KIBRIS
  • Üyelik

ÖNERİLER

 

Uluslararası ilişkilerde esas, aktörler arasında ahde vefanın bozulmaması ve karşılıklılık ilkesi üzerinde gelişmektedir. Bununla birlikte, aktörlerin sayısının arttığı ve çeşitliliğin söz konusu olduğu günümüz uluslararası toplumunda, bu aktörler arasında yaşamın her alanında yoğun bir ilişki ve çıkar etkileşimin yaşandığı görülmektedir. Bu etkileşim, beraberinde, hala temel aktör durumundaki ulus devletlerin sisteme müdahalelerini ve sistemle olan bağlarını hangi ölçütlere öncelik vererek yürütecekleri sorusunu gündeme getirmektedir. Bu bakımdan ele alındığında, temel aktör durumunda olan ulus devletlerin ikili ve çok taraflı ilişkilerinde dış politikalarını belirlerken çok yönlü düşünmeleri gereği ortaya çıkmaktadır. Kısa dönemli çıkar paylaşımlarına ve işbirliklerine koşut olarak, aktörler arasında uzun dönemlere ertelenen farklı çıkar beklentilerinin ve amaçlarının bulunması da mümkündür. Dolayısıyla, uluslararası ilişkilerde dostluk ve işbirliğinin yanı sıra, uzlaşmazlık ve çıkar çatışmaları da sürekli olasılıklar arasında bulundurulmak zorundadır.

Bu durum Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerde de söz konusudur; iki ülke arasında pek çok sorunun bulunmasına karşın son dönemde ılımlı bir yakınlaşma nasıl yaratılabilmiş ise, bu ılımlılığın yerini bir anda soğuk savaş koşullarına bırakması da mümkündür. Bu ılımlı yakınlaşmanın sürmesi ise, büyük ölçüde uzlaşmazlığa taraf olan devletlerin politikalarını belirlerken sıfır toplamlı strateji ve taktiklerden kaçınmalarına bağlı olmaktadır. Bu ise, ulusların tarihinde yoğun çabalara ve zamana bağlı olarak şekillenebilecektir.

Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerde uyuşmazlıkların çözümünde etkin olduğu düşünülen en temel faktörlerden birisi, iki ülke siyasileri arasında var olan güven eksikliği ve sorunların ulusal dava olarak algılanmakta oluşudur. Bununla birlikte, Türk - Yunan ilişkilerinde diyalog sürecini başlatan ve iki ülkeyi birbirini daha iyi tanımaya yönelten gelişmeler izlendiğinde, aslında, köklü bir anlayış değişikliğinin izlerine rastlanılmaktadır. Ancak sorun, bu değişikliğin kalıcı olup olmayacağıdır.

Daha önce de belirtildiği gibi, Türkiye ve Yunanistan arasında pek çok sorunun varlığı söz konusu iken, özellikle PKK ve Öcalan konusunda izlemiş olduğu politika yüzünden, Türkiye ve Yunanistan'ın bir savaş riski ile yeniden karşı karşıya kalmış olmalarının ardından mektup diplomasisi ile iki ülkenin bir anda fiili bir yumuşamaya zemin oluşturacak davranışlar sergilemeye başlamaları ve bununla da kalmayarak, Ankara ve Atina'da yakınlaşmayı hızlandırabilecek önemli konularda anlaşmalar imzalamış olmaları, günübirlik bir politika değişikliği olarak değerlendirilemez. Diğer ikili sorunlar bir yana bırakılırsa, özellikle PKK ve Öcalan olayındaki yaklaşımlarıyla Yunanistan, açıkça Türkiye ile bir sıcak çatışmaya doğru sürüklenmeye başlamış ve sağlamış olduğu destek, ulusal çıkarlarının ötesinde bir sorumluluk yüklemeye ve savaş riski taşımaya başlamıştır. Bu durum, hiç kuşkusuz, Yunanistan'da hükümetin ve muhalefetin izlemekte olduğu Türkiye karşıtı hareketlerin desteklenmesine ilişkin politikaların gözden geçirilmesini gerektirmiştir. Bu bağlamda, Yunanistan'da hükümetin PKK ve Öcalan'a vermiş olduğu destekten ve sorumluluktan kaçınabilmesi kolay olmamıştır. Bununla birlikte, özellikle ABD ve AB ülkelerinin Yunanistan'a yönelik baskılarının da Yunanistan'ın politikalarını gözden geçirmesinde etkili olduğu kuşkusuzdur.

Bu bağlamda dile getirilmesi gereken en önemli nokta ise, Türkiye'nin PKK ve Öcalan konusunda izlemiş olduğu pasif politikadan vazgeçerek aktif bir politikaya yönelmiş olmasıdır. Burada aktif politikadan kasıt, Türkiye'nin stratejisini belirleyerek bunu gerçekleştirmek üzere saptamış olduğu araç ve söylemlerindeki tutarlılığı kararlılıkla dile getirmiş olmasıdır. Suriye'ye yönelik olarak dile getirilen görüşlerin sadece Suriye ile sınırlı olmadığının dile getirilmesi ve ayrılıkçı terörü destekleyen her ülkeye karşı uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarını kararlılıkla savunacağını dile getiren Türkiye'nin, bu kararlılığını askeri güç kullanma tehditi ile desteklemiş olması, diplomatik faaliyetlerin hızlandırılarak Türkiye'nin isteklerinin yerine getirilmesini kolaylaştırmıştır. Bu bakımdan, uluslararası sistemde Türkiye'nin, yeni dönemde de bölgesel güç dengesini değiştirme kapasitesine sahip temel aktörlerden biri olduğu görülmüştür.

Dolayısıyla, Türkiye'nin ulusal dış politika stratejilerini belirlerken ulusal çıkarlardan hareketle, bölgesel ve uluslararası dengeleri etkileyebilecek politikalar izlemesi gerekmektedir. Bu bakımdan, ulusal güç kavramının, "güç"e atfedilen her alanda ülke gerçekleriyle bağdaşır bir şekilde analiz edilerek yorumlanması ve sistem içerisindeki diğer aktörlerle rekabet edebilecek, dengeleyebilecek, üstünlük sağlayabilecek şekilde geliştirilmesi gerekmektedir. Hiç kuşkusuz, bu durum özellikle uluslararası sistem içerisindeki diğer aktörlerle olan ilişkilerde bağımlılık ilişkisinin en aza indirgenmesi ve/veya en azından, bu bakımdan bir karşılıklılığın sağlanabilmesi ile mümkündür. Nitekim, Yunanistan ile Türkiye arasındaki ilişkilerde diplomasi sürecini hızlandıran ve diyaloğu kabul edilebilir bir zemine oturtan gelişmelerde bu durum söz konusudur. PKK ve Öcalan olayında, Yunanistan'ın Türkiye karşısında AB ve ABD'nin desteğinden yoksun kalması ve inandırıcılığını yitirmiş olması, büyük ölçüde, Türkiye ile ABD arasındaki stratejik dayanışmaya bağlı olmuştur. Bu bakımdan, Türkiye ve ABD arasındaki stratejik dayanışmanın, Türkiye'nin bölgedeki dengeleri belirlemedeki hareket yeteneğini arttırmış olduğu açıktır ve bu durum ABD'nin çıkarlarına da uygun bir sonuç olarak değerlendirilmektedir.

Türk - Yunan ilişkileri bakımından oluşturulan bu diyalog sürecinin uluslararası siyasal sistem içerisindeki gelişmelere de uygun olduğu gözlenmektedir. ABD'nin, Türkiye ile olan stratejik ortaklığının yanı sıra, AB destekli Yunanistan'ı bütünüyle yalnız bırakmak istemediği de söylenebilir. Dizginlenebilir bir Yunanistan'ın varlığı istenmektedir ve bu durum özellikle Helsinki Zirvesi sırasında, Yunanistan'ın, Türkiye'nin tam üyeliğe aday ülkeler arasında yer almasına ilişkin görüşmelerde veto hakkını kullanmamasında da etkili olmuştur.

Türkiye ve Yunanistan arasındaki esas sorunlar söz konusu olduğunda ise; Ege Denizi'nde ulusal karasuları sınırının Yunanistan tarafından 6 milden öteye genişletilmesi Türkiye'nin hiçbir koşulda kabul edemeyeceği bir girişimdir. Bu açıdan Türk dış politikası, esasta, Ege Denizi'nin siyasi, hukuki ve coğrafi bakımdan özel durum oluşturduğunun öncelikle Yunanistan'a, sonra iki ülke arasındaki ilişkilerde etkinliğe sahip diğer ülke ve örgütlenmelere kabul ettirilmesi üzerine kurulmak zorundadır. Türkiye ve Yunanistan arasında barış, işbirliği ve istikrarın sağlanabilmesi için tarafların ilkelerde anlaşmış olmaları zorunludur. Bu ilkelerin başında ise,

Ulusal karasuları sınırının Ege Denizi'nde 6 deniz milinden öteye genişletilmeyeceğinin garanti altına alınması,
tarafların savaşa başvurmayacakları,
barışçıl çözüm yöntemlerini ve diplomasiyi kullanacakları,
ulusal kamuoylarını görüşmeleri çıkmaza sürükleyebilecek yönde şartlandırmamaları,
üçüncü ülke ve örgütlenmeleri ilişkilerin ve görüşme sürecinin içine dahil etmemeleri, gelmektedir.

Madrid Deklarasyonu'nda da dile getirilmiş olan bu tür ilkeler, 1999 - 2000 sürecinde Türkiye ve Yunanistan'a, aralarındaki uyuşmazlık konularını ele alabilecekleri bir diyaloğu başlatabilme ve sürdürebilme açısından önemli bir fırsat yaratmıştır. Taraflar, bu fırsatı iyi değerlendirerek aralarında güven ve işbirliği ortamını sağlam bir zemine oturtmak ve temel sorunlarını görüşebilecekleri bir süreci oluşturmak zorundadırlar.

Bu bakımdan, taraflar arasında yürütülecek bir görüşme sürecinde uyuşmazlık konuları ele alınmadan önce, mevcut statükoyu sağlayan ve ikili ilişkilerin yürütülmesinde mutabık kalınan ikili ve /veya çok taraflı hukuksal ve siyasal metinler üzerinde anlaşmalıdırlar. Statüko kuran ve rejim oluşturan metinler üzerinde varılacak bir mutabakat, ilerleyen süreçte, tarafların hareket sahalarını ve sorunların bu metinlere dayanarak çözümlenip çözümlenemeyeceğini, yeni metinler hazırlanmasının gerekip gerekmeyeceğini belirlemesi bakımından önemlidir.

Türkiye bakımından, iki ülke arasında Lozan Barış Antlaşması ile kurulmuş olan dengede süreçsel olarak hangi sorunların ortaya çıktığı ve neden çözümlenemediği araştırılmalı ve bu yapılırken görüş ve çıkarlar açıklıkla dile getirilmelidir.

Türk - Yunan ilişkileri çerçevesinde düşünürsek, Türkiye, Yunanistan ile olan uzlaşmazlıklarda hukuki, siyasi gerekçelerini göz ardı etmeden Yunanistan'ın ileri sürmüş olduğu görüşlerin meşrulaştırma mantığını anlamak zorundadır. Diğer bir deyişle,  uzlaşmazlıkta bir bakıma kendini karşı tarafın yerine koymalıdır. Karşı tarafın duyarlılığını anlamak ve o duyarlılıklar eğer çatışmaya yol açıyor ve uzlaşma yolunu tıkıyor ise,  gerekli esnekliği göstermek zorundadır. Bu durum elbette ki tek yanlı yorumlanamaz, aynı davranışın karşı taraftan da beklenmesi gerekir. Karşı tarafın beklentilerimiz ve duyarlılıklarımız hakkında doğru bilgilendirilmiş olması da bizim yükümlülüklerimiz çerçevesinde düşünülmelidir; Statü kuran antlaşmalar çerçevesinde değerlendirdiğimizde, Türkiye ve Yunanistan arasında Ege Denizi'nde Lozan Barış Antlaşması ile yerleştirilmek istenen denge göz ardı edilmeksizin, uzlaşmazlık konularının kıyıdar ülkelerden sadece birinin hak ve çıkarlarını gözetilerek çözüme vardırılmasının mümkün olmadığı açıktır. Böyle bir çaba, kaçınılmaz olarak, iki ülke arasındaki ilişkileri bozacak ve sıcak bir çatışma riskini arttıracaktır. Dolayısıyla, taraflar arasında gerçekleştirilecek müzakerelerde bir tür üstünlük mücadelesi içerisinde olunması, müzakere sürecini kesintiye uğratabileceği gibi, ortak çözüm önerilerine ulaşmak için gereken esnekliğin gösterilmesini de engeller. Bu bakımdan, üstünlük arayışı yerine eşitlik ve denge arayışının olması daha anlamlıdır.

Diğer bir önemli nokta ise, taraflar arasında çatışmacı değil de uzlaşmacı bir anlayışın kalıcı olarak yerleştirilebilmesi için her iki tarafın da beklentilerine uygun bir üst kimliğin yaratılması uygun olacaktır. Türk ve Yunan ulusal kimliği ve/veya Hıristiyan/Müslüman kimliği yerine özünü demokrasiden alan evrensel yurttaş kimliğinin yerleştirilmeye çalışılması birleştirici bir unsur olarak düşünülebilir. Türk - Yunan ilişkilerinde üzerinde oydaşmanın sağlandığı noktalardan biri olarak karşımıza çıkan ulusların karşılıklı önyargılarla hareket ettikleri gerçeği de üzerinde çaba harcanması gereken bir konudur. Tekeli'nin de belirttiği gibi; "Önyargı öğrenilen bir davranıştır. Ailede büyüklerin önyargıları küçüklerin önyargılarını önemli ölçüde etkiler.Araştırmalar göstermektedir ki çocuklar, önyargılarının önemli bir bölümünü daha okula gelmeden, ailesi içinde edinmektedir. Her insan belli önyargılar toplamına sahip olarak yaşamını sürdürmektedir. Grup önyargılarının gelişmesi, grup stereotiplerinin yaratılmasıyla yakından ilişkilidir. Etnik gruplara ve uluslara ilişkin yaygın stereotip kabulleri ya da genellemeleri vardır. Kendimizi zorlasak da ötekinin 'ötekiliği' konusundaki genellemelerden kurtulamayız. İki grup  arasındaki ilişkiler de bu stereotip beklentilerine göre kurulduğu için, bu genellemeleri pekiştirmeye yardımcı olur. Zaman içinde bunlar içselleşerek vaziyet alış haline gelir. Bu vaziyet alışlar ve stereotipler diğer gruplara karşı toplumsal mesafe normları haline gelir. Artık işlevsel düzeydeki ilişkiler, bunları destekleyici yönde gelişmese de, dil aracılığıyla toplumda varlıklarını uzunca sürdürürler.

'Öteki' ve ona ilişkin önyargılar zaman içinde içselleştirilerek, kısa dönemler için belli bir özerklik kazansa da, uzun dönemde gruplar arasındaki ilişkilerin yapısal özellikleri belirleyici olur. Eğer gruplar arası ya da uluslararası ilişkiler sıfır toplamlı ise, yani biri kazanırken diğeri kaybediyorsa, bu ilişkilerin yapısı değiştirilmeden, yani sıfır  toplamlı olmayan bir oyun haline getirilmeden, önyargıların değişmesi beklenemez. Ama oyunun kuralları değiştirilirse zaman içinde önyargılar da değişmeye başlar. Bunun belki de en güzel örneği Avrupa Birliği'nin kırk yıla yakın bir sürede bu konuda aldığı yoldur." [476]  Dolayısıyla, 1999-2000 sürecinde gözlemlediğimiz yakınlaşma ve işbirliğine ilişkin adımların bu görüşler çerçevesinde değerlendirilmesi, her iki ülkede de ulusların önyargılarının değiştirilmesine olumlu katkıda bulunacak bir gelişme olacaktır. Birer stereotip [477] olarak kabul edebileceğimiz Türkiye Dışişleri Bakanı İ. Cem ve Yunanistan Dışişleri Bakanı  G. Papandreu'nun, gerek ulusal ve gerekse uluslararası kamuoyu önünde sergiledikleri yaklaşımın iki ülke arasındaki ilişkilerin sıfır toplamlı bir çözüme ulaştırılması yönünde değil, şimdi, uzlaşı, işbirliği, güven ve karşılıklılık ilkesi çerçevesinde biçimlendiği söylenebilir. Yaşanan gelişmeler ulusal kamuoylarının stereotiplerin bu yaklaşımlarını içselleştirmeye hazır olduklarını göstermektedir. Bu bağlamda, her iki ülkenin de üyesi olmaya çalıştığı (Yunanistan tam üye, Türkiye  tam üyeliğe aday ülke) Avrupa Birliği'nin bu arzuyu gerçekleştirebilecekleri örgütlenme olduğu  da söylenebilir.

Ege Denizi'nde her iki ülke bilim adamları tarafından yürütülecek bir çalışma ile Ege Denizi'nin egemenlik haritasını çıkarmak öncelikli olmalıdır. Gerek Türkiye'nin gerekse Yunanistan'ın elinde mevcut deniz sınırlarını ve bu denizde kıyıdar ülkelere ait olan ve/veya olmayan adalar, adacıklar ve kayalıkların sayısı ve konumunun yanı sıra, isimleri de kararlaştırılmalı ve iki ülke arasında, mevcut deniz hukukuna ilişkin sorunlar, oluşturulacak olan bu ortak harita temel alınarak görüşülmelidir. Hukuki/siyasi hak ve egemenlik çatışmasına açık olmakla birlikte, böylesi bir çaba, tarafların uzlaşmazlıkların yoğunlaştığı bölgeleri ortaya çıkarmalarına yardımcı olacaktır. Bu tür bir çalışmanın ortaklaşa başarılamaması durumunda Türkiye'nin bunu ulusal düzeyde oluşturarak akademik, askeri, siyasi, hukuksal tezlerinde kullanıma sunması uygun olacaktır.

Özellikle Ege Denizi'nde ulusal karasuları dışında kalan ve egemenlikleri üzerinde uzlaşma sağlanamayan ve üzerinde yerleşime uygun olmayan kayalıkların Ege Denizi'nin ortak mirası olarak kabul edilmeleri ve egemenlik dışı kabul edilmeleri düşünülebilir. Bu durumda, Ege Denizi'nde bilimsel faaliyetler ve çevre korumacılığına ilişkin olarak faaliyet gösterecek bir ortak Ege Deniz Bilimleri Araştırma Merkezi'nin oluşturulması ve iki ülke bilim adamlarının biraraya getirilmesi de mümkün olacaktır.

Diğer yandan, Ege Denizi'nde ulusal ve uluslararası deniz trafiğinin güvenliğini sağlamaya yönelik olarak ortak önlemlerin alınmasını kolaylaştıracak bir yapılaşmaya gidilebilir.

Bir başka açıdan ele alındığında ise, Türkiye'nin AB'ye tam üyeliğinin gerçekleştiği düşünülerek Ege Denizi'nde Yunanistan'ın egemenliğinde olan fakat Anadolu kıyılarına yakın olan adalar ve bir bütün olarak Ege Denizi, AB'nin iç sınırları içerisinde sayılacaktır. Dolayısıyla, şimdiden adalar ile Anadolu kıyı kentleri arasında ekonomik, kültürel, ticari ilişkilerin düzenlenmesine ilişkin hazırlıklara başlanmalıdır. Bu adalarda yaşayan Yunanlıların gereksinim duyacakları temel maddelerin  ve hizmetlerin bir kısmının Anadolu kıyılarından karşılanması, iki ülke halkları arasındaki işbirliğini hızlandıracak ve dayanışma duygularını arttıracaktır. Kaldı ki her iki ülkede de sivil inisiyatifler bu konuda önemli yol almışlardır.

 Diğer yandan, Ege Denizi'nde Türk deniz ticaret filolarının ve balıkçılık işletmelerinin yenilenmesi ve modernleştirilmesi de gerekecektir. Özellikle, Türkiye ve Yunanistan arasındaki gerginliğin azalmasına koşut olarak, bu bölgedeki zengin tarihi miras ve turizm olanakları dikkate alındığında, bölgeye yeni yatırım olanakları ve hareketlilik kazandıracağı söylenebilir. Türkiye ve Yunanistan arasında, Ankara'da 2000 yılı başlarında imzalanan turizm anlaşması bu konudaki adımlardan biri olarak algılanmalı ve iki ülke girişimcilerinin ortak yatırımlara girişmeleri teşvik edilmelidir.

AB'ne tam üyeliğin sağlayacağı olanaklardan biri de her iki ülkede yaşayan Türk ve Rum azınlıkların sorunlarının çözümüne ilişkindir. Türkiye'nin AB'ne tam üye olarak katılmasının ardından her iki ülkenin de Lozan'la azınlık olarak kabul etmiş oldukları ve Ahali Değişimi'nin dışında tuttukları azınlıkların yurttaş olarak bulundukları ülkeye uyumlarını kolaylaştıracak ve yaşam standartlarını arttıracak önlemleri alarak ayrımcı uygulamaları ortadan kaldıracak koşullara ulaşacakları söylenebilir. Bu bağlamda, bu insanların eğitim, mülk edinme, yerleşme ve seyahat özgürlüklerine getirilen kimi kısıtlamaların da en kısa sürede karşılıklı olarak giderilmesi gerekecektir.

Türkiye ve Yunanistan arasında uyuşmazlıkların psikolojik algı boyutunu şekillendirmesi bakımından göz ardı edilmemesi gereken bir konu da ulusal kamuoylarının ulusal kimlik ve tarihsel geçmişe ilişkin olarak nesnel verilere ulaşmakta yaşadıkları sıkıntılardır. Bu bakımdan, gerek Türkiye ve gerekse Yunanistan, iki ülke ortak tarihini ilgilendirdiği kadar ,aynı zamanda, Balkanlar'ın da tarihini ilgilendiren olayları ve arşivlerini araştırmacıların hizmetine sunmak ve düşmanlıklar yerine, dostluk ve işbirliğini, dayanışmayı pekiştirecek araştırmaları ve incelemeleri desteklemek zorundadırlar. Özellikle gelecek kuşakların birbirlerini daha yakından ve doğru tanımalarını kolaylaştıracak en kestirme yol budur.  Fanatik etnik/dinsel söylemlerin ilişkilere olan zararı, her iki ülke halkları tarafından da dile getirilmektedir. Bu durum özellikle Yunanistan açısından önemli bir iç sorunu gündeme getirmektedir; Yunanistan'da Ortodoks Kilisesi'nin siyasi yaşamdaki etkisinin hükümetlere yüklemiş olduğu baskı, bu tür bir yapısal politika değişikliğinin kolay olmayacağını göstermektedir.

