EGE DENİZİ

  • EGE DENİZİ'NE İLİŞKİN SORUNLAR

    EGE DENİZİ’NE İLİŞKİN SORUNLAR

    1923 Lozan Barış Antlaşması ile Türkiye ve Yunanistan arasında Ege Denizi’nde karşılıklı dengelerin kurulmuş olmasına karşın, bu denge 1930’ların ikinci yarısından itibaren, özellikle Avrupa ve Balkanlarda bazı ülkelerin revizyonist istemlerle ortaya çıkmalarından sonra, hem Türkiye hem de Yunanistan açısından, bazı değişikliklere uğramıştır.

    Read more...

Memorandum of Understanding Between the Republic of Turkey and the Hellenic Republic Concerning Cooperation on Environmental Protection


The Republic of Turkey and the Hellenic Republic hereafter called 'the Parties',

Aware of the necessity to protect the environment in order to ensure the quality of life in both countries and recognizing that environmental protection is an essential element of sustainable development.

Taking into account the relevant provisions of the Rio Declaration as well as the Agenda for the 21st Century, approved by the 1992 United Nations Conference on Environment and Development.

Have agreed as follows:

I.     SCOPE OF WORK

Article 1
The Parties hereby agree to develop scientific and technical cooperation in the field of the prevention of pollution and the protection of the environment within the principle of sustainable development.

Article 2
The Parties shall cooperate on the basis of mutual benefit for the protection of the environment in the sectors included in the attached annex. They shall exchange scientific, technical and legal information among governmental bodies and shall encourage such exchanges among academic institutions, non governmental organizations and private firms. To this end, they shall also organize symposiums, seminars, workshops and meetings of experts on issues covered by the Memorandum.

Article 3
The Parties shall encourage participation of non-governmental organizations and the civil society in the activities that will be carried out on the basis of this Memorandum.

Article 4
The Parties shall encourage cooperation on the prevention of pollution and on the mitigation of harmful influences of human activities on the environment, with a view to attain a sustainable management policy of environmental resources.

II.     FUNDING

Article 5
Each Party shall bear the costs of its own participation in the activities carried out under this memorandum. The Parties will also explore ways and means to obtain financing from appropriate international sources.

III.     RELATIONSHIPS TO OTHER AGREEMENTS

Article 6
Nothing in this Memorandum shall prejudice other existing or future agrements concluded between the Republic of Turkey and the Hellenic Republic.

This Memorandum will not affect the rights and commitments of the Parties with respect to third states or regional integration organizations.

Each Party may communicate the results of their cooperation to third parties after mutual consent of the Parties.

IV.     APPLICATION OF NATIONAL LEGISLATION

Article 7
All activities under this Memorandum shall be carried out in conformity with the national legislation of the Parties.

V.     MANAGEMENT

Article 8
The Parties shall establish a ten member Joint Committee comprising five representatives from the respective competent authorities of each side. This Committee may request the Parties to designate corresponding coordinators on each specific field of activity.

These coordinators shall report to the Joint Committee the results of their activities.

The Joint Committee shall, inter alia,
a) manage the activities under this Memorandum and agree on matters of future policy and
b) receive submissions of projects and other proposals for cooperation including those from the coordinators.

VI.     ENTRY INTO FORCE, TERMINATION AND AMENDMENT

Article 9
This Memorandum shall enter into force one month following the date of exchange of notes between the Parties informing the completion of their required national formalities for its entry into force, and, shall remain in force for three years. Its validity shall be automatically extended for further three-year periods unless denounced by either Party upon three-month prior written notice. Either Party upon three-month written notice to the other Party may terminate this Memorandum. This Memorandum may be amended at any time upon mutual consent of the Parties. The termination of the Memorandum shall not effect the validity or duration of activities agreed upon pursuant to this Memorandum and initiated prior to such termination.

Done in duplicate in Ankara on 20th of January 2000 in Turkish, Greek and English languages. All texts are equally authentic.

In case of divergence of interpretation, the English text shall prevail.


For the Republic of Turkey        For the Hellenic Republic
Ismail CEM                                George A. PAPANDREOU
Minister of Foreign Affairs         Minister of Foreign Affairs


ANNEX

The Following items are identified as possible areas for cooperation:

- ENERGY PRODUCTION: Exchange of know-how and cooperation regarding environmentally friendly energy (wind and solar energy, small hydroelectric plants and energy saving technologies).

- DESERTIFICATION: Studies on prevention of soil erosion and rehabilitation programmes. Cooperation in the framework of Annex IV of the Convention for Combating Desertification.

- COMBATING MARINE POLLUTION: Training programmes, methodologies, new technologies, waste reception facilities at harbours.

- ADOPTION OF ENVIRONMENTALLY SOUND SOLID WASTE MANAGEMENT STRATEGIES: Studies on the quantity and quality of solid wastes, on recycling of wastes and on designing spaces for the disposal of wastes. Exchange of technical information.

- PREPARATION OF JOINT PROGRAMMES & EXCHANGE OF INFORMATION ON DEVELOPMENT OF ECO-TOURISM: Programmes from linking eco-tourism regions with similar characteristics. Promotion of organisation of conferences and meeting in such areas. Studies for the impact of tourism on ecologically sensitive areas.

- EXCHANGE OF INFORMATION ON ENVIRONMENTAL IMPACT ASSESSMENT: Studies to determine the main sectors of activity where the principle of the environmental impact assessment could be usefully applied. Creation of a data base in both countries concerning works that have an impact on the environment and for which an environmental impact assessment would be highly useful.

- ENCOURAGING NGOs COOPERATION IN BOTH COUNTRIES: Exchange of experiences and visits between NGOs. Examine the possibilities to encourage closer cooperation between NGOs.

- LAND-BASED SOURCES OF POLLUTION: Studies and establishment of systems for the exchange of information between the two parties. Exchange of technologies and know-how.

- EARTHQUAKE ISSUES: Cooperation on topics such as damage evaluation, antiseismic code studies and eventual modification proposals.

- OLIVE STONE EXPLOITATION: To facilitate cooperation among competent national entities for the exploitation of olive stones in order to produce energy for heating purposes.

- FOREST FIRES EXTINCTION: Exchange of information and know-how through meetings of experts.

DIŞİŞLERİ BAKANI SAYIN İSMAİL CEM'İN BASIN TOPLANTISI (8 EKİM 1997)

Efendim önce hepinize hoşgeldiniz demek istiyorum.

Bu basın toplantımızın amacı üç aylık süremizin bir değerlendirmesini yapmak. Burada bütün konulara değinmek imkanım yok tabii. Yani değinmediğim konular daha az önemli demek değil. Onları sual-cevapta da açabiliriz. Her konuya değil, bazı konulara değineceğim. Geçen defaki gibi bir yazılı metin veremiyorum. Sadece konuşmanın ilkelere ilişkin bir bölümüyle Yunanistan politikalarına ilişkin bölümünün notlarını toplantı sonucunda vereceğim ki, bunlar sadece iki bölüm. Bütününün notu olamayacak ve bir de bu değerlendirmeyle beraber geleceğe dönük bazı çalışmalarımız hakkında bilgi sunacağım.

Bu toplantı benim açımdan ve Bakanlığımız açısından bir başka şekilde önemli. Çünkü üç aydır birlikte görev yaptığım üst yönetimdeki arkadaşlarımızdan bazıları merkezdeki görev sürelerini doldurarak yeni görevlerine gidecekler. Ben bu arkadaşlarımıza sizin huzurunuzda teşekkür etmek istiyorum. Müsteşarımız Sayın Onur Öymen, Müsteşar Yardımcılarımız Sayın Ali Tuygan, Sayın Temel İskit, Sayın İnal Batu. Gerçi Sayın Batu biraz daha bizimle olacak merkezde. Kendisinden rica ettik, Kıbrıs konusunun, Türk-Yunan ilişkilerinin bu kadar ön planda olduğu bir dönemde, yılbaşına kadar bizimle beraber olabilecek. Hatta yılbaşından az sonrasında da. Ricamızı kabul etti ve Roma'da Büyükelçi olarak fiilen göreve başlamasını bir-iki ay geciktirerek bize merkezde yardımcı olacak. Sayın Altan Güven ve hepinizin çok iyi tanıdığı Sayın Ömer Akbel, yeni görevlerine başlamak üzere aramızdan, yani sadece merkezden, Ankara'dan ayrılacaklar. Kendilerine ben Sayın Öymen başta olmak üzere içten teşekkür borçluyum. Kendileri gibi birçok arkadaşımız gidecek. Ben sadece Müsteşar Yardımcılarımızın ismini verdim. Benim Bakanlıktaki en zor dönemimde, yani ilk aylarımda çok büyük katkıları oldu, hem Bakanlığımıza, hem şahsen bana. Bunun için kendilerine teşekkür ediyorum.

Şimdi efendim, bu üç ayın değerlendirmesini yaparken, ben biraz şöyle bakmaktayım : Dışişleri Bakanlığımızın çalışmaları, dünya ile ilişkilerimiz, bu üç ay, Türkiye'nin saygınlığını arttırmanın, Türkiye'nin menfaatini daha iyi korumanın, Türkiye'nin imajını yükseltmenin, özetle, eksileri artıya dönüştürmenin ilk mütevazi adımları olarak bu üç ayı değerlendirmekteyim ve bu üç aya biz belli ilkeleri açıklayarak, belli anlayışları açıklayarak başladık. Türkiye'nin küresel ilişkileri bulunan bir dünya devleti olabilme özelliğinin bilinciyle politikalar oluşturduk. Çelişkileri besleyen değil, çözümleyen bir anlayışla Türkiye'nin dış sorunlarına eğildik ve itimat telkin eden, tercihlerinde süreklilik taşıyan, verdiği sözleri tutan bir Türkiye anlayışımızı bu ilk üç ayın çalışmalarına yansıttık.

