “Simitis’in ahlak düzeyinden şüpheliyiz, ahlaksız çabalarda bulundu. Simitis ve Pangalos bile bile Öcalan’ı teslim ettiler”.[14]

Bir başka değerlendirmeye göre ise, “Herkes, Öcalan’ı Türkiye’ye teslim ettiğimize ve olayın fiyasko ile sonuçlandığına inanıyor. Ama sakin kafa ile düşünebilenler, hükümetin gizli servisler ve iktidar partisi içindeki ‘aşırı milliyetçi’ gruplara teslim olduğunu ve Öcalan’ın bunlar tarafından emrivaki ile Yunanistan’a getirildiğini  biliyor. PASOK, kuruluş yıllarındaki günahlarının etkisinde hareket etti”.... “1997’de Öcalan’ı Atina’ya  davet eden mektubu, 75 Yeni Demokrasi Partisi (YDP) üyesi de imzalamıştı. Ama artık YDP, sırf Türklere karşı diye Kürtlere destek vermekten yana değil. Öcalan’a sığınma sağlanmasının faturasının da çok ağır olacağını biliyorlar.”[15]

Yunanistan’ın Washington Büyükelçisi  Aleksandros Filon’un ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı M. Grossman ile yapmış olduğu görüşmeyi aktaran Y. Çongar’ın dile getirdiğine göre; “...Filon’un söylediği başka bir şey daha  vardı; o da, Yunanistan’da ‘Kürt davasına yaygın sempati beslendiği’dir. Yunan Büyükelçisi, bu sempati nedeniyledir ki, Öcalan operasyonunun ‘gizli’ yürütüldüğünü savunuyor. Ona göre, Atina’nın niyeti Öcalan’dan kurtulmak, onu üçüncü bir ülkeye göndermekti; Türkiye’ye iadesi ‘idam cezasının varlığı nedeniyle’ mümkün değildi. Ancak eğer Öcalan’ın Yunanistan’a sığınmaya çalıştığı ilan edilseydi, hem Ankara – Atina arasında çok büyük bir gerginlik doğabilirdi, hem de Filon’un sözleriyle, ‘Yunanistan’da bir çok kişi ona sığınma hakkı tanınması yönünde baskı yapardı. Oysa biz bu, hakkı vermemeye kararlıydık”.[16]

Türkiye’de ise, PKK / Öcalan – Yunanistan bağlantısı gelişmelerle gözler önüne serildiğinde kamuoyu Yunanistan’ın ilişkilerde samimi ve inandırıcı olmadığının uluslararası kamuoyuna anlatılması gerektiğini dile getirmiştir. Bu doğrultuda Yunanistan’ın izlemiş olduğu bu politikanın ilişkilere vermiş olduğu zararı ABD, NATO, Avrupa Konseyi gibi uluslararası platformlarda dile getirmiştir. Yunanistan’ın terörizme destek veren bir ülke olduğu ve bunun sakıncaları anlatılmıştır.

Türkiye’de on binlerce can kayıbına neden olan terör hareketine Yunanistan’ın vermiş olduğu desteğin uluslararası kamuoyunun gözü önünde ortaya çıkarılmış olması Türk kamuoyunda Yunanistan’a olan bakışı da etkilemiştir. Yunanistan, özellikle terörden zarar görmüş insanlar bakımından terör örgütü ile özdeş görülmüştür. Dost ve düşman kavramları ülkeler için kullanıldığında Yunanistan’ın düşman olarak görüldüğünü söylemek -bu dönem için en azından- daha kolay ve gerekçelendirilebilir olmuştur.

Yunanistan’da ise, hükümet uluslararası kamuoyu önünde ayrılıkçı terör örgütünü destekleyen bir ülke olarak en az terör örgütü kadar suçlu olma suçlamalarından kurtulabilmek için bunun bir hükümet politikası olmadığını ve olaya karışanların cezalandırılacağını göstermeye çalışmıştır.[17] Ancak hükümetin/devletin kimi birimlerinin bu işin içinde olduğuna dair kanıları değiştirmek mümkün olmamıştır; en azından Türkiye için.