Türk - Yunan ilişkilerindeki yakınlaşmanın, her şeye karşın, çok kısa sürede sorunların bütünüyle çözülmesini sağlayacağını düşünmek aşırı iyimser bir yaklaşım olacaktır. Dolayısıyla, Türkiye, bir yandan yakınlaşmayı kolaylaştıracak politikaları üretirken, diğer yandan karşılaşabileceği kimi sorunlara da hazırlıklı olmak zorundadır. Bu bakımdan ele alındığında,  AB'ye tam üyeliğinin gerçekleşmiş olduğu bir aşamada, Yunanistan'dan Türkiye'ye ve özellikle  Yunan ulusçuluğunun tarihsel söylemlerinde dile getirmiş oldukları yörelere doğru -sınırlı da olsa- bir göçe hazırlıklı olmalıdır.[478] Sermaye ve insan akışının ulusal yapı ve dengeleri bozmayacak şekilde düzenlenmesine çalışılmalı, bu bakımdan bir tür karşılıklılık aranmalıdır. Dolayısıyla, gelişme stratejilerinde, sermaye ve insanların serbest dolaşımının söz konusu olacağı bir yapıda,  Türkiye'den AB'ne olduğu kadar, tersine bir göçün yaşanması da mümkün sayılmalıdır. Böylesi bir durumda ulusal değerler ile Avrupalılık değerleri arasında kimi sorunlar doğması kaçınılmaz olacaktır, bunlara hazırlıklı olmak gerekecektir.

Türkiye, uluslararası siyasal sistemde etkileşime girmiş olduğu her aktör  hakkında doğrudan bilgi akışını sağlayabilmeli ve kendi hakkındaki bilgileri doğrudan aktarabilmelidir. Bu, özellikle stratejik çıkarların ve dış politika hedeflerinin başarılmasını sağlayacak olan taktik davranışların başarılmasını kolaylaştıracaktır. Diğer yandan, aktörler arasında çıkabilecek olası çıkar  çatışmalarının da en aza indirgenmesini sağlayacaktır. Bu bağlamda dile getirilmesi gereken bir başka nokta da Türkiye'ye karşı uluslararası alanda Yunanistan tarafından desteklenmekte olan lobi ve propaganda faaliyetlerinin sona erdirilmesine ilişkin olmak zorundadır. Bu konuda Yunanistan ile bir anlaşmaya varılamadığı taktirde Türkiye'nin etkin karşı önlemleri alması zorunludur.

Türkiye ve Yunanistan arasında sağlanacak bir yakınlaşmanın ulusal savunma harcamaları üzeride yaratacağı etkiler söz konusu olduğunda da bu durumdan Yunanistan'ın daha fazla yarar  sağlayacağı düşünülebilir. Türkiye'nin Ortadoğu'daki sınırlarının çatışma bölgelerine yakınlığı ve doğu/güneydoğu komşularıyla olan sorunları dikkate alındığında, ulusal savunma harcamalarında kısa sürede bir düşüşün beklenmesi mümkün değildir. Buna karşın, Yunanistan ile Türkiye arasında ilişkilerin geliştirilmesinin ve Türkiye'nin AB'ye tam üye olarak katılmasının, "Türk tehditi"nin kalmadığı bir ortamda, Yunanistan'ın savunma harcamalarını önemli ölçüde azaltacağı söylenebilir. 
  
 


476-  İlhan Tekeli, Tarih Yazımı Üzerine..., s. 89-90. 
477- Gerginliğin keskinleştiği ve diyaloğun yerini, "Soğuk Savaş"ın aldığı dönemlerde askeri, diplomatik ilişkiler ön planda olduğundan iki ülke arasında yakınlaşmayı ve halkların birbirini daha iyi tanımasını kolaylaştıracak girişimler ve kanaat önderleri geri plana itilmektedir. Sanat, kültür, bilim, çevre gibi alanlarda seçkin kimliği ile ön planda olan insanların ulusal kamuoylarında ilişkilerin olumlu yönde gelişmesini sağlayacak etkiyi yaratması mümkündür. Nitekim, Deprem sonrası halkları birbirine daha fazla yakınlaştıracak girişimler  içerisinde her iki ülkeden de sanatçı ve edebiyatçılar, bilim adamları etkin rol üstlenmişlerdir. 
478- AB'nin en çok üzerinde durmuş olduğu konulardan biri Türkiye'ye serbest dolaşım hakkının tanınması durumunda AB ülkelerine yoğun bir akışın yaşanacağı ve bunun da bu ülkelerde işsizliği arttıracağıdır. Dolayısıyla Türkiye'ye belirli bir süre serbest dolaşım hakkının tanınmayacağı bilinmektedir. Buna karşın diğer ülkelerden Türkiye'ye bu türden bir akışın olacağı da göz ardı edilmemelidir. Bu durumda Türkiye'ye serbest dolaşım hakkı tanınacak süreye değin Türk insanı AB ülkelerinde bu haktan yararlanamayacak, ama diğer ülkeler bu haktan yararlanacaktır. Örneğin, basında Yunanistan'ın, Pontus söylemlerinde dile getirmiş olduğu Trabzon'da konsolosluk açmak istemekte olduğuna ilişkin haberler yer almaktadır. Özgen Acar, "Pontus'ta Bayrak Gösterisi", Cumhuriyet, 8 Şubat 2000, s. 8.

İÇ VE DIŞ POLİTİKA KAYGILARININ ETKİSİ
PASOK Hükümeti Değişen Dış Politika Çizgisi


1990'ların ikinci yarısı Türk - Yunan ilişkilerinde pek çok yeni bunalımın yaşandığı bir dönem olmakla birlikte bu dönemde Türk - Yunan ilişkilerine Yunan siyasasının genel bakışını değiştirecek kimi olayların etki yaptığı görülmüştür. Bu değişimin gözlediği noktalardan birisi, Yunanistan'ın AB üyeliği çerçevesinde uyum sürecini istikrara kavuşturmak istemesidir. [466] Yunanistan'da hemen her iktidar değişikliğine rağmen sürdürülen temel çizgi Türkiye ile olan ilişkilerde yaşanan gerilim olmasına karşın özellikle 1999 bunalımı çerçevesinde iki ülke arasında yaşanan ılımlı diyalog çabalarında PASOK hükümetinin belirgin bir dış politika değişikliğine girmiş olduğu gözlenmiştir. [467] Özellikle Türkiye ile olan uyuşmazlıklarının bu ülkenin dış politika sürecini olumsuz etkilemeye başlaması ve izlenen politikaların somut bir çözüme ulaşmakta yetersiz kalmış olması PASOK hükümetinin politikasında değişikliğe gitmesine yol açmıştır. [468] Bu yeni yönelimde Türkiye ile olan uyuşmazlıkların esasına ilişkin boyutu ön plana çıkarılmadan iki ülke arasında diyalog sürecini hızlandırarak işbirliğini arttıracak girişimler ağırlıklı olarak uygulamaya konulmaya çalışılmıştır. Bu bağlamda, gözlenen bir başka özellik ise, Türkiye ile sıfır toplamlı bir dış politika mücadelesi içerisinde olan Yunanistan'ın bu yeni süreçte bu politikasında değişikliğe gitmiş olması uzlaşma ağırlıklı bir politika izlemeye başlamasıdır. Türkiye'nin AB'ye tam üyelik yönünde isteklerini dile getirmekte oluşu ve bu yönde AB ve Yunanistan tarafından uygulanan stratejinin Türkiye'yi Birlik dışındaki ilişkilerini güçlendirmeye yöneltmiş olması, Yunanistan'ın, Türkiye'ye ilişkin pazarlık sürecinde AB baskısını elinden kaçırmasına yol açabilecek bir girişim olarak algılanmış ve Helsinki Zirvesi sırasında Türkiye'ye tam üyelik / aday üyelik konusunda olumlu sinyaller verilmiştir.

Diğer yandan, Yunanistan'ın 1990 sonrası dönemde AB fonlarının da yardımı ile ekonomik alanda sergilemiş olduğu önemli ilerlemeler PASOK hükümetinin dış politikada Öcalan olayı ile düşmüş olduğu saygınlık kaybı ile gölgelenmiştir. [469] Türkiye ile kurulan ılımlı diyalog, bu bakımdan da Yunanistan ile Türkiye arasında yeni bir sürecin başlamasına katkıda bulunmakla kalmayacak, aynı zamanda, PASOK hükümetinin 9 Nisan 2000 seçimlerinden güçlenerek çıkmasına olanak verecek bir seçenek olarak değerlendirilmiştir. Bu seçimler sırasında Türk - Yunan ilişkileri bakımından en önemli değişiklik, iki ülke arasındaki uyuşmazlığın eskisinden farklı olarak, siyasi partiler arasında bir çekişme, propaganda konusu edilmemesi olmuştur. PASOK'un rakibi, YDP lideri K. Karamanlis de yapmış olduğu açıklamada, "Arzumuz, diyalog yoluyla komşu ülke ile ilişkilerimiz normalleştirmektir.. Kıbrıs sorununa bir çözüm bulunmazsa Türk - Yunan ilişkilerinin normalleşmesi tam olarak gerçekleşemez" demiştir. [470] Gerçekten de bu tür bir politika değişikliği, Öcalan'ın yakalanması ve Yunanistan'ın PKK'ye desteğinin ortaya çıkmasının ardından da söz konusu olmuş; Mitsotakis, yaptığı konuşmada, "Yunanistan'ın son 20 yıldır terörle mücadelede başarısız olduğunu belirterek, 'Bu başarısızlık Yunanistan'ın dış politikasını olumsuz etkiliyor. Öncelikle Türkiye ile işbirliği anlaşması imzalamamız gerekiyor. İşbirliğini reddetmek Türkiye'nin kuşkularını arttıracaktır. Halbuki, Yunanistan ne geçmişte ne de bugün terörü desteklemiştir," diyerek hükümete bu konuda destek vermiştir. [471] Türkiye bakımından da iki ülke arasında başlatılan diyalog sürecinin kesintiye uğramadan sürdürülebilesi ve bu süreç içerisinde esas sorunların da ele alınabileceği bir ikili diplomatik görüşme yolunun açılabilmesi Yunanistan'daki seçimlere bağlı bir gelişme olarak algılanmış; bu seçimlerden PASOK'un başarı ile çıkması arzulanmıştır Kohen'e göre;"Kuşkusuz Atina'da 'devamlılık' Türkiye'nin de tercihidir. Son aylarda gelişen yakınlaşmanın  (bu arada Cem - Papandreou diyalogunun) devam etmesi, PASOK'un yeniden iktidara gelmesi ile kolaylaşacaktır. Türk - Yunan ilişkilerinde iyiye doğru 'değişim', aslında 'devamlılık' daha iyi sağlayacaktır."[472]

İç politikayı ilgilendiren bir başka yapısal faktör [473] olarak Yunanistan'da din ve kilisenin siyasal yaşamdaki etkinliğinden söz etmek mümkündür. Türk - Yunan ilişkilerinde kilisenin etnik/dinsel ayrılıkları körükleyici bir rol üstlendiğinin örneklerine rastlanmaktadır. Bu durumun zaman zaman siyasal iktidarı zor duruma bıraktığı da görülmüştür. Örneğin Yunanistan Başpiskoposu Hristodoulos yapmış olduğu bir konuşma sırasında "Yunanlıların lideri olarak size Trabzon'daki Sümela Manastırı'nı yeniden açacağıma söz veriyorum. Biz Yunanlılar, yeniden Türkiye'ye kaptırdığımız topraklarımızı geri alacağız" demiş, bu durum siyasilerin tepkisini çekmiş ve Adalet Bakanı Evangelos Yannopoulos, "Eğer böyle siyasi konuşmaya devam edecekse cüppesini çıkarsın", demiştir. [474] Ulusçu fanatik söylemler ve uygulamalar içerisinde din adamlarının bulunması dikkat çekicidir; Nitekim Türkiye ve Yunanistan'ı sıcak bir  atışmanın eşiğine getiren Kardak bunalımı sırasında da gerginliğin yaratan Yunan bayrağının adaya dikilmesi girişimi bir kilise papazı tarafından düzenlenmiştir. [475] 
  
 


466- S300 Füzeleri bunalımı sırasında Simitis ile Klerides arasında füzelerin geleceğine ilişkin olarak çıkan görüş ayrılıklarında da bu kaygıyı görmek mümkündür. Türkiye ile S300'ler yüzünden çıkacak bir sıcak çatışmanın Yunanistan'ın AB ile olan ilişkilerini sekteye uğratacağı, ortak para birimine geçiş için gereken çabaları aksatacağı düşüncesi tedirginlik yaratmıştır. Taki Berberakis, "Kabahat Klerides'te", Milliyet, 27 Temmuz 1998, s. 17. 
467- Son dönem Yunanistan'ın Türkiye ile olan yakınlaşmasında Yunanistan'ın sergilediği yaklaşımın Soğuk Savaş sonrası dönemde Yunanistan'ın güvenliğine ilişkin algılamalarında bir dönüşüm gerçekleştirmesi gerektiğini öneren yaklaşımlara koşut olarak geliştiğini söylemek mümkündür. Nitekim, Prodromou'nun dile getirdiği gibi, "Müttefikleri nezdinde algılamada bir dönüşüm gerçekleştirmeye ek olarak, Atina demokratikleşme ve (saldırgan olmayan) piyasalaşmaya odaklanmış bir Soğuk Savaş sonrası Avrupa-Amerika güvenlik stratejisinin meyvelerini, Yunanistan'ın uzun vadeli güvenlik çıkarlarının Güneydoğu Avrupa ve Doğu Akdeniz'de istikrarlı demokratik rejimlerin kurulmasıyla en iyi korunacağını kavrarsa ancak toplamaya başlayabilir. Böyle bir perspektif Yunanistan'ın Türkiye'nin yukarıda anılan çizgiler dahilinde kazançlar elde etmesini desteklemek istediğini varsaydığı ölçüde, bu görüş Atina'daki politika üretici elitler açısından da algılamada bir dönüşümü gerektirir... Burada dikkate değer üç nokta var. Birincisi, Atina'nın demokrasiye geçiş ve demokrasinin pekiştirilmesi sürecinde anayasal çerçeveyi iyileştirerek ve çoğulcu bir demokrasinin kurumsal temellerini atmak için gerekli olan yargı bağımsızlığını kalıcılaştırarak komşu ülkelere yardım sunabileceği. İkincisi, etnik ve dini azınlık hakları gibi özellikle hassas konularla ilgili olarak, Atina'nın Türkiye'yle ve Eski Yugoslav Makedonya Cumhuriyeti'yle ortak sınırları boyunca yurttaş haklarını koruma zor yolunu tutabileceği. Azınlık meseleleriyle ilgili olarak, politika ve toplumun çoğulculaşmasını sağlayarak Atina Güney Balkanlar'da devletlerarası çatışma için muazzam bir potansiyele sahip bir sorunu ortadan kaldırabilir ve böylelikle de Atina'nın bölgede Yunan ve Ortodoks azınlıklara eşit haklar sağlanması yolundaki çağrılarına müttefiklerin yapıcı cevaplar vermeleri konusunda Brüksel ve Washington nezdinde inandırıcılık kazanabilir. Üçüncüsü, Yunan ekonomisinin bölgedeki en güçlü performansa sahip ekonomi olması hasebiyle, Atina'nın bölgesel iktisadi işbirliği inisiyatifleri için çapa hizmeti sunabileceği." E. Prodromou, "Yunanistan'da Soğuk Savaş..., "  ss.162-163.
468- Aslında bu değişim sürecinin daha önce başladığını söylemek olasıdır; Nitekim Larrabee, Yunanistan'ın dış politikasındaki duyarlılığı Balkanlardaki yeni yapılanmaya ilişkin ulusal güvenlik kaygılarıyla bağlantılandırarak şu yorumu yapmaktadır; "... 1991'den 1994'e Yunan siyasetini vasıflandıran milliyetçi dalganın geri çekildiğine dair işaretler var. 1994'ün sonundan beri, Atina'da yeni, daha gerçekçi bir politika doğmaya başladı. Bu yeni pragmatik politika özellikle Yunanistan'ın Balkan politikasında yansımasını buldu. 1995 başlarından beri, Yunanistan Arnavutluk'la olan görüş ayrılıklarını  düzeltti., EYMC'yle olan ilişkilerini normalleştirdi ve Türkiye'yle yapılan gümrük birliği anlaşmasına koyduğu vetoyu kaldırdı. Bunun sonucunda, Yunanistan şimdi Balkanlar'da baştan beri oynaması gereken istikrar sağlayıcı rolünü oynayabilecek bir konuma geldi." S. F. Larrabee, "Yunanistan ve Balkanlar: Politika Önerileri",..., s.135. 
469- Bununla birlikte, Öcalan olayı sırasında Başbakan Simitis'in PASOK içerisinde ve bürokratik kadrolar içerisinde var olan fanatik kadroların tasfiyesini Türkiye'nin göstermiş olduğu tepkiyi kullanarak gerçekleştirmiş olduğu yönünde görüşler de ileri sürülmüştür. Acar'a göre; "...Simitis kongrede, Apo olayında kamuoyunda sarsılan güveni tazelemeye çalışırken, bir yanda da 'yenilikçiler" ile birlikte Papandreu'nun 'tutucularına' (!) karşı mücadele verdi." Özgen Acar, "Simitis, İktidarını Pekiştirdi", Cumhuriyet, 23 Mart 1999, s. 8. "1980'lerin başından itibaren ister sağ isterse sol olsun, Yunan elitinin büyük çoğunluğu, Türkiye'nin güçsüzlüğü ve istikrarsızlığının Yunanistan'ın çıkarına olduğuna, Avrupa dışında tutulması gerektiğine inandı ve Andreas Papandreu'nun bu yöndeki politikasını destekledi. PKK terörünün doruğa çıktığı günlerde, Türkiye'nin 1920'lerin başında ki gibi dağılacağını hayal edenler de oldukça fazlaydı, el altından PKK'ya destek de o günlerde başladı. 1995 sonunda Kostas Simitis, Andreas Papandreu'nun yerine iktidara geldiği zaman uzun süre bu politikaya dokunmadı ya da dokunamadı, çünkü Avrupa Para Birliği hedefine yürürken hakim olamadığı PASOK'taki Türk düşmanlarıyla ve derin devletle uğraşacak gücü yoktu. 1980'lerin politikasındaki ilk çöküş Türkiye'nin PKK'ya büyük darbe indirip, Suriye'nin Öcalan'ı koruyamaz noktaya gelişiyle başladı. Öcalan'ın Nairobi'deki Yunan Büyükelçiliği'nden çıktıktan sonra Türkiye'nin eline geçmesi ise Papandreou dönemi politikaların iflası oldu." Nur Batur, "Değişen Yunanistan'ın Hikayesi", Hürriyet, 5 Şubat 2000, s. 14. 
470- Taki Berberakis, "Türkiyesiz Seçim", Milliyet, 17 Mart 2000, s.20. 
471- Nur Batur, "Miçotakis, Simitis'i PKK'ya Karşı Türkiye'yle İşbirliğine Çağırdı",  Hürriyet, 23 Haziran 1999 s. 30. 
472- Sami Kohen, "Değişim mi Devamlılık mı ?" Milliyet, 17 Mart 2000, s. 20. 
473- Yunanistan Anayasası'nın 3. maddesinde ülkenin dininin Ortodoksluk olduğu hükme bağlanmıştır. Başka mezhep ve dinlerin ülke içinde ibadet yeri açması için Ortodoks Kilisesi'nin onayı gerekiyor. Eğitim konusunda da benzer uygulamalar yapılmakta. Bakanlığın ismi Eğitim ve Din Bakanlığı; ulusal ve dini bayramlar aynı tarihlerde ayinlerle kutlanmakta.  Hükümet değişikliklerinde de hükümet Başpiskopos tarafından kutsanmaktadır. 
474- "Papazı Susturacaklar", Milliyet, 31 Ağustos 1998, s. 16. 
475- Burada ilgi çekici bir nokta; Türkiye ve Yunanistan arasında din adamlarının ulusçuluğa bakış tarzlarıdır. Yunanistan'da din ve etnik kimlik birlikte, çoğu kez tek bir kimliğe indirgenerek siyasal yaşamda egemen kılınmaya çalışılırken Türkiye'de bunun tersi bir yapılanma söz konusudur. Müslüman din adamları iki ülke arasındaki uyuşmazlıkta çoğu kez sadece din öğesini ön planda tutmakta. Türk ulusçuluğu bu anlamda bir din öğesini ön plana çıkarmamaktadır.

İÇ VE DIŞ POLİTİKA KAYGILARININ ETKİSİ
1990'lı Yıllar


Buna karşın, 1989 seçimleri Türk-Yunan uyuşmazlıklarına ilişkin tartışmaları yeniden alevlendiren kimi gelişmelere sahne olmuştur. Özellikle, Batı Trakya Türk/Müslüman azınlığın yapılacak seçimlere bağımsız bir liste ile katılmaları ve seçim propagandaları sırasında Türk kimliklerini dile getirmeleri, Yunan kamuoyunda Türkiye karşıtı duyguları artırmıştır. Batı Trakya Türk/Müslüman azınlığının Türkiye tarafından kışkırtıldığı suçlamaları yapılmış; bu arada, seçim kampanyaları  sırasında siyasi partiler, Batı Trakya'nın bölgesel kalkınmasına öncelik verilmesi üzerinde durmuşlardır. Diğer yandan, hemen bütün siyasi partiler, Batı Trakya Türk/Müslüman azınlığının etnik kimliğinin tanınması konusunda duyarlı davranmışlardır.