Ben bütün dış temaslarımda, bütün çalışmalarımda, özellikle de dış temaslarımda, Cumhuriyeti gerçekleştirmiş, Cumhuriyet ihtilalinin sahibi olmuş bir ülkenin temsilcisi olduğumu, 700 yıllık bir tarihi birikimin temsilcisi olduğumu, bütün dış temaslarında hem hissettim, yaşadım, hem de muhataplarıma hissettirdim.

Gene bu üç ayın değerlendirmesinde şu gözlemim oldu: Çağımızda bütün işlevler birbiriyle bağlantılı. Çok fazla bir iç-dış ayırımı olamıyor, çok net çizgilerle, ve bizim Bakanlığımız Türkiye'mizin dışarıdaki konumunu ne kadar güçlendirebilirse, ne ölçüde daha saygın kılabilrise aynen bu oranda Türkiye'nin iç ilişkilerine, iç sorunlarına da bir katkısı olduğunu farkettim. Bizim çok basit gözüken, çok sıradan gözüken bir dış ilişkimiz, bir dış çalışmamız sonuç olarak Türkiye'de bazı sorunların daha kolay aşılmasına bir katkı oluyor ve ekonomik gelişmemize bir nebze bir ivme kazandırıyor.

Sonra gene bu üç ayda getirmeye çalıştığımız anlayış, Türkiye'nin dış ilişkilerinin sınırlı aydın kesimin ilgi alanındaki soyut bir olay olmadığıdır. Dışişleri toplumun bütün kaygılarını, bütün umutlarını doğrudan ve yakından etkilemektedir. Dışişleri Bakanlığımızın konusu ve amacı, aynı zamanda halkımızın ekmeğidir, çocuklarımızın geleceğidir.

Gene ilk basın toplantımızda getirdiğimiz ilkelerle bağlantılı olarak şunu yaşadık ve gördük : Türkiye'miz 2000'li yıllarda dünyanın enerji kavşağı olmanın adayıdır. Kimliğimizin, tarihimizin ve coğrafyamızın bize sunduğu bu imkanı en iyi şekilde değerlendirmeye çalışmaktayız ve bu ayrıcalığımızı ilgili öteki devletlerle ilişkilerde ayrıştıran değil, bütünleyen bir etken olarak kullanmaya çalışmaktayız.

Ve şunu da belirtmek istiyorum : Bugün bir S-300 füzeleri çirkinliğini dünya artık farketmekte ve kınamaktaysa, -bu sabah haberlerde izledim, Avrupa Komisyonunun Dış İlişkiler Sorumlusu da bu S-300'lere değinmiş- Ege konusundaki tezlerimiz nihayet kabul görmekteyse, AB daha üç ay önce kapatıp rafa kaldırdığı Türkiye defterini yeniden açmaktaysa, ülkemizin hakkı uluslararası platformlarda daha iyi savunulmakta ve ses getirmekteyse, Türkiye'nin görünümü haksız yakıştırmalardan bir ölçüde sıyrılmaktaysa, bunun kaynağında Dışişleri Bakanlığı çalışanlarının emeği, birikimi ve elbette, bütün olarak hükümetimizin girişimleri, çalışmaları yatmaktadır.

Şimdi çeşitli konularda gelişmeler oldu. Önce ben ekonomiden söz edeyim. Ekonomiyle başlayayım.

Bu üç ay içinde biz açıkladığımız ekonomiye ağırlık veren politikalarımızla Türkiye'nin ekonomik ilişkilerine dış siyasetin getirmesi icap eden siyasal altyapıyı getirmeye başladık. Daha doğrusu zaten getirilmekte olan bu siyasal altyapıya son üç ayın ivmesini kattık. Burada bazen yanlış anlamalara da yol açıyoruz toplumumuzda. Biz hiçbir zaman ekonomik konularla doğrudan ilgili olarak Bakanlıkların görevini üstlenmek, onların alanıyla ilgilenmek durumunda değiliz. Bizim yaptığımız bütün ekonomik gelişmelerin üzerine bina edildiği siyasi altyapıyı oluşturmak, dış siyasetin bu altyapıya katkılarını getirmek. Onu ötesi bizim işimiz değil. Fakat o siyasi altyapı konusunda da bir-iki örnek vermek istiyorum. Bir defa boru hatları konusunda bizim Bakanlığımızın çalışmalarının belli bir katkısı olmuştur. Üç ay önce konuşmuştuk, o konuşmamızdan sonra bizim hem Gürcistan'la hem Azerbaycan'la temaslarımız, ilişkilerimiz, çalışmalarımız -ben her iki ülkeye de gittim şahsen, benim de temaslarım oldu- bugün üç ay öncesine kıyasla petrol boru hatları konusu Türkiye'nin daha lehine bir noktada gözüküyor. Bunda bizim Bakanlığımızın önemli bir katkısı olmuştur. O dediğim siyasi altyapının oluşumuna biz kendi çabamızı, kendi emeğimizi, kendi bilgimizi ekleyebildik.

Sonra Balkanlar. Gene konuşmuştuk. Balkanlarda ekonomik işbirliği modelleri. Ne yapabiliriz? Mevcut modeller içinde nasıl geliştirebiliriz. Burada belli mesafeler alınmakta. Son olarak New York'ta Bulgaristan ve Romanya Dışişleri Bakanlarıyla, Müsteşarlarımızın da katıldığı bir özel toplantı yaptık. Üçlü bir toplantı yaptık ve burada üç ülkenin önce sınır kapılarının elektronik cihazlarla donatılması -ki bu çok önemli. Hem kaçakçılığın önlenmesinde, hem bazı uyuşturcu maddelerin bizlerin ülkelerini kullanarak batıya ulaşmasını engellemek bakımından çok önemli- konusunda bir müşterek hareket planı hazırladık ve uygulamaya koymaktayız. Gene o toplantıda bizim açımızdan çok önemli olan, Doğu-Batı Koridoru tabir edilen bir otoyol projesi var. Bu projeyle Türkiye'miz Batı Avrupa'ya bağlanacak ve ayrıca Romanya'da bu otoyolla bağlantılı olacak. Mesela böyle bir projenin de çalışmalarını birlikte başlatmaktayız.

Çin'den çok söz etmiştim. Zannediyorum Ocak ayı içinde Çin'e gideceğim. Çin'de Türkiye'nin ekonomik ilişkilerini geliştirmek yönünde şimdiden başladığımız hazırlıkları bir adım daha ileriye götürebileceğim.

Gene Balkanlar bağlamında söylemeyi unuttum, bu ayın sonlarında Makedonya'ya gideceğim. Muhtemelen gene bu ayın sonunda -daha henüz kesinleşmedi- Arnavutluk'a gideceğim ve daha sonra da diğer Balkan ülkelerine tek tek giderek Türkiye'mizin ilişkilerini, hem siyasi hem ekonomik ilişkilerini geliştirmeye çalışacağım.

Hep sözünü ettiğimiz, güvenlik, yani Dışişleri Bakanlığının temel işlevi olan güvenlik, ülke güvenliğine katkısı, ülke güvenliğinin korunmasına politikanın katkısı. Bu konularda da çalışmalarımız oldu.

Yunanistan'a ayrıca değineceğim. O da bizim bir komşumuz. Ona ayrıca değineceğim ama son üç ay içinde bizim güvenlik açısından, ekonomik gelişme açısından, ekonomik ilişki açısından sınır komşularımızla ne yapabiliriz, nasıl geliştirebiliriz? Bu bağlamda, Irak'la bir temasımız oldu. Sayın Müsteşar görüşmelerde bulundu. Hem de en üst düzeydeki muhataplarıyla görüşmelerde bulundu. BM kararları çerçevesinde elbette. Fakat Irak'la ekonomik ilişkilerimizi nasıl geliştirebileceğimiz konusunda bir ortak çalışma başlatıldı.

Gene komşularımızdan İran ile önemli bir adım attık. İyi niyetle biz bu adımı attık. İran tarafı da aynı şekilde bize olan ifadesinde aynen bizim gibi iyi niyetle hareket ettiklerini, iyi niyetle bir girişimde bulunduklarını belirttiler. Zannederim önümüzdeki ay karşılıklı olarak Büyükelçilerimiz göreve başlayacak ve burada benim ümidim, benim düşüncem, artık İran'la bizim onlardan şikayetimiz ne ise o, onların bizden şikayeti neyse o, bunları oturup, medeni bir şekilde konuşuruz ve medeni bir şekilde çözüm yoluna koruz. Karşılıklı olarak İran'ın Sayın Dışişleri Bakanıyla bu yaklaşımı sergiledik, bu yaklaşımı ortaya koyduk. Ümit ediyorum bu çok önemli tarihi komşumuzla, bundan sonra ilişkilerimiz gerçekçi bir şekilde, ihtiyatlı bir şekilde, fakat bir düzelme yoluna girebilir.

Suriye ile sorunlarımız devam ediyor. Orada bir gelişme olduğunu hiç değilse bugün için söyleme durumunda değilim.

Ortadoğu'daki anlaşmazlıklar bizi ciddi şekilde üzmekte ve Türkiye orada çok ilginç bir konumda. 1-2 kez dile getirdim. Mesela New York'ta İsrail Dışişleri Bakanı ile görüşmemde, -tabi Türkiye'nin kaygılarını hep anlattım, nelere dikkate ettiğimizi- şu izlenimi aldım. İsrail Türkiye'nin konumuna, bakış açısına, kişiliğine, gücüne, etkinliğine çok büyük bir önem veriyor ve saygı gösteriyor. Tesadüf aynı gün Filistin Dışişleri Bakanıyla görüştüm ve Filistin bize olağanüstü bir önem vermekte. Türkiye'ye bazı konularda müteşekkir, onu dile getirmekte ve Filistin Dışişleri Bakanı ile olan görüşmemde, -onu ben de hissettim, muhatabım da hissetti- duygu dolu bir görüşme oldu. Çünkü Filistin'in hakikaten çok büyük bir ezilmişliği var. Filistinlilerin uğradığı çok büyük haksızlıklar var ve orada o haksızlığın sonuçlarını, o haksızlığın yarattığı acıyı birlikte paylaştık ve Türkiye'nin çok önemli olan konumu burada ortaya çıkıyor. İsrail'le ilişkilerimiz gayet iyi, karşılıklı saygıya dayanan ilişkiler. Filistinlilerle gayet iyi ve buradan Türkiye'nin birçok konuda oynayabileceği olumlu rollerin, taşıyabileceği olumlu işlevlerin de işaretleri çıkıyor. Bunları bugüne kadar yaptık. Üç ay için konuşmuyorum, genel Türk dış politikası olarak umuyorum bundan sonra daha fazlasını da yapabileceğiz.

