UYUŞMAZLIKLARI ETKİLEYEN FAKTÖRLER
  • Üyelik
Pazar, 17 Aralık 2017 08:12

Karşılıklı Niyetlere İlişkin Algılamalar

Yazan
Ögeyi Oylayın
(0 oy)

Karşılıklı Niyetlere İlişkin Algılamalar

Türk - Yunan ilişkilerinde yaşanan karşılıklı güvensizlik ve önyargılar iki ülke arasındaki sorunlara çözüm bulunabilmesini güçleştirmektedir. İki ülkenin de birbirleri hakkında bazı önyargılara sahip olmaları, sorunların karmaşıklığı ile birlikte, çözüme yönelik çabaların başarısız kalmasına, hatta, yeni sorunlar doğmasına yol açabilmektedir.

Lozan Barış Antlaşması ile kurulan denge çerçevesinde, ulusal topraklarının sınırına ulaştıklarını kabullenmiş olan Türkiye ve Yunanistan, birbirlerinin topraklarında gözü olmadığını açıklamaktan çekinmemişlerdir. Elbette, bu durumu kabullenmek hem ulusal hem de uluslararası koşulların bir gereği olarak oluşan dengenin sonucudur. Bu çerçevede, Türkiye ve Yunanistan, İkinci Dünya Savaşı sonrasına kadar birbirlerini ulusal güvenlikleri ve toprak bütünlüğü açısından bir engel, potansiyel bir tehdit unsuru olarak görmemişlerdir. Bütün dönem boyunca, Türk ve Yunan çıkarlarının karşılıklı dostluk ve işbirliğini gerektirdiği üzerinde görüş birliği içerisinde olmuşlardır. Yunanistan’da Venizelos’un Yunan dış politikasının gelenekselleşmiş ögesi durumundaki “Megali İdea”nın artık gerçekleşmesi mümkün olmayan bir hayal olduğunu benimsemiş olması ve Ulusal Ant ile belirlenmiş sınırlar içerisinde kurulan Türkiye’nin, bölgede revizyonist istekler sergilemeyeceğini, komşularıyla dostluk ve işbirliği içerisinde olmaya özen göstereceğini açıklaması, iki ülkenin bölgede kurulan statükodan yana bir dış politika çizgisi üzerinde işbirliğine gidebilmelerine zemin hazırlamıştır.

Bununla birlikte, İkinci Dünya Savaşı’ndan  kısa bir süre sonra, 1950’li yıllara gelindiğinde, Türkiye ve Yunanistan  arasındaki  ilişkilerin savaş öncesi döneme göre belirgin farklılıklar gösterdiği görülmektedir. Gerçi ulusal güvenlikleri ve toprak bütünlükleri açısından Sovyetler Birliği’nden duyulan korku bu iki ülkeyi Batı yanlısı bir dış politika izlemeye ve NATO ittifak sistemi içerisinde yer almaya yöneltmiştir; ancak, özellikle bölgede Türkiye ve Yunanistan arasında kurulmuş olan statünün değişmesine neden olan önemli bir değişim yaşanmıştır. Bu değişiklik, Lozan’la kurulmuş olan Türk - Yunan ulusal sınırlarının tek yanlı olarak yeniden düzenlenmesi sonucunu doğurduğundan iki ülke arasındaki egemenlik yarışını yeniden başlatacak bir girişim olarak değerlendirilebilir.

Lozan Barış Antlaşması ile Kurulan Denge ve Dengenin Bozulması

Lozan Barış Antlaşması ile kurulan dengede meydana gelen tek yanlı statü değişikliği birbirini izleyen iki önemli gelişmeyle ortaya çıkmıştır. Bunlardan ilki 1947 Paris Barış Antlaşması ile Ege Denizi’nde İtalya’nın egemenliğinde olan Oniki Adalar’ın Yunanistan’a devredilmesi, diğeri ise 1950’lerin başından itibaren Kıbrıs’ın İngiltere’nin egemenliğinden çıkacağının ilk işaretlerinin görülmeye başlanması olmuştur.

1947 yılında Oniki Adalar’ın İtalyan egemenliğinden alınarak Yunanistan’a verilmesi sonucunda ortaya çıkan Yunan ulusal sınırlarının genişlemiş olması durumu, yalnızca Ege Denizi’ndeki egemenlik statülerinin yeniden gündeme gelmesiyle sınırlı kalmamış, aynı zamanda, ulusal sınır değişikliklerinin gerçekleştirilebilir olduğunu göstererek, Kıbrıs’a ilişkin gelişmelerde de görüldüğü gibi, kimi ulusal beklentileri yeniden tartışılır hale getirmiştir.[1] Daha önceki bölümlerde de değinmiş olduğumuz gibi, Oniki Adalar’ın Yunanistan’a verilmesinden kısa bir süre sonra Yunanistan’da aşırı ulusçu çevrelerde Kıbrıs’a ilişkin isteklerin tartışılmaya başlandığı görülmektedir. Benzer istekler, İngiliz egemenliği altındaki Kıbrıs’ta da kendini göstermekle birlikte, İngiltere’nin Akdeniz ve Ortadoğu’daki etkinliğinin azalmasına koşut olarak adaya bağımsızlık tanınması ve/veya Yunanistan’a bağlanması konusunda tartışmalar sergilenmeye başlamıştır.

Kıbrıs konusundaki statü değişikliğinin tartışılmaya başlanması ve Yunanistan’ın, Kıbrıs’ın geleceği üzerinde hak iddiasıyla ortaya çıkarak konuyu uluslararası alanda gündeme getirmesi, Türkiye ve Yunanistan arasındaki stratejik dengeyi altüst eden bir gelişme olmuştur.

Türk ve Yunan ulusçuluğunun devreye girmesiyle birlikte, kısa sürede, hem Yunanistan hem de Türkiye, Kıbrıs konusunda isteklerle ortaya çıkmaya başlamıştır. Adanın geleceği üzerinde taraflar arasında yoğun propaganda savaşının yapılmakta oluşu, karşılıklı çıkar çatışması ile birlikte suçlamalara da yol açmış, kısaca eski düşmanlıklar yeniden ortaya çıkmıştır. Diğer bir deyişle, 1950’li yıllar hem Yunanistan’da hem de Türkiye’de, Kıbrıs konusuyla gündeme gelen ulusçu toprak istemlerinin ideolojik, siyasi ve hukuksal temele oturtulmaya çalışıldığı bir dönem olmuştur.

1960’lı yıllar, Türkiye ve Yunanistan'ın doğrudan doğruya bir sıcak çatışmanın içine girmekten kaçındıkları bir dönem olmakla birlikte, iki ülke de böylesi bir olasılık için önceden hazırlanmaya başlamıştır. Nitekim, 1963-64  ve 1967 yıllarında Kıbrıs’ta Türk ve Rum toplumları arasında yaşanan gerginliklerde Türkiye ve Yunanistan’ın izlemiş olduğu politikalar, tarafların sıcak bir çatışmayı “henüz” göze alamadıklarını göstermiştir. Gerginlikler, kimi sınırlı askeri girişimlere rağmen siyasi yollardan giderilebilmiştir. Bununla birlikte, hem Yunanistan hem de Türkiye, bu olasılığı dikkate alarak askeri ve siyasi açıdan hazırlıklara girişmişlerdir.

1970’li yıllar, Türkiye ve Yunanistan arasındaki çatışmacı karakterdeki ilişkilerin çeşitlenerek karmaşıklaştığı yıllar olmuştur. Artık, hem Türkiye hem de Yunanistan için karşı taraf, ulusal çıkarlar, toprak bütünlüğü, ulusal güvenlik açısından potansiyel bir tehlike ve tehdit unsurudur. Bu yaklaşım, ulusal kamuoylarının görüşlerine de dolaylı ve/veya doğrudan yansımış ve her iki ülkede de sorunlar katı bir ulusalcı yaklaşımla ele alınmaya başlanmış; karşı tarafın hemen her hareketi kuşku ve güvensizlikle karşılanmıştır. Ulusal duyguların yoğun etkisi ve kamuoylarının konuya büyük ilgi duyması, konunun kolaylıkla bir iç politika malzemesi olarak kullanılabilmesine olanak sağlarken, hem Yunanistan hem de Türkiye’de sorunları gerçek yönleriyle doğru olarak algılayarak ortak çözüm yolları önerebilen ender girişimler de sonuçsuz kalmıştır.

Bu bağlamda, Türkiye ve Yunanistan arasında var olan çözümsüzlüğü ve uzlaşmazlık konularına kolaylıkla çözüm bulunamamasını, iki ülke arasında  yeni bir dengenin kurulması çabaları çerçevesinde değerlendirmek olasıdır. Yunanistan’ın Kıbrıs’ı kendi egemenliği altına almak istemesinin tartışıldığı 1950’lerin ulusal/uluslararası koşulları, bu yöndeki isteklerin gündeme getirilebilmesine olanak sağlamakla birlikte, Türk-Yunan dengesini bozmuş ve iki ülkeyi bir çatışmaya sürüklemiştir. Artık 1980-90’lı yıllar, yeni bir uluslararası sistemin koşullarını geçerli kılmıştır ve bu koşullar altında ne Türkiye ne de Yunanistan’ın Kıbrıs üzerinde tek başlarına egemenlik kurabilmesi mümkündür. Sorun, tarafların bunu ne ölçüde anlayabildikleri ve dış politika kararlarına, görüşlerine yansıtabildikleri noktasında toplanmaktadır.

Dolayısıyla, son dönem Türk – Yunan ilişkilerinde Kıbrıs sorununa ilişkin görüş ayrılıkları büyük ölçüde iki ülkenin çıkarlarının nasıl dengelenebileceğine yöneliktir. Bu durum özellikle adada yaşayan iki toplumun egemen eşitliğinin kabulü ve kurulacak statünün devamını güvence altına alacak garanti ve garantörler söz konusu olduğunda daha da belirginleşmektedir. Bu bağlamda  adadaki Türk toplumunun Rum toplumu ile eşit haklara sahip bir ortak olarak görülmek istenmemesi ve garantinin AB şemsiyesi altında bir Türk azınlık yaratılarak sağlanılmaya çalışılması doğal olarak Türk toplumunun ve Türkiye’nin tepkisini çekmektedir.

Türkiye, Yunanistan ile olan sorunları içerisinde Kıbrıs konusunda duyarlılığını vurgularken hareket noktası Yunanistan’ın Kıbrıs’a tek başına egemen olmasını önlemek politikasıdır.  Böyle bir politikanın izlenmekte oluşunu gerekçelendiren faktör ise doğrudan doğruya Yunanistan’ın dış politikasına egemen olan diyaspora anlayışıdır.[2] Lozan Barış Antlaşması ile kurulan dengenin 1950’li yıllara değin korunabilmiş olmasında Türk yöneticilere hakim olan Yunanistan artık Megali İdea’dan  vazgeçti düşüncesi önemli ölçüde etkili olmuştur. Nitekim, Yunanistan’da hükümetler zaman zaman Megali İdea’nın artık gerçekleştirilmesi imkansız bir düş olduğunu belirttikleri görülmüştür. Fakat bu politikaya yeniden dönüş, Türkiye’nin dış politikasında ve ulusal güvenliğine ilişkin tehdit önceliklerinde yeniden Yunanistan’ı bir tehdit öğesi olarak görmelerine zemin hazırlamıştır.

Statükonun Sorgulanması ve Niyetlere İlişkin Kaygılar

Ege Denizi açısından, Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkiler daha karmaşık bir görünüm sergilemektedir. Uluslararası hukukun, devletlerin egemenlik haklarına getirmiş olduğu genişletici hükümler, Ege Denizi’nin yapısal özellikleri ve anlaşmalarla kurulmuş olan Türk-Yunan dengesini yeniden gözden geçirmeyi gerektirmektedir. Lozan Antlaşması ile iki ülke arasında kurulmuş olan denge, günümüzde hukuksal olmasa bile, fiili olarak bozulmuş bulunmaktadır. Lozan Antlaşması’nın iki ülke arasındaki statüyü belirleyen ilgili hükümleri uygulamada ne Türkiye’nin ne de Yunanistan’ın endişelerini giderebilmektedir. Her iki ülke de Lozan’da kurulmuş olan dengeyi korumak istediklerini belirtmiş olmalarına karşın, gerginlikler, bu dengenin sürdürülmesine olanak tanımamaktadır. Bu konuda hem Türkiye hem de Yunanistan kendileri açısından haklılık taşıyan gerekçelere sahiptirler. Dolayısıyla, temelde iki ülke arasındaki uzlaşmazlıkların giderilebilmesi için anlaşmalarla kurulmuş olan dengelerin gözetilerek yeni bir statünün belirlenmesi gerekmektedir. Bu durumun gerçekleşmesi ve uygulanabilir olması, tarafların egemenlik haklarına, toprak bütünlüklerine ve yaşamsal çıkarlarına saygı gösterilmesine bağlıdır.

Türk-Yunan ilişkilerinde Ege Denizi’ne ilişkin uyuşmazlık konularının nitelik açısından Kıbrıs ‘dan farklı olduğu söylenebilir. Gerçekten de, Kıbrıs üzerinde egemenliğin henüz tam olarak kurulamamış olduğu düşünülürse, Lozan ve diğer antlaşmalarla egemenliklerin paylaşılmış olduğu ve karşılıklı bir dengenin kurulmuş olduğu Ege Denizi’nde, şimdi tarafların bazı yeni isteklerle ortaya çıkması ve varolan statüde değişikliklere gidilmesinin istenmesiyle ortaya çıkan uzlaşmazlık daha iyi anlaşılır.

1974 yılında Kıbrıs’ta yaşanan olaylar, Ege Denizi’ne ilişkin uzlaşmazlıkların giderilebilmesi için gereken güven ortamını bütünüyle ortadan kaldırmıştır. Ulusçu duyguların yoğunlukla etkisini hissettirdiği bir konu olan Kıbrıs uyuşmazlığı, Yunan halkını ne kadar temsil ettiği tartışmalı olmakla birlikte, Albaylar cuntasının desteklemiş olduğu bir darbe sonucunda “Enosis”in gerçekleşmesiyle sonuçlansaydı, askeri cuntaya büyük bir saygınlık kazandırabilecek bir olasılık olarak düşünülebilir. Buna karşın, Kıbrıs’taki darbenin bilindiği şekliyle sonuçlanması, hem Yunanistan’ın “Enosis”e ilişkin olası “fırsat”ı kaybetmesine yol açmış, hem de büyük bir düş kırıklığı yaşanmıştır.