Bir başka açıdan, Türk-Yunan uyuşmazlığının Yunan dış politikası üzerinde yönlendirici etkisi göz önünde tutularak; PASOK'un ABD ve NATO karşıtı politikalarının, Yunanistan'ın ittifak ilişkilerine ve ulusal savunma politikasına olumsuz etkilerde bulunduğu dile getirilmiş ve özellikle Mitsotakis'in dile getiriş olduğu gibi; Yunanistan'ın, ABD ve NATO ilişkilerinin yeniden güçlendirilmesi gerektiği öne sürülmüştür. Yeni Demokrasi Partisi'nin iktidara gelmesinden sonra ise, Mitsotakis hükümeti, bir yandan  Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunların diyalog yoluyla çözümlenmesi gerektiğini açıklamış; diğer yandan da ABD ve NATO ile olan ilişkilerinin canlandırılmasına çalışılmıştır. Nitekim; kısa bir süre sonra Yunanistan ile ABD arasında imzalanan Savunma ve İşbirliği Anlaşması ile Yunanistan'daki Amerikan üslerinin statüsü yeniden belirlenmiştir. Bu anlaşmanın asıl önemli yönü ise, Türkiye ve Yunanistan arasındaki askeri/siyasi dengenin korunmasına ilişkin boyutudur. ABD'nin Yunanistan'a herhangi bir saldırı, savaş tehlikesi karşısında toprak bütünlüğü garantisi verip vermediği konusu Türkiye ve Yunanistan arasında tartışma konusu olmuştur. Diğer yandan, ABD ile imzalanan anlaşmanın Yunanistan'ı daha fazla bağımlı hale getirdiği suçlamalarına karşılık olarak; Mitsotakis, imzalanan anlaşmanın kendisinden önceki hükümetler tarafından, Papandreu hükümetince müzakere edildiği, kendileri iktidara geldiğinde imzaya hazır bulunduğunu açıklamış ve hükümete yöneltilen suçlamaları karşılamaya çalışmıştır.

Gerek ABD-Yunanistan arasında imzalanan Savunma ve İşbirliği Anlaşması, gerekse Yunanistan'ın bu anlaşma hükümlerinden yararlanarak Ege Denizindeki güç dengesini Türkiye karşısında korumaya çalışması çabaları bir süre sonra iki ülke arasındaki diyalogda dalgalanmalara yol açacak gelişmelere neden olmuştur. Anlaşmanın Yunan Parlamentosu'nda görüşülmesi sırasında, iktidar ve muhalefet partileri arasında yapılan tartışmalarda, anlaşmanın; Yunanistan'ın Türkiye'ye ilişkin politikalarında ne türden etkide bulunduğu ele alınmıştır. Dışişleri Bakanı A. Samaras konuya ilişkin olarak yapmış olduğu açıklamada;

"...Savunma ve İşbirliği Anlaşması'nın giriş bölümünün son paragrafında yer alan 'Yunanistan ve ABD hükümetleri, bu anlaşmanın iki ülke anayasalarına, kanunlarına, ortak savunma çıkarlarına, karşılıklı ulusal çıkarlarına ve egemenlik haklarına uygun olduğunu teyid etmektedirler' ifadesinin Yunanistan'a sağladığı kazancı anlatırken, bu ifadenin Ege'deki Yunan karasularının 12 mile çıkarılabileceği hakkını da kapsadığını" iddia etmiştir. [460]

Ancak, söz konusu anlaşmada yer alan anlaşmanın ilgili tarafların üçüncü ülkelerle olan ilişlilerine zarar vermeyi amaçlamadığı; iki ülkenin barışı tehdit eden davranışlardan kaçınmalarını öngördüğü hükmüne karşın; Yunanistan'ın Ege Denizi'nde ulusal karasuları sınırını 12 mile genişletmesinin, Yunanistan'ın bir egemenlik hakkı olduğu ve bunun Türkiye'ye yönelik bir saldırı sayılamayacağı, Türkiye'nin buna itiraz etmeye hakkı bulunmadığı iddia edilmiştir.

Muhalefet ise, Ege'deki Yunan egemenlik haklarının sadece Türkiye tarafından değil aynı zamanda ABD tarafından da ihlal edilmekte olduğunu ileri ve bu durumun Yunan egemenlik haklarını şüpheli kıldığı görüşünü dile getirmiş; Türkiye'nin 12 millik uygulamayı savaş nedeni olarak kabul ettiğini açıklamış olması karşısında imzalanan anlaşmanın nasıl işleyeceği sorulmuştur. [461]

Türkiye'nin, Yunanistan ve ABD arasında imzalanan anlaşmaya göstermiş olduğu tepki, Yunanistan'ın, Ege Denizi'ndeki ulusal karasuları sınırını 12 mile genişletme isteğini, ABD'nin toprak bütünlüğü garantisi vermesi durumunda yeniden gündeme getirebileceği ve bu yönde bir karar alabileceği olasılığı üzerinde yoğunlaşmış ve Türk liderler; yaptıkları açıklamalarda, Türkiye'nin Ege Denizi'ndeki Yunan ulusal karasuları sınırını 6 mil olarak kabul ettiğini, dolayısıyla, hava sahasının da 6 mil olduğu görüşünü dile getirmiş, savaş nedeni iddialarını tekrarlamışlardır.

Bu durum iki ülke arasındaki yakınlaşma ve diyalog çabalarını bozmuş ve gerginliği artmıştır. Mitsotakis, yapmış olduğu açıklamada Türkiye'yi kışkırtıcı bir politika izlemekle suçlamış;

"Türk hükümetinin son zamanlarda soğukkanlılığını kaybetmesinden ve düşüncesiz tepki göstermesinden üzüntü  duyuyoruz. Yunan hava sahasının toplu bir şekilde bir kaç kez ihlal edilmesi, bunun sanki planlı yapıldığı izlenimini verdi.Türkiye, son zamanlarda iç politikasında sorunlarla karşılaşıyor. Uluslararası ilişkileri, rahatsız ediciyse bunun nedenlerini izlediği hatalı politikada aramalıdır. Ülkemiz diyalog istiyor. Komşumuz Türkiye'nin Batıya açılmasına karşı çıkmadık ve çıkmıyoruz. Tam aksine bunu olumlu karşılıyor ve destekliyoruz.

Ancak, Türkiye'nin bugünkü dünyada Kıbrıs gibi yabancı bir ülkenin topraklarının bir bölümünü yabancı bir ordunun işgal etmeye devam edemeyeceğini bilmesi gerekir. diyalogun sürdürülebilmesi için Türkiye'nin sorumlu bir politika izlemesini temenni ve ümit ederim" demiştir. [462]

Türkiye ve Yunanistan arasında başlatılmaya çalışılan diyalog, Körfez bunalımı dolayısıyla ortaya çıkan gelişmelere bağlı olarak bir sonuç vermemiştir. 1990 Temmuz sonlarından itibaren Irak ve Kuveyt arasında ortaya çıkan gerginliğin uluslararası dikkatleri üzerine çekmesi, Irak'ın Kuveyt'i işgal ve ilhak etmesi, ardından, Türkiye'nin bölgedeki stratejik önemini tekrar gündeme getirmiştir. Türkiye'nin Batı/Avrupa ve ABD çıkarlarının korunması bakımından bölgede stratejik öneme sahip olması, Türk-Yunan diyalogunun gündemde olduğu bir sırada, Yunanistan'da Mitsotakis hükümetinin seçeneklerini kısıtlamıştır. Bir yandan iki ülke arasında bir diyalog ortamı söz konusu iken bu diyalogdan kaçınan taraf olmama durumu; diğer yandan da diyalogda inisiyatifi Türkiye'ye kaptırma endişesi, Mitsotakis hükümetine zor anlar yaşatmıştır.

ABD ve Yunanistan arasında Savunma ve İşbirliği Anlaşması'nın uzatılmasının üzerinden kısa bir süre geçmiş olmasına rağmen Yunanistan, Ege Denizi'ndeki askeri/siyasi güç dengesinin yeniden Türkiye lehine bozulmasından endişe duymuştur. Irak'a uygulanacak ambargo kararıyla olduğu kadar askeri müdahalenin bir olasılık olarak gündeme gelmesiyle de Türkiye'ye yapılacak ekonomik ve askeri yardımın artırılması konusu, Ege Denizi'nde Türk-Yunan güç dengesini bozacağı gerekçesiyle Yunanistan'ın tepkisini çekmiştir. [463]

Türkiye'nin uluslararası gündemde stratejik konumu nedeniyle büyük bir önem kazanmasının ardından Yunanistan'da Mitsotakis hükümeti, Türkiye'ye karşı izleyeceği politikada daha duyarlı davranmak zorunda kalmıştır. Türkiye'nin uluslararası önemini bir pazarlık unsuru olarak değerlendirip bunu Türk-Yunan uyuşmazlıklarının çözümünde bir baskı arayışına dönüştürebileceği kaygısı, Mitsotakis hükümetini Türkiye ile ilişkilerinde daha katı bir çizgiye itmiştir. Özellikle AET'e tam üyelik ve Türkiye'ye yapılan askeri ve ekonomik yardım konusunda bu durum daha  belirgin olarak ortaya çıkmıştır. [464]

Bütün bunların yanı sıra; Körfez bunalımı sırasında Türkiye'de özellikle T. Özal'ın kişisel etkinliği çerçevesinde yürütülen dış politika, bazı açılardan Yunanistan'da kaygı ile karşılanmıştır. Özellikle ulusal egemenlik hakları ve toprak bütünlüğü konusunda duyarlı davranan ve Türkiye'nin tehditi altında olduğu inancını taşıyan Yunanistan'da T. Özal'ın; Ortadoğu'da sınırların değişeceği ve Türkiye'nin aktif bir dış politika izleyerek bölgede denge ve lider rolünü üstleneceği yolunda yapmış olduğu açıklamalar, Türkiye'nin, giderek daha fazla yayılmacı bir çizgiye oturduğunun işareti olarak görülmüştür. Nitekim, bu sırada Batı Trakya Türk/Müslüman azınlığın Yunanistan'da baskı altında tutulduğu konusunda tartışmaların gündemde olması ve Türkiye'nin Yunanistan'a bu konuda suçlamalar yöneltmekte oluşu, bu konudaki kanıları pekiştirmiştir. [465]

Bu bağlamda, Türk-Yunan uyuşmazlığının her iki ülkede de iktidarlar için olduğu kadar muhalefet, basın, ordu, baskı grupları, kamuoyu için çözümlenmesi gereken bir sorun olmakla birlikte, adeta herkesin çıkarları için yararlanabileceği bir konu olmak eğilimindedir. İster zayıf ister güçlü sivil hükümetler açısından isterse cunta dönemlerinde olsun, Türk-Yunan ilişkileri konusunda ulusal kamuoylarının gösterdikleri duyarlılık, karar alıcılar için birbirinden farklı gerekçelere dayansa da amaçlarını gerçekleştirmede yararlandıkları önemli bir araç olmuştur.

Hükümet; iktidarının devamını sağlayabilmek ve seçmen desteğini koruyabilmek için Türk-Yunan uyuşmazlığında izlediği politikanın kendi ulusal çıkarlarını ne denli iyi koruduğunu göstermeye çalışırken karşı tarafı suçlamış; uzlaşmaz, tehdit kaynağı olarak göstermeye çalışmış; muhalefet partileri, iktidara gelebilmek için hükümetin Türk-Yunan ilişkilerinde ne denli başarısız olduğunu, bu arada da, karşı ülkenin ulusal çıkarlar, egemenlik hakları, toprak bütünlüğü açısından büyük bir tehdit kaynağı olduğunu göstermeye çalışmış; silahlı kuvvetler; iki ülke arasındaki bir savaş olasılığını gündemde tutarak ekonomide giderek daha fazla yük olmaya başlayan savunma harcamalarında kısıntıya gidilmesini önlemeye çalışmakta; basın, sansasyon ve tiraj kaygısıyla iki ülke arasındaki ilişkiler konusunda duyarlı olan kamuoyunun ilgisini pompalamakta. Dolayısıyla, iki ülke arasındaki uyuşmazlık, her iki ülkede de sorunlar karşısında kamuoyunu yatıştırıcı, birleştirici bir unsur olarak görülmektedir. Bu arada; gerginliğin sürdürülmesinin bedelinin nelere mal olduğunu gören ve uyuşmazlıkların bir an önce çözümlenmesi konusunda ısrarlı davranan kişiler her iki ülkede de var olmakla birlikte, bunların karar alma mekanizması üzerindeki etkinlikleri ne yazık ki, sınırlıdır. 
  
 


460- A. A. 22 Temmuz 1990. 
461-  Bkz; dönemin basını; özellikle tatbikatlara katılan uçakların Yunanistan'ın iddia etmiş olduğu 10 millik hava sahasını tanımayarak 6 ile 10 mil arasındaki bölgede uçmaları Yunanistan'ın protestolarına neden olmuş; Yunanistan, NATO çerçevesinde bölgede düzenlenecek tatbikatları boykot etme yoluna gitmiştir. 
462- Yunanistan'ın Sesi Radyosu, 19 Temmuz 1990. 
463-  Çok uluslu gücün Kuveyt'i işgal altında tutan Irak'a karşı bir askeri müdahalede bulunacağı olasılığı arttığında, Yunanistan da Limni savaş gemisini çok uluslu güç eşliğinde Körfeze gönderme kararı almıştır. Ancak; Ege Denizi'nde ortaya çıkan savunma boşluğu ileri sürülerek, Mitsotakis Hükümeti, Papandreu tarafından eleştirilmiştir. Bkz; Yunanistan'ın Sesi Radyosu, 20 Ağustos1990. Ayrıca, Papandreu, yaptığı açıklamada, "Yunanistan'ın askeri açıdan bu meseleye katılmamasının gerektiği tezini savunuyoruz. Yunanistan'ın Körfeze gitmesi için Ege'deki savunmasını zayıflatmasına gerek yok. Özellikle Ege Bölgesindeki toprak bütünlüğümüzün korunacağına dair teminat verilmemişken, uluslararası güce katılmamız doğru değil. Komşu Türkiye, bir şey vermeden ve oyuna katılmadan 'aferinleri' topluyor. Bizler ise, her zaman vermeye ve kaybetmeye hazırız," demiştir. Rizospatris, 21 Ağustos 1990. 
464-  Yunan Dışişleri Bakanı A. Samaras, yapmış olduğu bir açıklamada, Yunanistan'ın, Türkiye'ye AET çerçevesinde verilecek olan ekonomik yardımı denetleme olanağına sahip olduğunu ve Ege'de askeri güç dengesini Yunanistan aleyhine bozacak şekilde bir yardımın Türkiye'ye yapılamayacağını belirtmiştir. Bu konuda bkz; A.A.  17 Eylül 1990,; A.A. 23 Eylül 1990. 
465-  Bu konuda bkz; Mihalis Moronis, "Ortadoğu'nun Yeni Haritası ve Türkiye," Eleftherotipia, 24 Eylül 1990.

İÇ VE DIŞ POLİTİKA KAYGILARININ ETKİSİ
1980 Sonrası Dönem


Karamanlis ve Rallis hükümetleri gibi, PASOK'un da Türkiye'yi Yunanistan'ın egemenlik hakları ve toprak bütünlüğü açısından potansiyel bir tehlike ve tehdit kaynağı olarak gördüğü söylenebilir. Bununla birlikte, PASOK hükümetleri, kendinden önceki muhafazakar hükümetlerden uygulanacak dış politika ilke ve yöntemleri açısından farklı olduğu iddiasını taşımıştır. Gerçekten de, 1974-1981 sürecinde Yunan kamuoyunun ulusçu yaklaşımlarını, beklentilerini dile getiren radikal politikalar izlenmesi gereği üzerinde durulmuş, özellikle Türkiye ile ilişkiler açısından muhafazakar hükümetlerin Türkiye ile ikili görüşmelerde bulunmaları, Yunanistan'ın egemenlik hakları ve toprak bütünlüğünün pazarlık konusu yapıldığı suçlamalarına neden olmuş ve eleştirilmiştir. Bu durum, Yunanistan'da diğer etkenlerle birlikte, PASOK'un seçimlerde oy oranının artmasına katkıda bulunmuş, ABD ve NATO'nun Türkiye'yi stratejik konumu nedeniyle Yunanistan'a karşı eylemlerinde tercih ettiği, desteklediği kanısı ile birlikte, bunlara karşı duyulan tepki, belirgin oranda Türk karşıtlığını da içermiştir.

Ancak seçimler sırasında dile getirilen Batı karşıtı, en azından Batıya fazla bağlı olmayan, çok yönlü, kişilikli bir dış politika izleneceği ve ekonomik kalkınmaya ağırlık verileceği görüşünün tam olarak gerçekleştirilmesi sırasında Türkiye ile olan ilişkilerin belirleyici rol oynadığı görülmüş ve seçimler sırasında dile getirilen ideolojik yaklaşımlar, yerini daha gerçekçi politikalara bırakmıştır. 1981-1987 arası dönem bu bakımdan Türkiye ile olan ilişkilerin Yunan iç ve dış politikasında sürekli vurgulandığı bir dönem olmuştur.

Türkiye ve Yunanistan arasındaki sorunlar, PASOK hükümetinin ilk dönemlerinde PASOK'un genel dış politikası çerçevesinde değerlendirilmiş ve bu durum iç politikada kamuoyunun ulusçu duygularını okşadığı ve beklentilerine uygun düştüğü için uzun süre sürdürülmüştür. Türkiye'nin iki ülke arasındaki sorunlara ilişkin hemen her açıklaması, bu dönemde Papandreu'nun katı pragmatik yaklaşımı ile değerlendirilmiştir. "Türk tehditi" iddiaları, Türkiye'nin Yunanistan'a karşı saldırgan ve yayılmacı emeller beslediği iddiaları, Yunan kamuoyu önünde sıklıkla vurgulanmış, Türkiye ve Yunanistan arasında, Yunan egemenlik haklarını ilgilendiren hiç bir konuda görüşmelerin yapılamayacağı dile getirilirken iki ülke arasında uyuşmazlık yaratan konuların görüşmeler yoluyla değil, ancak Uluslararası Adalet Divanı'na gidilerek çözümlenebileceği iddia edilmiştir.

Papandreu'nun bu yaklaşımı, iki ülke arasındaki sorunların çözümlenmesini güçleştirmekle kalmamış, aynı zamanda güvensizlikleri daha da artırmıştır. 1983 yılına kadar Türkiye'de askeri yönetimin iktidarı elinde tutmakta oluşu ve bunun Türk dış politikası üzerindeki olumsuz etkilerinden yararlanarak Papandreu liderliğindeki PASOK hükümeti, Türkiye'ye baskı uygulamaya çalışmıştır. Özellikle, Yunanistan'ın NATO askeri kanadına dönüşünde olduğu gibi, ABD ve NATO üyesi ülkelerin Türkiye üzerinde uygulayacakları baskı ve telkinlerin iki ülke arasındaki uyuşmazlıkların Yunanistan'ın istediği şekilde çözümlenmesine yarayacağı düşünülmüştür.

Oysa beklenenin tam tersi olmuştur; PASOK'un izlemeye çalıştığı pragmatik yöntemler, Türkiye'de Yunanistan'ın gerginliği artırmak isteyen taraf olduğu kanısını  pekiştirmiş, uyuşmazlığın sürmesinden kişisel olarak Papandreu'nun sorumlu olduğu görülmeye başlanmıştır.

1981-1987 arası dönede PASOK hükümetinin izlemiş olduğu dış politikanın sonucu olarak, Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkiler 1984 ve 1987 yılında olmak üzere iki kez ciddi olarak savaşın eşiğine kadar gelmiştir. Gerek 1984 yılındaki Yunan savaş gemisine ateş açıldığı suçlaması sırasında, gerekse 1987 yılındaki kıta sahanlığı bunalımı sırasında, iki ülke arasındaki gerginlik, ittifak üyesi ülkelerin yoğun çabaları sonucunda giderilebilmiştir. Bu iki olayda da Papandreu liderliğindeki PASOK hükümetinin tutarsız ve çelişkili bir politika izleyerek Yunanistan'ı istenmeyen bir savaşa sürükleyebileceği suçlamaları yapılmış ve PASOK hükümeti, muhalefet partileri tarafından sorumsuzlukla suçlanmıştır.

Her iki olayda da hükümet, olayları bütün yönleriyle değerlendirmek ve kararını elde ettiği bilgiler altında saptamak yerine, kamuoyunda ani dalgalanmalara neden olan duygusal davranışlar sergilemiştir. Bu durum, PASOK hükümetinin ve kişisel olarak da Papandreu'nun inandırıcılığını sarsmıştır.

PASOK ve kişisel olarak da, Papandreu'nun inandırıcılığının giderek azalmasına yol açan bir nokta olarak Yunanistan'ın sürekli olarak Türkiye tarafından tehdit edilmekte olduğunu, ulusal egemenliği ve toprak bütünlüğünün Türkiye'nin tehditi altında olduğunu iddia etmesine karşın Türkiye sıklıkla, Yunanistan da dahil olmak üzere, hiç bir komşusundan herhangi bir toprak isteminde bulunmadığını açıklamış olmasıdır. Dolaysıyla, tehdit kaynağı olarak gösterilen Türkiye'nin ısrarla iki ülke arasında diyalog kurulmasından söz etmesi ve Yunanistan'dan herhangi bir toprak isteminde bulunmadığını açıklamış olması, PASOK hükümetine yönelik eleştirilerin artmasına neden olurken Türkiye ile ciddi olarak diyaloga gidilmesi gerektiğini vurgulanmıştır.

1981 yılında iktidara geçen Papandreu liderliğindeki PASOK'un uygulamaya çalıştığı dış politikada Türkiye ögesine geniş yer vermesinde Yunan Silahlı Kuvvetleri'nin bu konudaki duyarlılığının da etkin olduğu söylenebilir.