Kıbrıs konusunda Türkiye'nin tutumu, tavrı, yaklaşımı bellidir. Bunlar açıklanmıştır. Son olarak benim imzaladığım Ortaklık Konseyi Anlaşması ortadadır ve bu anlayışların, açıklamaların çerçevesinde Kıbrıs'ta Türkiye'nin şu aşamada daha çok ekonomik ağırlıklı girişimleri, destekleri devam etmektedir.

Gene Kıbrıs'da, Kıbrıs'ın meselesini anlatmakta zannediyorum belli ölçüde, çok küçük ölçüde, belli ölçüde demek bile yanlış, çok küçük bir ölçüde, biraz etkili olabildik. Yani hiç değilse bugün bir AB ülkesi AB üyeleri arasında ilk defa birisi, bana göre çok önemli olan birisi, İtalya, Kıbrıs'ta iki siyasi birimin, iki devletin, KKTC ve Kıbrıs Rum Cumhuriyeti'nin varlığını resmen kamuoyu önünde dile getirdi. Daha sonra da bu görüşünü teyit etti. Bizim basınımızda da bazı yanlış yorumlar oldu o konuda. Hatta bana özel olarak da teyit edildi ve Kıbrıs'ta bu S-300 konusunu -orada biraz kendi Bakanlığımıza pay çıkarıyorum- çok net, çok açık ve çok inandırıcı bir şekilde, bizim açımızdan itimat telkin eden bir şekilde dünyaya anlatmaya başladık. Hatta belli bir ölçüde de anlatabildik. Benim bütün dış temaslarımda, New York'ta bir hayli, çok yüksek sayıda Dışişleri Bakanıyla konuştum ve konuyla biraz ilgili olan, Ortadoğu ülkeleri, Akdeniz ülkeleri, BAB üyesi ülkeler ve Amerika. Bu ülkelerin Sayın Dışişleri Bakanlarıyla yaptığım bütün görüşmelerde özellikle S-300 konusunu işledim. Dış basınla olan temaslarımda gene S-300'leri işledim ve zannediyorum konuyu anlatabildim. Bu girişimin sadece Türkiye'nin güvenliği açısından değil, Doğu Akdeniz'in güvenliği açısından, hatta Ortadoğu'nun güvenliği açısından ne kadar önemli olduğunu, nasıl bir tahrikin ve yanlışın yapılmakta olduğunu, muhataplarıma anlattım ve zannediyorum muhataplarımı belli ölçüde ikna edebildim. Yani S-300'ler konusunu bizim Bakanlığımız gereğince dünya kamuoyuna, dünya Dışişlerine yansıtmıştır ve bunun sonuçlarını da belli ölçüde almıştır.

S-300'ler konusunda bir noktaya daha değinmek istiyorum. Şimdi, tabii dış siyasette daima olabilecek kötü senaryoyu dikkate almak ve ona göre hesap tutmak icap eder ve o çerçevede bizim Dışişleri Bakanlığı olarak düşüncemiz -hükümetin düşüncesine de katılıyoruz bu açıdan, ona da geleceğim- şudur : S-300 konusunda biz Dışişleri Bakanlığı olarak biz kendi görev alanımızda "bekleyelim, bakalım, belki bu S-300'ler gelmez, belki konuşlandırılmaz, onun için bekleyelim. Eğer yaparlarsa o zaman biz de politikalarımızı harekete geçirelim". Kesinlikle böyle bir yaklaşımda değiliz. Tam aksine, biz S-300'lerin Kıbrıs Rum Kesimi tarafından beyan edildiği üzere, oraya yerleştirileceğini hesaplayarak, hangi önlemi geliştireceksek, hangi politikayı geliştireceksek, şimdiden, bugünlerden başlayarak geliştiririz. Yani son dakikayı beklemeyeceğiz. "Belki de hiç gelmez, belki de onlar konuşlandırmadan önce biz anlaşırız" gibi bir düşüncede olmayacağız. Biz politikalarımızı şimdiden oluşturacağız ve zannediyorum olayın güvenlik boyutu, askeri boyutu da hükümetimiz tarafından bu çerçevede ele alınacak, bu şekilde yaklaşılacak ve "bekleyelim son dakikayı, bunlarda gelsin oraya konuşlandırılsın, ondan sonra da Türkiye öyle birşey yapar ki, ne yaparsa o zaman yapar" gibi bir yaklaşımda değil, tam aksine zamanı geldiğinde karşı önlemlerimizin alınmaya başlaması. Yani son günün beklenilmemesi. Bu da bizim çok paylaştığımız bir konudur.

Yunanistan meselesine kısmen gireceğim. Çünkü Yunanistan konusunda ayrıntılı denilebilecek bir not size sunulacak. Biraz da hassas konu olduğu için onu yazılı vermeyi tercih ettim. Kısaca değiniyorum. Yunanistan'la biz aslında bu üç ay ilk başlangıcında çok olumlu bir adımla yola çıktık. Yani biliyorsunuz, malum Madrid Zirvesindeki temaslar ve bunun sonucunda da bir uzlaşma, bir iyi niyet, bir diyalog metni, yani "görüşmeyle meseleleri çözeceğiz" anlayışı, bunu imzaladık ve doğrusu benim beklentim şuydu : Bu Madrid Uzlaşmasının ardından zaten Nisan ayında Yunanistan'ın ve Türkiye'nin birlikte kabul ettiği, o Akil Adamlar Komitesi denilen -ve çok güzel düşünülmüş o Akil Adamlar olayı, zaten Nisan ayında her iki tarafta da kabul ettiğini belirtmiş diyaloga da gireceğiz, artık barışla çözeceğiz diye anlaşma yapıldı. Benim beklentim, sadece benim değil Bakanlığımızın beklentisi, bu Akil Adamlar Kurulu'un çalışmaya başlayacağı ve kendi görevi icabı Türkiye ile Yunanistan'ın öne koyacağı, ortaya koyacağı bütün meseleleri inceleyecek ve vardığı sonuçları da iki ülkenin onayına sunacak. Yani beklentimiz buydu. Hatta ben biraz da bu konuya iyimser baktığımdan şunu da yaptım : Bakanlığımızda arkadaşlarımızdan rica ettim ve Yunanistan'a Türkiye'nin önerebileceği üç tane büyük ekonomik işbirliği projesinin hazırlıklarına başladık. Projeleri yeniden hazırlamak değil, zaten Bakanlığımızın geçmişte hazırlamış bulunduğu bazı büyük ekonomik işbirliği projelerini yeniden gözden geçirelim, hemen ardından Sanayi Odasıyla, Ticaret Odasıyla temaslar kuralım. Onlar gelip bir baksınlar ve biz de bunu Yunanistan'a önerelim. Benim düşüncem oydu. Toplansın bu Akil Adamlar, hemen onun ardından, onların sonucunu beklemeden böyle bir girişimde bulunacaktık. Şimdi bunların hiçbiri olmadı. Yunanistan gerçekten anlaşılması zor bir politika içine girdi ve birden bire mesela Akil Adamlar'ın toplanması Türkiye'nin Kardak konusunu Uluslararası Adalet Divanı'na (UAD) götüreceğini beyan etmesine bağlandı. Birtakım önkoşullara bağlandı bu Akil Adamlar'ın biraraya gelmesi. Oysa böyle birşey yoktu. O noktaya olay geldi ki, diyalog, "diyalog olur ama diyalog olması için önce Türkiye başvursun, Kardak konusunu UAD'na götürsün" gibi hiç olmayan ön koşullar yaratıp, bu diyalogtan, bu görüşmeden Yunan tarafı her nedense uzak durdu, uzak durmaya çalıştı. Bunun tabii nedenlerini biz değerlendirmeye çalıştık. Çünkü anlaması ve anlatması, anlaşılması zor bir durum. Diyor ki Yunanistan mesela, Eylül'de bu çok yoğunlaştı, "Türkiye Kardak sorununu UAD'na götürmezse, bunu açıklamazsa diyalog kesilir". Tavır bu. E peki biz Madrid'de imzalarken Temmuz ayında Kardak meselesi vardı. Türkiye Kardak meselesini UAD'na götürmek gibi hiçbir taahhütte bulunmamıştı, buna rağmen Yunanistan bir diyalog, uzlaşma, anlaşma metnini imzalıyor. Temmuz ayında. Kardak meselesi de var. Ama imzalıyor. Yani ikisini birbirinden ayrı tutuyor. Ondan sonra 1,5-2 ay geçtiğinde bize diyor ki, "Biz sizinle oturup görüşmek için, yahut o Akil Adamları toplamak için biz sizinle ancak şu şekilde bunu yaparız : Kardak meselesini UAD'na götürürseniz." Bu yaklaşım gelişti. Mesela, New York'ta Sayın Yunan Dışişleri Bakanının hakaretamiz ve bütün dünyada da kınanan sözlerle yaptığı açıklamada, dedi ki "Şu şu Türklerle biz diyaloga girmeyiz". Diyaloga girmeyiz, müzakere etmeyiz, görüşmeyiz gibi bir yaklaşım. Bunu Sayın Pangalos getirdi ve gene tabii bu Kardak meselesiyle de bir şekilde bağladı. Bu tabii çok çelişkili. Bir yandan Sayın Pangalos bunu söylüyor "Biz Kardak meselesini Türkiye getirmezse görüşmeyiz" diyor. Türkiye götürmüyor, böyle birşeyi yok. Bir yandan da mesela Yunan Başbakanı Başbakanımızla görüşme talebinde bulunabiliyor. Böyle bir çelişki. Bu Yunan politikasının biraz kendi iç çelişkileri, ondan kaynaklanıyor, biraz garip bir yaklaşımdan kaynaklanıyor. Ama sonuç olarak Yunanistan'ı anlamakta bir sıkıntımız var.