Bununla birlikte, Türkiye, Yunanistan ile diyalog sürecini başlatacak bir adım atmış ve diyaloga açık olduğunu göstermiştir. Başbakan Ecevit, Yunanistan’da yayın yapan Mega TV’de yayınlanan Kara Kutu adlı programda yapmış olduğu konuşmada “Yunanistan, Türkiye’nin hem toprak bütünlüğüne, hem de içişlerine karışmak amacı ile birtakım girişimlerde bulunduğu için bölgede durum gerilmektedir. Agathenisi olayında olduğu gibi sorunlara çözüm gazeteciler tarafından değil politikacılar tarafından bulunabilir. Yunanistan ülkemiz karşıtı terör gruplarını desteklemeyip diyaloğa başlarsa ilişkiler en kısa zamanda düzelebilir. Ancak diyaloğun hemen her konuda olması gerekir. Yunan yetkililer bize anlaşamadığımız konularda Lahey’e gitmemiz konusunda telkinlerde bulunuyorlar. Lahey’e gitmek istesek bile gidemeyiz, çünkü Lahey’den önce oturup sorunlarımızı masada kararlaştırmalıyız,”[18] demiştir. Dışişleri Bakanı İ. Cem 24 Mayıs 1999 tarihinde Yunanistan Dışişleri Bakanı G. Papandreu’ya göndermiş olduğu bir mektupta ikili ilişkilerin iyileştirilmesine ilişkin görüşlerini açıklamış ve “ilk adımımız terörist örgütlerle ve bu örgütlerin sistematik olarak korunmasıyla Yunanistan arasındaki bağa ilişkin olarak Türkiye’de var olan anlayışa neyin yol açtığını belirlemek olmalıdır. Bu bizim için yaşamsal derecede önemli bir konudur ve yakın zamanlardaki olaylar bu konunun kesin bir şekilde ve ülkelerimiz arasında ikili düzeyde  ele alınmasını zorunlu kılmıştır. Bu nedenle, ben, Türkiye ve Yunanistan’ın terörizme mücadele konusunda bir anlaşmaya varmalarını öneriyorum. Bu konunun çözümlenmesi aramızdaki varolan anlaşmazlıklara daha büyük bir güvenle yaklaşmamıza olanak sağlayacaktır. Bu anlaşmanın içeriği, halen diğer komşu ülkelerle imzalamış bulunduğumuz anlaşmalardan esinlenebilir, ancak spesifik olarak, ilişkilerimizi etkileyen sorunların doğasına da uygun olmalıdır.”[19]

G. Papandreu, 25 Haziran 1999 tarihinde yazmış olduğu cevabi mektubunda, ikili ilişkilerin geliştirilmesine ilişkin isteğin Türkiye tarafından dile getirilmiş olmasından duyulan memnuniyet ve bunun Yunanistan’ın da samimi isteği olduğu vurgulanmıştır. Papandreou cevabında Yunanistan’ın uluslararası hukuk ve anlaşmalar çerçevesinde ilişkilerdeki sorunları belirlemek istediğini, bu doğrultuda ortak çıkarların bulunduğu kültür, turizm, çevre, suç, ekonomik işbirliği ve ekolojik sorunlar gibi çeşitli alanlarda işbirliğinin görüşme konuları içerinde yer alabileceğini belirtmiştir.[20]



, 1 Mart 1999, http://hurweb01.hurriyet.com.tr/hur/turk/99/03/01/gundem/02gun.htm

Yunanistan’ın PKK’ya vermiş olduğu desteğe ilişkin olarak Öcalan’ın yargılanması sırasındaki ifadeleri ilginçtir; PKK tarafından kullanılan Strella füzelerinin nasıl temin edildiği sorulduğunda Öcalan, “Yunanistan’da bulunan temsilcimiz Rozalin kod Ayfer Kaya Yunanistan’da bir yardım kampanyası oluşturduğu kiliselerden ve bize yardımcı olan halktan toplanan paralarla alınacak füzelerin finansmanını sağlandı ve Sırbistan bölgesinden tanesi 18.000 dolara alınan 20 adet Strella füzesi tüccar vasıtasıyla yerinde yani Kuzey Irak’ta örgüte teslim edildi. Yine kullanmış olduğumuz SAM6 ve SAM 7 füzeleri ilk etapta Kuzey Irak’taki boşluktan yararlanılarak temin olunduğu, daha sonra bu füzeler Rusya’dan Kafkaslar üzerinden Ermenistan ve Bakü hattıyla Kuzey Irak’a geçirildi. Hatta füzelerin bir kısmı İran servisinin eline geçti. Bu füzeler konusunda Yunan Gizli Servisi’nin yol göstermiş olması mümkündür. Bu füzelerin eğitiminin Kosova bölgesinde yapıldığını zannediyorum.” Tuncay Özkan, Operasyon, İstanbul: Doğan Kitapçılık, 2000, s.224.