1974 Kıbrıs olayları sırasında Türkiye'nin askeri müdahalede bulunmasını önleyecek girişimleri yapamamış olmanın verdiği duygusallıkla Yunan Ordusu, sürekli bir tehdit kaynağı olarak gördüğü Türkiye karşısında hem moral hem de donanım bakımından hazırlıklı olmak istemekte ve bu nedenle siyasi iktidarın savunma gereksinimlerini dikkate almasını istemektedir. PASOK hükümeti ve ordu arasındaki ilişkiler büyük ölçüde bu çerçeve içerisinde yapılanmıştır. PASOK'un ülkedeki ABD askeri üslerini kapatma eğiliminde olması, NATO'ya üyeliğe tepki göstermesi, askeri liderlerin PASOK hükümetine bakışlarında kuşku yaratmıştır. Türkiye ile olan ilişkilerin iki ülke arasında bir savaş riskinin her zaman göz önünde bulundurulmasını gerektirmesi ve Türkiye ile Yunanistan arasındaki askeri güç dengesinin sağlanması için gereken askeri yardım ve modernizasyon, ulusal savunma sanayinin kurulması zorunluluğu, ordu-siyasi iktidar arasındaki güven ve işbirliğini duyarlı hale getirmiştir.

Bu bağlamda, ordu-siyasi iktidar arasındaki güven ve dayanışma bakımından Türkiye ile olan ilişkilerdeki gerginlik, birleştirici rol oynamıştır. Örneğin, Papandreu, Türkiye ile ilişkilerin gerginleştiği sıralarda, adalara ziyaret düzenlemiş, ulusal günlerde ordu mensuplarına ulusçu duyguları ayakta tutan ve moral veren konuşmalar yapmıştır.

Yunanistan'ın Türkiye'den kaynaklanan güvenlik kaygıları taşıdığı ve bu kaygıların azaltılması için de iki ülke arasındaki güç dengesinin sağlanması gerektiğini vurgulayan Papandreu; "Silahlı Kuvvetler Günü nedeniyle yayınladığı mesajda 'zor zamanda yaşıyoruz. Aleyhimize isteklerde bulunuluyor ve Helenizmin bir parçası yabancı işgal kuvvetleri altında inliyor," demiştir. [448]

Bir süre sonra ise, "Yunanistan Başbakanı A. Papandreu, Agripnos Fruros tatbikatının son safhasını  izledikten sonra verdiği demeçte, 'Kıbrıs'da yabancı askerlerin işgali 9 yıldır sürüyor. Moratoryum sağlamakta başarılı olunmasına ve Türkiye ile bu mütarekemize rağmen sınırlarımız ve egemenliğimizle ilgili temel sorunlarımız devam ediyor. Türkiye'nin yayılmacılık eğilimi nedeniyle tehlike ile karşı karşıya bulunuyoruz," demiştir. [449]

PASOK'un iktidara gelişinin ikinci yıl kutlamaları sırasında yaptığı konuşmada da Papandreu; "... ilk işimiz Silahlı Kuvvetlerimizin gücünü artırmak ve ülkenin güvenlik ihtiyaçlarının gerektirdiği şekilde doğru olarak yerleştirmektir. Türklerle Yunanlılar yıllarca huzur içinde yaşamışlardır. Bugün de aynı şeyi yapabileceklerdir, demiştir." [450]

"Larissa'da 600 subaya hitaben yaptığı konuşmada Papandreou, 'Yunanistan'ın kara bölümüyle adalarının savunmasından sadece ve sadece Yunan Silahlı Kuvvetleri'nin sorumlu olduğunu'...  Limni Adası'nın dahil edilmemesi halinde, NATO tatbikatları yapılmasının anlaşılır bir şey olmadığını belirten Papandreou, Yunanistan'ın bir bölümünün savunmasının ve buna benzer haklarının Türkiye'ye verilmesinin, Yunanistan'ın temel egemenlik haklarının hiçe sayılması anlamına geleceğini," vurgulamıştır. [451]

Türkiye'nin tehditleri karşısında, ülkesinin modern silahlara gereksinim duyduğunu açıklayan Papandreu, silahlı kuvvetlere modern silahlar sağlamanın Yunan devletinin görevi olduğunu ve bu görevin yerine getirileceğini belirtmiştir. Selanik'te yapmış olduğu konuşma sırasında da Papandreu, "... Yunan Silahlı Kuvvetleri'nin dikkatinin kuzeye değil, tehlike ve tehditin geldiği doğuya -Türkiye'ye- yönelik olduğunu" söylemiş; "bağımsızlık ve toprak bütünlüğü olmadan barış olmaz," demiştir. [452]  Yaptığı bir başka açıklamada ise Papandreu, "Ege'de mevcut tehditler, Kıbrıs sorunu ve aynı zamanda müttefiklerimizin Türk taleplerine set çekmeye niyetli görünmemesi hükümetimizi, Silahlı Kuvvetlerini barışı kabul ettirmeye muktedir hale getirmek mecburiyetinde bırakmaktadır," demiştir.[453]

1984 yılı sonlarına doğru, Yunanistan'da, Silahlı Kuvvetlerde hem üst düzey kadro değişikliğine gidileceği  hem de doktriner bazı değişiklikler yapılacağı haberleri gündeme gelmiş ve hazırlanan Yeni Savunma Doktrini çerçevesinde Yunanistan'ın, "tehlike kuzeyden var" dogmasına dayalı olan savunma sistemlerini "Yunanistan'ın doğudan tehdit edilmekte olduğu" dogmasına göre düzenleyeceği belirtilmiştir. [454]

Yunanistan'ın uygulamakta olduğu savunma politikasının; NATO planları çerçevesinde, Varşova Paktı'ndan gelebilecek bir saldırıya göre düzenlenmiş olmasına karşın uygulamada, Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin bir savaş riskini taşıması dikkate alınarak 1974 yılından beri, zaten Yunanistan'daki hükümetler, ulusal silahlı kuvvetleri bir Türk-Yunan savaşı olasılığına göre yeniden konuşlandırmışlardır. Dolayısıyla, 1985 yılı başlarından itibaren yürürlüğe konulması kararlaştırılan Yeni Savunma Doktrini'nin askeri bir değişiklik getirmekten çok siyasi nitelikte bir karar olduğu düşünülmüştür.

Gerçekten de, Papandreu liderliğindeki PASOK hükümetinin bu yöndeki çabalarını açıklaması ile birlikte, gerek basın ve muhalefet partileri gerekse diplomatik/askeri çevreler, 1974'den beri Yunan Silahlı Kuvvetleri'nin aşamalı olarak Türkiye ile bir savaş olasılığına göre konuşlandırıldığını belirtmiş; uygulanmak istenen planları daha çok siyasi nitelikte olarak görmüşlerdir. Bir çok gözlemci, Papandreu'nun,  Yunan dış politikasının öncelikleri arasında gördüğü Kıbrıs sorununa BM Genel Sekreteri'nin gözlemciliği altında, görüşmeler yoluyla çözüm bulunması çabalarının önemli ilerlemeler kaydettiği ve Yunan iç politikasında da yakın tarihli bir seçimin gündemde olduğu sırada, PASOK hükümetinin Türkiye'yi hedef aldığını açıklamaktan çekinmediği bir askeri doktrin değişikliğini gündeme getirmesini kuşku ile karşılamıştır.

Basındaki haberlerde, olayın içsel boyutlarına da değinilmiştir. "Papandreu tarafından açıklanan Yunan Silahlı Kuvvetleri'nin yeniden konumlandırılması çoktan gerçekleştiği için, bu yeni doktrin aslında fazla bir şey değiştirmeyecek; Ada'nın bölünmesiyle sonuçlanan 1974 yılındaki Kıbrıs buhranından bu yana tüm Yunan birliklerinin yarısından fazlası gerçekten de ezeli düşman ve NATO ortağı Türkiye'yi göz önüne alarak konumlandırılmıştı. Papandreu'nun şimdi, diğer NATO ortakları için de dezavantajlı olacak şekilde Türkiye aleyhtarı telden çalması ve ulusçu hislere hitap etmesi iç politik durumla ilgili; 1985'te ülkede genel seçimler yapılıyor. NATO'dan ayrılmak, Ortak Pazar içinde özel statü elde etmek, ülkedeki ABD üslerini kapatmak gibi pek çok şey vaadeden ancak bu sözlerinin çok azını tutan sosyalist Papandreou, Türk tehlikesini abartmakta, dikkatleri başka alanlara kaydırmak için yeni düşman tabloları yaratmakta, halkına kendisi olmaksızın Yunanistan'ın düşmanlarının eline geçeceğini telkin etmektedir." [455]

Yeni Savunma Doktrini tartışmaları yaşanırken, Yunan Silahlı Kuvvetleri'nde üst düzey 28 subayın emekliye ayrılması ve Papandreu'yu destekledikleri öne sürülen kıdemli bazı askerlerin rütbelerinin yükseltilmesi eleştirilere yol açmıştır.

1985 yılı ortalarında yapılan seçimlerde oy kaybına uğramasına karşın PASOK'un parlamento çoğunluğunu sağlayarak hükümeti kurmasıyla başlayan yeni süreç içerisinde, PASOK'un Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin nasıl bir yönelim izleyeceği merak konusu olmuştur.

PASOK hükümetinin bu döneminde daha önce uygulanmaya çalışılan ideolojik yaklaşımlardan pragmatik yaklaşıma doğru bir kayışın olduğu söylenebilir. Özellikle ABD, NATO, AET ile olan ilişkiler çerçevesinde Yunanistan'ın Türkiye ile ilişkilerindeki katı tutumdan vazgeçerek diyaloga ortam hazırlamasını gerektirmiştir. Uluslararası sistem çerçevesinde Türk-Yunan uyuşmazlığının giderilebilmesi için iki ülke arasında bir diyalog ortamının yaratılması gereğinin giderek daha fazla dile getirilmesi, Türkiye'nin uzun süreden beri Yunanistan'la karşılıklı bir diyalog arayışı içerisinde olması, Papandreu liderliğindeki PASOK'u güç durumda bırakmıştır. Üstelik Yunan iç politikasında da iki ülke arasındaki ilişkilerde bir diyalogun gereğinden söz edilmeye başlanmış; Türkiye ile diyalogdan kaçınan taraf olmamak için, Papandreu üzerinde eleştiriler yoğunlaşmıştır. Diğer yandan, Papandreu'nun Türkiye ile bir diyalog ortamı yaratabilmesi için daha önce izlemiş olduğu politikalarda geri adım sayılabilecek bir değişikliğe gitmesi gerekmiş; bu durumun Yunan iç politikasında PASOK'un inandırıcılığını zayıflatacağı düşünülmüştür. Sürekli ve aşikar Türk tehditinden söz ederek Yunanistan'ın ulusal egemenlik haklarını ve toprak bütünlüğünü ilgilendiren hiç bir konuda Türkiye ile görüşme masasına oturmayacağını açıklayan ve iki ülke arasında bir diyalog sürecinin başlatılması için de her şeyden önce, Türkiye'nin Kıbrıs'taki askerlerini geri çekmesi gerektiğini ve Yunanistan'ın Ege Denizi'ndeki hükümranlık haklarını tanıması gerektiği şartını ileri süren PASOK hükümeti, bir anda Türkiye ile bir diyalog içine girme durumuyla karşılaştığında bir ikilem yaşamıştır.

1987 yılında iki ülke arasında Ege Denizi kıta sahanlığı konusunda çıkan bunalım sonrasında ABD, NATO ve AET çerçevesinde yürütülen arabuluculuk çabaları iki ülke arasında bir diyalog kurulmasının yollarını açmıştır. Dolayısıyla, 1987 Mart bunalımı, iki ülke liderleri arasında başlatılacak olan DAVOS zirve görüşmelerinde ulusal kamuoylarının göstereceği tepkileri yumuşatma olanağı vermiş; iki  ülke arasında barış ve diyalogun kurulması konusunda ılımlı bir hava esmeye başlamıştır.

Bir başka açıdan, Türkiye ve Yunanistan arasında yaşanan 1987 bunalımı, Yunanistan'da PASOK hükümetinin dış politikasında stratejik değişikliklerin ulusal kamuoyuna daha kolaylıkla kabul ettirilebilmesine olanak sağlamıştır. Gerek Türkiye ile bir diyalogun başlatılmasına ortam hazırlaması, gerekse ABD ile olan ilişkilerin yeni bir temele oturtularak Savunma ve Ekonomik İşbirliği Antlaşması'nın imzalanmasını ve bu çerçevede; Yunanistan'daki ABD üslerinin kaldırılması isteklerini geçici olarak gündemden kaldırılmasını ulusal kamuoyuna daha kolaylıkla kabul ettirmek mümkün olmuştur.

Bununla birlikte, 1987 bunalımı, Yunan iç politikasında iktidar ile muhalefet partileri arasında suçlamaları kızıştırmıştır. YDP lideri Mitsotakis, Papandreu'yu Türkiye'ye ödün vermekle suçlamış; "Papandreu, söz konusu sondajları yasaklamakla, Türkiye'nin yayılmacılık siyasetini cesaretlendirmiştir," demiştir. [456]

Buna karşılık; Hükümet Sözcüsü Y. Rombatis; Mitsotakis'e sert bir yanıt vermiş;

"... Mitsotakis, Hükümetin son hareketiyle, Yunanistan'ın ulusal egemenlik haklarını koruduğunu ve bölgede bir savaşı ortadan kaldırdığını çok iyi bilmektedir. Ancak bütün bunlara rağmen, başka karar merkezlerinin iddialarını benimsemekte ve Hükümeti ödün vermekle suçlamaktadır. Sayın Mitsotakis, Dışişleri Bakanlığı'nı da yalancılıkla suçlamaktadır... Mitsotakis'in sözleri, kendisinin yalan söylediğini, kendisinin gerginlik yaratmak isteyen olduğunu ve bu son gerilimde çıkarları zedelenen yabancı merkezlerin yararına çalıştığını göstermektedir... Bern Tutanağı uyarınca, biz karasularımız dışında petrol aramaya kalkıştığımızda, karşı taraf her zaman tepki göstermiştir. Biz burada Bern Tutanağı'nın başka bir dönemde ve görüşmelerin yapıldığı bir anda başka koşullarda imzalandığını savunarak, bunun geçersiz olduğu şeklindeki görüşlerimizi bir kez daha tekrarlıyoruz... Muhalefetin ulusal sorunlarımızı bu kadar sorumsuzlukla karşılaması ülkemiz için gerçekten çok tehlikelidir."  [457]

Diğer yandan; uluslararası basında yer alan yazılarda Papandreu'nun izlediği yaklaşımdaki asıl amacın iç politikaya yönelik olduğu dile getirilmiştir.

"... Papandreou ne yapmak istiyordu?.. (Papandreou) etkin Yunan göçmen toplumu içinde ve solcularla beraber Türkiye aleyhtarı hisleri körüklemektedir. Partisinin belediye seçimlerinde uğradığı büyük yenilgiden sonra, dikkatleri, baş aşağı giden Yunan ekonomisinden ve en son olarak ortaya attığı Ortodoks Kilisesi arazilerinin istimlak edilmesi şeklindeki çirkin planından uzaklaştırmaya ihtiyacı vardır. ABD'de Türkiye'ye yapılan güvenlik yardımı oranının görüşüldüğü ve Türkiye'nin Avrupa Ekonomik Topluluğu'na üyelik imkanlarının resmen araştırıldığı bu aşamada 'Türk tehditi'nden bahsetmek çok işine gelmektedir."  [458]

DAVOS süreci çerçevesinde; Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerde başlayan yakınlaşma, Yunan iç politikasında PASOK hükümetine yönelik eleştirilere hız kazandırmıştır. Kısa bir süre öncesine kadar Türkiye ile diyalogu vatan hainliğiyle eş tutan Papandreu'nun böylesi bir ani dönüşle Türkiye ile diyalog sürecine girmesi, hükümete karşı kuşku doğurmuştur.

"... Başbakan Papandreou, uzun süren soğuk savaştan sonra, yeni Türkiye felsefesini ve barışçı rolünü, seçim kampanyası malzemesi yapabileceğine inanmıştı. Daha önceki konuşmalarında ve seçim kampanyalarında, Türkiye'ye karşı güvensizlik ve Türk saldırı korkusu tohumları ekmekle, şimdi uyguladığı yumuşama politikasına halkın gösterdiği reaksiyonu yanlış değerlendirmiş olduğu anlaşılıyor. Kamuoyu araştırmaları, Papandreou ve partisinin Davos'tan bu yana itibarını yitirdiğini gösteriyor. Türk-Yunan diyaloguna karşı çıkan aşırılar, halen Atina sokaklarında bildiri dağıtıyorlar. Bu bildirilerde, 'Faşist Özal'ın Yunan topraklarına ayak basmaması' isteniyor... Bu terör eylemlerinin ardında yalnızca küçük bir azınlık bulunuyor. Ama Yunanlıların yüzde 30'u Özal'ın beklenen ziyaretini bir provokasyon olarak görüyor. Papandreu'nun partisi içinde dahi bazı kişiler, 'Davos ruhuna' karşı çıkma cesaretini gösterebiliyorlar. PASOK Partisi'ne mensup milletvekilleri, Türkiye aleyhtarı gösterilere katılıyorlar. Yunanistan'ın Kıbrıs'daki Büyükelçisi, hükümet politikasını açıkça eleştirdi... Muhalefet de şimdi, Doğudaki komşuya duyulan yaygın güvensizlikten yararlanmaya çalışıyor. Moskova yanlısı komünistlerden, muhafazakar Yeni Demokrasi Partisi'ne kadar tüm partiler, gerginliğin giderilmesine karşı olanları kazanmaya çalışıyor. Davos öncesi ön şartsız olarak görüşmelerden yana çıkan muhafazakarlar, Türkiye ile diyalogda Kıbrıs ve kıta sahanlığı gibi anlaşmazlık konularının ele alınmasını talep ediyorlar....Yunan basını da milliyetçi karakterli Helenlerin beklentilerini abartmakla geri kalanının tamamlıyor... Halkın aşırı beklentilerini dikkate alan Papandreou, güç bir denge kurmak zorunda. Suçlamalar, teskin etmeler ve uyarılarla Helenleri yola getirmeye çalışıyor. Yeni politikasını demokratik kurumlarda sistemli bir biçimde önceden hazırlayamamış olmasının acısını çekiyor. Papandreou, eski politikası ile yeni politikası arasındaki derin uçurumu hala giderebilmiş değil. Geçmiş yıllarda yanlış politika izlediğini itiraf etmiş olmamak için, Türkiye ile Yunanistan'ın barış içinde yan yana yaşamaları yolunda etkili olmada ağırlığını her tür türlü rizikosu ile terazinin kefesine koymaktan çekiniyor. Atina'daki kötümserler, Papandreu'nun arkada bir açık kapı bırakması nedeniyle, sonunda eskiye dönme mecburiyetinde kalacağını ihtimal dışı bırakmıyorlar."[459]

Diğer yandan, Özal'ın Atina'ya yapacağı ziyaret sırasında yapılacak görüşmelerin iki ülke arasındaki sorunlara somut çözümler getirmesinin henüz beklenmemesi gerektiği; yapılacak görüşmelerin iki ülke arasındaki diyalog sürecini güçlendirmek ve karşılıklı güvensizliği azaltmak amacına yönelik olduğu ileri sürülmüştür. Gerçekten de Özal, Atina'ya gelmeden önce yapmış olduğu açıklamada bu noktaya dikkatleri çekmiş; Yunanistan'ın bir seçim dönemi içerisine girecek olmasının Papandreu hükümetinin hareket alanını kısıtlayacağını belirtmiştir.

Basın ve kamuoyunun yanı sıra, muhalefet partilerinin yaklaşımları karşısında, Türkiye ve Yunanistan arasında DAVOS ile başlayan diyalog arayışları büyük ölçüde her iki ülke siyasi liderlerinin kişisel prestijlerine bağlı olarak yürütülmüştür. Özellikle Yunanistan açısından, ulusal kamuoyunun beklentilerinin aksine, Yunanistan'ın Türkiye ile bir diyalog süreci içerisine girmesi, hükümetin sert eleştirilerle uğraşmasına yol açmıştır. Ancak, iki ülke arasındaki ilişkilerin daha fazla sertleşmesini bir ölçüde önleyebilmiş olması ve diyalog arayışlarına gidilebileceğini göstermesi bakımından DAVOS'la başlayan süreç olumlu bir işlev görmüştür. 
  
 


448- Atina Radyosu, 14 Ağustos, 1983. Helenizm'den söz edilmesi, Enosis ve Megali İdea gibi yaklaşımların hala Yunan dış politikasının öncelikleri arasında olduğu kanısını uyandırmıştır. 
449- Kıbrıs Rum Basını, 22 Eylül 1983. 
450- AP, 18 Ekim 1983. 
451- Atina Radyosu, 2 Nisan 1984. 
452- Atina Haber Ajansı, 5 Mayıs 1984. 
453- Atina Radyosu, 7 Mayıs 1984. 
454-  Bu konuda bkz,; Atina Radyosu, 17 Aralık 1984, Kathimerini, 19 Aralık 1984; Apoyevmatini, 19 Aralık 1984; Rizospatris, 18 Aralık 1984; To Vima, 18 Aralık 1984; Eleftherotipia, 17 Aralık 1984. 
455- E. Antonaros, "Atina'nın Savunma Planları NATO Ortaklarını Yanıltıyor-Papandreou'nun Düşman Arayışı," Die Welt, 20 Aralık 1984; Eleftheros Tipos, 17 Aralık 1984; Apoyevmatini, 19 Aralık 1984. 
456- Bkz; BYE, 29-30 Temmuz 1987. 
457- Atina Radyosu, 30 mart 1987. 
458- Wall Street Jurnal, 31 Mart 1987. 
459- Anke Weig, Frankfurter Algemain Zeitung, 10 Haziran 1988.