Şimdi tabi burada Yunanistan olayını değerlendirirken başka faktörlere de bakmamız lazım. Bir defa biz bu konuları dünya kamuoyuna ve ilgili Bakanlara çok iyi anlatmaya başladık.

Türkiye bir Yunanistan meselesini, bir Ege meselesini, bir Kardak meselesini her zaman iyi anlatmıştır ama zannediyorum Bakanlığımız tarafından biraz daha iyi anlatılmaya başlandı. Buna bir örnek olarak şunu söyleyeyim : Benim daha ilk temasımda dikkatimi çeken, özellikle AB Bakanlarıyla yaptığım konuşmalarda, lafın bir yerinde deniyor ki "Türkiye ile Yunanistan ilişkileri düzelse çok iyi olur. Bizim açımızdan çok önemlidir. Kardak konusunda Yunanistan çok hassas. Türkiye bu konuyu UAD'na götürebilir mi?". Yani hep geliyor, geliyor oraya geliyor konu. Şimdi biz burada biz bir çalışma yaptık. Yapılmış çalışmaları yeniden değerlendirdik ve şöyle bir tavır geliştirdik. Dedim ki "Bu bana söylendiğinde, bir defa iki ülkenin konusu olan bir meselenin çözümü tek bir ülkeden beklenemez". Bunu bir defa çok net koyuyorduk. "Siz niye bizimle konuşuyorsunuz? Eğer siz iki ülke, Yunanistan ve Türkiye'nin arasındaki meseleyi çözmek istiyorsanız, o zaman bir defa gidin Yunanistan'la da konuşun. Bu birincisi. Yani böyle iki de bir de sanki Türkiye tek başına herşeyin sorumlusuymuş gibi bizim önümüze getirmeyin." İkinci kullandığımız mantık şu oldu : Dedik ki "Siz bu konuyla, Kardak konusuyla ilgilisiniz. Bunu anlıyoruz. Bir de öneriniz var. UAD'na bunu götürün diye. Peki Kardak sizi rahatsız ediyor da 12 ada neden rahatsız etmiyor. Üstelik bu 12 ada, Kardak gibi çaresiz bir kaya parçası değil. Bu 12 ada tepeden tırnağa silahlanmış bir vaziyette. Silahlarını Türkiye'ye yöneltilmiş vaziyette ve bu silahlanma Lozan Anlaşmasına da, Paris Anlaşmasına da aykırı. Çünkü bu anlaşmalar diyor ki 'bu adalarda silahlanma olmayacak'. Oysa bir silahlanma var. Siz bununla neden ilgilenmiyorsunuz?" İkinci sualim "Kardak UAD'na götürülsün. Peki. Niye bunu bize söylüyorsunuz da Yunanistan'ın UAD kararlarına koymuş olduğu, getirmiş olduğu sınırlamayı, şerhi neden hiç dikkate almıyorsunuz? Yahut biliyor musunuz böyle bir şerh olduğunu?" Şimdi bir mahkeme diyor Yunanistan. Devamlı Batı Avrupalılar da bize söylüyor, "hadi işte götürün bunu, UAD çok ciddidir, çok doğrudur, buna gelsin konu" deniyor. E peki Yunanistan. Yunanistan şunu yapmış, UAD'nın yetkisini kabul ederken bir kayıt getirmiş ve demiş ki "Yunanistan'ın güvenliğine ilişkin meselelerini bu mahkeme görüşemez". Bunu da Yunanistan yapmış. Ha bir yandan Yunanistan kendine ilişkin, kendini zayıf gördüğü konuları o mahkemenin görüşmemesi için kayıt getiriyor, bir yandan da bize "hadi mahkemeye Kardak meselesini sunun" diyor. Şimdi bu çelişkileri çok anlatmaya çalıştık. Galiba da belli bir ölçüde başarılı olduk. Çünkü Batı Avrupalının ahlak ölçülerinde belli bir nokta vardır. Siz eğer objektif bir konuda, objektif olarak haklıysanız ve bu objektif haklılığınızı doğru bir şekilde anlatırsanız, o zaman kolay kolay kendilerini sizin karşınızda, o objektif gerçekleri bile bile, aksini yapan bir konuma düşürmek istemezler. Bu da onların ahlak sistemindeki olumlu taraflardan biridir ve orada tartışmaya dahi giremediler. Bunları söylüyorsunuz, diyorsunuz ki "O zaman sen söyle, niye ben Kardak meselesini götüreyim? Neden öteki konularla ilgilenmiyorsunuz? Niye sadece Türkiye'nin bir konusunu alıp alıp önümüze çıkarıyorsunuz?" Bunları zannediyorum çok iyi anlattık. Bunların belli ölçüde etkisi oldu.

Gene Yunanistan'la meselerimizde ilginç bir konu . Biliyorsunuz bu Ege üzerinde Yunanistan'la Türkiye farklı iki yaklaşıma sahip. Yunanistan diyor ki, "Ege'de Türkiye ile aramızda bir tek Kardak meselesi vardır ve bu Kardak meselesini, Ege konusundaki tek çözüm mercii UAD'dır. Dolayısıyla Türkiye Kardak meselesini UAD'na götürsün. Başka da birşey olmaz. Ege bundan ibarettir." Bu Yunan tezi. Basitleştirerek anlatıyorum ama tez bu. Bizim yaklaşımımız gene böyle çok basitleştirilmiş şekliyle "Yunanistan'la Türkiye arasında Ege'de çeşitli sorunlar vardır. Bu çeşitli sorunların çözümü, BM'in de öngördüğü çeşitli çözüm mekanizmalarından iki tarafın mutabık kalacağı mekanizmalardır." Bizim yaklaşımımız "Birden çok mesele var. Bu meseleleri çözmek için de birden fazla çözüm yolu var." Bu da bizim yaklaşımımız. Aslında bu iki farklı tez çok önemli. Bizim New York'ta olduğumuz günlerde ABD Dışişleri Bakanlığı bir açıklama yaptı. Açıklamanın konusu da "Ege'deki Türk-Yunan ihtilafları". Konu da bu. Orada kendi anlayışını getirdi. Şimdi çok ilginçtir. Amerika'nın getirdiği, Ege ve Türk-Yunan sorunlarına bakış açısı bizim bakış açımıza çok yaklaşan bir şekilde ortaya kondu. Yani Türkiye'nin bakış açısına ve bu tabii Ege açısından fevkalade önemli. Bölgede etkili bir devletin "Türkiye ile Yunanistan arasında Ege'de çok sayıda sorun olduğunu" beyan etmesi ve "bu soruların UAD dahil olmak üzere iki tarafın üzerinde mutabık olacağı çeşitli çözüm mekanizmalarıyla çözülebileceğini" beyan etmesi devlet politikası olarak son derece önemli. Ve bu tabi Türkiye'miz açısından da iyi bir gelişme. Nitekim Yunan basınında Sayın Pangalos'un yakışıksız sözleri bu açıklamaya duyduğu öfkenin bir sonucu olarak da yorumlandı.

Şimdi, biz aslında Yunanistan'la dost olmak istiyoruz. Bakanlığımızın politikası budur, hükümetimizin politikası budur. Ancak dost olacağız diye tabii ki menfaatlerimizi hiçe saymak niyetinde de değiliz. Elbette kendi menfaatlerimizi, kendi güvenliğimizi koruyarak, savunarak, önde tutarak dost olmak istiyoruz. Aslında Yunanistan'ın bu Türkiye'ye düşman diye bakmaktan, Türkiye'den korkmaktan belki de, efendim Türkiye meselesini bir çeşit iç politika malzemesi gibi kullanmaktan uzaklaşması lazım ve hakikaten Türkiye'ye dostça, iyi niyetle yaklaşması lazım. Eğer bunu yapabilirse biz bütün iyi niyetimizle Ege'yi bir dostluk köprüsüne dönüştürmeye hazırız. Bunu daha önceki hükümetlerimiz de ortaya koymuştur. Bizim politikamız da budur ve bu konuda Yunanistan'ın biraz daha akl-ı selim ile davranmasını beklemekteyiz.

Bir başka önemli konu, Avrupa Birliği. AB'ni de gene hatırlarsanız burada konuşurken ben politikamızı açıklamıştım. "Elbette bizim açımızdan önemli bir hedef, önemli bir sorun olduğunu" söylemiştim ama "Türkiye tek bir konuda, tek bir saplantıda kendi geleceğini aramak gibi bir çaresizlik içinde değildir" demiştim ve "bu hedefin gerçekleşmesi için Bakanlığımızın da şahsen benim de çok gayret sarfedeceğimizi, fakat bu olursa olur, olmazsa da olmaz diye baktığımızı" anlatmıştım. Üç ay önce bu konu az önce belirttiğim gibi, AB açısından tamamlanmış bir olaydı. Yani o kadar tamamlanmıştı ki, yani mesala F. Almanya'nın resmi politika belgesinde şöyle denmekteydi: Bu AB'nin genişleme sürecine bakıldığında, önce anlatılıyor. Görüşmelerin bu altı ülke ile nasıl başlatılacağı, diğerlerinin aday konumunda olduğunu anlatıyor. Sıra Türkiye'ye geldiğinde şu ifade kullanılıyor : "AB politikalarımız aynı zamanda yaygın, kapsayıcı Avrupa güvenlik mimarisini gerçekleştirmeye dönüktür. Bu süreç içinde, AB -tercüme ettiğim için, tam da tercüme etmek istediğim için cümle kuruluşu bakımından doğru olmayacak ama tam tercüme etmek istiyorum- diyalogunu, işbirliğini ve ortaklığını şu ülkelerle ve şu komşularla güçlendirmelidir. Rusya ile, Ukrayna ile, Türkiye ile ve Akdeniz bölgesindeki diğer ülkelerle." Yani biz görevi devraldığımızda Türkiye'nin AB tarafından algılanışı bu idi. Yani uzakta, esas olayın dışında, Akdeniz'deki diğer ülkeler gibi, Ukrayna gibi, Rusya gibi, bazı komşular gibi bir Türkiye. Taa 63'ten, 64'ten beri anlaşmalar imzalamış, Gümrük Birliğine girmiş, bunca yıl bu konuda birçok gelişmeler yapmış, adaylık iddiası olan, adaylığını ortaya koymuş bir Türkiye değil. Tabir mazur görülürse işte "dış kapının dış mandalı" falan derler, öyle bir Türkiye. Şimdi biz AB konusunda hükümetimiz ve Bakanlığımız ciddi bir politika izledik. Hiç kimseye böyle gidip de "Aman ne olur bizi alın. Almazsanız şunu yaparız, bunu yaparız" gibi bir yaklaşım değil. Fakat Türkiye'nin haklılığını, Türkiye'nin konumunu ve Türkiye'ye haksızlık yapıldığını, bizim de bu haksızlığın bilincinde olduğumuzu ve o haksızlığın elbette ilişkilerimize olumsuz yansıyabileceğini, bundan sakınmamız gerektiğini ciddi şekilde anlattık. Çok da uğraştık bu konuda.