Yunanistan açısından Türkiye’ye ilişkin güvensizlik, bu ülkenin NATO askeri kanadından çekilmesine neden olmuştur. Ege Denizi’ndeki gerilimden ulusal güvenliği ve toprak bütünlüğü açısından endişe duyan Yunanistan, buna bağlı olarak NATO’nun bir Türk-Yunan uyuşmazlığında yeterince kararlı ve tarafsız davranmadığını ileri sürmesinin yanı sıra askeri açıdan Türkiye’den kaynaklanan tehdidin giderilebilmesi için NATO’ya tahsis edilmiş silahlı kuvvetlerin NATO’dan ayrılarak ulusal kuvvetlere katılması gerekmiştir. Buna bağlı olarak,  B. Thedoropulos’un belirtmiş olduğu gibi; “Yunanistan’ın kendisini, güvenliğinin temel ilkelerini yeniden gözden geçirme zorunluluğunda görmesi, bu olayın (1974 Kıbrıs Olayları) tabii bir sonucu olmuştur. Yunanistan’ı Ege’de tehdit eden tehlike, Varşova Paktı’ndan ve hatta Yugoslavya tarafından gelebilecek olası tehditlere nazaran daha yakın ve gerçek olarak hissedilmeye başlanmıştır... Buna karşın, Türkiye’nin, NATO’da Yunanistan’ın müttefiki olmasına rağmen, bir Yunan-Türk krizi halinde bir veya birkaç Doğu Ege adasına karşı tek taraflı olarak bir harekata girişmekten kaçınmayacağı hissiyatı Yunanistan’da hakimdir.”[3]

“1974’ten bu yana ideolojik yönelimi ve dış politika anlayışı ne olursa olsun tüm Yunan hükümetleri ‘Türk tehlikesi’ karşısında geniş bir oydaşma sağlamıştır. Kıbrıs sorunu kendi öneminin dışında Yunanlılar için önemli bir simge haline gelmiş ve Türkiye’yle geniş çaplı bir çatışmanın simgesi olmuştur.”[4]

1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında, Türkiye ve Yunanistan arasında yaşanan gerginliklere koşut olarak, Yunanistan’da oluşan “Türk tehlikesi” kanısının gerçekte hangi nedenlere dayandığı tartışmaya açık bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır.[5] Türkiye ve Yunanistan arasındaki gerginliğin ne ölçüde bu ülkenin “yayılmacı”, “saldırgan” tutumundan kaynaklandığı ya da, Yunanistan’daki siyasi bunalımın aşılmasında Karamanlis Hükümeti’nin ulusal dayanışmayı sağlamak, ordu, halk ve siyasi partiler arasındaki ilişkileri yeniden işbirliği zeminine oturtmak için bir tür propaganda malzemesi olarak kullanıldığı olasılığı tartışılabilir.

Kuşkusuz iki ülke arasında karşılıklı “tehdit” algılamalarının söz konusu olması, bir yandan gerginliği pekiştiren Kıbrıs, kıta sahanlığı  ve buna bağlı olarak karşılıklı silahlanma nedeniyle ilişkilere güvensizliği yerleştirmiştir. Bunun yanı sıra, iç politikada yaşanan olumsuzlukların giderilmesi ve Türkiye ile pazarlık gücünün artırılması açısından Yunanistan’ın ulusal kamuoyunu yönlendirmek için sürekli olarak bir “Türk tehlikesi”nden söz etmesi, kısa dönemli Yunan çıkarlarına uygun bir davranış olmakla birlikte, uzun vadede, Türk-Yunan ilişkilerine dostluk ve karşılıklı güvenin yerleşmesini güçleştiren bir etki yaratmıştır.

“Türk tehlikesi”ne ilişkin yargılar, 1974 sonrası gelişmelerle giderek kökleşmiştir. Kıbrıs sorunu ve Ege Denizi’ne ilişkin sorunlara görüşmeler yoluyla, adil ve kalıcı bir çözüm yolunun bulunamamış olması iki ülke arasındaki gerginliği artıran bir rol oynamıştır. Özellikle kıta sahanlığı konusunda ortaya çıkan gerginlik, 1976 yılında Bern’de imzalanan protokole değin, iki ülke arasındaki ilişkileri her an için savaşa götürebilecek bir görünüm sergilemiştir. Bu dönemde, Yunanistan, Türkiye’den kaynaklanan güvenlik endişesini gidermek amacıyla ve bu ülke tarafından adalara karşı yönlendirilecek bir işgal hareketine karşı önceden hazırlıklı olmak için Türk kıyılarını çevreleyen Yunan adalarını hızla silahlandırma yoluna gitmiştir. Türkiye de, bu durum karşısında sessiz kalmamış ve Ege Denizi’ndeki stratejik güç dengesini koruyabilmek ve caydırıcı bir rol oynamak üzere “Ege Ordusu” olarak adlandırılan Dördüncü Ordu’yu 1975 yılında kurmuştur. Adaların silahlandırılmasına hız verilmesi ve anlaşmalara aykırı olarak bunların tahkim edilmesi ve bununla bağlantılı olarak Ege Ordusu’nun kurulmuş olması, hem Yunanistan’da hem de Türkiye’de karşılıklı güvensizliği artırmakla kalmamış, çözümsüzlüğü de keskinleştirmiştir.

ABD tarafından Türkiye’ye karşı konulmuş olan ambargoya rağmen 1976 yılında imzalanan Türkiye-ABD Ortak Savunma Anlaşması, Yunanistan’da yoğun tepkilere neden olurken, anlaşma çerçevesinde Türkiye’ye yapılacak yardımın Ege Denizi’nde Türkiye ve Yunanistan arasındaki güç dengesini Yunanistan aleyhine bozacağını ileri süren basın ve resmi çevreler, dengenin korunması için eşit oranda bir yardımın Yunanistan’a da yapılması gereğini ileri sürdükten sonra tek taraflı olarak yapılan bu yardımın Türkiye’nin Kıbrıs ve Ege Denizi’nde izlemiş olduğu uzlaşmaz yaklaşımı daha da sertleştireceğini belirtmişlerdir.  Bu bağlamda Yunanistan Dışişleri Bakanı Bitsios 7 Nisan 1976 tarihinde ABD Dışişleri Bakanı H. Kissinger’e bir mektup göndererek, “Ege’de Yunanistan çıkarlarını tehdit eden bir durumun ortaya çıkması halinde (Yani bir Türk – Yunan çatışması) ABD’nin davranışının ne olacağını” sormuş; Kissinger ise 10 Nisan 1976 tarihli cevabında “Türkiye ile Yunanistan’a Ege’deki sorunlarına askeri çözüm aramamalarını önererek ‘ABD’nin, taraflardan birinin askeri çözüm aramasına aktif ve kesin şekilde karşı koyacağını’ ve bu yoldaki bir hareketi mutlaka önleyeceğini” belirtmiştir. Türkiye Dışişleri Bakanı İ. Çağlayangil 15 Nisan 1976 tarihinde Kissinger’e göndermiş olduğu mektupta Yunanistan’ın asıl amacının Ege Denizi’nde karasularını 12 mile çıkararak bir oldu bitti yaratmak olduğu belirtilmiş ve bu durumda Türkiye’nin bu tür bir gelişmeyi savaş nedeni olarak görmekten başka seçeneği olmadığı vurgulanmıştır. ABD’nin Yunanistan’ın bu tür oldu bittilere başvurmasını kolaylaştırabilecek politika değişikliklerinde bulunmasının bölgede istikrarı bozacağını belirtilmiş ve mektubun yeniden gözden geçirilmesi istenmiştir.[6]

“Türk tehditi” algılamaları, Yunanistan’ın NATO askeri kanadından ayrılmasından sonra bu ülkenin silahlı kuvvetlerini güçlendirmek için ABD dışındaki ülkelerle askeri ve ekonomik bağlantılar kurmasına yol açmış; özellikle Yunanistan ve Fransa arasındaki ilişkilerde yoğun bir yakınlaşma gözlenmiştir. Bu yakınlaşma bir yandan Yunanistan’ın demokrasiye geçmesinden sonra Avrupa ülkeleriyle olan ilişkilerini yeni bir zeminde geliştirebilmesinde ilk ve önemli bir adım olarak değerlendirilirken, diğer yandan  NATO’nun askeri kanadından ayrılmış, ABD ile askeri ve ekonomik ilişkilerin yanı sıra siyasi ilişkiler açısından da sorunları bulunan Yunanistan’ın aynı zamanda, Türkiye ile Kıbrıs ve Ege sorunları nedeniyle ilişkilerinin gergin olması ve kendini  ulusal güvenlik açısından tehlikede hissetmesi, bu ülkenin Fransa ile her türden ilişkilerini güçlendirmesini gerektirmiştir.

Diğer yanda, Türkiye üzerinde özelde Kıbrıs, genelde ise, Yunanistan ile ilişkilerinin bütününe ilişkin olarak uygulanmak istenen baskılar, Türkiye’nin ittifak ilişkisi içerisinde olduğu Batılı ülkelere karşı hayal kırıklığı içerisinde olmasına yol açmıştır. Bu hayal kırıklığı, Türkiye’de, Yunanistan’ın Türkiye’yi uluslararası ilişkilerinde yalnız bırakmaya, Batıdan koparmaya çalışması şeklinde algılanmış ve Türkiye, Yunanistan’ı uluslararası ilişkilerde kurmak istediği bağlar ve çıkarları açısından bir engel olarak görmeye başlamıştır. Bu ise sonuçta, iki ülke arasındaki güvensizliği daha fazla derinleştiren bir rol oynamıştır.

1973-1976 arası dönem, Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkiler açısından en yoğun çatışmaların yaşandığı ve güvensizliğin kökleştiği dönem olarak nitelendirilebilir. 1973 Kasım’ında başlayan Ege Denizi kıta sahanlığına ilişkin uzlaşmazlık, ardından Kıbrıs bunalımı ve bunu izleyen hava sahası, FIR, karasuları, adaların silahlandırılması, NATO’ya ilişkin bir dizi sorun bu dönem içerisinde yürütülen görüşmelerde ele alınmakla birlikte somut ve kesin bir çözüme ulaştırılamadan sürmüştür. Türkiye ve Yunanistan arasında sorunlara ilişkin olarak uzmanlar ve/veya liderler düzeyindeki görüşmeler sırasında taraflar arasında görüş ayrılıkları giderilememiş olmakla beraber, önyargı ve kuşkular da devam etmiştir.

Saldırmazlık Paktı Önerisi ve Fiili Durumlar Yaratma Politikası

Kıbrıs sorununa ilişkin olarak yürütülen, toplumlararası görüşmelerin 1976 yılından itibaren çıkmaza girmesinden sonra, Yunanistan açısından Ege Denizi’ndeki sorunlar daha önemli görülmeye başlanmıştır. Ege Denizi’ndeki uzlaşmazlık çerçevesinde, Türkiye’nin Yunan egemenlik hakları aleyhine genişleme isteğinde olduğundan endişe duyan Yunanistan, 1976 Nisan ayı başlarında, Türkiye’ye bir saldırmazlık paktı önerisinde bulunmuştur. Parlamento’da yapmış olduğu konuşma sırasında Karamanlis, Türkiye ve Yunanistan’ın silahlanma yarışından vazgeçilmesini sağlayacak bir anlaşma imzalanması ve iki ülke arasında bir saldırmazlık paktının imzalanması ile anlaşmazlıkların barışçıl yollardan giderilmesini sağlamak önerisinde bulunmuştur.

Karamanlis’in bu önerisi Türkiye tarafından olumlu karşılanmış, yapılan açıklamada; “iyi niyetimizi ortaya koymak amacıyla, ilişkilerimize hakim olan güvensizlik havasını en kesin şekilde ortadan kaldırmak ve birbiriyle müttefik iki komşu arasında mevcut olması gereken düzeye yükseltmek için her türlü gayreti göstermeye hazır bulunuyoruz,” denilmiştir.[7]

Birand’ın aktardığına göre, Karamanlis’in önerisi hakkında Demirel’e ayrıntılı bilgi veren Yunan Büyükelçisi (Kozmadopulos), iki ülke arasındaki gerginliğin giderek artmakta oluşunu dile getirmiş; Yunan kamuoyunun bir Türk saldırısından kaygılandığını açıklamıştır. Buna göre, iki ülke arasındaki, sorunların böylesi bir ortam içerisinde çözümlenmesi güçtür; ikili sorunların çözümünü güçleştiren ortamı değiştirebilecek iyi niyetli bir yaklaşımın ortaya konulması için iki ülke arasında yapılacak bir saldırmazlık paktına gerek vardır.[8]

Karamanlis tarafından önerilen saldırmazlık paktı imzalanması önerisine karşı, Türkiye’nin görüşlerini açıklayan Demirel; Türkiye ve Yunanistan arasındaki sorunların, iki ülke arasında sağlanacak karşılıklı güven ve yakın işbirliği ortamı içerisinde, görüşmeler yoluyla çözüme kavuşturulabileceğine değinmiş ve NATO müttefiki olan iki ülke arasında yapılacak bir saldırmazlık paktının, ittifakın ilkeleriyle ne ölçüde uyuşacağını tartışılabilir bulmuştur. Türkiye’nin görüşlerini açıklayan Demirel’e göre, iki ülke arasında bir saldırmazlık paktının imzalanması için öncelikle mevcut sorunların görüşmeler yoluyla çözümlenmiş olması gerekmektedir.[9]

Karamanlis tarafından önerilen saldırmazlık paktı gerçekte Türkiye açısından gerçekçi bulunmamakla birlikte, Türkiye’nin dış politikada izlemiş olduğu strateji ve taktik girişimleri de engeller nitelikte bir gelişme olarak değerlendirilmiştir. Türkiye’nin görüşüne göre, iki ülke arasında bir saldırmazlık paktının imzalanmasından sonra, mevcut sorunlara çözüm bulunabilmesi için yapılacak girişimlerde Türkiye açıkça eldeki  avantajlarını yitirecektir. Saldırmazlık paktının imzalanmasında Yunanistan’ın amacı, Ege Denizi’nde egemenlik hakları ve çıkarlar açısından statükonun olduğu gibi korunmasıdır. Türkiye açısından, bu tür bir yaklaşımın geçerli olması, bu denizde, Türkiye’nin de hak ve çıkarlarının bulunduğunu göstermesi açısından oldukça önemli olan, fiili durumlar yaratılmasını engelleyecek ve Yunanistan’ın ikili görüşmelerden kaçınmasına olanak sağlayabilecektir.

Saldırmazlık anlaşmasına ilişkin önerinin sonuçsuz kalması, iki ülke arasındaki güvensizliği artıran bir gelişmeye yol açmış; Yunan kamuoyunda Türkiye’nin saldırmazlık paktı imzalanmasından önce ikili görüşmelerle sorunlara çözüm bulunmasını istemesi eleştirilere konu olmuş ve Türkiye’nin saldırmazlık paktını reddettiği şeklinde yorumlanmıştır.