İÇ VE DIŞ POLİTİKA KAYGILARININ ETKİSİ
1974 Sonrası Dönem


Yunan iç politikası açısından Türk-Yunan ilişkilerinde yaşanan gerginliğin ve karşılıklı güvensizliğin söz konusu edildiği bir başka dönem ise 1974 Kıbrıs  bunalımı ile ortaya çıkmıştır. Askeri cuntanın Türkiye'nin Kıbrıs'a askeri müdahalede bulunmasına yol açan darbe girişiminde bulunmasının ardından yaşanan olaylar Yunan iç politikasında köklü değişikliklere yol açmıştır. Türkiye'nin garantörlük sıfatına dayanarak bir dizi garantörler arası görüşmeden sonra Kıbrıs'taki Türk toplumunun hak ve statülerini korumak amacıyla askeri müdahalede bulunması dolaylı olarak Yunanistan'da askeri cuntanın iktidarı terk etmesine yol açarken Yunan ulusal dayanışmasının yeniden oluşturulması çabalarında sivil iktidarı ele alan yöneticilere büyük bir olanak sağlamıştır. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında bir Türk-Yunan savaşı olasılığının gündemde olması, Yunanistan'da askeri cuntanın iktidardan uzaklaşması ile hükümete gelen Karamanlis'e cuntadan sivil yönetime geçişin sarsıntısız olmasını, iç çatışmaları önleme olanağını vermiştir. Türkiye ile bir savaş olasılığı, sıklıkla vurgulanarak ulusal dayanışma korunmak istenmiştir.

Türkiye'nin Kıbrıs'a askeri müdahalesini izleyen günlerde Yunanistan'da iktidarın Karamanlis'in liderliğinde sivillerin eline geçmiş olmasına karşın, tam anlamıyla bir yönetimsel karmaşa yaşanmıştır. Sivil idarenin ordu üzerindeki denetiminin ne ölçüde sağlanabildiği konusunda derin kuşkular bulunmuştur. Diğer yandan, sivil iktidar, silahlı kuvvetler ve halk birbirine ne ölçüde güvenebileceğini uzun süre kestirememiştir. Bir yandan cunta dönemindeki baskı ve şiddetin ortaya çıkarmış olduğu ordu/cunta karşıtı duygular, diğer yandan cuntanın sebep olduğu Kıbrıs bunalımından doğabilecek olan bir Türk-Yunan savaşı riski, tüm Yunanistan'da şaşkınlık ve endişe dolu bir süreç ortaya çıkarmıştır.

Türkiye'nin Kıbrıs'a askeri müdahalesine olanak verdiği için suçlanan askeri cunta sonrasında iktidara gelen Karamanlis, böylesi bir ortam içerisinde, Yunanistan'da sivil yöneticiler, siyasi partiler, ordu ve halk arasındaki karşıtlıkları ortadan kaldırmak yönünde çaba gösterirken, Türkiye ve Yunanistan arasında bir savaş çıkabileceği olasılığını iç politikada sürekli gündemde tutmuştur.

Bu açıdan bakıldığında, Kıbrıs olayları ve Türkiye'nin askeri müdahalede bulunmasının, Yunanistan'da Karamanlis yönetimine cunta döneminde sarsılan ulusal dayanışmayı yeniden kurma olanağı tanıdığı söylenebilir. Gerçekten de, Türkiye'nin başlangıçtan beri iki aşamalı olarak düşündüğü Kıbrıs'a müdahalesinin ikinci aşamasının Karamanlis'in iktidara geçmesinden sonra, sivil liderlerle yürütülen diplomatik görüşmelerin başarısız kalması sonucunda gerçekleşmiş olması, bir Türk-Yunan savaşı riskinin daha fazla olduğu kanısını uyandırmış, Karamanlis'in bu olasılığı iç politikada gündemde tutarak dayanışmayı sağlamasına olanak vermiştir.

Türk-Yunan ilişkilerinin gerginliğini koruması ve barışçıl görüşmelere rağmen sorunlara her iki tarafı da memnun edecek bir çözümün bulunamaması, Yunan dış politikasında önemli değişikliklere yol açmıştır. Öncelikle, ABD ve NATO'nun Türk-Yunan uzlaşmazlığında Türkiye'ye karşı ılımlı davrandığı ve Kıbrıs olayları sırasında Türkiye'yi engellemediğine olan inançla, Karamanlis yönetimi, ulusal kamuoyunda yoğunlaşan ABD ve NATO karşıtı tepkileri dikkate alarak, Yunanistan'ın NATO askeri kanadından ayrılmasına karar vermiştir. Ancak, Karamanlis'in bu kararı Yunanistan'ın Batı sisteminden kopması şeklinde yorumlanmamış, aksine, Karamanlis, Yunanistan'ın Avrupa'ya, Batı'ya ait olduğu inancını kamuoyuna benimsetmeye özel önem vermiştir. Dolayısıyla, Avrupa Konseyi ve AET çerçevesinde kurulacak ilişkiler, Yunanistan açısından Batı'ya bağlılığın işareti sayılmıştır.

Bir başka açıdan, askeri müdahalenin ikinci aşaması Karamanlis'in yönetime geçmesinden kısa bir süre sonraya rastlarken, Türkiye hakkındaki olumsuz görüşleri artırmıştır. Karamanlis, ikinci müdahalenin kendisini Yunan kamuoyu önünde güç durumda bıraktığını, yeni yönetimin -Kıbrıs Rum toplumunu Türk saldırısı karşısında yalnız bırakmış olduğu için- Yunan kamuoyu önünde saygınlığından kaybettiğini ileri sürmüştür. Bu saygınlık kaybı ise, ancak, Karamanlis'in barışı seçen ve Yunanistan'a demokrasiyi yeniden getiren kişi olarak tanıtılması; Türkiye'nin Kıbrıs ve Yunanistan'a karşı saldırgan ve yayılmacı amaçlar beslediğinin dile getirilmesi ve NATO'dan ayrılmayla dengelenmeye çalışılmıştır.

Yunan kamuoyunun Türkiye karşıtı tepkisi, Karamanlis yönetiminin görüşmeler sırasındaki tutumunu da etkilemiştir. Türk-Yunan savaşı olasılığına karşın Karamanlis yönetiminin  Yunan Silahlı Kuvvetlerinin durumunu göz önünde bulundurarak askeri bir seçeneği kullanılabilir bulmaması, diplomatik girişimlere ağırlık verilmesine yol açmıştır. Diplomatik girişimler sırasında ise, Karamanlis yönetimi, Yunan kamuoyunun aşırı duyarlılığını ileri sürerek kendinden ödün beklenmemesini dile getirmiş, bu durum gerek Kıbrıs sorununa gerekse iki ülkeyi ilgilendiren diğer sorunlara ortak bir çözüm bulunmasını engellemiştir.

Türkiye'nin 20 Temmuz'da başlattığı birinci harekâtın 22 Temmuz'da kabul edilen ateşkesle durmasının ardından, 23 Temmuz'da askeri cunta çökmüş, 24 Temmuz'da Karamanlis Yunanistan'a gelerek Başbakan olmuştur. Ateşkesle birlikte, Yunanistan'da işbaşına gelen Karamanlis yönetimi ve Türkiye arasında diplomatik görüşmelere Cenevre'de başlanmış, ancak 30 Temmuz'da sona eren birinci tur görüşmelerde bir sonuca varılamamıştır. 6 Ağustos'ta başlayan ikinci tur görüşmelerden de bir sonucun elde edilememesi üzerine Türkiye, 14 Ağustos'ta harekâtın ikinci bölümüne başlamıştır.

24 Temmuz ile 14 Ağustos arasında geçen sürede, Yunanistan'da sivil yönetimin, Kıbrıs sorununa bir çözüm bulunabilmesi için gerekli adımları atabilecek olanak ve yapılaşmadan yoksun olduğu anlaşılmıştır. Gerçekten de, birinci ve ikinci Cenevre görüşmeleri sırasında Yunan temsilcileri ne Türkiye'nin çözüm önerilerini mantıklı ve tutarlı bir şekilde değerlendirebilmişler ne de kendileri böyle bir öneri getirebilmişlerdir. Hatta, Türkiye tarafından son bir çözüm umudu olarak önerilen kantonal formül bile dikkate alınmamış, daha sonra Karamanlis'in açıkladığı gibi Türkiye'nin bu önerisi kendisine iletilmemiştir bile. [447]

Bir başka açıdan, Türkiye'nin kararlılığı ve uluslararası koşullar, Karamanlis yönetimi tarafından sağduyu ile ele alınamamıştır. Kıbrıs'ta ateşkes sağlanmış, Türkiye ile diplomatik görüşme süreci açılmış, gerek Makarios gerekse Sampson işbaşından uzaklaştırılmış ve yerine Klerides getirilmiş, ancak, Karamanlis yönetimi bu ortamda, yeniden uluslararası kamuoyunda artmaya başlayan Yunan sempatisinden yararlanarak Türkiye'ye baskı uygulanmasına çalışmış ve baskılar sonucunda Türkiye'nin daha fazla ileri gidemeyeceğini ve Yunanistan'ın görüşlerinin kabul edileceğini sanmıştır.

Türkiye'nin ikinci harekata başvurmak zorunda kalması, Karamanlis yönetimini bir bakıma zor durumda bırakırken, Yunan iç politikasında gerekli olan ulusal dayanışma ve birlikteliği sağlaması bakımından olumlu bir rol oynamıştır. Gerçi askeri cunta dönemi yöneticilerin silahlı kuvvetlerdeki görevlerine devam etmeleri yeni yönetimi tedirgin etmiş ve davranışlarını sınırlandırmıştır; ancak, cunta karşıtı kamuoyunun yoğun tepkisi sivil yönetime belirgin bir serbesti tanımıştır.

Bu ortam içerisinde, yeni Yunan yönetimi, Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkileri bozan konularda ve gündemdeki en önemli sorun olan Kıbrıs sorununda cesaretli kararlar alamamış, sorunlara bir çözüm yolu bulunmasını sağlamaktan çok, demokrasiye yeniden geçişin sarsıntısız olmasına çalışmış, Yunan ulusal dayanışmasını sağlama çabası içine girmiştir.

Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin 1974 Kıbrıs olayları sonrasındaki yönelimine bağlı olarak, Yunan iç politikasında Türkiye'ye daha fazla yer verilmeye başlanmıştır. Özellikle, Ege Denizi kıta sahanlığı konusundaki gelişmelerin iki ülke arasındaki gerginliği tırmandırması, Yunan dış politikasının hareket sahasını kısıtlamıştır. NATO'nun askeri kanadından ayrılmış olduğu için silahlı kuvvetlerin gereksinimlerinin giderek daha fazla oranda Yunan ekonomisi üzerinde ağır bir yük oluşturmaya başlamasının yanı sıra, ulusal güvenlik açısından Türkiye'nin Yunanistan'a yönelik bir tehdit kaynağı oluşturduğuna olan inanç Yunan Silahlı Kuvvetlerinin  yeni bir yapılanmaya kavuşturulmasını gerektirmiştir. 1980'li yılların başına kadar Yunanistan, Türkiye ile ikili ilişkilerinde daha çok diplomatik baskı arayışları içerisinde bulunurken, izlenen bu yaklaşım, Yunanistan'da  Papandreu liderliğindeki PASOK tarafından eleştirilmiş, Türkiye'ye karşı daha sert bir politikanın izlenmesi gerektiği iddia edilmiştir. Bu durum öyle bir hal almıştır ki, 1976 Ağustos ayında Türkiye HORA araştırma gemisini Ege Denizi'nde araştırma yapmakla görevlendirdiğinde, Papandreu, Yunanistan'ın Türkiye'ye karşı sert önlemler almasını, HORA'nın batırılmasını önermiştir.

1974-80 süreci içerisinde Yunanistan'da birbiri ardına iktidara gelen muhafazakar hükümetler, Yunanistan'ın Türkiye ile doğrudan bir savaşın eşiğine gelmesinden özenle kaçınmış ve Türkiye ile olan sorunlar bu ülke üzerinde oluşturulan uluslararası baskıların eşliğinde çözümlenmeye çalışılmıştır. ABD'nin Türkiye'ye uygulamakta olduğu silah ambargosunun Kıbrıs sorununda sağlanacak gelişmelere bağlanmış olması, Avrupa Konseyi, NATO siyasi kanadı çerçevesinde Türkiye'ye uygulanan baskılar bu bağlamda sıralanabilir. Bu dönemde Türkiye'nin ekonomik bakımdan içinde bulunduğu bunalım ve dış yardım, kredi gereksinimi içerisinde olması, uygulanacak baskıları daha da artırmıştır

Diğer yandan, demokratik rejimin yerleşmesine koşut olarak, Yunanistan'ın Batı'ya, Avrupa'ya olan bağlılığı daha da artırılmaya başlanmış, Yunanistan'ın Avrupa Konseyi, AET ile olan ilişkileri yeni bir çizgiye oturtulmaya çalışılmıştır. Bu bağlamda, Karamanlis'in ABD karşısında daha bağımsız, ancak Avrupa ile ilişkileri sağlam temellere oturtulmuş bir Yunanistan kurmak arzusu, giderek Yunanistan'ın askeri açıdan da Avrupa ile olan bağlarını kuvvetlendirmesini zorunlu kılmıştır. Sonunda, Yunanistan'ın NATO askeri kanadından çıkmasının yarardan çok zararlı sonuçlar doğurmaya başladığı görülmeye başlanmış ve 1977 yılından itibaren Yunanistan, NATO askeri kanadına geri dönüş yollarını aramaya başlamıştır. Gerek Yunanistan'ın AET'e tam üye olma isteğine diğer üye ülkelerin Türkiye ile olan ikili sorunlarını çözümleme şartı getirmiş olması, gerekse NATO askeri kanadına dönüş için Türkiye'nin vetosunun giderilmesi gereği, Yunanistan'ın dış politikasında Türkiye ile olan ilişkilere belirgin bir öncelik kazandırmıştır.

Bir başka açıdan, 1980'li yıllara değin gerek Karamanlis ve sonra gelen Rallis döneminde izlenen politikalar daha sonra 1981 yılında iktidara gelen Papandreu liderliğindeki PASOK'a avantaj sağlamıştır. 
  
 


447-  Bkz; M. A. Birand, Diyet..; Yalçın Doğan, "10. Yıldönümünde..," ayrıca, Karamanlis'in Yunan basını ile yapmış olduğu görüşme, 20 Temmuz 1975.

İÇ VE DIŞ POLİTİKA KAYGILARININ ETKİSİ
Yunan Dış Politikası'nda Türk-Yunan İlişkileri ve İç Politika Kaygıları


Yönetimlerin iç politika kaygılarıyla davranarak iki ülke arasındaki ilişkileri sarsacak olaylara sebep olduklarının örneklerine Yunanistan açısından da değinilebilir. Gerçekten de, ilerleyen dönemlerde Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin bozulmasında oldukça önemli bir yere sahip bulunan  Kıbrıs konusunun Yunanistan'da iç politika gündemine getirilişi ve Kıbrıs'ın Yunanistan'la birleşmesi konusunun bir ulusal dava niteliği kazanması süreci dikkate alındığında, iç politika kaygılarının yoğun etkide bulunduğu görülmektedir. İkinci Dünya Savaşı sırasında Yunan halkının müttefikler yanında yer alarak İtalyanlara ve Almanlara karşı verdikleri savaşın karşılığı olarak Oniki Adalar'ın Yunanistan'a verilmesi Kıbrıs'a ilişkin beklentilerin yeniden gündeme gelmesine yol açmıştır. Başlangıçta İngiltere ile olan ilişkilerin bozulmamasına özen gösterilirken, Türkiye ve Yunanistan arasındaki statükonun bozulması dikkate alınmadan bu tarz bir politika izlenerek Yunan halkının ulusçu duygularının uyarılmış olması, ilerleyen dönemlerde sağduyulu düşünmeyi güçleştirmiş, izlenecek politikalarda ulusal kamuoyunun beklentilerinin aşırı ölçüde etkili olmasına yol açmıştır. [444]

Diğer yandan, savaş sonrası dönemde Yunanistan'da ve Kıbrıs'da özellikle Kilise tarafından uyarılan Enosis yönündeki ulusçu isteklerin gerçekleştirilebilmesini sağlamak için Yunanlı yöneticiler büyük ölçüde bir ikilem içerisine düşmüşlerdir. Bir yandan, 1949 yılına değin süren iç savaş sırasında sarsılan ulusal dayanışmayı yeniden sağlamak için çaba gösterilirken, diğer yandan da Yunan ulusal birliğinin sağlanmasına koşut olarak, soğuk savaşın getirmiş olduğu ulusal güvenlik kaygılarını azaltacak uluslararası bağlantıların kurulması gereği, Yunan devlet adamlarının Kıbrıs konusunda kamuoyunda yaygınlaşan Enosis isteklerini uluslararası gündeme getirmelerini güçleştirmiştir. Özellikle, büyük ölçüde İngiltere'ye bağımlı olan bir Yunanistan'ın, bu ülkeyle olan stratejik çıkar ve bağlarını sarsmasını göz ardı ederek bu ülkenin egemenliğinde bulunan bir ada üzerinde hak iddiasında bulunması uygun bulunmamıştır bu dönemde. Dolayısıyla, Kıbrıs konusunda Yunanistan'da resmi bir politikanın oluşması büyük ölçüde iç politik sistemin ve ulusal dayanışmanın yerleşmesine koşut olarak yürümüştür. Diğer yandan, İngiltere'nin Akdeniz bölgesinde üstlenmiş olduğu liderlik rolünü ABD'ye kaptırmaya başlaması da Yunanistan'ın İngiltere karşısında daha rahat hareket edebilmesini kolaylaştırmıştır.

Yunanistan'ın Kıbrıs konusundaki istemlerini uluslararası alana taşıma girişimlerinde iç politika kaygılarının etkisini görmek mümkündür. 1952 yılında Papagos'un seçimlerde başarı kazanarak iktidara gelmesinde Kıbrıs konusunun ilk kez bir partinin programında yer almış olmasının ve Papagos'un, İngiltere'ye karşı Yunan kamuoyunun isteklerini savunabilecek ulusal lider olarak görülmüş olmasının etkili olduğu söylenebilir. Gerçekten de, Papagos, 1954 yılında Kıbrıs konusunu uluslararası gündeme taşırken büyük ölçüde Yunan kamuoyunun göstermiş olduğu duyarlılığa ve Yunan kamuoyunda uyandırmış olduğu saygınlığa dayanmıştır. [445]

Diğer yandan, Yunanistan'da özellikle 1960 sonrası dönem Türk-Yunan ilişkilerinin Yunan iç politikasındaki dalgalanmalardan etkilendiği dönem olmuştur. Zürih ve Londra Anlaşmalarıyla Kıbrıs'ta Türk ve Rum toplumları arasında hak ve statülerinin belirlenmiş olduğu ve garanti altına alındığı bir bağımsız Kıbrıs devletinin kurulmuş olmasına karşın, kısa bir süre sonra, Yunan ve Rum kamuoyunun Enosis yönündeki istemlerinden bütünüyle vazgeçmediği ortaya çıkmıştır. Bu durum, Türkiye ve Yunanistan arasında ilişkilerin yeniden dostluk ve işbirliği çerçevesinde geliştirileceği ümitlerini suya düşürmüştür. Kısa süre sonra, Kıbrıs'ta Türk toplumuna yönelik şiddet hareketlerine dönüşen toplumlararası görüş ayrılıkları, Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkileri temelden sarsarken Yunanistan'da bağımsız bir Kıbrıs'tan Enosis'e nasıl ulaşılacağının olası planları yapılmaya başlanmıştır. Enosis'in gerçekleşmesine en önemli engelin Türkiye oluşu karşısında Yunanistan, Türkiye'nin Kıbrıs'a askeri müdahalesini güçleştirecek her türden önlemi alma yoluna gitmiş ve 1963-64 bunalımları sonrasında Kıbrıs Rum toplumuna askeri gereç ve uzman yardımında bulunmaya başlamış, sayıları 20 bini bulan oranda asker gizlice Kıbrıs'a gönderilmiştir. [446]

Bir yandan iç politikada Kıbrıs'ın Yunanistan'a bağlanması isteklerinin kamuoyu önünde siyasi partilere yüklediği sorumluluk, diğer yandan, Türkiye'nin Yunan kamuoyunun isteklerinin gerçekleşmesi önünde oluşturduğu engel, Yunan hükümetlerinin rasyonel davranmalarını güçleştirmiştir. İç çekişmelerin ötesinde, siyasi partiler, silahlı kuvvetler, kilise ve üniversitelerin Kıbrıs konusundaki duyarlılığı ve görüş birlikteliği, giderek, hükümetlerin Türkiye engelini iç politikada daha fazla gündeme getirmelerine ve Türkiye karşıtı ulusçu duyguların güçlenmesine yol açmıştır. Bir anlamda, hiçbir paylaşıma gitmeden ve adada yaşayan Türk toplumuna azınlık hakları dışında hiçbir eşitlikçi hak tanımadan gerçekleştirilecek Enosis'i; gerek diplomatik görüşmeler gerekse sıcak çatışmalarla elde edilememesinin Yunan kamuoyunda yarattığı düş kırıklığı, yönetime karşı güveni sarsan bir konu olmuş, iktidar/muhalefet ayrımı içerisinde hükümetin başarısızlığı Türkiye faktörü ile giderilmeye çalışılmıştır.

Diğer yandan, Türkiye ve Yunanistan arasında yaşanan uyuşmazlık ve karşılıklı güvensizliğin yöneticilere iç politikada karşılaşmış oldukları sorunları gündemden uzaklaştırma ve kamuoyunda yönetime karşı oluşan tepkileri azaltma olanağı verdiği söylenebilir. Bu bakımdan 1967 Nisan ayında Yunanistan'da gerçekleştirilen askeri darbe sonrasında iktidara el koyan yöneticilerin Türk-Yunan ilişkilerine ve bu arada Kıbrıs sorununa yaklaşımları ilginçtir. Askeri yönetimin iç ve dış politika çıkarları bakımından başarılı sonuçlar elde edebilmesi için ilgilendiği konuların başında Yunan kamuoyunun hemen tümünün ortak ilgisini üzerinde toplayan ve sivil iktidarların bir türlü ilerleme kaydedemediği Enosis konusunda ciddi adımlar atmak gelmiştir. Cunta aleyhinde oluşan kamuoyu tepkisi, bir bakıma, Enosis yolunda atılacak adımlara bağlı olarak değerlendirilmiştir. Ancak, cuntanın Kıbrıs konusunu iç politikada karşılaşmış olduğu kamuoyu tepkisini giderme amacıyla ele alışı, ortaya çıkan gelişmeler sonucunda cuntanın bu kararında isabetli davranmadığını göstermiş ve cunta aleyhine görüşlerin daha güçlenmesine yol açmıştır.