Peki ne oldu? Bugün neredeyiz? Onu da çok net, objektif olarak söyleyeyim. Şimdi bu girişimlerden sonra AB Türkiye konusunda yeni bir değerlendirme yapıyor. Bu değerlendirmede bazı ülkeler, benim "iyi, güzel, doğru" diyebileceğim az sayıda ülke bir noktada gözüküyor. Yani az sayıda ülke benim de kabul edebileceğim bir noktada gözüküyor. Birçok ülke belki benim kabul etmeyeceğim, etmeyeceğim dediğim, "hayır, bu olmaz" şeklinde değil de, içime sindiremeyeceğim diye söyleyeyim, ama gene de Türkiye açısından bir gelişme sayılabilecek, bir öneri hazırlığı içinde gözüküyor. Bu olacak mı, olmayacak mı? Onu bilemem. Fakat böyle bir gelişme var. Böyle bir gelişmeyi ben New York'taki temaslarımda somut olarak konuştum ve gördüm. Örneğin bizim Türkiye konularında genellikle çok ihtiyatlı olan İngiltere'nin Türkiye'nin aday ülkeler arasında ve çıkış noktasında onlarla aynı çizgide olmasına dönük bir düşünce geliştirdiği izlenimini aldım. Böyle yapıyorlar diye başkasının adına konuşmam fakat böyle bir izlenim aldım.

Gene AB bağlamında, daha tabi bütün üye ülkeler Türkiye'ye karşı çok olumlu bakış açıları içindeler falan, öyle değil. Ben o görüşte değilim, ama bütün üye ülkelerde Türkiye'ye dönük bir gelişme, "birşey yapabilir miyiz, Türkiye bu söylediklerinde haklı, biz bir çözüm arayabilir miyiz?" gibi bir hassasiyetin başlamış olduğu, bu bir vakıa.

Tek tek bütün konulara girmek istemiyorum, ancak Balkanları söyledim. Ortadoğu ile bu üç aydan daha fazla ilişkimiz olacak. Türk Cumhuriyetleriyle bazı çalışmalar başlatmak ümidindeyim. Hatta Türk Cumhuriyetleriyle biraz daha üst düzeyde teması organize etmek düşüncesindeyiz. Bunları zaman içinde gerçekleştireceğiz ve üç aylık sürede yapılandan elbette daha fazlasını önümüzdeki dönemde gerçekleştireceğiz.

Ben şimdi kısaca yöntem meselesine değinmek istiyorum. Sanırım Bizim Bakanlığımızın ve bu üç ayın gözükmeyen belki fakat önemli gelişmesi şu oldu : Biz Türkiye'nin dış sorunlarını, dış ilişkilerini bir koordinasyon içinde, danışarak, Bakanlığımızın dışından düşünce girdisi sağlayarak çalıştık. Küçük bir ölçüde bunu yaptık. İleride daha fazlasını yapacağız ve bunu yaparken de hem hükümet düzeyinde, hem de bizim dışımızdaki başka sivil toplum örgütleri düzeyinde devamlı bir danışma sürecine girdik. Mesela bir AB konusunu ben sendikalarla konuştum, işveren sendikalarıyla konuştum, esnaf birliğiyle konuştum, AB konusundaki başka sivil toplum örgütleriyle konuştum. Bu yeterli mi? Bence yeterli değil ama bir başlangıç olarak bunu yaptık ve buna devam edeceğiz. Siyasetin katkısını, siyasi katkıyı, katılımı Dışişlerine henüz yeterince alabilmiş değiliz. Onun mekanizmalarını da oluşturacağız. Ben Meclis'teki bütün milletvekillerinin, Meclis'teki siyasi partilerin dış politikayı sadece kendi dışlarında meydana gelen, gazetelerden öğrendikleri ve eleştirdikleri bir olay olmaktan çıkarmak amacındayım, onun yerine oluşumuna katkıda bulundukları ve belli bir düzeyde sorumluluğunu paylaştıkları bir olaya dönüştürmek istiyorum.

Ayrıca, bu bağlamda, akademik çevrelerin katılımı. Daha henüz o konuda birşey yapamadık. Vakit olmadı açıkçası. Dünyanın gelişmiş dış politika uygulamalarında bu çok önemli. Dış politika oluşurken ilgili üniversite çevrelerinin mutlaka o dış politikaya bir katkısı, katılımı oluyor. Bunu yeterince organize edebilmiş değiliz. Bunu da mutlaka yapacağız.

Basınımız tabii çok önemli. Çünkü basın bizim Bakanlığımızla halkın, toplumun arasında bir köprü görevi taşıyor bir defa. İkincisi, hani demin söylediğim, siyaset çevresi, üniversite bilim dünyasından almak istediğimizi, basın dünyası bize sürekli veriyor. Yani basın dünyası bize sadece haberleriyle değil, sadece yorumlarıyla değil ama bir bütün olarak, ben mesela her sabah bütün gazetelerde çıkan bütün dış haberleri, bütün dış yorumları okuyorum ve o bana bir takviye oluyor, bir bilgi akışı oluyor, birikim akışı oluyor. Şu anda öngördüğüm katkılardan tek tatmin edici düzeyde olanı.

Daha etkin bir Dışişleri Bakanlığı nasıl yapabiliriz, nasıl olabilir? Bu konuda çalışmamız var. Zannediyorum, önceden açıkladığımız ilkeler doğrultusunda Dışişleri Bakanlığımızın ekonomi diplomasisine ve kültür diplomasisine dönük, daha üretken olmasını sağlaması açısından, kendi organizasyon düzenimizde bazı yenileşmeler yapacağız. Bunun hazırlıkları devam ediyor ve bu arada ileriye dönük bir-iki çalışma. Birisi daha yakın gelecek, öbürü orta vade. Şimdi önümüzdeki yıl Türkiye'mizin çok önemli bir yıldönümünü kutlayacağız. Türkiye'nin, Cumhuriyetimizin 75. yıldönümü. Bu 75. yıldönümünde ve hemen onun arkasından gelen 700. yıl, bizim Osmanlı tarihimizin 700. yılı ve o 700 yılı taçlandıran, belki en ileri düzeyde sonuçlandıran Cumhuriyet ihtilali ve Cumhuriyetimizin 75. yıldönümü. Önümüzdeki yıl için birçok ülkenin çok geniş bir ülke katılımının bilim adamlarıyla bir araya geleceği ve Türkiye modelini tartışacağı bir bilimsel çalışma düşünüyoruz. Yani bu bilimsel çalışmada Türkiye modeli tartışılacak, Türkiye'nin Cumhuriyet modeli. Türkiye modelinin bütün dünya için, özellikle de bizim gibi İslam geleneğine sahip ülkeler açısından olağanüstü önemini, belki biz yeterince Türkiye olarak çok da değerlendiremedik ama, bunu böyle uluslararası bilimsel bir toplantıda çok daha iyi değerlendirip dünyaya yeniden sunabilmemizi mümkün kılacak bir bilimsel çalışma.

1999, gerçi ona vakit olduğu için üzerinde çok fazla düşünülmüş değil ama, 1999'da bizim tarihimizin belli bir kesitinin başlangıcının 700. yılı. Burada şöyle bir düşünce var. Daha çok düşünce düzeyinde ama vakit de var önümüzde. Tabii hiçbir ülkenin tarihi baştan sona bembeyaz sayfalardan oluşmaz. Elbette bizim de çok uzun tarihimizde doğru olmayan bazı olaylar da mevcuttur. Fakat bizim tarihimiz hakikaten bütünlüğü itibariyle dünyaya hoşgörü tarihi diye geçebilmiş, hoşgörünün tarihi diye kabul edilebilmiş bir dönemdir ve bu tarihimizi çok sayıda devletle, ulusla birlikte paylaştık ve yaşadık. İyi günümüz oldu, kötü günümüz oldu. Ancak şu anda dünya coğrafyasına baktığımızda biz tarihimizi Balkanlar'daki çok sayıda devletle, Kuzey Afrika'ya gidebiliriz, Ortadoğu, hatta Karadeniz'in kuzeyi, Kafkaslar, çok büyük coğrafyada yer alan ve bugün her biri devlet olan, aşağı yukarı her biri, geniş bir toplulukla biz bu tarihi paylaştık ve birlikte yaşadık. Bu çerçeveden hareketle gene tamamen bilimsel düzeyde olaya bakarak ve bilim adamlarını biraraya getirerek ve özellikle de bu coğrafyayı, bu tarihi bizimle birlikte paylaşmış, yaratmış ve yaşamış olan ülkelerin, toplumların bilim adamlarıyla 700 yıllık bir tarihin belli yönlerinin irdelenmesi, incelenmesi olarak bunu düşünmekteyiz. Bu konuda daha önümüzde vakit var ama bunu da geliştirmeyi öngörmekteyiz.