“Türkiye’nin maskesi tamamen düşmüştür. Karamanlis tarafından saldırmazlık paktı hakkında yapılan teklif reddedilmektedir. Bu jest için Başbakan Demirel’e teşekkür ederiz, zira, bu şekilde ikiyüzlülüğü ortaya çıkıyor ve Türkiye’nin suç dosyası daha da kabarıyor... Türkiye eğer bu fırsatı benimsemiş olsaydı, içinde bulunduğu politik çıkmazdan sıyrılabilirdi. Ancak, şovenizmin hırsı içinde bu jestin anlamını kavrayamamıştır. Ve adi bir şantajcı olarak karşılık veriyor; adalar için özel statü istiyor... Türkiye Yunanistan’ın müttefiki değildir ki; Türkiye, Yunanistan’ın düşmanıdır.” [10]

Kathimerini’de yer alan bir yazıda bu konudaki görüşler şu şekilde dile getirilmiştir; “Açık ve acı bir dille itirafda bulunalım; bu ülkede her işi ve gelişmeyi, Türkiye ile ilişkilerimizdeki buhran gölgelendiriyor ve hayatımızı zehirliyor. Bu buhran, milletimizin yaşamını zehirlediği gibi, ekonomik dengemiz sarsılıyor ve uluslararası ilişkilerimizi zorlaştırıyor... Bu problem ancak karşılıklı  ödünlerde bulunmakla çözümlenebilir; bizler bu ödünlerde bulunalım, ancak hangi ödünlerde? Türkler herkesle oyun oynuyorlar. Bütün alemle alay ediyorlar; ne istediklerini de açıkça söylemiyorlar. Kıbrıs’a gelince üçüncü kişileri toplumlararası görüşmeler oyunuyla aldatıyor ve avutuyorlar... Bunun dışında Ege’de problemler vardır. Türkler ‘bazı adaları silahlandırdınız’ diye dert yanmaktadırlar. Ancak, neden rahatsız oluyorlar; yoksa, bizlerin oradan hareket edip Küçük Asya’yı fethetmemizden mi korkuyorlar?... Demek ki kötü niyet beslediklerinden adaların tahkim edilmesi onları kuşkulandırıyor ve arzularının yerine getirilmesini engelliyor. Bunun ötesinde, söylendiği gibi, Türkler Ege Adalarında kurulmasının gerektiğini ifade ettikleri bir özel statüden söz etmektedirler. Böyle bir talep zaten çılgın bir görüşün ifadesidir. Adalar Yunan adlarıdır... Bizler Kütahya veya Antalya için özel statü mü istedik?... Biz de deli rolünü oynayalım; İstanbul için özel bir statü isteyelim. Türkiye’nin bazı noktalarında ortak hükümranlık önerisinde bulunalım.”[11]

Türkiye ve Yunanistan arasındaki güvensizliği artıran ve ilişkileri gerginleştiren kıta sahanlığına ilişkin gelişmeler, Türkiye’nin Ege Denizi’nde araştırmalar yapmak üzere HORA-MTA SİSMİK I araştırma gemisini hazırladığını açıklamasıyla yeni bir boyut kazanmış ve karşılıklı suçlamalar yapılmaya başlanmıştır. MTA SİSMİK I araştırma gemisinin Ege Denizi’nde araştırma yapacak oluşu hem Yunanistan’da hem de Türkiye’de ulusal bir prestij sorunu olarak değerlendirilmiş; Yunanistan’da bu durum, Türkiye’nin, Yunan hak ve çıkarlarına saldırmakta oluşunu gösteren bir olay olarak değerlendirilirken; Türk kamuoyu açısından olay, Türkiye’nin ulusal çıkarlarına sahip çıkması ve Yunan uzlaşmazlığına verilen bir cevap olarak değerlendirilmiştir. Olayın hem Yunanistan’da hem de Türkiye’de ulusal kamuoylarının yoğun ilgisini üzerinde toplamış olması, iki ülkenin diplomatik esnekliklerini sınırlandırmış ve gerginliğin artmasıyla beraber, iki ülke sıcak bir savaşın eşiğine gelmiştir.[12]

Türkiye’nin Ege Denizi’nde araştırma yapmak üzere MTA SİSMİK I’e görev vermesi karşısında Yunanistan’ın doğrudan bir savaşı göze alamayarak, Türkiye’yi BM’e ve Uluslararası Adalet Divanı’na şikayet etmesiyle iki ülke arasındaki ilişkiler açısından yeni bir süreç ortaya çıkmıştır. Bu süreç içerisinde BM Güvenlik Konseyi’nin iki ülke arasındaki sorunların barışçıl yöntemler kullanılarak ve doğrudan görüşmeler yoluyla giderilmesine karar vermesinden sonra, Uluslararası Adalet Divanı da ihtiyati tedbirlerin alınmasını gerektirecek bir girişimin olmadığına karar vererek, kendini sorunun özüne ilişkin karar almada yetkisiz görmüş ve böylece, Türkiye ve Yunanistan, Bern Anlaşmasının imzalanması ile sonuçlanan bir diplomatik yumuşama içerisine girmişlerdir.

Bern Anlaşması ile oluşturulan süreç içerisinde, Türk ve Yunan kamuoyları açısından iki ülke arasındaki gerginliği artıracak gelişmeler elden geldiğince azaltılmaya çalışılmıştır. 1980’lerin başına kadar Türkiye ve Yunanistan arasındaki sorunlara, uzlaşmazlık konularına ilişkin çözüm girişimleri sonuçsuz kalmakla birlikte, iki ülkenin de gerginliği artırmak yerine diyalog sürecine girmelerine yaramıştır.

Bu bağlamda, özellikle 1978 yılında, Türkiye ve Yunanistan arasında iki ülkenin Başbakanları düzeyinde yapılan Montreux Zirvesi, iki ülke arasındaki güvensizliğin giderilmesinde önemli bir adım olarak değerlendirilebilir. Gerçi zirve öncesinde Türkiye’nin olduğu kadar, belki de daha fazla Yunanistan’ın güvensizliği ve kuşkulu yaklaşımları söz konusu olmuştur, ancak uluslararası baskıların da etkisi ile Karamanlis ve Ecevit arasında bir zirvenin gerçekleşmesi sağlanabilmiştir.

Montreux Zirvesi, Karamanlis ve Ecevit’in ilk kez karşılıklı olarak görüşmelerine olanak sağlarken, her iki taraf da zirveye gelirken bazı kuşkularını da beraberlerinde getirmiş ve zirveden fazla bir şey beklenmemesi görüşünü yaymaya çalışmışlardır. Özellikle Yunanistan’da Karamanlis, Ecevit tarafından önerilen zirvenin ABD ambargosunun kaldırılmasını sağlamak ve Yunanistan’ı köşeye sıkıştırmak amacıyla yapılmak istendiğine ilişkin kuşku içerisinde olmuştur. 1975 yılında, Demirel ve Karamanlis arasında hazırlanmış olan Brüksel ortak açıklamasında Türkiye ve Yunanistan’ın kıta sahanlığı konusunda Adalet Divanı’na gidilmesinde anlaşmış olduklarını belirtmeleri ve daha sonra Türkiye’nin Divan’a gitmekten kaçınması, Karamanlis’de Türklere güvenilmeyeceği kanısını yerleştirmiştir.[13]

Montreux Zirvesi konusunda Yunanistan’da basın ve muhalefet kimi endişeler taşımakla beraber, genellikle Yunanistan’ın zirveden kaçınan taraf olmaması konusunda görüş birliği içerisinde olmuştur. Basın ve muhalefetin kuşkularının yoğunluk kazandığı noktalar, genellikle, Türkiye’nin Yunanistan ile yapmak istediği zirvenin asıl amacının ABD tarafından Türkiye’ye uygulanmakta olan ambargonun kaldırılmasına yönelik olduğu, gerçekte Türkiye’nin Yunanistan ile ilişkilerini barış ve işbirliği düzeyine getirmek konusunda samimi olmadığı, uluslararası kamuoyu önünde Yunanistan’a karşın Türkiye’nin barışı isteyen taraf olarak görünmek istediği, vb noktalar olmuştur. Yunan basın ve kamuoyu genellikle Montreux’da yapılacak zirveye Yunanistan’ın iyi niyetle katılacağını, ancak, anlamlı bir gelişme sağlanacağı yolunda pek ümitli olunmadığını açıklamıştır. Örneğin, Yunan basınında yer alan bir yazıda; “Ankara’nın niyet ve düşünce değiştirdiği yolunda herhangi bir belirti yoktur. Bu da Yunan tarafının anlamlı bir gelişme için çekingen ve kötümser olmasına neden olmaktadır” denilmekte ve genel kanı dile getirilmektedir.[14]

Diğer yandan, zirvenin başarısızlıkla sonuçlanması durumunda liderlerin ulusal kamuoyları önünde yoğun eleştirilere tutulacakları olasılığını gidermek için her iki ülke, yapılacak zirvenin liderlerin karşılıklı olarak tanışmasına ve iki ülke arasında süren güvensizlik havasının giderilmesine; teknisyenler düzeyinde sürdürülen görüşmelere siyasi yön verilmesine yönelik olduğu konusunda karşılıklı açıklamalarda bulunmuşlardır. Bu bağlamda, Montreux görüşmesi gerçekten de iki ülke liderlerinin birbirleri hakkındaki olumsuz kuşku ve değerlendirmelerini de en aza indirmiştir. Karamanlis, konu hakkında Yunan Parlamentosunda yapmış olduğu konuşmada, görüşmelerin iki ülke arasında karşılıklı güven havası yaratarak, sorunların çözüme ulaştırılmasına katkıda bulunduğunu belirtmiş ve “Montreux görüşmesi başarılıdır; çünkü, taraflara görüş teatisi olanağı vermiştir. Her iki taraf da suçlayıcı bir tutum içerisine girmemiştir” demiştir.[15]

ABD Silah Ambargosu’nun Kaldırılması ve Güvenlik Kaygıları

Montreux görüşmeleri, özellikle ABD tarafından Türkiye’ye uygulanmakta olan ambargonun kaldırılması için gerekli olan Türk-Yunan ilişkilerindeki yumuşamaya doğru gidişi başlattığı için Yunanistan’da bazı eleştirilere neden olmuştur. Bu nedenle, basın ve muhalefet Karamanlis’e bu konuda eleştiriler yöneltmiş ve ambargonun Kıbrıs sorununa bağlı olarak değerlendirilmesi gerektiğini, diğer yandan, Türk-Yunan güç dengesi açısından Türkiye’ye uygulanan askeri ambargonun Yunanistan’a Türkiye karşısında kaybetmiş olduğu silah dengesini yeniden kazanma olanağı verdiğini, oysa ambargonun kalkması ile Türkiye’nin yeniden Yunanistan aleyhine sonuçlar doğuracak bir silahlanma hareketine girişeceğini ileri sürmüşlerdir. “Amerikalıların elinde Ankara’yı makul yapabilecek tek husus ambargodur. Ambargoyu kaldırırlarsa, Türkiye hangi nedenden ötürü Kıbrıs’da gerileme yapsın ki? En çok olası olan husus da Türkiye’nin yeni maceralara girişmesine cesaret vermesi olur; bunlar da Ege’deki krizi gerginleştirir.” [16]

“Türkiye’ye tekrar askeri malzeme verilirse, bu ülkemizi hiç memnun etmeyecektir... Ümit ettiğimiz ve dilediğimiz, Washington’un çok dikkat edip, Ankara’ya cesaret verip Ege’de tehlikeli durumlar yaratabilecek faaliyetlerden kaçınmasıdır.”[17]

Türkiye ve Yunanistan arasında Montreux ile başlayan diyalog süreci, kısa bir süre sonra, ABD ambargosunun kaldırılmasına ilişkin çabaların gündeme geldiği dönem içerisinde, yeniden sert tartışmalara sahne olmuştur. Ambargonun kaldırılması durumunda, Türkiye’nin Ege Denizi’nde güç dengesini Yunanistan aleyhine değiştirebileceğinden ve Yunanistan’a karşı ileri sürmüş olduğu isteklerini güçlendirerek, Kıbrıs sorunundaki uzlaşmazlığı daha da derinleştirebileceğinden kuşkulanan Yunan kamuoyunun yoğun baskısı altında kalan Karamanlis, Montreux görüşmelerinde dile getirdiğinden farklı bir yol izlemeye yönelmiştir. Gerçekten de, Karamanlis’in yaklaşımlarındaki farklılık kendini Washington’daki NATO toplantısı sonrasında yayınlanacak ortak bildiride ambargonun kaldırılmasına ilişkin Türk görüşlerine yatkın bir yaklaşımın dile getirilmesine Karamanlis karşı çıkmış ve “Ben ahlaki ve siyasi yönden ambargonun kaldırılmasını isteyen bir bildirinin altına imza atmam” demiştir.[18] Buna karşılık olarak, toplantıda Türkiye’yi temsil eden Ecevit, Yunanistan’ın ikili bir politika izlemekte olduğunu, önce ambargonun kalkmasını engellemek için elden gelen her şeyi yapıp ardından da bu konunun Yunanistan’ı ilgilendirmediğini, Yunanistan ile Türkiye arasında bir sorun olmadığını, bir Türk-Amerikan sorunu olduğunu belirtmenin Yunanistan’ın içtenliğine gölge düşürdüğünü vurgulamıştır.[19]

Ambargonun kaldırılmasına ilişkin olarak, Türkiye ve Yunanistan arasındaki görüşlerin çatışmakta oluşu ve ABD yönetiminin, eskisine oranla ambargonun kaldırılmasına daha yatkın bir politika izlemesine karşın Senato Dış ilişkiler Komisyonu ve Kongre’de ambargonun kaldırılmasına ilişkin görüşlerini kabul ettirmede güçlüklerle karşılaşması; Türkiye’nin bu konudaki seçeneklerini değiştirmesine neden olmuştur.

Ambargonun kaldırılmaması durumunda Türkiye’nin NATO’ya ilişkin yükümlülüklerini yerine getirmede büyük güçlüklerle karşılaşacağını, askeri açıdan yeni bir savunma kavramı-politikası oluşturulması gerektiği vurgulanmış; “... değişen Dünya koşulları karşısında tek kaynağa sıkıca bağlanmanın zararları (görülmüştür).”[20]

Ambargonun kaldırılmamasının Türkiye’yi savunması açısından yeni seçenekler aramaya iteceği endişesini dile getiren Türkiye, bununla bağlantılı olarak, bölgede ve uluslararası sistemdeki denge değişikliklerine değinerek, süper güçler arasındaki ilişkilerde yumuşamaya doğru bir gidişin gözlenmekte olduğuna işaret etmiş; eskisinden farklı olarak, Türkiye’nin savunma planlarını yaparken SSCB’den kaynaklanan güvenlik kaygılarını ve tehdit algılamalarını daha az göz önünde bulunduracağını; buna karşın, Türkiye ve Yunanistan arasındaki uzlaşmazlığın sürmekte oluşu göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye’nin ulusal güvenliği açısında nasıl önemli tehditin Yunanistan’ın izlemekte olduğu uzlaşmaz tutumundan kaynaklanmakta olduğu sıklıkla dile getirilmeye başlanmıştır.[21]

Türkiye’nin Yunanistan’dan duymuş olduğu tehdit algılamalarını SSCB’den duyulandan daha öncelikli görmesi, kısa süre içerisinde Yunanistan’da sert tepkilerin yapılmasına neden olmuştur.