Yunan askeri cuntası, başlangıçta Enosis'e ulaşmak için Türkiye ile diplomatik görüşmelere gidilmesi yolunu denemiş ve bu amaçla 9-10 Eylül 1967 tarihinde Türk-Yunan temsilcileri Trakya sınırında biraraya gelerek görüşmelerde bulunmuşlardır. Ancak, bu görüşmelerde Türk tarafının Enosis fikrine mutlak karşıt olması bu yöndeki çabaları sonuçsuz bıraktığı gibi, görüşmeler Yunan kamuoyunda askeri cuntanın başarısızlığı, yenilgisi olarak değerlendirilmiştir. İzleyen dönemde, Kıbrıs'ta Türk toplumuna yönelik şiddet hareketlerinin -cunta desteğini arkasına alan Grivas tarafından- başlatılması ile askeri cuntanın Enosis'i gerçekleştirmek ve Yunan/Kıbrıs Rum kamuoyunda yerini sağlamlaştırmak isteği büyük yara almıştır. Gerçekten de 1967 bunalımı ile birlikte, Yunan askeri cuntası ile Kıbrıs Rum liderliği arasındaki yakınlaşmanın giderek daha da bozulduğu ve cunta saygınlığını yitirirken Makarios'un saygınlığının artmaya başladığı gözlenmiştir.

Diğer yandan, 1967 Kasımında ortaya çıkan Kıbrıs bunalımı sırasında askeri cuntanın sebep olduğu gerginliği gidermek amacıyla geri adım atması ve Türkiye'nin ileri sürmüş olduğu şartları kabullenmesi, ilerleyen dönemlerde Yunan iç politikasında askeri cunta liderlerine yönelik suçlamalara konu edilmiştir. Özellikle bunalımın atlatılması için askeri cuntanın Yunanistan'daki sivil iktidarlar/G. Papandreu döneminde gizlice Kıbrıs'a yerleştirilmiş bulunan Yunan askerlerini 6 hafta içinde geri çekmeyi kabullenmesi cuntanın Yunan ulusal çıkarlarına ihanet ettiği suçlamalarına yol açmıştır. Yunan kamuoyunda askeri cuntaya karşı yürütülen propaganda sırasında cuntanın ulusal çıkarlara ihanet ettiği ve Türkiye karşısında Kıbrıs konusunda sivil iktidarların kabullenemeyeceği ödünlerin verildiği ileri sürülmüştür.
  
 


444- Bu konudaki tartışmalar için bkz; P. Terlexis, Greece's Policy.., ss. 32 ve sonrası. 
445-  Bu konuda bkz; P. Terlexis, Greece's Policy.., ss. 110-125. 
446- 1963-64 bunalımları ve bunalım sonrasında Yunanistan'ın Türk-Yunan ilişkileri ve Kıbrıs konusuna ilişkin politikasında G. Papandreu tarafından gerçekleştirilen değişiklikler için bkz; Andreas Papandreu, Namlunun Ucundaki Demokrasi, Ankara: Bilgi Yayınevi, 1988, ss. 161-174.

İÇ VE DIŞ POLİTİKA KAYGILARININ ETKİSİ
1990'lı Yıllar


Döneme ilişkin en önemli Türk - Yunan uyuşmazlığı olarak Kardak bunalımı yaşanmıştır. Bu bunalım sırasında sergilemiş olduğu yaklaşımla özellikle Başbakan T. Çiller, ulusal kamuoyunda eleştirilerle karşılaşmıştır. Bunalım sırasında Dışişleri bürokrasisinin görüşlerine karşı duyarsız kalmasının yanı sıra kamuoyu önünde "bu bayrak inecek bu asker gidecek" türünden duygusal söylemlerle olaya bakışı Kardak bunalımı sırasında gerek diplomatik gerekse hukuki/siyasi tezlerin inandırıcılığını azaltmıştır. Örneğin N. Akıman'a göre;

"... Bu kriz [Kardak] sadece birtakım yüksek mevkilerde bulunan politik şahsiyetlerin bundan yararlanmasına yol açmıştır. Hatta buna belki medya da dahildir. Başbakan 'Ben bayrağı indirdim. Askeri oraya çıkardım' gibisinden sözler söylüyor. Peki de sorunu çözebildiniz mi? Yoo... Sadece krizi giderdiniz. O nokta başarılı. Türkiye Cumhuriyeti hükümeti, sanıyorum krizin atlatılmasında ustaca davranmıştır... Ama unutmayalım ki bu, sorunu çözmüş değildir. Yunan tarafı hala 'Ada bizimdir' gibi beyanlarda bulunuyor. Demek ki hala adanın sahibi oldukları iddiası içindeler... Bizim o zaman (1987 krizinde) krizi atlatma teklifimiz sorunun çözülmesi koşuluna bağlıydı. Bugün de bunu yapmaları lazımdı. Mevcut Davos mekanizması da hazır. O mekanizmayı işletebilir, ya da başka bir mekanizma devreye sokulabilirdi. 'Bu şartla oradan çekiliriz. Aksi halde orada kalırız 'denebilirdi. 'Bizim adamız' diyorsunuz; sonra da çekiliyorsunuz. Şimdi girip oraya bayrak çekebiliyor musunuz? Demek ki bundan şüpheniz var. Şüpheniz yoksa bile bu egemenlik hakkını ortaya atamıyorsunuz. Orada egemenlik hakkınız varsa geri çekilmezsiniz". [440]
Gerçekten de, gerginlik sonrasında Yunanistan Savunma Bakanı Arsenis yapmış olduğu bir radyo konuşması sırasında gerginlikten Yunanistan'ın galip çıktığını çünkü Türkiye'nin Yunanistan'ı diyaloga zorlamadığını açıklamıştır. [441] Hükümetin siyasi başarısızlığı, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin başarısı ile kapatılmaya çalışılmış, bu durum ise eleştiri konusu olmuştur.Diğer yandan, bunalımın çıktığı ilk anda Türkiye'nin diplomatik tepki vermede yeterince atak davranamadığı ve egemenliğe ilişkin böylesine duyarlı bir konuda tezlerine inandırıcılık kazandıracak açıklamaları yapmakta yetersiz kaldığı eleştirileri yapılmıştır. Başbakan Çiller'in Kardak kayalıklarının hukuki statüsüne ilişkin belgelerin Dışişleri Bakanlığı arşivinde bulunamadığına ilişkin sözleri ise Türk tezlerinin inandırıcılığını ilk başlarda zedelemiştir. Ancak daha sonra Osmanlı tapu kayıtlarının ve 1932 Türk - İtalyan protokollerinin ortaya çıkarılması ile bu durum giderilmeye çalışılmıştır. Hükümetin bunalım sırasında yaptığı açıklamalarla Dışişleri bürokrasisini dışlamış olduğu izlenimi ortaya çıkmıştır. Bununla birlikte S-300 Füzelerinin Kıbrıs'ta konuşlandırılacağına ilişkin tartışmalar gündeme geldiğinde olayın iç politikadaki boyutları bir an için göz ardı edilirse, askeri ve siyasi yöntemler ve diplomasinin birlikteliği bakımından etkin bir  yol izlendiği görülmüştür. [442]

Türk - Yunan ilişkilerinde Öcalan bunalımı ile başlayan süreçte Hükümetin izlemiş olduğu dış politikanın işleyiş tarzı konusunda zaman zaman eleştiriler yapılmıştır. Bu eleştirilerden bir kısmı hükümetin Yunanistan'ın Öcalan ve PKK terör örgütüne vermiş olduğu desteğin böylesine açığa çıkmış olmasından yeterince yararlanılamamış olmasında odaklanırken iki ülke arasında başlatılan diyalogun da aslında Yunanistan'ın terörü destekleyen ülke imajından kurtulmasını ve uluslararası baskılardan sıyrılmasını sağlayacak önemli bir ödün olduğu ileri sürülmüştür. Yunanistan ile başlatılan ılımlı diyaloğun, Türkiye'nin AB'ye tam üyeliğe aday ülke statüsünün tanınmış olduğu Aralık 2000 Helsinki Zirvesi'nde Yunanistan'ın veto engelinin aşılmasını kolaylaştırdığı görüşüne karşın, aslında, Yunanistan'ın bu durumdan da avantajlı çıktığı söylenmiştir. Nitekim, Helsinki Zirvesi'nde alınan kararlar çerçevesinde Türkiye ve Yunanistan arasındaki uyuşmazlıkların 2004 yılına değin ikili görüşmelerle çözümlenmesi gerektiği karar altına alınarak Türk - Yunan uyuşmazlığı Avrupa Birliği'nin uğraşı alanı içerisine sokulmuştur. [443]

Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkileri etkilemesi bakımından Türkiye'de Silahlı Kuvvetlerin / Milli Güvenlik Kurulu'nun dış politika kararları üzerinde belirgin etkisinden söz etmek mümkündür. Bu durum bir yanıyla ulusal güvenlik boyutu, diğer yanıyla strateji belirleme bakımından söz konusudur. Milli Güvenlik Kurulu'nda ele alınan konular arasında Türkiye'nin ulusal güvenliğini yakından ilgilendiren PKK ve ayrılıkçı terör hareketleri, terör örgütlerine verilen dış destekler, bölge ülkeleriyle ilişkiler, AB ile geliştirilmeye çalışılan ilişkiler bu dönemde sıklıkla gündeme getirilerek gerek hükümetin ve gerekse Türk Silahlı Kuvvetleri'nin stratejik yönelimi belirlenmiştir. Özellikle 1993 seçimleri sonrasında iktidara koalisyon hükümetlerinin hakim oluşu ve bu hükümetlerin ekonomik sorunların anı sıra güvenlik ve dış politikaya ilişkin sorunların çözümünde de gereken başarıyı göstermekten uzak kalmış olmaları dikkate alındığında Türk Silahlı Kuvvetleri'nin anayasal sorumluluklarını ve haklarını yerine getirmede duyarlı davrandığı görülmüştür. 28 Şubat Kararları olarak anılan MGK kararlarının ardından Türk siyasi yaşamında TSK'nin etkinliğinin arttığına ilişkin yorumlar yapılmaya başlanmıştır. Bunun somut dış politika gelişmeleri üzerindeki etkisi ise DYP / RP Koalisyon hükümetinin dış politikaya ilişkin uygulamaları sırasında daha da belirgin olarak hissedilmiştir. 
  
 


440- Leyla Emeç Tavşanoğlu, Türk - Yunan Sorunları Akiller Tartışıyor, İstanbul: Çağdaş Yayınları, 1998, s.97. 
441- Michael Robert Hickok, "Falling  Toward War in the Aegean: A Case Study of the Imia/Kardak Affair", http://www.dodccrp.org/proceedings/DOCS/wcd00000/wcd00044.htm, B. Tarihi: 23/09/1999. 
442- Bu konuda bkz; Gencer Özcan, "Sonun Başlangıcı", Onbir Aylık Saltanat- Siyaset, Ekonomi ve Dış Politikada Refahyol Dönemi, İstanbul: Boyut Kitapları, 1998, ss..201-216. 
443- Mümtaz Soysal, "Cicim Ayları", Hürriyet, 7 Mayıs 2000, s. 13. "Yunan Dışişleri Bakanı, kendisini ziyaret eden meslekdaşını karşılama nutkunda Kıbrıs'tan söz ettiğinde, Türkiye'nin askeri harekatını nitelemek için yığınla söz varken 'istila' anlamına Yunanca 'izvoli' demişse, bunu sorun yapmayanları kınamaktan uzak durmak, kendi halkının onuruna çıkmak mıdır? 
 Eski Yunan Başbakanı müteveffa Andreas Papandreu, bir yandan halk yığınlarını kendisine kazandıran ekonomik, sosyal ve hukuksal reformları yaparken bir yandan da, biz sevmesek de, ülkesinin onuruna ustaca sahip çıkmayı çok iyi bilirdi. Oğlunun da içinde bulunduğu şimdiki hükümet, kendi halkının onuruna sahip çıkmayı çok değişik ve yumuşak bir üslupla yine becerdi; ... Türkiye'dekiler, yabancıların hoşuna gitmek uğruna ne ülkenin onuruna sahip çıkabildiler, ne halkın çıkarlarına. Bedelini de bir gün ödeyeceklerdir."Mümtaz Soysal, "Bir Parçacık Onur", Hürriyet, 9 Nisan 2000, s. 13.

İÇ VE DIŞ POLİTİKA KAYGILARININ ETKİSİ
1980 Sonrası Sivil Dönem


Bir başka açıdan; Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkiler, Türkiye'de 1983 sonrası sivil dönemde siyasi iktidarın dış politika gündeminde de belirleyici rol oynamıştır. Özellikle ABD ve NATO ile ilişkiler ve Avrupa Konseyi, AET'e tam üyelik konuları gündeme geldiğinde hemen her zaman Türkiye'nin önüne Yunanistan ile olan sorunları ve Kıbrıs sorunu çıkarılmıştır. Dolayısıyla, hemen bütün iktidarlar, Türkiye'nin dış politikasını Yunanistan'la olan ilişkilerin baskısından kurtarmak için yoğun bir çaba göstermek zorunda kalmıştır. Gerçekten de ekonomik kalkınma çabası içerisinde önemli adımlar attığı iddiasında olan ve AET'e tam üye olarak katılmayı kendi iktidarları döneminde gerçekleştirmek amacını güden Özal hükümetleri için Yunanistan ile Türkiye arasındaki sorunların karşılıklı güven ve işbirliği ortamı içerisinde yeniden geliştirilmesi bir zorunluluk olmuştur. Papandreu'nun Türk-Yunan ilişkilerinde izlemiş olduğu sertlik yanlısı ve Türkiye'yi sürekli bir tahdit kaynağı olarak göstermeye çalışan politikalarına karşın, Özal hükümetleri döneminde Türkiye, sürekli olarak barış ve işbirliği çağrısında bulunmak çabası içinde olmuş; hatta, iki ülke arasındaki temel uzlaşmazlık konularını geçici bir süre için dondurarak her iki ülkenin de ortak çıkarlarına olan turizm, ekonomi, ticaret vb alanlarda işbirliğine giderek, halklar arasındaki güveni yeniden kurmayı önermiştir.

1984-87 bunalımları sonrasında iki ülke arasında diyalogun yeniden kurulması bir zorunluluk olmuş ve "DAVOS ruhu" olarak adlandırılan bir yakınlaşma çabası söz konusu olmuştur. Ancak, gerek Papandreu'nun gerekse Özal'ın iki ülke arasındaki diyalogun yeniden başlatılmasındaki asıl amaçlarının farklı olması, bir süre sonra çabaların suya düşmesine yol açmıştır. Bu bağlamda, Özal hükümetinin asıl amacının parlamentodaki desteğini ve kamuoyundaki popülaritesini kullanarak iki ülke arasındaki ilişkileri diyalog zeminine oturtmak, Türkiye'nin AET'e tam üye olmasını sağlayacak yolu açmak olduğu söylenebilir. [438] AET'e tam üye olmanın gerçekleşmesi söz konusu olduğunda da bunun hükümete diğer partilere karşı olumlu bir puan sağlayacağından söz edilebilir. Giderek, Özal hükümetinin Türk-Yunan ilişkilerinde izlediği aşırı iyimser yaklaşımın ve sürekli zeytin dalı uzatan taraf olma çabasının Türk iç politikasında hükümetin genel dış politika yaklaşımı çerçevesinde eleştirildiğini de söylemek mümkündür. Ancak, hükümet bütün eleştirilere karşın parlamento desteğini kullanarak izlediği yaklaşımı sürdürmüştür.

Bir başka açıdan, Özal hükümetlerinin Yunanistan'a karşı izlemiş olduğu aşırı ılımlı yaklaşımın zaman zaman çizgiden saptığı da söylenebilir. 1984-87 bunalımları sırasında Yunanlıları hırçın ve dayak yemeden ağlayan çocuklara benzetmiş; 1987 referandumu sırasında evet oylarını simgeleyen mavi rengin Yunan bayrağının rengi olduğunu söyleyerek hayır anlamına gelen turuncu rengin tercih edilmesini sağlamaya çalışmıştır. [439] 
  
 


438- E.rcüment Yavuzalp'in yazdığında göre, "Göreve başladıktan sonra dış politikada Özal'ın kafasını ağırlıklı olarak meşgul eden konulardan bir başkasının da Yunanistan'la olan ilişkilerin durumu olduğu anlaşılıyordu. Bu ülkeyle ilgili olarak ne zaman bir sorun gündeme gelse,o zaman Yunanistan'da iktidarda olan ve bize karşı her fırsatta hasmane tutum sergileyen Papandreou'yu kastederek, ' Ercüment Bey göreceksiniz, bu adamı yola getireceğiz', diyordu. Bunu tehdit anlamında söylemiyordu. Özal'a göre ilişkileri düzeltmek için önceliği iki ülke arasındaki ticari ve ekonomik ilişkileri geliştirmeye vermek lazımdı. Bu sağlanırsa, maddi yararlar, siyasi sorunların çözülmesi için bir baskı unsuru teşkil edecekti. İki ülke halkı, günlük yaşamları için iyi ilişkiler içinde olmanın nimetlerini somut olarak görmüş olacaklardı. Bu da, siyasi sorunların çözümü için, bugün mevcut olandan çok daha iyi bir ortam sağlayacaktı." Ercüment Yavuzalp, Liderlerimiz ve Dış Politika, Ankara: Bilgi Yayınevi, 1996, ss.266-267. 
439-  Genel olarak bkz, dönemin Türk basını.

İÇ VE DIŞ POLİTİKA KAYGILARININ ETKİSİ
1980 Sonrası Dönem


12 Eylül askeri müdahalesi sonucunda Türk Silahlı Kuvvetlerinin sivil yönetimi iktidardan uzaklaştırarak ülke yönetimini eline geçirmesi, iç ve dış politika kararlarının alınması ve uygulanması sırasında kamuoyu ve baskı grupları kadar siyasi parti liderlerinin de etkinliğini ortadan kaldırmıştır. Böylesi bir ortam içerisinde, Türkiye'de askerlerin önündeki en önemli sorunların başında, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik kriz ortamından kurtarılması için gereken önlemlerin bir an evvel alınması, terörün önlenmesi ve uluslararası kamuoyunda Türkiye'nin demokratik kişiliğine yönelik bir saldırı olarak algılanan askeri darbenin yol açmış olduğu tepkilerin azaltılmasını sağlayacak girişimler yer almıştır.

Siyasi partilerin ve parlamentonun kapatılması, demokratik hak ve sorumlulukların yanı sıra Anayasa'nın askıya alınması, basın üzerinde sansür oluşturulması, kamuoyunun tepkilerinin baskılarla sindirilmesi vb. uluslararası kamuoyunda ve özellikle Avrupa'da Türkiye'nin demokratik değerlerden ayrılmış bir yönetim altında olduğu izlenimini güçlendirmiştir. Avrupa Konseyi, AET gibi uluslararası kuruluşlarda ulusal kamuoylarının baskıları sonucunda Türkiye'deki askeri yönetim karşıtı bir yaklaşım belirmeye başlamıştır. Ancak, Türkiye'deki demokrasinin gölgelenmesi olmasına karşın, Batı stratejik çıkarları açısından hala önemini korumakta oluşu, NATO üyesi ülkelerin Türkiye'ye karşı ılımlı bir yaklaşım sergilemesine neden olmuştur.

Askeri darbenin ilk günlerinden itibaren ABD başta olmak üzere diğer NATO üyesi ülkelerin Türkiye'deki askeri yönetimi ılımlı bir dil kullanarak benimsemiş olmaları, Batı ve Doğu Bloku arasındaki ilişkiler, Afganistan bunalımı, İran İslam Devrimi, İran-Irak savaşı vb olaylarla bağlantılı olarak Türkiye'nin stratejik öneminin yeniden gündeme gelmiş olmasındandır. Bölgesel bunalımların yoğun olarak yaşanmakta olduğu böylesi bir ortamda, NATO sistemi içerisinde yeni bir çatlağın oluşmasının sakıncaları, bu ülkelerin Türkiye üzerinde yoğun baskı yapmalarını engellemiş ve bu ülkeler, ulusal kamuoyları karşısında Türkiye'ye karşı kimi zaman sert bir dil kullanmakla beraber, ikili ilişkilerde ılımlı bir yaklaşım sergilemek zorunda kalmışlardır.

Türk-Yunan ilişkileri bakımından, Türkiye'deki askeri müdahalenin ayrı bir önemi vardır. Bu askeri müdahale sonucunda Yunanistan'ın NATO askeri kanadına dönüşünün sağlanmış olması, daha sonraki dönemlerde sivil yöneticilerin, dışişleri bürokrasisinin ve hatta askerlerin sert eleştiriler yöneltmesine yol açmıştır.