[2] Şemdin Sakık, yakalanmasının ardından ifadeleri sırasında Yunanistan’dan almış oldukları desteklerden örnekler de vermiştir. “Biz PKK’ya yardım edenler olarak, Yunanistan’ı biliriz. G. Kıbrıs ayrıntıdır. Yunanistan’dan 80 füze gelmişti...Yunanistan’dan parlamenterler de  geldi. Yunanistan’dan bir de general geldi. Görüntüleri, İran ve Yunanistan TV’lerinden verildi”. Güneri Civaoğlu, “PKK’ya 80 Füze”, Milliyet, 11 Mart 1999, s. 17.

[3] Suriye üzerinde uygulanan askeri güç kullanma tehditinin başarıya ulaşmasını, Türkiye’nin yeni bir aktif dış politika anlayışı içerinde olmasına bağlayan bir değerlendirme için bkz; Alan Makovsky, “The New Activism in Turkish Foreign Policy”, SAIS Review, Winter-Spring 1999, s.94.

[4] Örneğin 1995 yılında basında çıkan yazılarda Yunanistan ile PKK arasındaki ilişkilere dikkat çekilmiş ve Türkiye'nin göstereceği tepkiler vurgulanmıştır. “Çiller Atina’ya Rest Çekti”, Cumhuriyet, 5 Temmuz 1995, s. 10; Lale Sarıibrahimoğlu, “Ankara, Yunanistan’ı Teşhir Edecek” Cumhuriyet, 5 Temmuz 1995, s. 10; İsmail Soysal, “Atina’nın Tutumuna Seyirci Kalınamaz”, Cumhuriyet, 5 Temmuz 1995, s. 10.

[5] Konstantin Stefanopoulos, “Yunan Dış Politika Meseleleri”, Yunan Paradoksu, Der. Graham T. Allison-Kalipso Nikolaydis, İstanbul, Doğan Kitap, 1999, s. 175.

[6] Yunanistan’da Simitis Hükümeti, Öcalan’a verilen desteğin hükümet dışı örgütlenmeler tarafından yapıldığı görüşünü ortaya atarak sorumluların yargılanması için harekete geçmiş, bu arada Dışişleri Bakanı T. Pangalos istifa etmek zorunda kalmıştır.

[7] Mustafa Balbay, “Atina Terör Destekçisi”, Cumhuriyet, 23 Şubat 1999, ss.1-17.Atinaya Savaş Uyarısı,” Milliyet, 23 Şubat 1999, s.16. Demirel bu açıklamasında Yunanistan için “rogue state” sıfatını kullanmıştır. “Yasadışı devlet” veya “haydut devlet” olarak Türkçeye çevrilebilir. Genellikle terörü siyasi amaçlı olarak kullanan ve uluslararası hukuka uygun davranışlar sergilemeyen devletler için kullanılmaya başlanmıştır.

[8] Şükrü Elekdağ, “Yunanistan, Ayağını Denk Al,” Milliyet, 23 Şubat 1999, s. 16.

[9] Sami Kohen, “Dış Politikada Sertleşme,” Milliyet, 23 Şubat 1999, s. 16. Ayrıca bkz; Hasan Cemal, “Demirel’den Yunanistan’a Ağır, Hatta Son Uyarı,” Milliyet, 23 Şubat 1999, s. 17.; Güneri Civaoğlu, “Suç Ortaklığı,” Milliyet, 23 Şubat 1999, s. 17.

[10] 9 Nisan 2000 seçimlerinin ertesinde yeniden hükümeti kurmakla görevlendirilen Simitis, T. Pangalos’u Kültür Bakanı yaparak kabineye dahil etmiştir.

[11] “Türkiye’ye Düşmanca Davranıldı”, Cumhuriyet, 13 Mart 1999, s. 11.

Sözkonusu raporda ayrıca, emekli amiral Naksakis’in Öcalan’ın Yunanistan’a getirilmesi sırasında oyanış olduğu role de değinilmiş ve “Kalenderidis, bu yardım talebini derhal EYP Başkanı Haralambos Stavrakakis’e bildirdi, Stavrakakis de derhal gerekli önlemlerin alınması için Kamu Düzeni Bakanlığı ve polise haber verdi. Ama bundan sonra gerek EYP gerekse polisin, Öcalan’ın ülkeye getirilmesi olasılığından haberdar olmalarına rağmen, gerekli tedbirleri almadıkları anlaşıldı. Bu nedenle ülke açısından olumsuz sonuçlar veren gelişmeler yaşandı” denilmekte.