Şimdi efendim suallere geçmeden, ben elbette bir üç ayı objektif değerlendirebilme mevkiinde değilim. Yani çok tarafım burada. Ancak bana göre gerçekten ve tabii ki öncelikle arkadaşlarımızın, Bakanlıktaki arkadaşlarımızın emeğiyle, birikimiyle, herkesin iyi niyetli çalışmasıyla üç ayda aldığımız mesafe önemli mesafedir. Türkiye'nin güvenliği, Türkiye'nin menfaati, demin belirttiğim gibi, halkımızın ekmeği, çocuklarımızın geleceği yolunda biz mesafe aldık ve umuyorum, hatta inanıyorum, bundan sonra bu mesafeyi daha da hızla alacağız, daha ileri noktalara Türkiye'mizin Dışişlerini ulaştıracağız. Ben kendi payıma gerçekten faydalı, verimli ve de keyifli bir çalışma döneminin içindeyim. Umuyorum bundan sonra daha iyisiyle biz gene burada olacağız, gene basınımızın karşısında olacağız.

Call For Peace From Turkey to Greece-12 February 1998

Turkey, through a Verbal Note presented to the Greek Government, called for the settlement of all the Aegean problems by peaceful means and proposed to convene a high level meeting between the two Foreign Ministries before the end of March, 1998.

The UN Secretary General, the Secretary General of NATO and the NATO members were informed about this initiative. Thus, Turkey's proposals of peaceful resolution of disputes were brought to the attention of the international public opinion. In the Note, it was stated that "...Due to the existence of a set of unresolved questions over the Aegean, the two countries are facing tensions in their relations... This situation, unintentionally, could escalate into a serious confrontation..."

While presenting the Note to the Greek Ambassador in Ankara, H.E. Mr. Ismail Cem, Foreign Minister of Turkey, said the following:

"We tell Greece: 'Let's talk, conciliate and make peace'. The response of Greece to this initiative will display and prove the good will of the both countries in the eyes of the international community. I hope, Greece will also display that she is as peaceful and conciliatory as Turkey."

Cem said that this initiative comprised three approaches of resolution originated from the USA, NATO and the EU. He said:

"We are bringing the situation to the attention of the world public opinion and to all countries concerned."

The proposal of Turkey contains the following:

1."Jointly identifying the Aegean problems between the two countries."

2.Formalizing the "Madrid Declaration" of 8 July, 1997, which was agreed upon by Turkey and Greece with the initiative of the US Secretary of State, Mrs. Allbright.

3.Developing and mutually implementing the "Confidence Building Measures in the Aegean" with the collaboration of the NATO Secretary General.

4.Jointly initiating the Personalities Group process, composed of respected Turkish and Greek personalities assigned to come up with proposals concerning the resolution of bilateral problems between the two countries.

5.Upon the positive reply from the Greek Government to the Turkish initiative, convening a high level meeting between the two Foreign Ministries to discuss these proposals, before the end of March 1998, either in Ankara or in Athens.

Turkey´s Prime Minister Calls For Peace Process With Greece Over the Aegean-24 March 1996

 

Mr. Mesut Yilmaz, Prime Minister said that Turkey wants to see all the disputes settled between Turkey and Greece in the Aegean and called for a peace process to get started without any preconditions. Its goal would be to find a comprehensive and lasting solution to all issues dividing the two countries in the Aegean.

"The latest crisis (in the Aegean) has demonstrated once again that the present state of Turkish-Greek relations is fraught with dangers. The failure to settle existing problems has created an environment conducive to the eruption of further crises." Mr. Yilmaz said.

He added:

"I am therefore calling upon Greece to enter into negotiations without preconditions with a view to settling all the Aegean questions as a whole."

Mr. Yilmaz believes that Turkey and Greece should follow the precedent set in 1930 when the two countries made an historic peace agreement under the leadership of President Mustafa Kemal Atatürk, and the then Prime Minister of Greece, Eleutherios Venizelos.

"An eventual settlement of Aegean issues will only be viable and long-lasting if it is built upon the fundamental rights and legitimate interests of both countries. We should discuss our differences on the basis of mutual respect and with a willingness to reach a compromise" the Prime Minister said.

Mr. Yilmaz stressed that Turkey has always respected the territorial integrity and the inviolability of the borders of all its neighbours, including Greece, and harbours no intention of altering the status quo in the Aegean by unilateral means.

"An essential aspect of Turkey's position on Aegean issues is respect for the status quo established through international agreements" the Prime Minister said.

Mr. Yilmaz believes that the Aegean Peace Process should be based on the following steps:

  • Greece and Turkey would both declare their respect for existing international agreements; respect for each other's territorial integrity; and renounce all unilateral steps in the Aegean.
  • Exploratory talks begin without prejudice to either side's position on ways of reaching an overall negotiated solution.
  • Preliminary discussions could cover possible third party methods of settlement and the form, conditions, and legal requirements involved.
  • Both sides would endeavour to reduce emotions surrounding the Aegean issues and create a new spirit of cooperation and compromise.
  • Talks could be held on an initial political declaration setting our the basic principles governing the relationship between Greece and Turkey and establishing a new framework for political cooperation. The document could also specify channels of cooperation and procedures for resolving differences.
  • Simultaneous talks on a comprehensive set of confidence-building measures for military activities.

"I sincerely hope that Greece will give due consideration to our call for a peaceful settlement based on international law and legitimacy and will not let this historic opportunity slip away. This process may require a period of reflection and preparation. Turkey will be ready whenever it is that the Greeks respond positively to our proposal and say they are ready to engage in such a peace process" Mr. Yilmaz said.

 

[Madrid Declaration] , joint communique on Greek-Turkish relations ,  July 8th, 1997

The communique states:

 

"His Excellency Suleyman Demirel, President of the Turkish Republic and His Excellency Costas Simitis, Prime Minister of the Hellenic Republic, met on July 8 on the occasion of the NATO summit in Madrid. They noted with satisfaction the convergence of views reached by Foreign Minister Theodoros Pangalos and Foreign Minister Ismail Cem at the meeting hosted by US Secretary of State Albright. Both countries will pursue efforts to promote bilateral relations based upon:

  • A mutual commitment to peace, security and the continuing development of good neighborly relations;
  • Respect for each other's sovereignty;
  • Respect for the Principles of International Law and International Agreements;
  • Respect for each other's legitimate, vital interests and concerns in the Aegean which are of great importance for their security and national sovereignty;
  • Commitment to refrain from unilateral acts on the basis of mutual respect and willingness to avoid conflicts arising from misunderstanding; and
  • Commitment to settle disputes by peaceful means based on mutual consent and without use of force or threat of force."

1997 S-300 Füzelerinin Kıbrıs’a Yerleştirilmesi Bunalımı

1996-97 yıllarından bu yana Kıbrıs’ta, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi arasında Ortak Savunma Doktrini çerçevesinde hayata geçirilmeye çalışılan iki önemli projeden söz etmek mümkün. Bunlardan ilki,  adada Yunan hava kuvvetlerinin kullanacağı bir hava üssü kurmak, diğer bir gelişme ise, Rusya’dan satın alınarak adada konuşlandırılması planlanan S-300PMU-1 TMD[1] füze sistemleri olmuştur.

1996 Kardak Bunalımı

1996 yılında meydana gelen Kardak Kayalıkları’na ilişkin bunalım Ege Denizi’nde iki ülkeyi doğrudan bir sıcak çatışmaya sürükleyebilecek bir nitelik taşımıştır. Ege Denizi’nde kıyıdar iki ülke arasında deniz sınırlarını saptayan ve haritalandıran herhangi bir antlaşmanın bulunmaması, Ege Denizi’ndeki ada, adacık ve kayalıkların dağılımı ve egemenlikleri göz önüne alındığında, bu türden gerginliklere yol açabilecek uygun zemin yaratmaktadır.

Kardak Gerginliğinin Tırmanışı

1996 yılında Kardak kayalıklarına ilişkin bunalım sırasında iki ülke arasında diplomatik görüş alış verişi sürerken egemenlik iddialarının fiili olarak sergilenmesi, konunun bir anda iki ülke medyası, kamuoyu ve siyasileri arasında  "ulusal dava" olarak algılanmasına yol açmıştır. Bu süreci başlatan ise, Yunanistan'a ait Kalimnos Adası belediye başkanının yanında adanın papazı, aileleri ve Antenna adlı Yunan televizyon kanalı çekim ekibini alarak 26 Ocak 1996 tarihinde Kardak Kayalıkları’na çıkarak şenlik havasında kayalıklara Yunan bayrağını dikmesi olmuştur.[1] Bayrak dikme girişiminin televizyonda yayınlanmasının ardından, ertesi gün Türk medyası konuya ilgi göstermiş ve Hürriyet Gazetesi'nin iki muhabiri helikopter ile Kardak Kayalıkları’na giderek Yunanlıların dikmiş oldukları bayrağı indirmiş, yerine Türk bayrağını dikmiştir. Bu bayrak mücadelesinin Türk televizyonlarında yayınlanmasının ardından iki ülke arasında kamuoylarının siyasiler üzerindeki baskıları yoğunlaşmış ve diplomatik alanda sürdürülen mücadelenin giderek sertleştiği görülmüştür.

28 Ocak 1996 tarihinde Yunanistan'da hükümet baskılara dayanamayarak Kardak Kayalıkları’na askeri bir birliği göndererek Türk bayrağını indirtmiş ve ağır silahlarla takviye edilen birlik kayalıklardan büyük olanına konuşlanmıştır. Aynı gün Atina'daki Türk Büyükelçisi Yunanistan Dışişleri Bakanlığı'na çağrılarak kayalıkların Yunanistan'a ait olduğu ve yaklaşanlara ateşle karşılık verileceği uyarısında bulunmuştur.