Yunanistan'ın NATO'ya dönüş koşullarını hükme bağlayan "Rogers Planı"nın daha sonra Yunanistan tarafından reddedilmesi ve bu durumda herhangi bir yaptırımın öngörülmemiş olması, Türkiye'nin bir oldu bitti ile karşılaşmasına neden olmuştur. Gerçi Başbakan B. Ulusu ve Dışişleri Bakanı İ. Türkmen'in haberi olmadan düzenlenen Türkiye'nin vetosunu geri aldığına ilişkin karar, Evren ve Rogers arasında "asker sözü" yeterli güvence sayılarak alınmıştır; ancak, Yunanistan'ın bu anlaşmayı NATO askeri kanadına dönmesinden sonra geçersiz saymasıyla güvence fiilen işlerlik kazanamamıştır. [437]

Dışişleri Bakanlığının olduğu gibi, günümüzde siyasi partilerin büyük çoğunluğu, Türkiye'nin, Yunanistan'ın NATO'ya katılımını kolaylaştıran çekinceleri geri alma kararının, Yunanistan'a Türkiye karşısında önemli diplomatik ve siyasi olduğu kadar ekonomik avantajlar sağladığı kanısındadır. Gerçekten de, Yunanistan'ın AET'e tam üye olmasından sonra Türkiye'nin de tam üyelik başvurusunda bulunacağının tartışılmaya başlanması, Yunanistan'ın veto yetkisini gündeme getiriş ve Türkiye'nin, NATO'daki veto yetkisini zamansız kaldırmakla işlediği hata anlaşılmıştır. Dolayısıyla, Türkiye, hem NATO'daki veto yetkisini kaldırmasına rağmen Yunanistan'la olan NATO'ya ilişkin sorunlarını çözümleyememiş hem de AET'e tam üyelik başvurusunda bulunacağı zaman Yunanistan'a, kendisine karşı kullanabileceği ve pazarlık konusu olarak ortaya çıkaracağı bir avantaj vermiştir. 
  
 


437-  Bu konudaki tartışmalar için bkz; U. Güldemir, Kanat..;

İÇ VE DIŞ POLİTİKA KAYGILARININ ETKİSİ
1974 ve Sonrası Dönem


1963-64 ve 1967 bunalımları sırasında olduğu gibi 1974 bunalımı sırasında da kamuoyu kadar belki de daha fazla Silahlı Kuvvetler, Türkiye'nin askeri müdahalede bulunma kararlılığını kuşku ile karşılamış ve hükümetin askeri müdahale kararından her an geri dönebileceği kuşkusunu taşımıştır. [426]

1967 bunalımı sonrasında, Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin ve bu arada da Kıbrıs konusundaki uzlaşmazlığın toplumlar arası görüşmelerde ele alınması söz konusu olmuş ve göreli bir durgunluk yaşanmaya başlanmıştır. Bu durgunluk, gerek Yunanistan'daki askeri cuntanın Yunan kamuoyu ve Kıbrıs Rum toplumunda giderek daha fazla saygınlığını kaybetmesi ve tepki ile karşılanmasına koşut olarak, uluslararası kamuoyunda da eleştirilmeye başlanması ve hem Yunanistan hem de Kıbrıs Rumlarının Enosis yönündeki çabalarının başarıya ulaşmasında en önemli engelin Türkiye olduğunun anlaşılmış olmasındandır. Gerek Türkiye'nin Kıbrıs'ta sınırlı kalmayacak bir savaş riskini ciddi olarak göze alabildiğinin anlaşılmış olması gerekse, Kıbrıs Rum yönetiminin Yunanistan'ın desteği olmadan Enosis yönünde bir girişimi başarı ile sonuçlandırmasının olanaksız olduğunun anlaşılması, Makarios'u Yunanistan'dan daha bağımsız bir politika izlemeye yöneltmiştir. Dolayısıyla, Kıbrıs'da Türk toplumuna yönelik davranışlarda daha ılımlı bir yaklaşım görülmeye başlanmış, Makarios yönetimi, Türkiye'nin sert tepkisine ve askeri müdahalede bulunmasına olanak tanıyacak girişimlerden kaçınmayı tercih etmiştir.

Bu durum, Türkiye'nin 1974 yılına kadar Kıbrıs'a ilişkin politikasını daha çok diplomatik alanda yürütmesine olanak sağlarken, iç politikada hükümete ekonomik ve siyasi sorunları çözümlemek için gereken serbestiyi sağlamıştır. Özellikle ideolojik sağ ve sol görüşler arasındaki karşıtlığın yoğunluk kazandığı, hükümetin ekonomik açıdan izlediği politikaların yol açmış olduğu istikrarsızlığın eleştirildiği bir ortamda dış politika bakımından da hükümete sert eleştiriler yöneltilmeye başlamıştır. NATO ve ABD ile olan ilişkiler ve Türkiye'nin bağımsız bir politika izlemekte kararlılık göstermediği, suçlamalar arasında sıklıkla vurgulanmış, hükümetin bağımsız, kararlı, tutarlı, çok yönlü bir dış politika izlemesi gerektiği ileri sürülmüştür. Bunun için de, her şeyden önce, hükümetin, ülkeyi ekonomik açıdan dışa bağımlılıktan kurtarmasını sağlayacak yapılanmayı gerçekleştirmede kararlılık göstermesi gerektiği ileri sürülmüştür.

1974 Kıbrıs olayları ise, Türkiye'de iç ve dış politikada yeni bir sürecin başlangıcını oluşturmuştur. Yunan askeri cuntasının düzenlemiş olduğu Makarios karşıtı darbe sonrasında, adadaki Türk toplumunun hak ve çıkarlarının, yaşamlarının doğrudan tehlike altına girmesi ve Enosis'in fiilen gündeme gelmiş olması karşısında Türkiye'nin, antlaşmalardan kaynaklanan haklarını kullanarak adaya askeri müdahalede bulunma kararını almasında hükümet ve muhalefet partileri, görüş birlikteliği içerisinde olmuşlardır.

Ancak, gerçekte bu görüş birliği yüzeysel ve ulusal kamuoyunun dış tehlikeler karşısında görmek istediği bir zoraki birliktelik şeklinde gelişmiştir. Gerek hükümeti oluşturan koalisyon ortağı CHP ve MSP arasındaki ilişkiler bakımından,  gerekse muhalefet partileriyle olan ilişkiler bakımından sürekli bir çekişme yaşanmıştır bu dönemde. Kıbrıs konusundaki gelişmeler iç politikadaki tartışmaları bir süre için önlemekle beraber, gelişmelerin askeri alandan diplomatik alana kaymasıyla birlikte, hükümet ve muhalefet partileri arasındaki çekişmeler yeniden gündeme gelmiştir.

1974 Kıbrıs Barış Harekâtı, Türkiye'de siyasi iktidara oldukça büyük bir saygınlık kazandırmıştır. Gerek muhalefet partileri ve gerekse kamuoyu, basın Ecevit'in şahsında somutlaşan CHP-MSP koalisyon hükümetinin göstermiş olduğu başarıyı büyük bir coşku ile karşılamıştır. Ancak, Kıbrıs konusundaki gelişmelerin diplomatik alana kaymasından sonra kamuoyunun ilgi odağı yeniden iç politika konularına yönelmiştir. Özellikle siyasi açıdan, iktidarı oluşturan CHP ve MSP arasındaki görüş ayrılıklarının giderek daha fazla gündeme geldiği görülmüştür.

Askeri girişimlerin yerini diplomasiye bırakması ve konunun bu aşamasında da CHP-MSP koalisyon hükümetinin tutarlı ve kararlı bir yaklaşım sergilemesi, ulusal/uluslararası ortamda özellikle Ecevit'in kişiliğinde somutlaşan bir popülarite/saygınlık yaratmıştır. Bu arada, koalisyon ortakları arasında görüş ayrılıklarının hükümet görevlerini aksatacak bir nitelik kazanması, ayrılığın kaçınılmaz olduğunun görülmesi ile birlikte, yeni bir hükümetin kurulması arayışları ortaya çıkmıştır. Türkiye'deki siyasi partilerin Meclis aritmetiği içerisindeki dağılımının tek partiye dayalı bir hükümetin kurulmasına olanak vermemesi, sonunda, azınlık hükümetleri, koalisyon arayışları ve erken seçime gidilmesi gibi yöntemleri tartışma sahnesine getirmiştir. Böylesi bir ortamda, ilk iki seçeneğin partiler arası görüş ayrılıklarının giderilememesi nedeniyle geçersiz kalması, bir erken seçime gidilmesini daha uygun hale getirmiş, ancak, Ecevit liderliğindeki CHP dışında diğer tüm partiler yapılacak bir erken seçimde önemli oranda oy kaybına uğrayabilecekleri endişesi ile seçim önerisine soğuk bakmışlardır.

Gerçekten de, 1973 seçimleri sonrasında hiç bir siyasi partinin tek başına hükümeti oluşturabilecek sayıda parlamento üyesine sahip olmaması, partiler arasında zoraki birlikteliği gerekli kılmıştır. Bu bakımda, CHP ve MSP arasındaki koalisyon ortaklığı, iki parti arasındaki temel görüş farklılıklarına rağmen, büyük umutlarla kurulmuştur.

CHP-MSP koalisyon hükümetinin iktidara gelmesinden sonra koalisyon ortakları arasındaki görüş ayrılıkları ve devlet anlayışlarındaki görüş ayrılıklarının çatışmaya dönüşmesi ve hükümetin uygulamaya çalıştığı programın işleyişine aykırı bir alması, gündeme CHP-MSP koalisyonunun dağılmaya başladığı tartışmalarını getirmiştir. Kıbrıs olayları ise, bu ortamda CHP-MSP koalisyonunun dağılmasını geciktiren bir etken olmuştur.

İç politikada CHP ve iktidar ortağı durumundaki MSP arasındaki görüş ayrılıkları genellikle şu noktalar üzerinde toplanmıştır. CHP-MSP  koalisyon ortaklığını düzenleyen protokol hükümlerinin hükümetin MSP kanadı üyeleri tarafından sık sık farklı uygulamalara konu edilmesi, Bakanlar Kurulu'nda MSP'li bakanların ilgi alanına giren konularda fiili durumlar yaratarak hükümeti güç duruma düşürmeleri, MSP'li bakanların yurt içi gezilerde koalisyon protokolüne aykırı vaatlerde bulunurken CHP karşıtı açıklamalar yapmaları, MSP lideri Erbakan'ın yetkilerini aşarak yabancı devlet temsilcileriyle çeşitli alanlarda ön anlaşmalarda bulunması ve bunları açıklayarak hükümeti habersiz olduğu bir olayla karşı karşıya bırakması, MSP'li bakanların bakanlıklarında yoğun bir partizanlık gütmeleri, sanayileşme ve yatırım öncelikleri konusunda yaşanan görüş ayrılıkları, ağır sanayi hamlesi adı altında propagandaya yönelik hayali fabrika temellerinin atılması vd.

Ancak, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı'nın sağlamış olduğu saygınlık ve ulusal kamuoyunda oluşan dayanışma, bir süre için iktidar ve muhalefet partileri arasındaki anlaşmazlıkları ortadan kaldırırken, koalisyon ortakları arasındaki görüş ayrılıklarını da ikincil kılmıştır. Buna karşın, Türkiye ve Yunanistan arasındaki uyuşmazlığın ve Kıbrıs sorununun uluslararası diplomasi alanına kaymasından sonra yeniden iç politika tartışmaları gündeme gelmeye başlamıştır. Bir yandan kamuoyu ve basında büyük bir popülarite/saygınlık kazanmış bir Ecevit ve CHP-MSP koalisyonunun artık yürümeyeceğini gösteren davranışlar, diğer taraftan, koalisyonun dağılmasıyla birlikte gündeme gelecek olan güçlü bir hükümet arayışı. Böylesi bir ortamda Başbakan Ecevit'in İskandinavya ülkelerine yapacağı gezinin kararnamesinin MSP kanadı tarafından onaylanmaması ve bu gezi sırasında Başbakanlığa Erbakan'ın yerine CHP'li Devlet Bakanı Eyüpoğlu'nun vekalet etmesinin kararlaştırılması, koalisyon hükümetinin dağılmasında etkili olmuştur.

16 Eylül 1974 tarihinde CHP-MSP koalisyonunun dağılması ile birlikte, Türkiye'de, iç politikada yoğun bir partiler arası hükümet oluşturma girişimi yaşanmıştır. CHP lideri Ecevit'in güçlü bir hükümet oluşturmak için en kısa zamanda bir erken seçime gidilmesini açıklamasından sonra, muhalefet partileri bu öneriyi benimsememiştir.

Ecevit'in erken seçime gitme kararını benimsemeyen diğer siyasi partiler, büyük ölçüde, Kıbrıs olaylarının Ecevit ve CHP'ye kazandırmış olduğu saygınlığın oya dönüşebileceğinden çekinmiştir. CHP açısından ise, kamuoyunda CHP sempatisinin oya dönüşmesi halinde ortaya seçmen ve parlamento desteğine sahip bir güçlü hükümetin iktidara gelebileceği inancı erken seçime gidilmesi önerisinin yapılmasında etkili olmuştur.

Diğer yandan, CHP ve Ecevit'in erken seçime gidilmesi ve seçimler sonrasında güçlü bir hükümetin oluşturulması önerisinin Türkiye açısından iç politikada olduğu kadar dış politikada da önemli sonuçlar doğuracak bir yaklaşım tarzı olduğu söylenebilir. Gerçekten de, Ecevit ve CHP erken seçime gidilmesi önerisiyle ortaya çıktığında, bunu ayrıca Türkiye'nin dış politikasında yaşanan olaylara bağlamışlardır. Özellikle Kıbrıs konusunun diplomatik alana kaymış olması, Türkiye ve Yunanistan arasındaki sorunların giderilmesi için en uygun ortamın sağlanmış olduğu gerçeği dile getirilmiş ve bu arada da, Kıbrıs sorununa adada yaşayan Türk toplumunun çıkarlarını güvence altına alan ve Türkiye'nin etkin garantisini hükme bağlayan bir çözümün bulunabilmesi için gereken görüşmeleri yürütebilecek bir hükümetin parlamento desteğine sahip olması gerektiği ileri sürülmüştür. Bu dönemde Yunanistan'da da Karamanlis'in kendine verilen desteği yeterli görmeyerek seçmenlerin desteğini aramış olması ve arkasına parlamento desteğini alarak görüşme masasına oturmak istemesi, Türkiye'de de Ecevit/CHP açısından benzer bir sürecin yaşanması için gerekli görülmüştür.

Bu açıdan düşünüldüğünde, Ecevit ve CHP'nin özellikle dış politika açısından kendini parlamentoda güçlü bir desteğe sahip bir hükümet olarak görmek istemesini yadırgamamak gerek. Gerçekten de, bir yandan süreçsel koşulların iki ülke arasındaki sorunların ve bu arada da Kıbrıs sorununun çözümlenmesine uygun olması ve her iki ülkenin de ortak ve kalıcı olduğuna karar verdikleri ve üzerinde anlaştıkları bir çözüm şeklini kendi ulusal kamuoylarına kabul ettirebilecek saygınlık ve olanaklara sahip olmaları söz konusudur. Ancak, bu ortamda hükümetin üzerinde uzlaşacağı çözüm şeklini karşılıklı bazı ödünler sonunda sağlaması gerektiğinden, bunun beraberinde bazı riskleri de taşıdığı söylenebilir. Ulusçu duyguların en üst düzeyde olduğu ve üstelik, hükümetin MSP kanadının fetihçi bir anlayış sergilemekte olduğu ve Kıbrıs'ın bütünüyle alınması gerektiğini, kendilerinin bunu yapmak için çaba göstermelerine karşın iktidar ortağı CHP'li bakanların buna karşı çıktıklarını iddia ettiği bir ortam içerisinde Ecevit ve CHP-MSP koalisyonunun görüşmelerden bazı ödünler vermeden başarılı sonuçlar elde etmesi olanaksızdır.

Diğer taraftan, Türkiye'de hükümeti hangi siyasi partilerin ve nasıl kuracakları tartışılırken, dış politika açısından ABD'de Türkiye'ye silah ambargosu uygulanması kararı alınmış; ancak bu karar 10 Aralık'a kadar "Ankara'nın ateşkese uyarak barışçı çabaları sürdürmesi, Ada'ya yeni asker ve silah yollamaması ve toplumlararası görüşmelerin sürdürülmesini sağlamak koşuluyla" ertelenmiştir. [427]

ABD Kongresi'nin almış olduğu ambargo kararı ve bu kararın olası sonuçlarının henüz Türkiye'de yeterince değerlendirilemediği böylesi bir ortam içerisinde, ABD yönetimi, özellikle Kissinger aracılığıyla, Türkiye'ye uygulanması düşünülen ambargo kararının alınması sonucunda Kongre karşısında azalan saygınlığını kurtarmak için Kıbrıs sorununda toplumlararası görüşmelerin yapıcı bir şekilde gerçekleştirilmesini sağlamaya yönelik ciddi çabalar sergilemeye başlamıştır.

"Kissinger'in hazırladığı senaryo, Türkiye'nin sonradan gerçekleştirebilmek için iki yıl çabaladığı 'ikili federasyon' ilkesinin Rum ve Yunanlılarca kabul edilmesini içeriyordu. Daha da önemlisi, müzakerelerin başlamasıydı. Başlayınca, Kıbrıs konusu uluslararası kamuoyunun gözü önünden çelinebilecek ve Lefkoşa'da Denktaş ve Klerides yıllarca tartışabilecekti. Hiçbir uluslararası kuruluş da 'müzakeresi yapılan' bir konu için baskı kampanyası sürdüremezdi. Kongre'de kararı alınan ambargo, altışar aylık aralarla ertelenerek etkisizleştirilebilir ve sorun kendi kendine erirdi.Klerides, Kissinger'in girişimini hemen kabul etmişti. Bu şekilde Makarios'un geri dönüşü kolaylıkla engellenebilecek ve kendisi Cumhurbaşkanlığı koltuğunda rahatça oturabilecekti.

Karamanlis de Türkiye'nin yapacağı 'jest'leri kamuoyunda kolaylıkla  'onurumuzu kurtardık' diye sunabilecek, Makarios'un dışarıda kalmasıyla yeni bir karşıt durumdan kurtulacaktı.

Böylesine sıcağı sıcağına bir girişimle, Kıbrıs'daki ikinci harekat sonrası bozulan denge nedeniyle ayaklanan uluslararası kamuoyu yatıştırılabileceği gibi, siyasal çözüme doğru da en temelli adım atılmış olacaktı." [428]

Böylesi bir ortam içerisinde, Türkiye'de hükümet kurma çabaları, bir an için, dış politika sorunlarının önüne geçmiştir. Nitekim bir yandan hükümeti kurma çabaları, diğer yandan ekonomik açıdan karşılaşılan sorunlar, geçici olarak işbaşında bulunan CHP-MSP koalisyon hükümetinin yeni hükümet kurulana kadar devletin rutin işlerinden başka işlerle uğraşmasına olanak vermemiştir.

Diğer yandan; sağduyunun gereği olarak vurgulanmaya başlanan CHP-AP koalisyonu da gerçekleşemediğinden durum daha da karmaşık bir görünüm sergilemeye başlamıştır. Parlamento desteğine sahip bir hükümetin oluşturulamadığı bir ortam içerisinde, Ecevit in liderliğinde CHP azınlık hükümeti kurulması önerisi tartışılmaya başlanmıştır.

"Kıbrıs'a ilişkin gelişmelerin en önemli aşamasına gelindiği ve dönüm noktası sayılabilecek olanağın kaçırılmaması için, CHP lideri son derece cesur bir girişimde bulundu. Korutürk'e (Cumhurbaşkanı) hiçbir koalisyon olanağının bulunmaması durumunda 'azınlık hükümeti' önerisini getirdi. 'Eğer bugün bu olanağı hükümetsizlik nedeniyle kaçırırsak, Türkiye ileride çok acı çekebilir. Ben tüm sorumluluğu alıp gereken adımları atmaya hazırım,' dedi."  [429]Ancak, Korutürk başlangıçta sıcak baktığı bu öneriye, diğer partilerin baskıları üzerine, işlerlik kazandırmaktan çekinmiş olsa gerek.

Bununla birlikte; Türkiye'de Kıbrıs konusunda yapılan görüşmelerde çözüme yönelik girişimler içerisinde Türkiye'nin ne gibi adımlar atabileceğinin belirlenmesi gerekmiştir. Ecevit in  başkanlığında Dışişleri, Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay yetkililerinin katılmış olduğu bir toplantıda ortak bir görüş saptanmaya çalışılmış; ancak geçici hükümetin koalisyon ortağı Erbakan, alınan kararlara muhalif kalmıştır. Kararlarda Türkiye'nin uzlaşmayı sağlamak için önemli sayılabilecek bir ödünde bulunamamasına karşın, Erbakan'ın kararlara katılmaması ve ikna olmaması, Türkiye'nin tarihsel bir olanağı kaçırmasına yol açmıştır. Hükümetin ortak bir karara varamaması sonucunda Kissinger'in girişimleri sonuçsuz kalmıştır. Bunun sonucunda da, kısa bir süre sonra Makarios Kıbrıs'a geri döneceğini açıklamış, Klerides'in benimsemiş olduğu federasyon tezinden üniter devlet tezine dönülmüştür.

Bu bağlamda, Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin ve Kıbrıs sorununa ilişkin gelişmelerin Türkiye'deki 1973-74 dönemi iç politika gündeminden belirgin ölçüde etkilendiğini söylemek olasıdır. Her ne kadar siyasi partiler arasındaki çekişmeler Türkiye'nin Kıbrıs'a askeri müdahalesinin gündeme gelmesi ile geçici olarak durgunlaşmışsa da, askeri müdahalenin yerini diplomasiye bırakmasından sonra iktidar ve muhalefet partileri arasındaki çekişmeler yeniden gündeme gelmiştir ve bun da en büyük etken de, koalisyon ortakları arasındaki derin görüş ayrılıkları olmuştur. Bir hükümet bunalımının yaşanması ve bu bunalımın koalisyon ortakları arasındaki görüş ayrılıklarından kaynaklanmış olması düşüncesi aslında, Kıbrıs'ta hükümetin elde etmiş olduğu başarının ulusal kamuoyunda seçmen desteğine dönüştürülmesi çabası ile birlikte ele alınabilir. Bu bağlamda; Ecevit liderliğindeki CHP'nin MSP ile olan koalisyon ortaklığından kurtulmak için ortaya çıkan bunalımdan yararlandığı da söylenebilir. Bir yandan koalisyon ortakları arasındaki görüş ayrılıkları, diğer yandan da, Kıbrıs olaylarının Türk seçmen kitlesi önünde Ecevit'in kişiliğinde somutlaşan saygınlık kazandırıcı rolü, CHP-MSP koalisyonunun daha kolay dağılmasına ortam hazırlamıştır.