[12] Taki Berberakis, “Soruşturma Başladı”, Milliyet, 24 Şubat 1999, s. 16.

[13] Tolga Şardan, “Nairobi’de Çatışabilirdik”, Milliyet, 28 Şubat 1999, s. 21.

[14] Taki Berberakis, “Simitis’e Ağır Hakaretler”, Milliyet, 28 Şubat 1999, s. 23.

[15] Zafer Arapkirli, “Apo’ya Destek Atina’yı Böldü”, Milliyet, 28 Şubat 1999, s. 23.

[16] Yasemin Çongar, “ABD Gidişattan Rahatsız”, Milliyet, 8 Mart 1999, s. 17. Vurgular yazara aittir.

[17] Papandreu’nun 20 Ocak 2000 tarihinde Türkiye’ye yapmış olduğu ziyaret sırasında Öcalan krizi ile Kürt sorunu arasında bir bağ kurmamaya çalıştığı gözlenmiştir; “Kürt sorununu Türkiye ve Yunanistan arasında bir konu haline getirmek istemezdik ve bunun Yunanistan’ın politikası olduğuna inanmıyorum. Olaylar bizi zor duruma soktu. Bunu Türkiye ve Yunanistan meselesi yapmıyoruz. AB’nin teröre karşı, insan hakları ve azınlık haklarının korunması konusundaki politikası biliniyor. Bunlar, Türkiye’nin AB adaylığı sürecinde üzerinde durması gereken konular” demiştir. “Papandreu: Tabuları Yıkalım...,” s. 9.

[18] Murat İlem, “Ecevit’ten Atina’ya ‘Dostça’ Uyarı”, Cumhuriyet, 18 Haziran 1999, s. 8.

Mektubun tam metni için bkz; http://www.turinfonet.org.tr/frame/documents/lettercem.html B. Tarihi: 19.02.2000.

Mektubun tam metni için bkz;  http://www.turinfonet.org.tr/frame/documents/letterpapan.html B. Tarihi: 19.02.2000.

Ayrıca bkz; “Atina’dan Olumlu Yanıt”, Cumhuriyet, 27 Haziran 1999, s. 11.; Serpil Çevikcan, “Atina’dan Barış Paketi”, Milliyet, 29 Haziran 1999, s. 16.

ASALApkkgreekYunanistan Tarafından Türkiye Aleyhtarı Terör Örgütlerine Verilen Destekler

Türkiye’nin uluslararası ilişkilerinde terörün uluslararası destek boyutunu dile getirmeye başladığı dönem büyük ölçüde 1980’li yıllar olmuştur. Gerçi uzun yıllar Türkiye’de bir iç terör sorunu yaşanmış ve bu durum can ve mal kayıplarına  ve istikrarsızlıklara neden olmuştur. Bununla birlikte, dış politikasını yürütürken bu durum büyük ölçüde Türkiye’nin “iç sorunu” olarak kabul edilmiştir.

1980 yılların başında ise, Türkiye’ye yönelik terörün farklılaşmaya başladığı görülmektedir. Yıllardır yaşanan iç şiddet olaylarına ek olarak, bu dönemde iki farklı hareket benzer amaçlarla şiddet eylemlerine başvurmaya başlamışlardır. Bunlardan ilki, ASALA terör örgütünün Türkiye topraklarını parçalayarak bir Ermeni devleti kurmaya yönelik hayalleri, diğeri ise, PKK’nın Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunda bir Kürt devleti kurma hayalleri olmuştur.[1] Bu iki hareketin de dayandığı nokta, Türkiye tarafından asla kabul edilmeyen Sevr Antlaşması ile kendilerine vaat edilen topraklar olmuştur.

1980’ler bu iki hareketin uluslararası alanda destek, en azından hoşgörü ile karşılandığı yıllar olmakla birlikte, bu durumu kolaylaştıran kimi iç ve dış yapısal faktörlerden de söz etmek mümkündür.