“ ‘Barışcı’ ve ‘iyiniyetli’ Ecevit’e göre, Türkiye’nin düşmanı SSCB değildir; Yunanistan’dır. Türkiye’nin güvenliğini Yunanistan’ın tehdit etmekte olduğunu söylemiştir.... Mademki Ecevit SSCB’yi değil de Yunanistan’ı tehdit olarak görüyor; o zaman, Amerikan silah yardımını, Türkiye’nin savunmasını Varşova Paktına karşı yapmak için değil de Yunanistan aleyhinde kullanmak için istiyor.” [22]

“Ambargo kalkmadığı takdirde askeri yardım tekrar edilmezse, Türkiye, yeni bir savunma politikası uygulayacaktır.... Türkiye’nin bütün bu kuvvetlenme çabaları niye? Sınırları ve çıkarları nereden  tehdit ediliyor ki o kadar askeri yardım istiyor?... Türkiye’nin güçlenme çabalarının hedefi... ‘Atilla’ kuvvetlerinin desteklenmesi; Ankara’nın Ege’deki planlarının gerçekleşmesi için askeri (gücün) oluşturulması(dır.)”[23]

“... Buna göre Türkiye, SSCB değil de Yunanistan tarafından tehdit edilmektedir ve bunu önlemek için silah istemektedir. Yani, ambargo hemen kalkmalı. Buna göre Türklerin en büyük düşmanı Yunanlılardır.[24]

Yunan Dışişleri Bakanı, konuya ilişkin olarak Yunanistan’ın tepkisini dile getirirken; “Türk Başbakanı’nın ülkesine tehditin Rusya’dan (SSCB’den) değil de Yunanistan’dan geldiğini söylemesini hayretle karşılıyorum. Türkiye, ambargoyu NATO düşmanlarına karşı savunmak için değil de, Yunanistan’a karşı silahlanmak için kaldırtmak istiyor,” demiştir.[25]

Ambargonun kaldırılması konusunda görüş ayrılıkları, tartışmalar sürerken, Ege Denizi’ndeki Türk-Yunan uzlaşmazlıkları açısından önemli bir başka konu gündeme gelmiştir; İzmir’deki NATO karargahlarının Türk komutasına devredilmesi. NATO askeri kanadından ayrılmasından sonra Yunan subayları İzmir’deki karargahtan ayrılmış ve sorumluluklar Türk ve ABD subayları tarafından yürütülmüştür. Ancak, yapılan yeni düzenlemeler sonucunda bu bölgedeki sorumluluklar İzmir karargahındaki Türk subaylarına devredilmiştir. bu durum Yunanistan’da yoğun tartışmalara neden olmuş ve Türkiye’nin Ege Denizi’ndeki yayılmacı isteklerini gerçekleştirmesine olanak sağlayabilecek bir gelişme olarak yorumlanmıştır.

Ambargonun kaldırılmasına yönelik görüşler ağırlık kazanırken İzmir’deki NATO karargahının bir Türk komutanın sorumluluğuna bırakılmış olması, Yunanistan’da Ege’deki güç dengesi açısından Türkiye’nin Yunanistan’a tercih edildiğine dair kanıların yerleşmesine neden olmuştur. Bu bağlamda İzmir’deki NATO karargahına tek başına komuta eden Türkiye’nin bölgedeki sorumluluklarını yerine getirirken ayrımcı bir yaklaşım sergileyebileceğinden ve özellikle deniz ve hava komuta kontrol sorumluluklarını yerine getirirken, bu sorumluluklarını Yunanistan’ın çıkarlarının aleyhine sonuçlar doğurabilecek girişimlere destek olarak kullanılmasından çekinen Yunanistan, bir yandan NATO askeri kanadına hemen dönmenin yollarını açmaya çalışırken, diğer yandan da ambargonun kalkması durumunda, Türkiye’nin hızla silahlanmasının yaratacağı dengesizliğin olumsuz etkilerini ortadan kaldırabilmek için AET ve ABD çerçevesinde etkin garantilerin sağlanmasına ağırlık vermeye başlamıştır.

Yunanistan’ın NATO Askeri Kanadına Dönüşü, NOTAM’ların Kaldırılması

Türkiye’ye uygulanan ABD askeri ambargosunun kaldırılması sonrasında, Yunanistan’ın Türkiye ile olan ilişkilerinde yeni bir süreç yaşanmaya başlamıştır. Gerçekten de ABD ambargosunun kalkması Yunan kamuoyunda bir yandan ABD aleyhtarı görüşlerin yoğunlaşmasına ve Yunan hükümetini yetersiz kalmakla suçlayan eleştirilere neden olurken diğer yandan, ambargonun kalkması ile yeniden başlayan askeri yardımların, Türkiye’nin Ege Denizi’ndeki güç dengesini yeniden lehine çevirmesine olanak vereceğinden duyulan kaygı, Yunanistan’ı Türk-Yunan ilişkileri açısından yeni bir yaklaşım benimsemeye yöneltmiştir. Bu çerçevede, Yunanistan, bir yandan Türkiye ile diyalog yollarını kullanarak fiili gerginliğin azaltılmasına çalışırken, diğer yandan da, AET ile siyasi ve ekonomik bütünleşmesini kolaylaştıracak atılımlar içerisinde olmuştur. NATO askeri kanadına yeniden dönülmesine ilişkin olarak başlatılan görüşmeler ise, Türkiye ve Yunanistan arasındaki görüş ayrılıklarını gündeme getirmekle kalmamış; aynı zamanda Karamanlis Hükümetine sert eleştirilerin yapılmasına yol açmıştır.

Karamanlis Hükümeti’ne bu konuda yöneltilen eleştiriler özellikle, Yunanistan’ın NATO’dan çıkarken gerekçe olarak göstermiş olduğu Kıbrıs ve Ege konularında, Yunanistan’ın geri dönmesini kolaylaştıracak yeni gelişmelerin henüz elde edilmemiş olduğu noktasında toplanmıştır. Bu eleştirilere göre; Yunanistan’ın NATO askeri kanadından ayrılmasına neden olan Türkiye’nin Kıbrıs’taki işgali hala sürmekte, Ege Denizi’nde ise, Türkiye, Yunanistan’a karşı kıta sahanlığı, karasuları ve hava sahası-FIR sorunlarına ilişkin görüşleri dikkate alındığında, Yunanistan’ın çıkarlarına karşı yayılmacı eğilimlerini korumaktadır; bu durum dikkate alındığında, Yunanistan’a yönelik tehditler karşısında sessiz kalan NATO’ya Yunanistan’ın geri dönmesi, uygun, tutarlı bir davranış olarak görülmemektedir. Ayrıca, Karamanlis Hükümeti’nin NATO askeri kanadına dönüş yeni kaygılar ortaya çıkmış ve Türkiye’nin veto yetkisini kullanarak Yunanistan’ın NATO askeri kanadına geri dönmesini engelleyebileceği göz önünde bulundurulduğunda; Türkiye’nin, Yunanistan’ın NATO’ya dönüşünü kolaylaştırmak için bazı ödünler koparmaya çalışacağından endişe duymuşlardır.

Bu bağlamda, Türkiye’nin ilke olarak Yunanistan’ın NATO askeri kanadına dönmesini olumlu karşılamakla birlikte, dönüşün 1974 öncesi koşullarla olmamasında direnmesi ve Ege Denizi’ndeki NATO deniz ve hava komuta kontrol sorumluluk bölgelerinin yeniden paylaşılmasında ısrar etmesi; Yunanistan’da Türkiye’nin  yayılmacı isteklerini yeniden gündeme getirdiğine ilişkin kuşkuları ortaya çıkarmıştır. Bu çerçeve içerisinde, Yunanistan’ın NATO askeri kanadına geri dönmesine ilişkin görüşmeler; NATO çerçevesinde yürütülen görüşmeler ve arabuluculuk çalışmaları, hem Yunanistan’ın hem de Türkiye’nin görüşlerinde ısrarlı olmalarından dolayı 1980 sonlarına kadar çözümlenememiştir.

Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerde yaşanan gerginlik ve karşılıklı güvensizliğin 1980’li yıllarda daha da artmış olduğunu söylemek mümkün. 1980 Şubatında, Türkiye’nin 1974 yılından beri uygulamakta olduğu NOTAM 714’ü kaldırmış olduğunu açıklamasından sonra Yunanistan’ın da 1157 sayılı NOTAM’ını kaldırması, iki ülke arasındaki ilişkileri yeni bir sürece yöneltirken, Yunanistan’ın NATO’ya dönmesi açısından hala iki ülke arasında  bir görüş birliğinin sağlanamamış olması, karşılıklı suçlamaların sürmesine yol açmıştır.

Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkiler konusunda dönemin Dışişleri Bakanı Erkmen’in “Komşuyuz. Ve ortak güvence zorunlulukları içinde olup ortak tehlike karşısındayız. Aramızda bir deniz var. Denizden her ikimiz de belirli çerçeve içinde olmak üzere yararlanmalıyız. Adil temeller üzerinde adil çözümler aramalıyız. Ancak bunu Yunanlılar da arzu etmelidirler. ’Sen karasularında kal’ diyemezler. Bunu kabul edemem. Bu tarihi sorumluluğu üstlenemem. Ancak ben güçlüyüm diye de başkasına bazı şeyleri empoze edemem,”[26] şeklindeki demeci, Yunanistan’da eleştirilere yol açmıştır.

“Ortak güvence zorunlulukları içinde olduğumuz gerçek değildir. Türkiye için güvence belirtilen bir olay bizim için bunun aksidir... Yunanistan-Türkiye arasında bir deniz olduğu gerçek değildir. Gerçek olan, (Ege’nin) Yunan denizi olmasıdır....”[27]

Parlamento’da yapmış olduğu bir konuşmada Türkiye ile ilişkilere değinen Karamanlis; “Yunanistan hiçbir zaman Ege’nin ‘Yunan Gölü’ olduğunu iddia etmemiştir. Ancak Türkiye, Ege’nin ‘Yunan Gölü’ olduğunu propagandize etmiştir. Şurası gerçektir ki, uluslararası sayılan Ege’de Türkiye’nin karasuları vardır. Ancak Türkiye şunu unutmamalıdır ki, Ege’de binlerce ada Yunan adalarıdır. Gerçek şudur ki, Ege konusunda da Türkiye anlayış gösterseydi bu problem de kolaylıkla çözülecekti. Ve bu konunun da çözümlenememesinden Türkiye sorumludur,” görüşünü savunmuştur.[28]

Türkiye ve Yunanistan arasındaki sorunların önemli bir parçasını oluşturan Yunanistan’ın NATO’ya geri dönüşü konusunda Erkmen, yaptığı açıklamada; “Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönüşünün yararlı olacağına inanıyoruz. Ancak, dönüş yeni ayarlamaları da gerekli kılmaktadır. 1974’den önceki şartlarla dönüş konusu yoktur tabii. Zaten 1974’den önceki şartların yasal temeli yoktur. Bir ‘de facto’ durumdur. Biz ‘de facto’ durumun kaldırılmasını ve onun yerine bir ‘de jure’ nin uygulanmasını istiyoruz. Denizin üzerinde olduğu kadar, hava sahasında da yönetim konusu vardır; bütün bunların ayarlanması gerektiğine inanıyoruz... Ege, ortak bir denizdir. Hem güvenlik hem de ekonomik yönden ülkeyi ilgilendiren bir sahadır. Bu saha üzerinde ayarlamalar var olmalıdır. Bir ülke kendi karasuları içinde kalıp, diğer ülke tüm deniz kontrolünü ve bundan istifade etmeyi kendi başına ele alamaz. Ege’nin bir kısmında Türkiye tarafından ve Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından telekomünikasyon ve yönetim kontrolünün ele alınması kaçınılmaz bir şeydir. Ortaklık konusu ortaya çıkınca bir bölüm bir ortağa, diğer bölüm de diğer ortağa aittir,” demiştir.[29] Erkmen’in açıklamaları, Yunanistan’da bazı basın organlarının bu açıklamaları “tahrik” ve “tehdit” olarak nitelemesine yol açmış ve basın, Yunan Hükümeti’nin kamuoyunu yeterince aydınlatamamasını eleştirmiştir.[30]

Bu arada, PASOK partisi lideri Papandreu da Hükümeti eleştirmiş ve “Ege’de ileri sürülen Türk istekleri NATO ve Amerika tarafından cesaretlendirilen şovenist ve  yayılma isteklerini göstermektedir. PASOK, Yunan Hükümetinin Ege’de Yunan haklarıyla ilgili görüşmelerin yapılmasına karşıdır. PASOK için böyle bir konu yoktur ve görüşmeyi mahkum ediyoruz” demiştir.[31]

Yunanistan’ın NATO askeri kanadına geri dönmesi  Yunanistan’da farklı görüşlerin ortaya çıkmasına neden olmuş ve özellikle muhalefet NATO’ya geri dönüşe sert eleştiriler yöneltmiştir.“... NATO’ya dönüşümüz basit bir konu değildir. Çünkü burada Türkiye müttefiğimizdir. Türkiye de bize karşı yeminli bir düşmandır. Türkiye’nin topraklarımızı ele geçirebilmek için programlanmış planları vardır; onun için de, konu basit değildir.” [32]

“Türkiye, Yunan cuntasının arkasında gizlenen, Makarios’a suikastten sonra Kıbrıs’ın % 40’ını ele geçirince, biz NATO’dan ayrılmıştık. Millet, bunun üzerine NATO’dan ayrılma kararını alan kişiye, çoğunlukla oy verdi.... NATO’ya dönüşümüz, ulusal onurumuzu zedeliyor. NATO’nun bize karşı olan davranışları, bizi küçük düşürüyor. Liderlerimiz milli birlik ve özgürlükten söz ediyorlar. Batının çıkarları, aynı zamanda Yunanistan’ın çıkarlarıdır deniliyor... NATO’dan çıkarken Karamanlis, Kıbrıs’ın Türkiye tarafından işgalinde NATO’nun aciz olduğunu iddia etmişti. Bakarsın 200 bin Kıbrıslı mülteci bize bu konuda bir şey sorar. Onlara ne cevap vereceğiz ?...”[33]

Yunanistan’ın Türkiye ile imzalamış olduğu “Rogers Anlaşması” çerçevesinde NATO askeri kanadına geri dönüşü, Yunanistan’ın Türkiye karşısında duymuş olduğu güvensizliği azaltıp iki ülke arasındaki diyalogu hızlandıracağına tam tersine, iki ülke arasındaki ilişkilerin yeniden sertleşmesine yol açabilecek gelişmelere neden olmuştur. Özellikle Yunanistan’ın NATO’ya geri dönüşünü kolaylaştıran “Rogers Planı”nın uygulamada yeni sorunlara yol açması ve NATO çerçevesinde askeri ve siyasi ilişkiler içerisine giren Yunanistan ve Türkiye’nin ABD ile ilişkilerine aralarındaki uyuşmazlıkları yansıtmaları, giderek karşılıklı suçlamaların artmasına ve güvensizliğin pekişmesine neden olmuştur.