Bu durum Türkiye'de tepkinin hangi düzeyde ve nasıl gösterileceği tartışmalarını başlatırken siyasilerin ve askeri kadronun üzerinde oydaştığı nokta, Yunan askeri varlığının ve bayrağının kayalıklardan uzaklaştırılması olmuştur. Gösterilecek tepkinin iki ülke arasında silahlı bir çatışmaya dönüşmemesi için duyarlılıkla hareket etmek ve çok yönlü düşünmek gerekmiştir. Sonuçta, İnal Batu'nun önerisi[2] dikkate alınarak Kardak Kayalıkları’ndan üzerinde Yunan bayrağı dikilmiş olmakla birlikte asker bulunmayan küçük olanına Türk komandolarının çıkmasına karar verilmiş ve bu plan 31 Ocak 1996 tarihinde başarıyla uygulanarak Türk SAT komandoları ikinci kayalığa çıkmışlardır.

Türkiye'nin bu müdahalesi, esasta iki ülkenin soruna ilişkin inisiyatifinin eşitlenmesi anlamını taşımakla birlikte, beraberinde sıcak bir çatışma riskini ve sorumluluğunu da taşımaktadır. Nitekim, kriz sırasında devreye giren ABD, iki ülke arasında yürütmüş olduğu diplomatik arabuluculuk ile sorunun yumuşatılmasını, en azından, statüko öncesi duruma (status que ante) dönülmesini sağlamaya çalışmış ve bu çabaları başarılı olmuştur. 31 Ocak 1996 tarihinde her iki ülke silahlı güçleri aynı anda Kardak kayalıklarından çekilerek statüko öncesi duruma dönülmüştür.[3] Statüko öncesi duruma dönüşü sağlayan girişimlerde Türkiye’nin Kardak Kayalıkları’ndan küçük olanına asker çıkarması ve “Türk askerlerine herhangi bir saldırıda bulunulmadığı takdirde Yunan birliklerine ateş açılmaması talimatı verdiği ve Yunanistan’ın bayraklarını, askerlerini ve deniz ve hava kuvvetlerini kayalıklardan çekmesi durumunda Türkiye’nin de çekileceğini” açıklamış olmasının yanı sıra, ABD’nin “ilk kurşunu atanın karşısında ABD’yi bulacağı”nı açıklamış olması da etkili olmuştur.

Kardak Bunalımı Sırasında Ulusal Kamuoyları ve Hükümetlerin Yaklaşımları

Bunalım sırasında Yunanistan’da C. Simitis hükümeti seçimden yeni çıkmış, iktidara henüz gelmiş durumdadır. Türkiye’de ise T. Çiller’in başbakanlığını,  D. Baykal’ın dışişleri bakanlığını yaptığı DYP-SHP koalisyon hükümeti iktidarda bulunmaktadır. Gerek Yunanistan’da gerekse Türkiye’de ulusal hükümetler bunalım sırasında ulusal tezlerini oluşturmada hazırlıksız yakalanmışlardır. Öyle ki, Kardak Kayalıkları’nın hangi ülkenin egemenlik sınırları içerisinde yer aldığı ve/veya egemenliğinin belirsiz olup olmadığı konularında tartışmalar sürerken, her iki ülkede de hükümetler iddialarını Kardak Kayalıkları’nın kendi ulusal egemenlik sınırları içerisinde olduğu görüşüne dayandırmış, dolayısıyla bunalım sırasında gösterilecek tepki de en üst düzeyde olmuştur. Örneğin Yunanistan’da 19 Ocak 1996’da güvenoyu olarak hükümeti kuran Simitis[4], daha bir hafta geçmeden siyasi rakibi Arsenis’e yakın basın tarafından “Yunan toprağını Türklere peşkeş çekmek”le suçlanmış ve hükümet üzerinde yoğun bir baskı oluşmuştur. Bunalım sırasında Başbakan Simitis ile Savunma Bakanı Arsenis, Dışişleri Bakanı Pangalos ve Genelkurmay Başkanı Amiral Lymberis arasında yaklaşım farklılığı görülmektedir. Arsenis’in belirttiğine göre, Yunan Dışişleri Bakanı (Pangalos), Savunma Bakanlığı’ndan Yunan Genelkurmayı ve Amiral Lymberis’in yönetimi altında kayalıkların bulunduğu bölgedeki faaliyetlere ilgi ve gözlemlerin arttırılmasını istemiş[5], ardından Kalimnos Belediye Başkanı tarafından kayalıklara Yunan bayrağı çekilmiştir.  26 Ocak 1996 tarihinde yapmış olduğu bir radyo konuşması sırasında Pangalos, Kardak Kayalıkları’na ilişkin olarak Türkiye’nin ilk kez bur tür iddialar ortaya koyduğunu belirterek; Türkiye’nin Yunan toprağını istemediğini, haddi zatında iç politika konularıyla bağlantılı olarak, Kardak üzerinde egemenliğin belirsiz olduğunu öne sürmekte olduğunu tekrarlamıştır. 28 Ocak 1996 tarihinde bir radyo yayınında “Türkiye’nin  Yunanistan’a karşı yeni bir provokasyon sürdürmekte olduğu” dile getirilmiştir.

30 Ocak 1996 tarihinde yapmış olduğu basın toplantısı sırasında Başbakan Çiller, Türkiye’nin konuya ilişkin görüşlerini dile getirmiş ve daha önce Kardak Kayalıkları’nın egemenlik hakları konusunda belirsizlik olduğuna ilişkin yaklaşımı tersine çevirerek, kayalıkların Türkiye’ye ait olduğunu açıklayarak, Dışişleri Bakanlığı kayıtlarının Türkiye’nin bu iddialarını doğrular nitelikte olduğunu belirtmiştir.

Bütün bunlardan anlaşılacağı gibi, Kardak olayı sırasında hükümetler, Figen Akat’ın Kardak Kayalıkları’nda karaya oturmasını başlangıçta basit bir deniz kazası olarak algılarken, giderek egemenlik sınırlarının ihlali ve toprak talebi iddialarına dönüşmüştür. Deniz kazası ile her iki ülkenin de kayalıklara asker çıkarmalarına kadar geçen sürede bir yandan diplomatik girişimler sürdürülürken, diğer yandan da, ulusal tezlerin meşruluk kazanmasına yarayacak fiili durumlar yaratılmaya çalışılmış; medya da bu çabaları kolaylaştırmıştır. Normalde ulusal deniz sınırlarının ihlali olarak düşünülebilecek bir teknik olayı -bu bakımdan kayalıkların hangi ülkenin egemenlik sınırları içinde olduğunun önemi yoktur- iki ülke uzmanlarından oluşturulacak bir komisyon aracılığı ile  inceleyip siyasi karar alıcıların önüne getirebilecek iken, bu olayda tepki en üst düzeyde askeri yöntemler kullanılarak dile getirilmiştir. Dolayısıyla, bu olayda yapılması gereken, egemenlik iddialarını araştıracak bir görüşme sürecine girilmesidir ki, bu durumun Türkiye’nin aksine Yunanistan tarafından benimsenmemiş olduğu görülmektedir. Yunanistan bu konudaki bir görüşme sürecine karşı çıkmaktadır çünkü, Ege Denizi’nde Kardak Kayalıkları’na benzer pek çok kayalığın da statülerinin tartışılabileceği ve bu görüşme sürecinde bu bölgeleri Türkiye’nin egemenlik sınırları içerisine bırakabileceği endişesini taşımaktadır. Bu da en azından Yunanistan bakımından anlaşılabilir bir durumdur.

Bir başka açıdan ele alındığında, Kardak Kayalıkları bunalımı, algılamaların ve karar alma sürecinin etkinliği bakımından da ilginçtir. İlk nota değişimlerinden sonra iki ülkede de güvenliğe ilişkin kuruluşlar yapmış oldukları toplantılarda olayın ciddiyeti üzerinde durmuşlardır. Örneğin Türkiye’de o sırada Genel Kurmay Başkanlığı’nda yapılmakta olan Milli Güvenlik Kurulu ön toplantısında Deniz Kuvvetleri Komutanı G. Erkaya konuyu dile getirerek “bir geminin karaya oturduğunu ve Yunanistan Dışişleri Bakanlığı’nın notası ile burada bir egemenlik sorununun olduğunu, eğer diplomatik yolla halledilemezse kuvvet kullanımına sebep olacak bir hadise olabileceğini” anlatmıştır.[6] 28 Ocak’ta Türkiye’nin Atina Büyükelçisi’nin Yunanistan Dışişleri Bakanlığı’na çağrılarak Kardak Kayalıklarının Yunanistan’a ait olduğunun ve bu kayalıklara yaklaşanlara ateş açılacağının bildirilmesinden sonra  29 Ocak’ta Türkiye’de konuyu görüşmek üzere üst düzeyde toplantılar yapılmıştır. Bu toplantıda Türkiye’nin olayı algılayış şekli ve gösterilecek tepkinin düzeyi belirlenmeye çalışılmıştır.

Erkaya’nın belirttiğine göre; “Toplantıda gerilim vardı. Çünkü artık o kadar tırmanmıştı ki hadise, bir veya iki gün içinde muhakkak suretle halli gereken bir konu haline gelmişti İster diplomatik yoldan halledilsin ister silah kullanılsın ki sayın Başbakan Çiller ve Deniz Baykal diplomatik yoldan halledilmez ise kuvvet kullanmakta kararlı görünüyorlardı Tabi kuvvet kullanmak söz konusu olduğunda bunun neticelerinin ne olabileceği düşünüldüğü için silah kullanma ihtimalinin verdiği gerilim orda oturanların hepsinde hakimdi.... Bir helikopter Kardak Kayalıklarında keşif yaptı. Gelen haberler Yunan askerlerinin adadaki varlığını doğruluyordu. Toplantıda ilk olarak Başbakan Tansu Çiller, Onur Öymen’e döndü ve sordu ‘Dosyamız sağlam mı, Kardak Kayalıkları hukuki olarak bize ait gözüküyor mu?’ cevap ‘evet sağlam’ idi.