12 Eylül 1980 tarihinde, Türkiye’de Silahlı Kuvvetlerin iktidara el koyması ve yönetimin Milli Güvenlik Konseyi’nin elinde bulunması, Türkiye’nin uluslararası kamuoyu önündeki imajını olumsuz etkilerken bu dönemde yaşanan siyasi baskılar, Türkiye’de demokrasinin ilke ve kurumlarından uzaklaşıldığının göstergesi olarak değerlendirilmiştir. Büyük ölçüde sol terör örgütlerine karşı olarak yürütülen mücadele bu dönemde çok sayıda insanın yasal/yasal olmayan yollardan Türkiye dışına çıkmasına ve özellikle Almanya, Fransa, Belçika, Yunanistan, Hollanda gibi ülkelerde bir Türk siyasi mülteci grubunun oluşmasına yol açmıştır. Bu gruplar içinde gerçekten siyasi düşüncelerinden dolayı ülkeyi terk etmek zorunda kalan insanlar olmakla birlikte, bu kimliğe bürünerek söz konusu ülkelerde oturma ve çalışma izni almaya çalışan ve terör örgütleri içerisinde yer almış insanlar da bulunmuşlardır. Siyasi mülteci kimliği, bir yandan terör örgütü üyelerinin bu ülkelerdeki konumlarını, varlıklarını Türkiye’nin demokratik bir ülke olmadığı, adil yargılama koşullarının bulunmadığı, siyasi düşüncelerinden ve kimliklerinden dolayı takibata ve baskıya uğradıkları gerekçesini dile getirerek Türkiye’ye yönelik uluslararası baskıların yapılmasını sağlamaya yönelik iken diğer yandan, bu örgütlenmelerin daha serbest bir ortamda Türkiye karşıtı eylemlerini organize edebilme olanağını sağlamıştır.

Bu durum, siyasi mültecilere ev sahipliği yapan ülkelerin Türkiye ile olan ilişkilerine de yansımış ve bu ülkeler Türkiye ile olan ikili ve ittifak ilişkileri çerçevesinde konuyu gündeme getirerek baskı ve pazarlık arayışı içerisinde olmuşlardır. Bu bağlamda, bugün Türkiye’nin uluslararası ilişkilerinde etkisinde kalmış olduğu pek çok sorunun bu dönemdeki uygulamalardan büyük ölçüde etkilendiği söylenebilir. Demokrasinin tüm ilke ve kurumlarıyla siyasi yaşama egemen kılınmasında karşılaşılan güçlükler, ordunun siyasetteki rolünün artmış olması, temel insan hak ve özgürlüklerine yönelik baskılar ve ihlaller, vb gerekçeler bugün Türkiye’nin iç ve dış teröre karşı yürütmekte olduğu haklı mücadelesinde bu ülkeler tarafından dile getirilen gerçeklerdir. Dolayısıyla, Türkiye, bir yandan iç ve dış teröre karşı silahlı mücadele verirken, diğer yandan da, uluslararası alanda yürüttüğü mücadelenin hukuki ve siyasi meşruluğunu kabul ettirmeye çalışmaktadır.

Türkiye’nin iç ve dış teröre karşı yürütmüş olduğu mücadele, pek çok boyutta değerlendirilebilir. Bu mücadelenin oldukça uzun bir süreyi gerektirmiş olması ise, bir yandan Türkiye’nin kendi iç siyasi, ekonomik, sosyal yapısı, diğer yandan da, bölgesel / uluslararası değişikliklere bağlı olmuştur.

1980’li yılların ikinci yarısı, Türkiye’deki teröre ve Avrupa ülkelerinin Türkiye’deki terör olaylarına ilişkin bakışlarına yeni bir boyut kazandırmıştır; farklı siyasi düşüncelerin örgütlenme ve ifade özgürlüklerine yönelik ihlal iddialarına ek olarak, bu kez, etnik/dinsel kimliklerinden dolayı Türkiye’de baskı altında olduklarını dile getiren insanlar ortaya çıkmaya başlamış ve mülteci kavramı siyasi ve etnik boyutu çağrıştırmaya başlamıştır.

Bu durum, Türkiye’deki olayların diğer ülkelerce istismar edilmesine olanak sağlamış ve bazı ülkeler bu mültecilerin haklarının uluslararası kamuoyu önünde savunuculuğunu üstlenmeye başlamışlardır. Dolayısıyla, Türkiye için mücadelenin sahası genişlemiştir.