1981 yılı içerisinde Yunanistan’da genel seçimlerin yapılacak olması, bu ülkede Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin sık sık gündeme gelmesine yol açarken Yunanistan’ın ABD ile ilişkilerinde Türkiye’den  kaynaklanan kuşkularını azaltmak için kimi garantiler istemesi, bir yandan Türkiye’nin tepkisini çekerken diğer yandan da Türk-Yunan yakınlaşmasını sekteye uğratmış ve diyalog çabaları, kolaylıkla iç politikada partiler arasındaki propagandalara konu edilmiştir.

ABD-Yunanistan arasında Yunanistan’daki üsler konusunda yapılan görüşmelere ilişkin olarak Yunan basınında yer alan haberlerde Türk-Yunan uzlaşmazlığının bu görüşmelere yansıması açıkça görülmüştür. “... Yunanistan, 1976 yılında, o zaman Yunan Dışişleri Bakanı olan D. Bicios’a Ege’nin güvenlik konusu ile ilgili olarak verilen güvencelerin yenilenmesini istemektedir. O zaman bu konudaki güvence, ABD Dışişleri Bakanı Kissinger tarafından verilmişti ve şöyle idi; ‘Ege’de hangi taraf aktif bir biçimde askeri girişimde bulunursa, ABD buna karşı çıkacak, bu tür hareketlerin önlenmesine gayret edilecektir’.”[34]

Yunanistan’ın, ABD’nin Türkiye ve Yunanistan’a vermekte olduğu yardımlarda 7’ye 10 oranının korunmasında ısrar etmesi ve bunu Türkiye ve Yunanistan arasındaki Ege’deki güç dengesinin korunması açısından esas kabul etmesi, Türkiye tarafından tepkiyle karşılanmıştır. Bu konuda Türk Savunma Bakanı Bayülken; “...Biz bu talebi müttefiklik titri ile bağdaştıramadığımızdan ve Yunanistan’ı tehdit olarak görmediğimizden, bu güç dengesinin anlamını kavramak da güç oluyor,” derken; aynı konuyla ilgili olarak Türk Dışişleri Bakanlığı sözcüsü; “... Yunanistan’ın garantiler istediği sınırlar konusunun Yunan-Türk sınırları ile bağlantılı olduğunu sanmıyoruz. Çünkü, aynı ittifakın üyesi olan bir ülkenin diğer müttefik bir ülkeye karşı garantiler istemesini akıl almıyor. Böyle bir konu sadece Türkiye’ye karşı değil, tüm NATO üye ülkelerine karşı güvensizlik anlamındadır,” demiştir. [35]

Bu konuya ilişkin olarak yaptığı açıklamada Türkmen’e göre; “... Yunan sınırları için, ABD’nin bir Türk saldırısı ihtimaliyle ilgili olarak garantiler vermesini, Türkiye, mantık dışı bulmaktadır... Yunanistan’ın NATO’ya dönüşü, iki ülkenin ortak savunma için işbirliği yaptıkları anlamındadır. Bu nedenle, ABD’nin sınır konusunda garanti vermesi mantıkdışı kabul edilecektir. İttifakın bütün anlamı, müttefiklerin birbirleriyle savaşmamalarına dayalıdır.”[36]

Bu konudaki tartışmalar sürerken, Türkiye ve Yunanistan arasındaki görüşme sürecini olumsuz yönde etkileyen kimi yeni olaylar yaşanmaya başlanmıştır. Özellikle, Yunanistan’da yapılacak olan seçimlerin yaklaşmakta oluşu, Türkiye ile ilişkilerin sık sık gündeme gelmesine yol açarken Yunan kamuoyunun dikkati dış politika üzerinde yoğunluk kazanmış, bu arada hükümet ve muhalefet partileri arasında karşılıklı suçlamalar yapılmıştır.

Yunanistan ve Türkiye arasında ulusal hava sahası ve FIR sorumluluklarına ilişkin olarak yapılan görüşmelere Yunan basını yoğun bir ilgi göstermiştir. Görüşmeler sürerken Türkiye’nin, Ege Denizi’nde yapmış olduğu askeri uçuşlar ulusal hava sahasının ihlal edildiği suçlamaları ile protesto edilmiş ve bu durum yeniş bir Türk saldırganlığı olarak yorumlanmıştır. Bu bağlamda, Türkiye’ye ilişkin  konularda Yunanistan’da ilginç tartışmalar da yaşanmıştır; 19 Mayıs 1981 tarihinde Atatürk’ün 100. doğum yılı kutlamalarında Atatürk’ün Selanik’teki doğum yeri olan evde yapılacak tören konusu Yunanistan’da uzun süre kamuoyu ve basını uğraştırmış, törenin yapılmasına izin vermiş olmasından dolayı hükümete sert eleştiriler yöneltilmiştir.

Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin 1981 yılı sonunda yapılan Yunan seçimlerinde Papandreou liderliğindeki PASOK’un iktidara gelmesiyle yeni bir süreç içerisine girdiğini söylemek mümkündür. Gerçekten de, seçimler sırasında Türkiye ile diyalog çabalarını sürdüren Rallis Hükümetine karşı yoğun eleştiriler yönelten ve onu Türkiye ile gerçekleştirilen diyaloglar sırasında ödün vermekle suçlayan  Papandreu’nun iktidara geldikten sonra nasıl bir yaklaşım içerisinde olacağı merak konusu olmuştur.

Seçim konuşmaları sırasında Yunanistan için gerçek tehditin kuzeyden değil doğudan geldiğini, buna karşın, ulusal savunma açısından NATO’nun ya da ABD’nin Yunanistan’ın doğu sınırlarını garanti altına alması gerektiğini ileri süren Papandreou, iktidara geldikten sonra doğu sınırlarına ilişkin garanti verilmesi konusunu tekrar gündeme getirmiş ve bu konudaki görüşlerini ABD ile yapılan görüşmelerde ve NATO toplantılarında dile getirmiştir. 1981 Aralık ayı başlarında Brüksel’de yapılan NATO toplantısı sırasında Yunanistan, bu konudaki görüşlerini dile getirerek NATO ortak bildirisine, “NATO, üyelerinin toprak bütünlükleri ve sınırlarına yönelik tehditlere karşı onları savunacaktır” şeklinde bir paragrafın eklenmesini istemiş, ancak Türkiye bu isteğe karşı çıkmış, sonuçta, NATO ortak bildirisi yayınlanamamıştır.[37]

1980 Sonrası Dönem Türk – Yunan İlişkilerinde Niyetlere İlişkin Algılamalar

1981 sonrası dönem, her iki ülkede de ulusal ve uluslararası koşular göz önünde bulundurulduğunda, Türk-Yunan ilişkileri açısından sertlik yönünde tırmanışların yaşandığı bir dönem olmuştur. Gerçekten de, Yunanistan’da özellikle Türkiye, ABD ve NATO ile ilişkiler konusunda radikal sayılabilecek görüşlerle iktidara gelen Papandreu’nun kendi ulusal kamuoyu önünde güçlü bir hükümet imajı yaratmaya çalışması ve bu durumu sarsmamak için Türkiye ile doğrudan görüşmelere girmekten kaçınması ve görüşmelere başlanması için önkoşullar ileri sürmesi, uluslararası ilişkileri açısından Avrupa’dan dışlanma tehlikesi içerisinde olan Türkiye’nin, bu ülke ile olan ilişkilerdeki yaklaşımını da etkilemiş ve karşılıklı olarak, iki taraf da görüşmelerin kesilmesinden ve gerginliğin artmasından diğer tarafı suçlamaya başlamıştır.

Bu yapısallaşma içerisinde, Türk-Yunan diyalog süreci büyük bir sarsıntı geçirmiş ve sonuçta, iki ülke arasındaki güvensizliklerin keskinleştiği bir dönem yaşanmaya başlamıştır. Taraflar arasındaki uzlaşmazlıklar konusunda yürütülen görüşmelerin kesintiye uğramasıyla, iki ülke de, ulusal görüşlerindeki kararlılıklarını gösteren fiili olaylardan yararlanma çabalarına ağırlık vermeye başlamışlardır.

Papandreu’nun Türkiye’yi Yunanistan’ın toprak bütünlüğü ve ulusal güvenliği bakımından bir “tehdit” kaynağı olarak göstermesi ve NATO ittifakından, ABD’den, Yunanistan’ın doğu sınırları için etkin garanti istemesi, Türkiye’nin yoğun tepkisini doğurmuştur. Yunanistan’ın Türkiye’ye yönelik dış politikasında gösterdiği dönüşüm, Türkiye’de Yunanistan’ın Türk ulusal çıkarları açısından uzlaşmaz, giderek hırçın bir politika izlemekte olduğu şeklinde değerlendirilmiş ve bu konuda bir açıklama yapan dönemin Başbakanı B. Ulusu; “ Yunan Hükümeti’nin bugün takındığı uzlaşmaz tutum gerginlikleri kaçınılmaz kılar ve Yunanistan’ı hüsrana götürür” demiştir.[38]

Bu değerlendirme, Yunanistan’da geniş yankılar uyandırmış ve basında yer alan haberlerde Türkiye’nin Yunanistan’ı tehdit ettiği yorumu yapılmıştır. “Türklerin bize ve kardeşlerimiz Kıbrıslılara karşı gittikçe artan saldırılarından endişe duyuyoruz. Türkiye’nin tehditleri bir tesadüf eseri değildir. Türk tehditlerinde sinsilik gizlidir. Hiç kimse Yunanistan’ın Türkiye’ye karşı saldırgan emeller beslediğini söyleyemez ve söylememelidir de... Türkiye’nin Yunanistan ile yine kendisinin sebep olduğu anlaşmazlıklar için karanlık bir planın olduğu anlaşılmaktadır. Türkiye, bu anlaşmazlıkları, uluslararası adaletin ve müttefiklik şerefinin aksine çözmemekte ısrar ediyor...”[39]

Bu dönemde Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkiler, karşılıklı suçlamalara sahne olmuştur. Yunanistan’ın NATO askeri kanadına dönüşünü sağlayan Rogers Anlaşması hükümlerinin Yunanistan tarafından geçersiz kılınması, Ege Denizi’ndeki Türk-Yunan komuta kontrol sorumluluklarını belirsizleştirdiğinden, Türkiye’nin bu bölgedeki faaliyetleri, Yunanistan tarafından tepkiyle karşılanmıştır. Özellikle Türk savaş uçaklarının askeri manevra ve rutin görev uçuşları Yunanistan’ın Türkiye’yi protesto etmesine yol açmıştır. Bu dönem ilişkilerinde en çok tartışılan konu Türk askeri uçaklarının Yunan hava sahasını ihlal ettiğine ilişkin suçlamalar oluşturmuştur. Bu uçuşlar sırasında Türk uçaklarının Yunanistan’ın ilan etmiş olduğu 10 millik sınırı tanımayarak Türkiye tarafından kabul edilen 6 millik karasularına kadar ki bölgelerde  uçuşlarını sürdürmeleri, Yunanistan tarafından iki ülke arasındaki ilişkileri gerginleştirmeye yönelik ihlal girişimleri ve Türk saldırganlığının göstergesi olarak yorumlanmıştır.[40]

İki ülke arasındaki gerginlik ve karşılıklı suçlamalara koşut olarak Yunan basın ve kamuoyunu duygusal davranmaya ve “Türk tehditi” suçlamalarına yönelten kimi yanlış algılamalar da yaşanmıştır. Bunlardan bazıları özellikle dikkat çekicidir; 1982 yılı Ocak ayı başlarında bir Yunanlı avcının Türk-Yunan sınır bölgesinde Meriç ırmağı kıyısında Türk avcılarla olan kişisel bir paylaşım sırasında çıkan kavga sonucunda ölmesi, Yunan basın ve kamuoyunda bu kişinin bölgede devriye görevi yapan Türk askerleri tarafından öldürüldüğü şeklinde yer almış ve konu bir anda, ulusal boyut kazanmış ve “Türk saldırganlığı” olarak propagandize edilmiştir.