...Daha sonra ‘Kardak Kayalıkları’nın Türkiye için önemi nedir?’ diye soruldu. Diplomatlar Kayalıkların Ege’deki diğer 150 kayalık için örnek teşkil ettiğini söylediler. Tartışmalar bir anda iki kayalık parçasından, Ege’deki tüm kayacıklara, kıta sahanlığına, hatta adaların kime ait olduğuna kadar uzanıyordu. Kayalıkların kime ait olduğunun altında ise 12 mil sorunu yatıyordu... Yani iki kayalığa sahip olan Ege’de sınırların belirlenmesinde söz sahibi olacaktı. ”[7]

Gösterilecek tepkiye ilişkin senaryolar üretilirken, askeri bir müdahalenin çatışmaya yol açacağı ve bu çatışmanın tırmanacağına ilişkin öngörüler dile getirilmiştir. Bu olasılığın tercih edilmesi durumunda ise, siyasi ve askeri sorumluluğun ağırlığı açıktır. Bu toplantı sırasında İnal Batu’nun dile getirmiş olduğu kayalıklardan üzerinde Yunan askeri bulunmayanına Türk askerinin çıkarılması önerisi dikkate değerdir. Gerçekten de kayalıkların iki tane olması ve Yunan askerlerinin bu kayalıklardan sadece birinde konuşlanmış olmaları Türkiye’nin göstereceği tepkide önemli bir seçenek kazandırmıştır. İnal Batu’ya göre, “Bu görüşün güçlü yanı şuydu, yani bir savaş riski asgariye iniyordu. Durum ve inisiyatif eşitliği sağlanıyordu.”

Başlangıçta ilgi görmese de, 30 Ocak’ta Genelkurmay Başkanlığı’nda yapılan ikinci toplantıda senaryolar üzerinde düşünülürken bu görüşün Türkiye’ye kazandırmış olduğu avantajlar anlaşılabilmiştir. “...Önce askersiz kayalıklara çıkılır, ertesi gün, diplomatik bir gelişme sağlanamazsa Yunan askerlerinin olduğu kayalığa çıkartma yapılırdı. Bu son olasılık, Türkiye’ye büyük avantajlar sağlıyordu. En önemlisi, zaman kazanılıyor, uluslararası arenada eşitlik sağlıyordu.” [8]

Bu plana uygun olarak hazırlıklar sürerken Yunanistan’ın Türkiye’nin gösterebileceği tepkiye ilişkin olarak hazırlık yapmış olduğu göz ardı edilmemeli; nitekim Türk askerlerinin ikinci kayalığa çıktığının anlaşılması üzerine gösterilecek tepki  tartışılırken açıkça inisiyatif Türklerden yana olmuştur. Bu kez Yunan siyasi ve askeri liderler gösterilecek tepkinin diplomatik mi yoksa askeri mi olmasını tartışmaya başlamışlardır. [9]

Kardak bunalımı, Türkiye ile AB arasındaki ilişkileri de olumsuz etkileyecek bir gelişmeye yol açmıştır; Yunanistan’ın konuyu AB organlarına taşımasının ardından AB Konseyi ve Parlamentosu almış oldukları kararlarla Türkiye’yi bunalımdan sorumlu taraf olarak kabul ettiklerini göstermişlerdir.

Kardak bunalımının Türkiye’nin Ege Denizi’ne ilişkin politikasında önemli bir değişikliği yansıttığı da söylenebilir; “Kardak krizi önemlidir, çünkü Kardak vesilesiyle Türkiye tüm Ege’de adasal statükoyu Lozan’dan bu yana ilk kez açıkça sorgulamış ve gene ilk  kez bu krizin ardından Türkiye üçüncü taraflı çözümleri dışlamayacağını ilan etmiştir.” [10] Bu bağlamda, gerek Kardak gerekse ardından Gavdos adası konusunda ortaya çıkan görüş ayrılıkları, Yunanistan tarafından Türkiye'nin Yunanistan’a ilişkin toprak talepleri ve yayılmacı emellerinin göstergesi olarak yansıtılmaya çalışılmıştır. [11]Oysa Türkiye’nin gerçekleştirmeye çalıştığı, Ege Denizi’nde Türkiye ve Yunanistan arasındaki tüm sorunları ortadan kaldırabilecek bir hukuki, siyasi çözüm yolunun sağlanabilmesi için gereken diyalog sürecinin oluşturulması ve tarafları memnun edecek bir sonuca ulaştırılabilmesidir. Bu bakımdan ele alındığında Lozan Antlaşması’nın yapıldığı dönemde henüz gündemde bulunmayan pek çok konu ve kavramın bugün birer egemenlik iddiası olarak algılanmakta oluşu göz ardı edilmemelidir. Bu zorunluluk Ege’de Lozan ve diğer antlaşmalarla ele alınmamış ve karara bağlanmamış konularda tarafları görüşmelere başlamaya yöneltmektedir.



Michael Robert Hickok, Kalimnos Belediye Başkanı’nın Kardak Kayalıkları’na çıkış tarihini 20 Ocak 1996, bu durumun basında ve kamuoyunda yankı bulmasını ise 26 Ocak olarak göstermektedir. Bkz; M. R. Hickok, “Falling Toward War in the Aegean: A Case Study of the Imia/Kardak Affair”, http://dodccrp.org/proceedings/DOCS/wcd00000/wcd00044.htm B.Tarihi: 23.09.1999.

Kardak Kayalıkları’na yapılacak müdahaleye ilişkin olarak siyasi, askeri, bürokratik kadroların birlikte yapmış olduğu toplantılardaki görüşler ve değerlendirmeler için bkz; “Kardak Krizi”, http://www.softdesign.com.tr/32gun/97-98-dosya/dosya21.html, B. Tarihi: 02/ 10/1999.

[4] Andreas Papandreu’nun 15 Ocak 1996 tarihinde çekilmesinin ardından eski ticaret ve Sanayi Bakanı Costas Simitis PASOK Parlamento Grubu’nda yapılan oylamada Akis Tsochatzopoulos’a karşı çoğunluğu kazanarak Başbakan olmuş,  ancak, henüz PASOK’un liderliğine gelememiştir. Dolayısıyla bu durum gerek hükümet gerekse PASOK içerisinde siyasi çekişmelere yol açan bir gelişme olmuştur. Savunma Bakanlığı'’ı elinde bulunduran Arsenis, Simitis’in Türkiye’ye ilişkin yaklaşımını eleştirirken bu dengeleri lehine çevirmeye çalışmıştır.

[5] Hickok, “Falling Toward War in the..,”

[7] “Kardak Krizi…”.

[8] “Kardak Krizi…”.

[9] Bu konuda bkz; Hickok, “Falling Toward War in the...,”; Kardak Krizi....

[10] Şule Kut, “Türk Dış Politikasında Ege Sorunu”, Türk Dış Politikasının Analizi, Der. Faruk Sönmezoğlu, İstanbul: Der Yayınları, 1998, ss. 256.

[11] Bu bakımdan Kut’un da vurguladığı gibi, Türkiye'nin yaklaşımı, Yunanistan’ın Ege Denizi’ndeki egemenliğini değil egemenlik iddialarını tanımamak yönündedir. Dolayısıyla Türkiye’nin bu yaklaşımını Yunanistan’ın egemenliğine değil ama Yunan çıkarlarına yönelik bir  tehdit olarak yorumlamak olasıdır. Ş. Kut, “Türk Dış Politikasında Ege Sorunu...,” s.268.

Yunan Savunma Politikası ve Askeri İttifak Arayışları Çerçevesinde Türkiye’nin Güvenliği

NATO savunma sistemi içerisinde yer almalarına karşın her iki ülkenin de taraf oldukları uluslararası bağlantıların, sorunları çözüme vardırma çabalarında yetersiz kalması, hem Türkiye’nin hem de Yunanistan’ın taraf oldukları bölgesel-uluslararası örgütlerde AB, NATO gibi, kendi ulusal yaklaşımları doğrultusunda destek arayışları içerisinde olmalarına etkide bulunmaktadır. Uyuşmazlıklara çözüm bulunamaması, iki ülke arasında hızlı bir silahlanma yarışının gündeme gelmesi, NATO çerçevesinde ulusal ve bölgesel güvenliği sağlamaya yönelik çabalarda aksaklıklara yol açabilmektedir.

1987 Ege Denizi Kıta Sahanlığı Bunalımı ve DAVOS Süreci

Türkiye ve Yunanistan arasındaki diyalog konusunda çekişmeler sürerken iki ülke arasında egemenlik iddialarının yoğunlaşmış olduğu bir konu olan Ege Denizi kıta sahanlığı konusunda yeni bir gerginlik yaşanmaya başlamış ve iki ülke arasında ilişkiler bir anda tırmanma göstermiştir. Gerilim, iki ülke arasında Bern Anlaşması’nın geçerliliği konusunda bir tartışmanın ortaya çıkmasına yol açarken, taraflar gerginlik konusunda birbirlerini suçlamaya başlamışlardır.

1980 Sonrası Dönem Türk – Yunan İlişkilerinde Niyetlere İlişkin Algılamalar

1981 sonrası dönem, her iki ülkede de ulusal ve uluslararası koşular göz önünde bulundurulduğunda, Türk-Yunan ilişkileri açısından sertlik yönünde tırmanışların yaşandığı bir dönem olmuştur. Gerçekten de, Yunanistan’da özellikle Türkiye, ABD ve NATO ile ilişkiler konusunda radikal sayılabilecek görüşlerle iktidara gelen Papandreu’nun kendi ulusal kamuoyu önünde güçlü bir hükümet imajı yaratmaya çalışması ve bu durumu sarsmamak için Türkiye ile doğrudan görüşmelere girmekten kaçınması ve görüşmelere başlanması için önkoşullar ileri sürmesi, uluslararası ilişkileri açısından Avrupa’dan dışlanma tehlikesi içerisinde olan Türkiye’nin, bu ülke ile olan ilişkilerdeki yaklaşımını da etkilemiş ve karşılıklı olarak, iki taraf da görüşmelerin kesilmesinden ve gerginliğin artmasından diğer tarafı suçlamaya başlamıştır.

Page 3 of 6