Bu bağlamda, Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerde teröre ilişkin sorunların 1980’lerin başından itibaren yoğun olarak dile getirilmekte olduğu görülmektedir. Başlangıçta siyasi düşünce suçlusu olduğu ve Türkiye’deki baskı ve ihlallerden dolayı kaçmak zorunda kaldıklarına inanılan terör örgütü üyelerine gösterilen ilgi ve desteğin sınırlı olduğunu, fakat ilerleyen dönemde bu desteğin giderek arttığı görülmüştür. Bu destek, önceleri mülteci kampları oluşturmak yönünde iken, sonra bu kampların birer teorik ve askeri eğitim kamplarına dönüşmesine, ülke genelinde örgütlenme ve eylem hazırlıkları için gerekli lojistik, finansal, siyasal desteğin sağlanmasına değin genişlediği görülmüştür. Özellikle sol siyasi örgütlenmelere verilen desteğin ilerleyen dönemlerde PKK terör örgütüne de sağlanmış olduğu görülmektedir.

Türkiye’nin son kırk yılına şekil veren değişikliklerden biri uzun yıllar etkisinde kalmış olduğu terör hareketleri olmuştur. Birbiriyle ilintili pek çok etkene bağlı olarak değerlendirilebilecek olan terör hareketlerinin konumuz bakımından bizi ilgilendiren boyutu, Türk dış politikasını ilgilendiren yönüdür. Bu bakımdan ele alındığında ise, özellikle Türkiye’nin Yunanistan ile olan ilişkilerinde göz önünde bulundurmak zorunda olduğu terör örgütlerine verilen destekler ön plana çıkmaktadır.

Türkiye 1970-80 sürecinde yoğunlukla iç siyasasında karşılaşmış olduğu terör hareketleriyle mücadelesini sürdürürken 1980’lerin ilk yıllarından itibaren  bunların yanı sıra Türkiye’den toprak talebinde bulunan ayrılıkçı örgütlerin şiddet eylemleriyle karşılaşmaya başlamıştır. Önce ASALA ve daha sonra PKK terör örgütleri, Türkiye içinde oldukları kadar Türkiye dışında da Türkiye karşıtı şiddet eylemlerini yürütmüşlerdir.

Türkiye’ye yönelik terör eylemleri dikkatle incelendiğinde, bu örgütlerin eylemlerini herhangi bir dış desteğe bağlı olmaksızın sürdürebilmelerinin mümkün olmadığı görülmektedir. 1970’li yıllar ve sonrasında Türkiye’deki çeşitli siyasal görüşlere sahip olmakla birlikte eylem biçimi olarak silahlı mücadeleyi seçmiş olan örgütlerin  bu eylemleri gerçekleştirmek için gereksinim duydukları insan faktörü bir yana bırakılırsa silah, mühimmat, eğitim, para ve diğer kaynaklarını bir dış destek olmaksızın kolaylıkla elde edebilmeleri mümkün değildir. Nitekim uzun yıllar terörün iç desteklerine yönelik olarak yürütülen mücadeleler dış bağlantıların da ele alınması gereğini ortaya çıkarmıştır.

Türk – Yunan ilişkilerinde terör ve terör örgütlerine sağlanan kolaylıklar özellikle önemlidir. Bu durum Türkiye ve Yunanistan arasında hem kara hem de deniz sınırlarının bulunmasından dolayı terör örgütlerinin bu coğrafi kolaylıklardan Türkiye karşıtı eylemlerde yararlanmalarına olanak sağlamaktadır. Nitekim daha 1980’lerde Ermeni ve Kürt terör örgütlerinin Yunanistan’da örgütlenmeye ve burada temsilcilikler kurmaya başladıkları görülmüş ve bu durum iki ülke yetkilileri arasında bu dönemde sürdürülen görüşmeler sırasında dile getirilmiştir. Gürün’ün aktardığına göre 4 – 5 Aralık 1980 tarihlerinde Atina’da yapılan görüşmeler sırasında karşılıklı güven yaratma konularına değinilmiş ve “kısa süre önce Kıbrıs’dan Atina’ya geçen iki sendikacı Türkiye’deki rejim aleyhinde ağır eleştirilerde bulunmuşlardır. En azından, bunların basın toplantısı yapmaları önlenebilirdi. Biz Ankara’da yabancı temsilciliklere bir sirküler yollayarak, dost ülkeler aleyhine beyanat yapılmamasını istedik. Bunu Yunanistan’da yapabilir sanıyorum. Gene kısa süre önce Roma’da bir Ermeni örgütü, yaptığı basın toplantısında, Ermenilerin New York, Beyrut, Paris ve Atina’da merkezler kurduklarını açıkladı. Zikredilen ilk üç merkezi biz de biliyorduk. Ama Atina için şaşırdık. En azından tarafınızdan bir tekzip beklerdik” denilmiştir.  Büyükelçi Theodoropoulos ise cevabında, “sizinle yüzde yüz mutabıkım. Bu tür faaliyetleri desteklememiz kesinlikle söz konusu değil. Türkiye’deki yeni rejime karşı resmi makamlarımızın reaksiyonu son derece ölçülü oldu... Basındaki tepkilere gelince, bu alanda sorunlarımız çok büyük. Aslında Hükümet yanlısı tek bir gazete bile yok. Eldeki tek imkan onları az çok etkileyebilmek. ... Ermeni ve Kürtlerin burada merkezler kurmaları konusuna gelince, çok sayıda cemiyeti ortadan kaldırdık. Bilhassa Beyrut’dan son zamanlarda çok gelenler oldu. Bütün konsolosluklarımıza talimat verdik ve önceden müsaade alınmadan bunlara vize verilmemesini tenbih ettik. Gizlemiyorum, Ermeni ve Kürtlere yardım etmekle milli davaya yardımcı olduklarına inanalar mevcuttur. Ama onları caydırmak için elden gelen  her şeyi yapıyoruz. İnanın bu konularda her türlü işbirliğine hazırız” demiştir.[2] Ancak süreç, Yunanistan’ın bu içtenliğini sürdüremediğini ve terör örgütlerini destekleyenlerin Yunanistan’ın Türkiye karşısındaki tutumunu güçlendirdiğine inananların kolaylıkla denetim altına alınamadığını göstermiştir. Önce ASALA ve daha sonra PKK ve diğer sol terör örgütleri, Yunanistan’da, Türkiye karşıtı faaliyetlerini kolaylıkla sürdürebilme olanağı bulmuşlardır.