Ancak, dönemin koşulları dikkate alındığında, hiç bir siyasi partinin kendi oy oranının açıkça düşeceğini gördüğü bir erken seçime evet demesi mümkün olamamıştır. Aksine, Ecevit ve CHP'nin popülaritesinin artmış olduğu koşullarda ne AP ne de diğer küçük partiler erken bir seçime olumlu bakmışlardır. Diğer yandan, Ecevit'in azınlık hükümeti kurarak Kıbrıs sorununa görüşmeler yoluyla bir çözüm getirmesi durumunda elde edeceği siyasi başarının iç politikada saygınlığını daha da artıracağı kuşkusu, diğer partilerin azınlık hükümetine karşıt tavır almalarında etkin olduğu kadar, geçici hükümetin  MSP kanadının da Türkiye'nin görüşmeler sırasında izleyeceği yaklaşımlar saptanırken Genelkurmay'ın da desteklediği önerilere aynı gerekçe ile karşı çıktığı söylenebilir. [430]

Erken seçim beklentisinin gerçekleşememesi üzerine, Kıbrıs olaylarının hükümete kazandırmış olduğu saygınlığın CHP'ye tek başına iktidar olma olanağı vermediği anlaşılmıştır. Diğer yandan, doğan hükümet bunalımı ile birlikte, Kıbrıs ve Türk-Yunan ilişkilerinde gündeme gelen ve Türkiye'nin çıkarları açısından büyük önem taşıyan görüşme sürecinin ortaya çıkması, izlenecek politikaların inandırıcılığı ve tutarlılığı bakımından  güçlü bir hükümeti gerektirdiğinden bunalım daha da derinleştirmiştir. Böylesi bir ortam içerisinde  ne MSP dışındaki küçük partilerle ne de AP-CHP arasında bir koalisyon ortaklığı kurmak mümkün olmamıştır. Oysa; 1961 yılında benzeri yaşanan AP-CHP koalisyon ortaklığının bu dönemde de Türkiye'nin çıkarlarına en uygun çözüm şekli olduğu sıklıkla vurgulanmıştır.[431]

Sonuçta, 1974 Kıbrıs olayları sırasında izlenen politikanın hükümete sağlamış olduğu saygınlığın bir iç politika avantajı olarak diğer siyasi partilere karşı kullanılmak istenmesinin hükümete belirgin bir yarar sağlamadığı gibi, Türkiye'nin genel ve özel çıkarları bakımından da zararlı sonuçları olduğu söylenebilir.

İç politika açısından, Kıbrıs olayları, siyasi partiler arasında kısır çekişmeleri sona erdirmek, yaşanan siyasi ve ekonomik bunalımın kolaylıkla aşılmasını sağlayacak toplumsal dayanışma ve bütünlüğü sağlamak yerine tam tersi sonuçlanmış, ortaya daha büyük bunalımlar çıkarmıştır. Dış politikaya ilişkin yaklaşımlar, siyasi partiler arasında bir karşılıklı suçlama aracı olarak görülmeye başlanmıştır. Elde edilen başarı ya da başarısızlık, seçmen kitle önünde siyasi partiye verilecek olan desteğin ölçüsü olarak görülmeye başlanmıştır.

Gerçekten de, Türk siyasi yaşamında uzun süre Ecevit liderliğindeki CHP-MSP koalisyonunun neden dağılmış olduğu tartışılmış ve bunda Kıbrıs olayları sırasında Ecevit'in kişiliğinde somutlaşan popülaritenin oya dönüştürülmek istenmiş olmasının ne denli etkili olduğu sorulmuştur.

Diğer yandan, özellikle seçim çalışmaları sırasında MSP'nin Kıbrıs olaylarını bir propaganda aracı olarak kullandığı da görülmüştür. Öylesine ki, bu propaganda çabası içerisinde Ecevit ve CHP'li bakanların Kıbrıs'a askeri müdahale yapılmasına karşı çıktıkları, müdahalenin MSP'li bakanların zoruyla yapıldığı, barış görüşmeleri sırasında CHP'nin büyük ölçüde toprak tavizi verme yanlısı olduğu ileri sürülmüştür.432 Erbakan, 1990'larda da aynı yaklaşım içerisinde, Kıbrıs olayları sırasında Türkiye'nin göstermiş olduğu kararlılığı, kendi partisine mal etme çabası içerisinde koalisyon ortağı CHP'ye karşı suçlamalarını sürdürmüştür.

Bu bağlamda, Türkiye'de iç politika tartışmalarının ve ard arda gelen koalisyonların Türk-Yunan ilişkilerine yönelik politikalarındaki dalgalanmaların, sorunların çözümünü güçleştirdiğini söylemek olasıdır. Gerçekten de Kıbrıs olaylarından sonraki dönemde, iki ülke arasındaki ilişkileri gerginlik yönünde tırmandıran en önemli olaylar Ege Denizi'ndeki sorunlar üzerinde yaşanmış ve gerek Yunanistan'ın gerekse Türkiye'deki hükümetlerin konuya yaklaşımları, barışçıl çözüm arayışlarını engellemiştir. Dönemin ilişkilerinde Kıbrıs'tan sonra en fazla sözü edilen sorun, Ege Denizi'ndeki kıta sahanlığının saptanması sorunu olmuştur. Kıta sahanlığı sorunu, ilk kez 1973 seçimleri sırasında CHP'nin programlarında yer almış ve seçim sonrasında kurulan CHP-MSP koalisyon hükümeti sırasında da Türkiye, TPAO'ya petrol arama ruhsatları vererek konuyu iki ülke arasında gündeme getirmiş ve Ege Denizi'nde, Türkiye ve Yunanistan arasında bir kıta sahanlığı sınırlandırmasının gereğini dile getirmiştir. Ancak, Kıbrıs konusundaki gelişmeler bir süre bu sorunu ikincil planda tutmuştur.

CHP-MSP koalisyonun dağılması sonrasında Sadi Irmak azınlık hükümeti döneminde yapılan açıklamalar, daha Yunanistan ile resmi görüşmelere başlanmadan, Türkiye'nin resmi görüşlerinde değişiklik yapıldığı şeklinde yorumlanabilecek nitelikte olmuştur. Sadi Irmak'ın iki ülke arasındaki kıta sahanlığı sorununun Lahey Adalet Divanı'na gidilerek  de çözümlenebileceğini dile getirmesi, daha önce sorunun çözümlenmesi için öncelikle görüşmeler yolunun denenmesini isteyen Türk tarafının görüşlerini değiştirdiği şeklinde yorumlanmıştır. Irmak'ın bu açıklaması, iç politikada sert eleştirilere hedef olmuştur.

Diğer yandan, azınlık hükümeti sonrasında kurulan Demirel'in Başbakanlığındaki MC hükümeti sırasında, Türkiye ve Yunanistan arasında sürdürülen görüşmelerde Irmak hükümetinin yaptığı bu açıklamalar Türk tarafını güç durumda bırakmıştır.

Bu durum, özellikle Mayıs 1975 tarihli Roma ve Brüksel toplantıları sırasında taraflar arasında yapılan görüşmelerde ortaya çıkmış ve Brüksel toplantısı sonrasında hazırlanan bildirgede Türkiye; Lahey Adalet Divanı'na gidilmesini benimsemiş olduğunu, ancak, ikili görüşmelerin de sürdürülmesi gerektiğini karara bağlayarak bir esneklik yaratmaya çalışmıştır. Bir süre sonra da, Türkiye'de yoğun eleştirilere yol açan bu yaklaşım, hükümetin yeni bir açıklama yapmasını gerektirmiş ve yapılan açıklamada, Ege kıta sahanlığı sorununun iki ülke arasında yapılacak olan ikili görüşmeler yoluyla çözümlenebileceği görüşünü dile getirmiştir.

"... Zirveden kısa bir süre sonra, yapılan hata anlaşılmış ve Türk bürokrasi çarkları, Demirel'in verdiği sözü değiştiren bir şekilde adımını geri aldırmış ve anlaşma olmadığını ileri sürmüştür. Bu örnek, Türk diplomasisinin tüm aksaklıklara rağmen 'temel çizgiyi' koruması, hatta saptıran siyasi lideri bile yeniden eski politikaya döndürmesinin en açık belgesidir." [433]

Ancak, CHP-MSP koalisyon hükümeti sonrasında iktidara gelen hükümetlerin hazırlıksız oldukları bir konuda yaptıkları açıklamalar iki ülke arasında yaratılmaya çalışılan güven ortamını zedelerken, gerek liderlerin gerekse Türkiye'nin inandırıcılığına gölge düşürmüştür.

Benzer bir durum, 1976 yılında, Türkiye'nin Ege Denizi'nde kıta sahanlığı üzerinde sismik araştırmalar yapmak istediğini açıklamasıyla gündeme gelmiştir. Demirel hükümetinin, Türk-Yunan ikili görüşmeleri sürerken Ege Denizi'nde MTA Sismik I Araştırma gemisinin kıta sahanlığına ilişkin sismik araştırma yapacağını açıklaması ve bunu bir propagandaya dönüştürmesi, bir anda Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkileri savaşa sürükleyen bir yönelim izlemeye başlamıştır.

Dönemin gelişmelerini  Birand şu şekilde anlatmaktadır;

"Hükümet içi sorun, kısa bir süre sonra iç politika sorununa dönüverince, kamuoyu gelişmeleri yakından izlemeye başladı ve birden, Demirel önde olmak üzere tüm Bakanlıklar Hora'ya sahip çıkmaya başladılar.Yunanistan çalkalanadursun, Temmuz ayının ortasına gelinmiş; Hora hala denize indirilecek duruma gelmemişti. Oysa demeçler birbirini izliyor ve çıkış gününü TRT'ye açıklamak bir Bakanı kahraman yapmaya yetiyordu. Demirel de artık 'Ege fatihi' olmanın daha karlı bir iç politika yatırımı sayılacağını anlamış, veryansın ediyordu: 'Hora'ya dokunana karşılık veririz. Yakında araştırma başlayacak. Bunu kimse engelleyemez.'

Demirel bir yandan demeçleriyle sertlik gösterirken, öte yandan da açıklamalarında yeni bir tema işlemeye başlamıştı: 'Hora'nın araştırmalarıyla kıta sahanlığı sorunu arasında bir ilgi yoktur. Buna müdahale korsanlık olur'du.

Ecevit, işte 21 Temmuz günü bu konuda sert bir tepki gösterince sorun ciddileşiverdi. Ecevit, Hora'nın Ege'ye çıkışını bir balıkçı teknesine benzetmek akıl almaz bir çelişkidir. Hora ile kıta sahanlığı sorununu ayıran Demirel, böylece başka ülkelere de aynı sularda araştırma yapabilme hakkı tanımakta ve Hora'nın görevini yozlaştırmaktadır. 'Bu durumda Yunanlılar Hora'ya çiçek yollarlar!' diyerek MC'yi sıkıştırıyordu."  [434]

HORA-MTA Sismik I araştırma gemisinin 6 Ağustos'ta Ege Denizi'nde önceden belirlenmiş bölgelerde sismik araştırma yapmaya başlaması ile birlikte, Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkiler gerginleşmiş ve iki ülke arasında bir savaş olasılığı ortaya çıkmıştır. Her iki ülkede de kamuoyunun gerginliği büyük bir ilgi ile izlemesi ve ulusçu duyguların genel havaya hakim olması, hükümetlerin hareket serbestisini kısıtlarken savaş olasılığı daha da artmıştır.

Buna karşın, Türkiye'de hükümet, ulusal kamuoyu önünde yapmış olduğu sert açıklamaları Yunanistan ile yapmış olduğu resmi görüşmeler sırasında kullanmaktan özenle kaçınmıştır. Kriz öncesinde olduğu gibi kriz sırasında ve sonrasında da Türkiye'de Demirel hükümeti, HORA'nın Ege Denizi'nde yapmış olduğu araştırmaların uluslararası sularda yapılan bilimsel nitelikte araştırmalar olduğunu, herhangi bir siyasal içerik taşımadığını savunmuştur. Kriz öncesinde, 23 Temmuz'da, Çağlayangil ve Kozmadopulos arasında yapılan görüşmeler sırasında krizin önlenmesi için esnek bir formül üzerinde anlaşma sağlanmaya çalışılmıştır.

Birand'ın belirttiğine göre; bu görüşme sırasında Yunan tarafı, kamuoyunun baskılarını hafifletmek açısından, Türkiye'nin, HORA'nın izleyeceği rotaları önceden Yunanistan'a bildirmesini ve Yunanistan'ın da buna göre uzaktan gözleme yapmakla yetinebileceğini söylemesine karşın, Türk tarafı, böyle bir davranışı önceden Yunanistan'dan izin almak şeklinde yorumlanabileceğini öne sürerek, yapılacak araştırmanın Ege Denizi'nde kıta sahanlığına sahip çıkma anlamını taşımadığını açıklayabileceğini belirtmiştir. [435]

Demirel Hükümeti'nin, Ecevit liderliğindeki CHP-MSP koalisyonunun ÇANDARLI gemisine vermiş olduğu görevden farklı bir nitelikte görevlendirildiğini açıklayarak, HORA'yı Ege Denizine göndermesi gerçekten bir çelişki olmuştur. Gerçekten de HORA gemisi, her ne kadar bilimsel bir araştırma yürütmek için Ege Denizi'ne açılmışsa da, üstlendiği görevin bir siyasal nitelik taşımaktan da öte, iki ülke arasında doğrudan bir savaşa yol açabilecek bir boyutu da bulunmaktadır. Bir yandan iki ülke arasındaki bir savaşı göze alarak yola çıkmak ve iç politikada olayı bu yönüyle değerlendirmek, diğer yanda da, kıta sahanlığı konusunda Türkiye'nin resmi isteklerinin dışında bir yaklaşım sergilemek; yapılan hareketin bir hak iddiası anlamı taşımadığını açıklamak, hükümetin iç politika amaçlı davrandığı şeklinde yorumlanabilir. Ancak, girişilen hareket yalnızca iç politikada gündemi belirli bir süre için değiştirmekle kalmamış aynı zamanda, Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin yönelimi bakımından da yeni bir gerginlik ortaya çıkarmıştır.

Ortaya çıkan bunalımın azaltılması, Yunanistan'ın çabalarıyla mümkün olmuştur. Karamanlis Hükümeti'nin, Türkiye'nin tutumu karşısında askeri yollar yerine siyasi ve hukuksal yollara başvurmayı tercih etmesi, bir anda hem Yunanistan'da Türkiye'nin saldırgan emeller peşinde koştuğu ve gerginliği tırmandıran taraf olduğu suçlamalarına olanak vermiş hem de Karamanlis hükümetinin, barışı seçen taraf olarak ulusal/uluslararası alanda saygınlığının artmasına olanak tanımıştır.

Bunun yanı sıra; Türkiye'nin bu dönemde yaşamakta olduğu ekonomik ve toplumsal sorunlar ve siyasal çekişmelerin hükümetlerin iç politikada olduğu gibi dış politikada da tutarlı davranmalarını engellemiştir.

Kıbrıs sorununda herhangi bir ilerlemenin sağlanamamış olmasından dolayı uluslararası kamuoyunun Türkiye'ye yönelttiği eleştiri ve baskıların sürmekte oluşu; ABD tarafından Türkiye'ye uygulanan ambargonun yaratmış olduğu sorunlar; ekonomik açıdan Türkiye'nin içinde bulunduğu darboğaz; terör olaylarının önemli oranda artmış olması; uluslararası finans çevrelerinin Türkiye'ye kredi verirken güçlükler çıkarmaları ve yaratılan bağımlılık; iktidarların dış politikada kararlı ve tutarlı davranabilmelerini güçleştirmiştir. Ayrıca, koalisyon hükümetleri sırasında küçük partilerin sürekli ayrılma tehditinde bulunarak alınan kararlar üzerinde etkili olmaları da söz konusudur. İç politikaya ilişkin sorunlar üzerinde olduğu gibi uygulanacak dış politika konusunda da koalisyon ortakları arasında önemli görüş ayrılıkları yaşanmıştır. Bu ise, hükümetin dış politikada kararlı davranmasını engellemiştir. Özellikle MC koalisyonları sırasında MSP ve Erbakan'ın sürekli karşı çıkması sonucunda Kıbrıs ve Türk-Yunan sorunlarına bazı küçük ödünlerle çözüm bulunması yolu kapalı kalmıştır. Öylesine ki, yapılan görüşmeler sırasında Türk temsilciler çözüm önerilerini koalisyon ortağı Erbakan'a kabul ettirmekte güçlük çektiklerinden yakınır hale gelmişlerdir.

Bu bağlamda, zaman zaman liderlerin Türk-Yunan ilişkileri konusunda yapmış oldukları açıklamalar, Türkiye'nin bazı toprak talepleriyle ortaya çıktığı şeklinde yorumlanabilecek bir nitelik taşımaya başlamıştır. Örneğin, Demirel, HORA'nın açmış olduğu gerginlikten kısa bir süre sonra, Ege Denizi'nde Yunanistan'a ait olan adaları "Ege Adaları" olarak adlandırmaya başlamış ve bu yönde ısrarlı olmuştur.

"Demirel, 20 Ağustos günü Esenboğa'ya inerken, Cumhuriyet muhabiri Turgut Güngör, Yunan, 'Yunan adaları'... diye bir soru sorarken, sözünü kesip, 'Yunan adaları demeyin, Ege Adaları deyin!' şeklinde konuşunca kıyamet koptu.Dışişleri de şaşırmıştı. Bu söz, Türkiye'nin Yunan adalarına göz dikmesi anlamına geliyordu açıkça. Bir ülkenin lideri bunu söyleyince kamuoyunda önemli beklentileri de başlatır ve günün birinde istemese de, savaşın gerçek tohumlarını atmış olduğunu görüverirdi. Ancak iş işten geçerdi.

Demirel tepkiler gelince bu sözünün üzerine gitti ve 'Ege adaları dedim ve de Ege adaları diyeceğim,' diye yeni bir açıklama yaptı.

Yunan kamuoyunun kaygılarında haklı olduğunu, uluslararası alanda Türkiye'nin gerçekten adalarda gözü olduğunu perçinleyen bir yaklaşımdı bu... Yunanistan'ın Batı ülkelerine dönüp 'işte Türkiye'nin kıta sahanlığından gerçek beklediği, bir gün adaları ağına düşürebilmektir' propagandasına en güzel olanağı hazırlamış oldu... Adalar bu olaydan sonra artık Türkiye'deki en basit vatandaşın bile gözüne batmaya başladı." [436]

Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin yönelimini etkilemesi bakımından göz önünde bulundurulması gereken bir başka unsur ise; siyasal iktidarın sivillerin elinden orduya geçtiği dönemlerdeki dış politika değişiklikleridir. 1980'li yılların sonlarına kadar Türkiye'de hemen hiç bir siyasi iktidar, kamuoyunun yoğun duyarlılığını ve baskısını göz ardı ederek iki ülke arasındaki sorunları tek taraflı ödünlerle çözümlemek çabası içerisinde olmak istememiş, böyle bir yöneteme başvurmaktansa sorunları sürüncemede bırakmayı tercih etmiştir. 
  
 


426- 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ile ilgili Türk yazınında çıkan kitaplardan bazıları için bkz; Mehmet Ali Birand, 30 Sıcak Gün, İst. Milliyet Yay. 1980; Mehmet Ali Birand, Diyet..; Erol Mütercimler, Kıbrıs Harekâtının Bilinmeyen Yönleri, İst. Yaprak Yay. 1990; Erbil Tuşalp, Paşa ile General, İst. Bilgi Yay. 1991; Yalçın Doğan, "10. Yıldönümünde Kıbrıs Barış Harekâtı'nı Ecevit Anlatıyor," Cumhuriyet, 20-31 Temmuz 1984. Zehra Y. Cerrahoğlu, Birleşmiş Milletler Gözetiminde Kıbrıs Sorunu ile İlgili Olarak Yapılan Toplumlararası Görüşmeler (1968-1990), Ankara: T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, 1998. 
427- M. A. Birand, Diyet.., s. 54. 
428- M. A. Birand, Diyet.., s. 56. 
429- M. A. Birand, Diyet.., s. 57. 
430- Bu konuda bkz; M. A. Birand, Diyet.., ss. 60-62. 
431- Bu konudaki tartışmalar için bkz; dönemin Türk basını; ayrıca, Metin Toker, Not Defterinden, İst. Milliyet Yay. 1981. 1980 sonrası Türk siyasi kültüründeki değişikliklerin en önemli göstergesi 1992 yılına gelindiğinde CHP ve AP'nin devamı olan SHP ve DYP arasında bir koalisyon ortaklığının kurulması olmuştur. 
432-  Bkz; dönemin basını; ayrıca, "Erbakan'ın Evren'in Anıları Üzerine Düşünceleri," Milliyet, 2 Aralık 1990. 
433- M. A. Birand, Diyet.., s. 121. 
434- M. A. Birand, Diyet.., s. 169; ayrıca, Ecevit'in demeci için bkz; Milliyet, 23 Temmuz 1976. 
435- M. A. Birand, Diyet.., 
436- M. A. Birand, Diyet.., ss. 201-202.

Sayfa 2 / 12

Kitap İçindekiler

GİRİŞ

KAYNAKLAR

I. BÖLÜM İKİLİ İLİŞKİLER

İKİLİ İLİŞKİLERİN GENEL GÖRÜNÜMÜ (devam)

İKİLİ İLİŞKİLERİN GENEL GÖRÜNÜMÜ

İKİ ÜLKE ARASINDAKİ İLİŞKİLERİ ETKİLEYEN TEMEL FAKTÖRLER

İKİ ÜLKE ARASINDAKİ TEMEL SORUNLAR VE TARAFLARIN YAKLAŞIMLARI

ÖNERİLER

SONUÇ

16 Şubat 1996 Tarihli Yunan Notası

ABD'deki Rum Federasyon ve Dernekleri

29 Ocak 1996 Tarihli Türk Notası

Üye Giriş

üyelik