“Türk askerlerinin sınır bölgesinde bir Yunanlı avcıyı öldürmeleri civar köylerde yaşayanları üzüntüye boğmuştur... Türk nöbetçiler Meriç’te arkadaşı ile birlikte balık avlayan bir balıkçıyı öldürdüler...”[41]

“Ördek avlayan bir Yunanlı balıkçının Türk devriye erleri tarafından vurulup öldürülmesi, Meriç bölgesinde şaşkınlık yaratmıştır.”[42]

“Cinayet, Evren Cuntasının intikamıdır. Yunanlıyı, Cuntaya karşı olanların kaçmasını önleyebilmek için öldürdüler.” [43]

“Protesto edilmeyen tokat... Yunan Hükümeti’nin Meriç’teki olayla ilgili tutumu gariptir. Bir girişimde bulunmak için ilgili raporu beklediğini söylemesi, Türklerin bu tahriğini hiçbir protestoda bulunmadan kabul ettiğini göstermektedir.” [44]

“Meriç’te 6 Ocak günü işlenen cinayetin siyasi ve milli bir sebebe dayanmadığı, bir ‘hesaplaşma’ sonucu meydana geldiği anlaşılmıştır.”[45]

Bu olaydan kısa bir süre sonra, bir Yunan gazetesinde Kıbrıs’a ilişkin olarak yayınlanan bir yazıda; “Türkler, Kıbrıs’da Yunan-Türk ilişkilerindeki krizi daha da artıracak olaylar hazırlamaktadır” denildikten sonra, Türkiye’nin adaya bir tümen göndermiş olduğu, Türk kuvvetlerinin alarm durumunda oldukları, Larnaka ve Lefkoşe’ye askeri üslerin havaya uçurulmasını, Kıbrıslı Rumlardan savaş malzemesi çalınmasını, Yunanistan’ın Kıbrıs’a asker gönderdiğini ispatlayabilmek için Yunan subaylarının kaçırılmasını amaçlayan saldırılar düzenledikleri iddia edilmiştir. Ayrıca, bu konuda Kıbrıs Savunma Bakanlığı tarafından bir raporun hazırlandığı ve BM Genel Sekreterine bilgi verildiği ileri sürülmüştür. Bu arada, Kıbrıs Dışişleri Bakanı Rolandis’in “Türklerin tehlikeli planlarına engel olunabilmesi için Moskova’nın yardımını istediği” belirtilmiştir.[46] Bu haber daha sonra Kıbrıs Dışişleri Bakanı ve Savunma Bakanı tarafından yapılan açıklamalarla yalanlanmış ve halk sükunete çağrılmıştır.[47]

Bu arada, bir başka gazetede, Türkiye’deki askeri rejimin Ege Adalarına karşı bir saldırı hazırlığı içerisinde bulunduğu iddiası yer almış;[48] diğer bir gazete ise, Türklerin Midilli Adasını Yunanistan’dan  talep ettiklerini iddia etmiş, “Türkiye’nin Yunanistan’a bu konuda bir nota gönderdiğini Midilli Adasını istemesine gerekçe olarak da Lozan Antlaşması’nın başlıca maddelerinin çiğnenmesini gösterdiği” iddia edilmiştir.[49] Diğer yandan, bütün bunların yanı sıra, bir başka gazete de, “Türkiye’nin Yunanistan aleyhindeki yalan yanlış haberleri bir kampanya şeklinde yürüttüğünü” ileri sürmüştür.[50]

Bir kaç gün sonra ise, bir Türk savaş gemisinin Ege Denizi’nde Yunan adaları etrafından geçmesi basının yoğun ilgisini çekmiş ve basın, bu olayı, “Yunan karasularının ihlali” ve “Türk tahriği” olarak değerlendirmiştir.[51] “Türkiye, Ege’deki tahriklerini artırmaktadır... Türk emelleriyle ilgili olan bu tahrik endişe verici bir olay olarak kabul edilmektedir...”[52] Bunun yanı sıra, Yunan Dışişleri Bakanlığı sözcüsünün,  “Türk gemisinin seyrinden önceden haberdar olduklarını” açıklamasıyla olay bir başka boyut kazanmıştır. Bu olay sırasında basına yapılan açıklamalarda tutarsızlıklar görülmüştür.

Olaya ilişkin olarak Yunan Milli Savunma Bakanlığı Müsteşarı (Drosoyiannis); “Evia’nın güneyinde görülen Türk savaş gemisi bilinen bir rotada seyrettiği için Silahlı Kuvvetlerimiz şaşırmadı. Yunanistan’ın elinde ‘hatta savaş gemileri için’ denizcilik kurallarını ihlal ettikleri takdirde bunların seferlerine engel olacak yasalar yoktur” demiş ve “Türk tahriği konusunda Genelkurmay’da bir toplantı yapıldığını” açıklamıştır. Ancak buna karşın, Hükümet sözcüsü (Marudas) yaptığı açıklamada, Türk savaş gemisine ilişkin olarak bir toplantı yapılmış olduğunu yalanlamış ve “Türk savaş gemisi olayı, yalnız denizcilik yasalarıyla ilgilidir ve bu konuda Yunan Hükümeti, Ankara’ya demarşta bulunmuştur” demiştir. Ayrıca  yaptığı açıklamada; “Savaş gemisinin gerek Ege’deki uluslararası sularda gerekse, Yunan karasularındaki seyri hakkında Yunan yetkili makamlarına evvelce gerekli bilgi verilmiştir” demiştir.[53]

Bütün bu tartışmalar, olaya yeni bir boyut kazandırmış ve Türk savaş gemisinin Ege Denizi’nde seyrederken  Sovyet gemilerinin gözlemini üstlenmiş olması ve bundan Yunan Hükümeti’nin haberdar olması, bu denizde NATO operasyonel sorumluluklarının yeniden gündeme getirilmesine yol açmış; Yunan Hükümeti bu konudaki tutumundan dolayı eleştirilmiş ve olay sırasında tutarsız davranmakla suçlanmıştır.[54]

Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin süreçsel gelişimi içerisinde yukarıda sıralanmış türden yanlış algılamalara sıklıkla rastlanmaktadır. Türk-Yunan uzlaşmazlıklarına diyalog yoluyla bir çözüm bulunmasının kesintiye uğramış olması, tarafların her türden davranışını kuşkulu kılmıştır. Gerçekten de iki ülke arasında kurulmuş ilişkilerde diyalogun sürmesi, görüşmeler sürerken tarafların bu süreci bozacak davranışlardan kaçınmalarını gerektirdiğinden hem Yunanistan’da hem de Türkiye’de, iki ülke arasında diyaloga yeniden başlanması konusu sıklıkla vurgulanmıştır. Ancak, Yunanistan’ın iki ülke arasında kurulacak bir diyalog süreci için bazı koşullar öne sürmekte oluşu Türkiye’nin tavrını sertleştirmesine neden olmuştur. Özellikle Türk-Yunan ilişkilerini gerginleştiren ve iki ülke arasında tahrik ve saldırganlık suçlamalarına yol açan olaylar, her iki ülkenin de üyesi bulundukları NATO çerçevesinde yürütülen askeri tatbikatlar sırasında yaşanmıştır. Bu tatbikatlar sırasında tatbikata katılan Türk ve Yunan kuvvetlerinin operasyonel sorumluluk alanlarının belirlenmesinde yaşanan güçlükler tatbikatların her iki ülke arasında sorun oluşturmasına yol açmıştır. Bunun yanı sıra, Yunanistan’ın Rogers Anlaşması’nda kurulması kararlaştırılan Larissa karargahına karşı olumsuz bir yaklaşım sergilemesi ve diğer yandan da Limni’de konuşlandırmış olduğu kuvvetleri NATO savunma planları içerisine almak istemesi, Türkiye’nin tepkisini çekmiş ve giderek, iki ülke arasında karşılıklı suçlamalar bu konu üzerinde yoğunlaşmıştır. Limni adasının silahlandırılması ve bu kuvvetlerin NATO’ya tahsis edilmesi çabası, bu bölgedeki adaların silahsızlandırılacağına ilişkin antlaşmaların ihlal edilmekte olduğunu savunan Türkiye ile Yunanistan arasında karşılıklı suçlamalara dönüşmüş ve her iki ülke de bu konudaki görüşlerini ulusal savunma ve güvenlik kaygılarına dayandırmış ve diğer tarafı kendi toprak bütünlüğü açısından tehdit olarak algıladığından silahlanma yoluna gittiğini savunmuştur. Bu arada, Türkiye ve Yunanistan arasında ulusal hava sahasının ihlal edildiğine ilişkin görüş ayrılıklarının sürmekte oluşu, Yunanistan’da, “ulusal karasuları sınırının 12 mile çıkarılarak bütün ilgili sorunların çözümlenebileceği” yaklaşımının sıklıkla dile getirilmesine neden olmuştur.

Dönemin genel karakteristik özelliği, iki ülke ilişkilerinin istikrarsız bir karşıtlık göstermiş olmasıdır. Zaman zaman, iki ülke arasında diyalog kurulması gereği dile getirilmesine karşın, bu yöndeki çabalar başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

Türkiye’nin iç ve dış politik ortamda, “Yunanistan’a yönelik bir tehdit” oluşturduğuna ilişkin algılamalar, Yunanistan’da, Papandreu yönetiminin bu tehlikeye karşı etkin güvence arayışlarına hız vermiştir. Gerçekten de, Papandreu Hükümeti, “Türk tehditi” iddiasına dayanarak NATO çerçevesinde sağlamaya çalıştığı baskı ve garanti arayışlarını sağlamada başarısız kalınca, bu kez, yönünü ABD’ye çevirmiş ve bu ülke ile gerçekleştirilmeye çalışılan üsler anlaşması ve savunma işbirliği anlaşmasının imzalanması karşılığında, Türkiye ile olan sınırlarının garanti edilmesi koşulunu ileri sürmüştür. Bu konuda yapmış olduğu açıklamada, “Yunanistan’ın toprak bütünlüğüne yönelik Türkiye’den gelen gerçek bir tehdit bulunduğuna kuşkumuz yok”[55] diyen Papandreu, Ege Denizi’nde bir süre sonra yapılan planlı tatbikatlar sırasında Türk savaş uçaklarının Yunan hava sahasını ihlal etmiş olduğunu ileri sürerek; “...eğer Türkler on milden rahatsız oluyorlarsa, o zaman biz de kimsenin elimizden alamayacağı bir hakkımızı kullanarak karasularımızı 12 mile çıkarırız. O zaman, hava sahamız da otomatikman 12 mil olur” demiştir.[56]

Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin karasularının 12 mile genişletilmesiyle çözümlenebileceği düşüncesi, Türkiye’nin sert tepkisine yol açarken, Yunanistan’ın ulusal karasuları sınırını Ege Denizi’nde 12 mile çıkarmasının “casus belli” savaş nedeni sayılacağı açıklanmıştır.

Bu bağlamda, Yunanistan, Türkiye’den kaynaklandığını iddia ettiği ulusal güvenliğine ve toprak bütünlüğüne yönelik tehdit algılamalarını karşılamak için uluslararası çabalarını yoğunlaştırmıştır. Özellikle NATO, AET ve ABD çerçevesinde yürütülen ilişkilerde Yunanistan sıklıkla Türkiye ile olan sorunlarını  dile getirmiş ve bu ülkeden kaynaklanan güvensizliğin giderilmesi için gereken baskı ve çabaların gösterilmesini istemiştir. Bu arada, Limni Adasının NATO tatbikatlarına dahil edilmesi sırasında Türkiye’nin bu karara karşı çıkması, Yunanistan’ın tepkisini doğurmuş ve NATO’nun, Yunanistan’ın istemini reddetmesi üzerine Yunanistan bölgede düzenlenen tatbikatlara katılmama kararı almıştır. NATO’yu Türk-Yunan uzlaşmazlığında taraf tutmakla suçlayan Papandreou, bir süre sonra Avrupa Parlamentosu Sosyalist Grup temsilcilerine yaptığı bir konuşmada “Biz bir NATO üyesi olan Türkiye’den tehdit gören NATO üyesi tek Avrupa ülkesiyiz. Toprak bütünlüğümüzü koruma ve savunmada doğudan sorunları bulunan gene tek ülkeyiz” demiştir.[57]

1983 yılı sonlarında, Kıbrıs Türk toplumunun bağımsızlık kararı alarak KKTC’yi ilan etmesi ve kurulan devleti, Türkiye’nin tanıması, Yunanistan’ın şiddetli tepki göstermesine neden olmuştur. Bu konuda bir açıklama yapan Yunan Dışişleri Bakanlığı, Türkiye’nin ilan edilen yeni devleti tanımasını ve bu konudaki tutumunu kabul edilemez olarak nitelendirmiş ve “Türkiye bu tutumundan vazgeçmediği takdirde herhangi bir konuda görüşmemiz imkansızdır” demiştir.[58] İlerleyen günlerde, Türkiye’nin kurulan devleti hemen tanımış olması, Yunanistan tarafından kınanmış  ve Yunan Hükümet Sözcüsünün yapmış olduğu açıklamada, “Türkiye KKTC’yi tanıdığı sürece Yunanistan, Türkiye ile ne ikili ne de Kıbrıs sorunu üzerinde herhangi bir konuyu görüşmeyecektir. Türkiye, Kıbrıs’daki kuvvetlerini geri çekmediği sürece, Yunan Hükümeti Kıbrıs konusunda Ankara ile müzakereye girişmeyecektir” denilmiştir. Bu arada Papandreou, “Yunanistan için yegane tehditin Varşova Paktı’ndan değil, Ege’de Türkiye’den geldiğini” vurgulayan açıklamalarda bulunmuştur.[59]

Türkiye’den kaynaklanan tehdit açıklamaları sürerken 1984 yılı Martında, iki ülke arasındaki ilişkileri gerginleştiren bir başka olay yaşanmıştır. 8 Mart’ta basına bir açıklamada bulunan Yunan Hükümet Sözcüsü, Semadirek Adasının kuzeyinde ve açık denizde tatbikattan dönmekte olan 5 Türk savaş gemisinin, Yunan karasuları içindeki Yunan savaş gemisi ve bazı balıkçı teknelerine ateş açtığını iddia etmiş; olayla ilgili olarak Türkiye’nin protesto edildiği ve kendilerinden açıklama istendiğini bildirmiştir. Türkiye’nin böyle bir olayın gerçekleşmediğini bildirmesi ve konuya ilişkin verilerin yeniden ve dikkatli bir şekilde incelenmesini istemesinden sonra, Türkiye’nin bu konudaki görüşleri kabul edilemez bulunmuştur. Ayrıca, basına yapılan açıklamada, Yunanistan’ın, Türkiye’deki Büyükelçisini geri çağırdığı, bu durumda Türkiye’nin Atina’daki Büyükelçisinin de geri dönmesi gerektiği belirtilmiştir.[60]

Diğer yandan yapılan açıklamada; “ABD’nin Atina maslahatgüzarının Yunan Dışişleri Bakanlığına davet edilerek, kendisine, Amerika tarafından Türkiye’ye yapılan yardımlar ve bu ülkenin isteklerinin yerine getirilmesinin Türkiye’yi küstahça cüretkar davranmaya ve bu tür tahriklerde bulunmaya yönelttiği.... NATO üyesi ülkelerin Atina Büyükelçileri davet edilerek kendilerine, bu müttefik ülkenin diğer bir müttefiği tahrik etmesinin kabul edilemez olduğu bildirildi” denilmiştir.[61]

Papandreu ise, olayın, “iki ülke arasında 1974’den bu yana (yaşanan) en büyük tahrik olduğunu”; “Türkiye’nin bu olaydaki asıl amacının Yunanistan’ın kararlılığını ölçmek olduğunu” belirtmiştir.[62]

Bununla birlikte, olay, Türkiye tarafından şaşkınlıkla karşılanmış ve Yunanistan’ın bütünüyle hayali bir olaya dayandığı dile getirildikten sonra, atış yapan Türk gemilerinin uluslararası sularda bulundukları ve Yunan gemilerinin bulunduğu batı yönünde değil, aksine, kuzey ve doğu yönünde atış yaptıklarını ve bu durumdan, Yunan resmi makamlarının haberdar olduklarını açıklamışlardır. Ayrıca açıklamada, Türkiye’nin Atina’daki Büyükelçisini geri çekmeyeceği ve Yunanistan’ın bu konuda yeniden incelemelerde bulunarak durum yeniden normale dönecek şekilde suçlamaların geri alınacağının umut edildiği belirtilmiştir.[63]