PKK terör örgütünün bir yandan güneydoğuda silahlı eylemlerde bulunurken diğer yandan komşu ülkelerde lojistik ve siyasi örgütlenmeler içerisine girerek destek arayışlarını sürdürmesinin açık örneklerine sıklıkla rastlamak mümkün; örneğin 1 Mayıs 1998 tarihinde Milliyet Gazetesi’nde yer alan bir habere göre PKK Atina’da resmi bürosunu açmış ve açılışa Yunan Parlamentosu’ndan da temsilciler katılmıştır. “PKK’nın Atina’daki ilk resmi basın toplantısına Yunan parlamentosundan 8 milletvekili de katıldı. Katılanlar arasında Yunan Parlamentosu Başkan Yardımcısı Panayotis Krikitos’la birlikte PASOK ve Yeni Demokrasi partili 3’er milletvekiliyle, bir sol ittifak ve bir bağımsız milletvekili de bulunuyor... Toplantıda konuşan Sosyalist milletvekili Costas Vadubas, Atina’nın geçen yıl ‘parlamentoyu temsilen’ giden üç milletvekilinin Apo’ya ilettikleri ‘Yunanistan daveti’ni de yineledi” [3]

PKK’ya verilen destek konusunda Başbakan Mesut Yılmaz yapmış olduğu açıklamada; “Yunanistan Hükümeti’nin güttüğü belli olan stratejik amaç, Türkiye’yle ilişkileri üstünlük konumundan yürütebilmek hevesiyle, bir yandan Türkiye’nin çok yönlü kalkınma hamlelerine sekte vurmak; diğer yandan da AB’den başlayarak ülkemizin Batı ile ilişkilerini onarılması güç olacak şekilde zedelemek ve mesafelendirmektir. Bu çerçevede kullanılan başlıca yöntemler, bir taraftan Türkiye’nin toprak bütünlüğüne, istikrarına ve huzuruna kasteden PKK terörüne verilen destekte; diğer taraftan da, Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde özellikle Ege sorunlarından kaynaklanan gergin ortamın canlılığını koruyabilmesi için harcanan çabalarda somutlaşmaktadır.”[4]

Öcalan’ın yargılanması sırasında vermiş olduğu ifadelerden de Yunanistan’ın PKK ile ilişkileri açıkça görülmüştür; “1994 senesinde Yunanistan’da PKK kampları açıldı. Lavrion Kampı’nda PKK’lı gençlere daha çok ideolojik eğitim veriliyordu. Ayrıca Yunanistan’da küçük gruplarımızın yerleşmesi için evler de vardır. Tahmin ediyorum kiradır. Lavrion Kampı’ndan başka bir de bomba eğitimi veren Dimitri Elen kampımız vardır. Bomba eğitimini, kamp eğitimini ve küçük grupları barındırmak hususunda organizede bizim dost tabir ettiğimiz Yunan Gizli Servisi’nin yardımı olmaktadır. Yunanistan’dan para yardımı da almaktayız. Bu para yardımını daha ziyade sivil kurumlardan almaktayız. Kiliselerden almaktayız, sendikalardan almaktayız. Bir de bize ait dergiler etrafında aldığımız bağışlar vardır. Bu bağışlar mesela 100 liralık derginin 1000 liraya satılması gibi alınmaktadır.”[5]

Terör hareketleri çerçevesinde değerlendirilebilecek bir başka konu ise, Yunanistan’da Türk diplomat ve temsilcilerine, Türk kökenlilere yönelik Yunanistan kaynaklı şiddet hareketleridir. 1980’lerden günümüze Türk diplomat ve temsilciliklerine yönelik bu tür saldırılarda çok sayıda diplomat ve Yunan yurttaşı Türk yaşamlarını kaybetmiş ve yaralanmışlardır. 1991 yılında Atina Basın Ataşesi Çetin Görgü ile 1994 yılında müsteşar Haluk Sipahioğlu, Yunanistan’da 17 Kasım terör örgütünün silahlı saldırıları sonucu yaşamlarını yitirmişlerdir. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın hazırlamış olduğu 1999 yılı Global Terörizm Raporu’nda da Yunanistan’daki terörist hareketler çerçevesinde bu ülkedeki PKK terör örgütü faaliyetleri dile getirilmiş, 17 Kasım örgütünün ABD ve diğer ülkelere ait hedeflere yönelik saldırılarına dikkat çekilerek, Yunanistan, Avrupa’da terörizme karşı mücadelede en zayıf bağlantı noktası olarak değerlendirilmiştir.[6]



İstanbul: Bağlam Yayınları, 1997. PKK’nın Yunanistan ile olan bağlantılarına ilişkin olarak bkz; “Greece and PKK Terrorism”, http://www.mfa.gov.tr/grupe/eh/terror/greecebk/epilogue.htm

[2] K. Gürün, Fırtınalı..., s. 212. Görüşme sırasında Gürün’ün sadece Ermenilerden söz etmesine karşılık Büyükelçi Theodoropoulos’un Kürtlerden de söz etmesi ilginç bir değerlendirmedir.

[3] Türkiye’de eylem yaparken yakalanan pek çok terör örgütü üyesi  itiraflarında Yunanistan’da yürüttükleri eğitim ve lojistik faaliyetlerinin ayrıntılarını vererek bu ülke ile PKK arasındaki bağın açığa çıkmasına katkıda bulunmuşlardır. Taki Berberakis, “PKK, Atina’da Resmen Büro Açtı,” Milliyet, 1 Mayıs 1998, s.17.

[4] “Yunanistan’a Yılmaz’dan Sert Uyarı”,Milliyet, 1 Mayıs 1998, s.17.

[5] Enis Berberoğlu, “PKK’nın Paraları Atina Bankalarında”, Hürriyet, 30 Mayıs 1999, s. 12.

“Patterns of Global Terrorism: 1999 /Europe Overview”, http://www.state.gov/www/global/terrorism/1999report/europe.htm B. Tarihi: 19/10/2000

Pazar, 17 Aralık 2017 08:18

DİĞER SORUNLAR

Yazan

pkkgreek

pkkgreek

DİĞER SORUNLAR

Türkiye ve Yunanistan arasında iki ülkeyi savaşın eşiğine getirebilecek türden pek çok sorunun yanı sıra diğer bölge ülkeleri ile olan türden diğer pek çok sorunu varlığından da söz etmek mümkündür. Bunlar çoğunlukla yasadışı göç, sınır ihlalleri, vize sorunları, uyuşturucu madde kaçakçılığı, gümrük ve taşımacılık sorunları, insan kaçakçılığı gibi sorunlardır.

Dolayısıyla, iki ülke arasında yapılacak olan yasal ve siyasal düzenlemeler çerçevesinde çözümlenebilecek niteliktedir. Bu tür sorunlar gerek ikili antlaşmalar gerekse AB, SECI, KEİÖ gibi bölgesel entegrasyon ve işbirliğini hedefleyen örgütlenmeler çerçevesinde edinilen yükümlülüklerle çözümlenebilecek niteliktedir. Nitekim, 2000 yılı başında iki ülke arasında imzalanan bir dizi antlaşma bu tür düzenlemeleri de içermektedir.

 

Kitap Menu