Nitekim, bir süre sonra, Yunan kamuoyunu panik havasına sürükleyen bu olayın gerçek yönü anlaşılmış ve olayın, bütünüyle, hükümete yanlış bilgi verilmesinden kaynaklanmış olduğu, bu konuda hükümetin yeterince sağduyulu davranmadığı, gerekli incelemelerin yapılmadan acele, suçlayıcı bir yaklaşım izlendiği öne sürülerek Papandreu Hükümetine yönelik şiddetli eleştiriler sergilenmiştir. Dış basında ise, Yunanistan’ın ileri sürmüş olduğu saldırı olayının gerçek olmadığının anlaşılması ile Yunanistan’ın “gaf”ını kabullenmek zorunda kaldığı ve olayın sorumluluğundan kurtulmak için “Türkiye’den tatmin edici cevapların alındığını” ileri sürdüğünü belirten yorumlar yapılmış ve Papandreu Hükümeti’nin, sürekli “Türk tehditi” konusunda iddialarda bulunduğu belirtildikten sonra, bunun gerçekliğinin “kuşkulu” olduğu belirtilmiştir. Gerçekten de, Yunan basınında da bu yönde yorumlara yer verilirken olay sırasında izlediği tutumdan dolayı, “Papandreu’nun sorumsuz davrandığı” ve “Yunanistan’ı Türkiye ile bir savaş riskine sürüklediği” iddia edilmiştir.[64]

Bununla birlikte Papandreu, “Türkiye’nin Yunanistan için bir tehdit oluşturduğunu” dile getirmeye devam etmiştir; Atina Ticaret ve Sanayi Odası’nda bir konuşma yapan Papandreou, “Türkiye’nin yayılmacı gücünün müttefiklerin de yardımı ile kalıcı ve tehlikeli bir tehdit oluşturduğunu” açıklamıştır. [65]

Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin çeşitli yanlış algılamalar yüzünden savaş riskini taşımakta oluşu, iki ülke arasındaki diyalogun kesin bir şekilde yeniden kurulmasını gerektirirken, Papandreu yönetimi, yapmış olduğu açıklamalarda “Türk tehditi”nin devam ettiğini ileri sürmüştür. Yunanistan’ın ulusal bağımsızlık ve toprak bütünlüğünün Türkiye tarafından tehdit edilmekte olduğunu savunan Papandreu, Türkiye’nin tehditleri karşısında ülkesinin modern silahlara gereksinim duyduğunu söylemiş ve Girit’te yapmış olduğu bir açıklamada Türkiye’yi uyararak, “Yunan halkının Ege’de ortaya çıkacak her tehdite karşı koyacağını Türkiye’ye bildiririz” demiştir.[66]

Selanik’de bir konuşma yapan Papandreu, “Türkiye’ye, silahlı bir el ve tahrikkar hareketlerle önerilen sahte barışçı sözler yerine yapıcı, barışcı hareketlerde bulunması çağrısını” yineleyen Papandreou, “... diğer tarafın yayılmacı politikasını sadece bir ülkenin kararlılığının ikna edebileceğini” belirtmiş ve “Barışçı bir diyalog (Türkiye tarafından) barışçı hareketler ve jestler geldiği zaman başlar... Yunan Silahlı Kuvvetleri’nin dikkati kuzeye değil, tehlike ve tehditin geldiği doğuya -Türkiye’ye- yöneliktir... Bağımsızlık ve toprak bütünlüğü olmadan barış olmaz” demiştir.[67]

Türkiye ve Yunanistan arasında uzlaşmazlığın giderilebilmesi için gereken güven ve diyalog oluşturulabilmesi için, Türkiye’nin, Yunanistan tarafından ileri sürülen koşulları kabul etmesi gerektiğini öne süren Papandreu, “... iyimser olduğu Kıbrıs sorununu çözdükten sonra bile Türkiye’nin Ege’deki durumu gerginleştirmesinin ihtimal dışı olmadığını... Türkiye ile diyaloga girilebilmesi için bu ülkenin Lozan ve Montrö Antlaşmalarıyla belirlenmiş olan Ege statüsünü kabullenmesi gerektiğini” savunmuştur.[68]

Bu arada, Yunanistan’ın ulusal savunma stratejisinde değişikliğe gidileceğine ilişkin haberler yayınlanmıştır. Haberleri doğrulayan Yunan Hükümet sözcüsünün açıkladığına göre; “Yunanistan’ın değiştirilmiş yeni savunma dogması” konusunda bir öneri yapılmış ve Hükümet bu öneriyi Noel tatilinden hemen sonra Dışişleri ve Savunma Konseyi’nde (KYSEA) ele almayı kararlaştırmıştır. Sözcü, Yunanistan’ın savunma sisteminin bugüne kadar “tehlike kuzeyden var” dogmasına dayalı olduğunu, Hükümetin ise, “Yunanistan’ın doğudan tehdite” maruz bulunduğunu önceden açıklamış olduğunu belirtmiştir. [69]

Yunanistan’ın bu yöndeki değişiklik kararını değerlendiren ve Türkiye’nin görüşlerini açıklayan Dışişleri Bakanlığı sözcüsü (Eralp), yeni Yunan planının “Yunanistan’ın NATO üyeliğinin uydurma olduğunu ortaya koyduğunu” belirtmiş; “... öyle görülüyor ki, Yunanistan Başbakanı Papandreou bile iç tüketim amacıyla yarattığı sahte Türk tehdidinden korkmaya başlamıştır” demiştir.[70]

Bu konuya ilişkin olarak yapılan bir başka açıklamada ise; “Yunan Başbakanı bir kere daha ülkesinin Türkiye’den tehdit edildiğini iddia ederek Türkiye’ye karşı silahlı kuvvetlerinde düzenlemeler yapacağını açıklamıştır. Bu gelişme hiç şüphesiz Yunanistan’ın NATO içindeki durumu ile ilgili bir görüşmeye sebep olacaktır. Yunanistan Türkiye’den tehdit edildiği efsanesini kullanarak NATO savunmasını mahvetmek istemektedir... Türkiye, sorumsuz Yunan tutumuna karşı kendi tedbirlerini almaktadır. Yunanistan’ın Türkiye’ye karşı olan düşmanca politikasında ısrarı Ege’deki karasuları konusunda bir hazırlık anlamındadır. Bunun doğuracağı kötü sonuçlar konusunda bir kere daha dikkatli olmalıyız. Bu konudaki sorumluluk tümüyle Yunanistan’a aittir” denilmiştir.[71]

NATO çerçevesinde yapılan değerlendirmelerde de, Yunanistan’ın silahlı kuvvetlerini NATO savunma planları dışında bir şekilde düzenlemesinin ittifakın benimsemiş olduğu değerlerle bağdaşmadığı vurgulanmış ve bu durumun, ittifak sisteminin güneydoğu kanadının işlerliğini aksatacağı ileri sürülmüştür.

Yunanistan’ın savunma planlarında değişiklik yapması ve ulusal silahlı kuvvetlerini Türkiye’den duymuş olduğu askeri tehditi önlemek üzere yeni bir konuşlandırmaya gideceğini açıklaması, Yunanistan’da iç politika açısından hükümete yönelik eleştirilerin yapılmasına neden olmuştur. Genel olarak Yunan basını, Türkiye’nin Yunan ulusal güvenliği açısından bir tehdit oluşturduğu fikrini benimser görüşleri savunmakla birlikte, uygulamada Yunan silahlı kuvvetlerinin zaten bu tehditi göz önünde bulundurarak konuşlanmış olduğu ileri sürülmüş ve askeri açıdan gerçekte herhangi bir yenilik getirmeyen bu durumun aslında uygulanan politikaların siyasi yönünün dile getirilmesine yönelik olduğu belirtilmiştir. Bu arada Papandreu’nun gerçekleştirmeye çalıştığı yeni savunma doktrininin, “Yunanistan’ın uluslararası alanda güvenilirliğini tartışılır duruma soktuğu” ve “Türkiye’nin bu durumdan yararlanarak NATO ve ABD çerçevesinde Yunanistan’ı zor duruma düşürecek bir propagandaya girişmesine olanak tanıdığı” dile getirilmiştir. Türkiye ve Yunanistan  arasındaki ilişkiler, Yunanistan’ın, Türkiye’yi açık ve doğrudan tehdit kaynağı olarak gördüğünü açıklaması ve ulusal kuvvetlerini bu tehditi karşılamak üzere yeniden konuşlandırmaya karar vermesiyle yeni bir boyut kazanmış ve iki ülke arasındaki gerginlik, giderek tırmanmaya başlamıştır. Nitekim, Türkiye’nin dile getirmiş olduğu diyalog arayışları Yunanistan’ın ileri sürmüş olduğu ön koşullardan dolayı sonuçsuz kalmıştır.

Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkiler, 1986 yılından itibaren dalgalanma göstermeye başlamıştır. Bir yandan, Yunanistan’ın Türkiye’den duymuş olduğu tehdit algılamalarına ilişkin suçlamaları devam ederken iki ülke arasındaki diyalog sürecinin ilk adımları atılmaya başlanmıştır. Bununla birlikte, özellikle, Türkiye’nin AET’le bütünleşme çabaları açısından Yunanistan, Türkiye ile olan uzlaşmazlıkların giderilmesi gerektiğini vurgulamaya başlamış ve Türkiye’nin Avrupa Konseyi ile ilişkilerini canlandırmasına Yunanistan’ın karşı olduğu dile getirilmiş; “Yunanistan’ın, Türkiye’nin tehditi altında olduğu” ve “Türkiye’de demokrasi ve insan haklarının Avrupa ile ilişkilerin normalleşmesini sağlayacak düzeyde olmadığı” savunulmuştur.[72]

Diğer yandan Limni’nin NATO çerçevesinde savunma planlarına dahil edilmesi konusunda çıkan tartışmalar sonrasında Papandreou, verdiği bir demeçte “Türk yayılmacılığının Yunanistan aleyhinde harekete geçmesinin gelecek asır içerisinde beklendiğini... durumun kendileri için giderek daha tehlikeli geliştiğini bildirmiş; gerekçe olarak da nüfus bakımından zaten az olan Yunanistan’a karşılık Türkiye’ye askeri açıdan verilen silahların da durumu bir kabusa dönüştürmekte olduğunu” ileri sürmüştür.[73]

Parlamentoda Yunan dış politikasına ilişkin bir konuşma yaparken Türkiye ile ilişkilere değinen Papandreu; “Şu anda, Yunan topraklarının tümü konusunda Türkiye’den kaynaklanan bir güvenlik sorunu mevcuttur. Bildiğiniz gibi, Türklerin ülkemiz aleyhinde uzun vadeli talepleri vardır. Şu anda Dışişleri Bakanlığı’nda Türklerin uzun vadeli emelleriyle ilgili olarak 1975 yılına ait bir belge bulunmaktadır... Yunan ve Türk halklarını ayıran bir şey yoktur, aksine ortak çıkarlarımız vardır. Ancak her türlü ‘olumlu’ adım konusunda bir Türk reddi mevcuttur.... Türk tarafı hava sahamızı sürekli bir biçimde ihlal ederek 1982 yılındaki moratoryum çabalarımıza set çekmiştir. Biz diplomatik diyalog için bazı çabalar harcadık; Ancak Denktaş’ın sahte devlet ilanından sonra Türklerle her türlü ‘teması’ kesmiş olduk. Kıbrıs konusu muallakta bulunurken ve Ege ile ilgili hukukî statü hakkında tereddütler ifade edilirken diyalogdan söz edilemez... Gerçek şudur ki, Türkiye, Ege’deki adaları Yunan adaları olarak kabul eden 1923 Lozan Antlaşması’nı tereddütle karşılamaktadır... 1947 Paris Antlaşması ve BM tüzüğünün ülkemizin Oniki Adayı savunmasına hak tanıyan 51. maddesi konusunda tereddüt yaratmakta... uluslararası hukuka uygun bir biçimde karasularımızı 12 mile çıkarma hakkımızdan ve 1958 Cenevre Antlaşması’ndan kaynaklanan adalarımızın kıta sahanlığı konusunda ... (Türkiye) ilk defa olarak  1974 yılından sonra, yani Kuzey Kıbrıs’ın işgalinden sonra 10 mil konusunda uyuşmazlık çıkarmaktadır.... Size şunu söylemek isterim ki, Türkiye son zamanlarda NATO’yu ve kendi topraklarına  daha yakın olduğu gerekçesiyle, adalarımızı bizden daha iyi savunacağını bildirmiştir. Bu toprak bütünlüğümüze karşı yöneltilen bir tehdit anlamında bir işlemdir” demiştir. [74]

Bir süre sonra ise, Kıbrıs konusunda BM Genel Sekreteri tarafından hazırlanan önerilerin Yunanistan tarafından, Türk askerlerinin adadan çıkarılması ve Türkiye’nin garantörlüğü konusunun yeterince açıklığa kavuşturulmadığı gerekçesiyle reddedilmesinden sonra Türkiye; Yunanistan’ın bu konudaki görüşlerini sert bir dille kınamıştır. Türkiye Başbakanı (Özal) tarafından yapılan bir konuşmada, Papandreu’nun izlemekte olduğu yaklaşım eleştirilmiş ve “Ne yapmak istiyorsun Papandreu ?.. Kıbrıs eskiden Türk vatanıydı. Ya Türkiye’nin doğrudan garantörlüğünü içeren çözüme varırız ya da geliriz. Yunanlıların şunu bilmeleri gerekir; Türklerin sabrının da bir sınırı vardır” denilmiştir.[75]

Türkiye’nin sert tepkisi hem Yunanistan’da hem de Kıbrıs’ta içerik bakımından “tehdit”ve “şantaj” nitelikli olarak değerlendirilmiş ve Türkiye’nin Yunanistan’la ilişkilerini sertleştirmek istediği şeklinde yorumlanmıştır.

Bir süre sonra, Yunan basını ile bir toplantı yapan Türkiye Başbakanı Özal, bu toplantı sırasında, Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin, Yunanistan tarafından Türkiye’ye yöneltilen sertlik yanlısı politikalarla daha da kötüleştiğini öne sürmüş ve Yunanistan’ın, Avrupa Konseyi’nde Türkiye’nin Konseyle olan bağlarını güçlendirme çabalarını engellemesini, AET ile ilişkilerinin yeniden düzenlenmesinde güçlük çıkarmasını, NATO çerçevesinde Limni konusunu gündeme getirmesini örnek olarak göstermiştir. Ayrıca, Yunanistan’ın ulusal güvenliği açısından Türkiye’yi tehdit kaynağı olarak göstermesini eleştirmiş ve Papandreu’nun bu durumu kullanarak adaların silahlandırılmasına çalıştığını ileri sürmüştür. BM Genel Sekreteri’nin önerilerinin Yunanistan’la sıkı bağları  olan Kıbrıs Rumları tarafından reddedilmiş olmasının, Yunanistan’ın görüşmeler yoluyla bir çözümden kaçındığını ve gerilimi sürdürebilmek için Kıbrıslı Rumların zararına da olsa, bunu bahane olarak kullandığını iddia etmiştir.[76]

Diğer yandan, iki ülke arasında güven ortamının sağlanması gerektiğine değinen Özal; “3 Nisan 1985 tarihli demecimde, Yunanistan’a halihazır sınırların ihlal edilmezliğini de garantileyecek bir Dostluk, İyi Komşuluk, Uzlaşma ve İşbirliği Anlaşması imzalamayı teklif ettim. Bu Papandreou tarafından reddedildi... Şimdiye kadar olumlu bir cevap almış değilim... Ege kıta sahanlığında Türk ve Yunan iddiaları çakışmaktadır. Kıta sahanlığı henüz hukuken sınırlanmadığı için, bir ülke, kendi topraklarında gözü olduğu iddiası ile diğerini suçlayamaz. 1976 Bern Anlaşması, bunun anlamlı müzakereler yolu ile çözümlenmesi anlayışını getirmiştir. Problem, Yunan Başbakanı’nın uluslararası hukuku tek yanlı yorumlaması üzerine dayandırdığı kendi haklılığı ve maksimalist iddialarını Türkiye’ye empoze etme girişimlerinden doğmaktadır. Bu aşırı tutumun doğal sonucu olarak, Papandreou, sonunda taviz verileceği gerekçesiyle, Türkiye ile müzakereye girmeyi reddetmektedir. Sonuç olarak, Türkiye tarafından herhangi bir diyalog çağrısının ardında saldırgan emeller görülmektedir. Savunmaya yönelik herhangi bir demeç, tahrikkâr olarak yorumlanmaktadır ve herhangi bir bıkkınlık ifadesi tehdit olarak algılanmaktadır... Temelde yapay olan bu politikanın başarısı en az iki şarta bağlıdır. Her şeyden önce, Yunan kamuoyunun tehditin Türkiye’den geldiğine inandırılması; bunu pekiştirmek için de, Türkiye’nin geçmişi ve geleceği ile, antidemokratik, askeri, baskıcı, insan haklarını ihlal eden bir ülke olarak sunulması gereklidir. Yunan Hükümeti’nin, Türkiye’deki demokratik süreçteki ilerlemenin herkes tarafından kabulünden dolayı duyduğu derin hayal kırıklığının hatta kızgınlığının sebebi budur. Her şeye rağmen, Türkiye’den gelen ‘tehdit’ diye yarattıkları şeye kendileri inandıkları zaman, bu hayalin gerçekliğine Dünya kamuoyunu da inandırmaya  Çalışmaktadırlar... Nihai değerlendirmede, diyalogun reddi, kendi politikasının gücüne ve haklılığına olan güven eksikliğini göstermektedir. Bu nedenle, provokasyonlar karşısında Türkiye’nin sabrını deneyeceğine, Yunanistan’la iyi ilişkilere girme yönündeki samimiyetini sınamasını Papandreu’dan talep ediyorum” demiştir.[77]

Diyalog konusunda is Papandreu; “Diyalog her iki tarafın da her ikisini de tatmin edecek bir çözümün olduğuna inanıldığı zaman yapılmaktadır... Biz Türkiye’den bir şey istemiyoruz; Türkiye bizden istiyor. Türkiye ülkemizin egemen haklarından gerçek tavizlerde bulunmamızı istemektedir. Demokratik ve halktan seçilmiş bir Yunan Başbakanının ‘tehditlerinize son vermek için benden ne vermemi istiyorsunuz?’ sorusu ile diyaloga gideceğine inanmam. Eğer soruyu Türkiye’ye sormuş olsaydık cevabı şöyle olacaktı; ‘yarı Ege’yi ver de sonra bakarız, yarı Trakya’yı ver de sonra bakarız’ diyalog bu mu ?” [78]

Bu arada Yunan basınında Yunanistan’ın Bulgaristan ile işbirliğini artırmasının ve karşılıklı dayanışma içerisine girmesinin Türkiye ile ilişkilerde Yunanistan’a stratejik yararlar sağlayacağı yönünde görüşler dile getirilmiştir. [79]

1987 Ege Denizi Kıta Sahanlığı Bunalımı ve DAVOS Süreci

Türkiye ve Yunanistan arasındaki diyalog konusunda çekişmeler sürerken iki ülke arasında egemenlik iddialarının yoğunlaşmış olduğu bir konu olan Ege Denizi kıta sahanlığı konusunda yeni bir gerginlik yaşanmaya başlamış ve iki ülke arasında ilişkiler bir anda tırmanma göstermiştir. Gerilim, iki ülke arasında Bern Anlaşması’nın geçerliliği konusunda bir tartışmanın ortaya çıkmasına yol açarken, taraflar gerginlik konusunda birbirlerini suçlamaya başlamışlardır. İlişkilerin savaşa giden bir tırmanmaya geçmesiyle Yunanistan, “Bern Anlaşması’nın artık geçersiz olduğunu” iddia etmiş[80] ve “Yunan kıta sahanlığında nerede, ne zaman araştırma ve sondaj faaliyetleri yapılacağına Yunan Hükümeti karar verir” demiştir.[81]

Olay karşısında Türkiye sessiz kalamayacağını açıklamış ve Piri Reis Araştırma Gemisini bölgeye göndererek, “Yunanistan’ın tartışmalı sularda petrol araştırma faaliyetine girmesi halinde kendisinin de benzer faaliyetlere başlayacağını “ açıklamıştır. Türkiye’nin göstermiş olduğu kararlılık, Papandreu’nun Türkiye’yi, “Yunanistan’a karşı saldırgan emeller beslemekle” suçlamasına yol açmış; Türkiye ise, Yunanistan’ı, “Ege Denizi’ni bir Yunan Gölüne dönüştürmek istemekle” suçlamıştır. İki ülke arasındaki gerginlik ise, Yunanistan’ın tartışmalı bölgelerde petrol arama faaliyetlerine girişmeyeceğini açıklaması ve Türkiye’nin de, Yunanistan kendi karasularının dışına çıkmadığı sürece tartışmalı bölgelerde araştırma faaliyetlerine girişmeyeceğini açıklamasıyla giderilmiştir.

Gerçekten de, gerginlik sırasında hem Türkiye’nin hem de Yunanistan’ın davranışlarından  çıkarılacak sonuç, her iki ülkenin de gerçek niyetlerini diğer tarafa tam olarak anlatamamış olmasıdır. Tırmanma süreci içerisinde, basında yer alan açıklamalar dikkate alındığında, Yunanistan’ın, bölgede 28 Mart tarihinde petrol arama faaliyetlerine girişeceğini açıklayan NAPC/(Kuzey Ege Petrol Şirketi) şirketine karşı izlemiş olduğu yaklaşımın yeterince belirgin olmadığı söylenebilir. Diğer bir deyişle, Yunanistan’ın NAPC’yi kamulaştıracağını açıklamış olmasının asıl amacının bu şirketi bir Türk-Yunan krizine sürükleme olasılığını taşıyan petrol arama ve sondaj faaliyetlerine girişmekten alıkoymak için mi, yoksa, şirketin yapacağı petrol araştırmalarını devlet eliyle gerçekleştirmek için mi olduğu yeterince belirgin değildir. Bu belirgin olmayan ortam içerisinde, Türkiye’nin, Yunanistan’dan Bern Anlaşması’nın iki ülke arasındaki ilişkileri düzenlemekte olduğunu gösteren bir açıklamada bulunmasını istemesi, gerçekte, Yunanistan’ı bir ikilem içerisinde bırakmış ve bir yandan iç politikada Türkiye karşısında ödün verilmesine ilişkin tartışmalar yaşanırken, diğer yandan da, Türk-Yunan ilişkileri ve uluslararası bağlantılar bakımından, Yunanistan’ın, Bern Anlaşması’nı geçerli bulup bulmadığı konusu gündeme gelmiştir. Yunanistan’ın, Bern Anlaşması’nın geçerliliği konusunda benimseyeceği tercih, Türk-Yunan ilişkilerindeki tansiyonun şekillenmesine etki etmiştir.

Nitekim, başlangıçta Yunanistan’da Bern Anlaşması’nın geçerli olmadığına ilişkin açıklamalar yapılmış olmasına karşın gerginliğin tırmanması ve giderilmesi aşamasında bu görüş, yerini Yunanistan’ın üstü kapalı bir şekilde, Bern Anlaşması’nın geçerli olduğunu kabullenmiş olduğunu gösteren açıklamalara bırakmıştır. Diplomatik kulislerde, Yunanlı diplomatlar, Yunanistan’ın bölgede araştırma yapmaya niyeti olmadığını, NAPC şirketini satın almaya karar verilmiş olmasının gerçek nedeninin şirketin kendi başına petrol aramaya kalkışarak her iki ülkeyi de zor durumda bırakacak bir girişimde bulunmasını engellemek olduğunu belirtmişlerdir.[82]

Türkiye ve Yunanistan arasındaki bu bunalım, iki ülke arasındaki ilişkilerin kolaylıkla savaşa yönelik tırmanışa geçebileceğini gösteren ilginç bir deneyim olmuştur; tarafların izledikleri dış politika ve yaklaşımlar bakımından, karşı tarafa yeterli ve doğru bilgi akışını verememeleri ya da, bu bilgilerin karşı tarafça, gerektiği şekilde algılanamaması, yanlış algılanması durumu, iki ülkeyi bir savaş riski ile karşı karşıya getirmiştir. Bu durumun doğal bir sonucu olarak gerginliğin giderilmesine yol açan gelişmeler hem Yunanistan’da hem de Türkiye’de “karşı tarafın gerilediği” şeklinde spekülasyonlara konu olmuştur.

1987 Mart ayındaki bunalım, iki ülke arasındaki ilişkilerin diyalog süreci içerisinde ele alınmasının zorunlu olduğunu göstermiştir. Dolayısıyla, iki ülke arasında bir diyalog sürecine girilmiş, sonuçta DAVOS süreci ile ilişkilerde bir yumuşamaya doğru gidiş gözlenmiştir. Bu  süreç içerisinde iki ülke arasında diyalog çabaları gerginliğin azaltılması açısından olumlu etki yaratmakla birlikte, sorunların özüne ilişkin çözümlerin sağlanabilmesi açısından yeterli olmamıştır.

Gerçekte, DAVOS süreci, iki ülke arasında bir diyalog kurulmasına yaramış olmakla birlikte hem Yunanistan’da hem de Türkiye’de karşılıklı güvensizlikleri ortadan kaldırması bakımından eksik olarak görülmüş ve eleştirilmiştir. Buna karşın, özellikle Türkiye’nin AET çerçevesindeki ilişkilerini güçlendirmesi bakımından Yunanistan’la oluşturmaya çalıştığı diyalogun, olumlu bir ortamın doğmasında yararlı olduğu söylenebilir. Diğer yandan, iki ülke arasında gerçekleştirilen diyalogun, yumuşamaya yol açarak olası savaş riskini azalttığı da söylenebilir. Nitekim, Davos toplantısı sonrasında yapmış oldukları açıklamalarda hem Özal hem de Papandreu, iki ülke arasında olası bir savaş riskinin en aza indirgenmiş olduğundan söz etmişlerdir.

Diyalog sürecine rağmen, iki ülke de karşılıklı olarak diğer tarafın çıkarlarına sonuçlanacak girişimleri desteklememek konusundaki kararlılıklarını korumuşlardır. Özellikle Türkiye’nin AET’e tam üyelik başvurusu ve Konvansiyonel Silah İndirimi Görüşmeleri çerçevesinde Mersin’i kapsam dışı olarak bırakmak istemesi, Yunanistan’ın karşı çıkması ile engellenmiştir. Diğer yandan, özellikle 1990’ların başından itibaren Batı Trakya Türk/Müslüman azınlığı konusunda Yunanistan’da bir dizi baskı ve şiddetin gündeme gelmesi iki ülke arasındaki ilişkilerde yaşanan diyalog sürecini aksatmış ve gerginliği yeniden tırmandırmıştır. Türkiye’nin Batı Trakya Türk/Müslüman azınlığın antlaşmalardan doğan haklarını korumada duyarlı davranması ve Yunanistan’ı bu konuda hem ikili diplomatik ilişkilerinde hem de uluslararası kamuoyu önünde uyarması, Yunanistan’da Türkiye’ye yönelik kuşkuların yeniden gündeme gelmesine yol açmıştır. Türkiye’nin bu konudaki duyarlılığının bütünüyle Yunanistan’ın iç politikasına karışmak arzusundan kaynaklandığı Yunan basın ve resmi çevreleri tarafından sıklıkla vurgulanmaya başlanmıştır.

Özellikle Balkanlarda azınlıklar konusunun yeniden gündeme gelmesi ve tartışılmaya başlanması, Yunanistan’ın bu konudaki duyarlılığını ortaya çıkarmış ve Batı Trakya Türk/Müslüman azınlığın etnik değil dinsel bir azınlık olduğu ve Yunan vatandaşı olarak bu azınlıkların diğer Yunan yurttaşları ile eşit haklara sahip oldukları ileri sürülmüş, ancak Batı Trakya Türk/Müslüman azınlığın resmi çevrelerin uygulamış oldukları politikaları eleştiren tutumlar ve kararlılıkları konunun uzun süre gündemde kalmasına neden olmuştur. Yunanistan’ın ulusal egemenlik ve toprak bütünlüğü açısından göstermiş olduğu duyarlılık giderek Batı Trakya Türk/Müslüman azınlığı ile Türkiye arasındaki ilişkileri kuşkulu hale getirmiştir. Uygun bir ortam sağlandığı takdirde, Türkiye’nin bu azınlıkları kullanarak Yunanistan’ın toprak bütünlüğü ve ulusal egemenliğini parçalamaya çalışacağı kuşkusu, Yunanistan’ı bu konuda sertlik yanlısı ve azınlıkların etnik kimliğini yadsıyan bir politika izlemeye yöneltmiştir. Buna karşın, hem Batı Trakya Türk/Müslüman azınlığı hem de Türkiye, Yunanistan’ın ulusal egemenlik ve toprak bütünlüğüne saygılı olduklarını, azınlıklar konusundaki istemlerinin sadece, bu konuda imzalanmış bulunan uluslararası antlaşmaların yürürlüğe konulmasını sağlamak ve uygulanan ayrımcı politikalara son verilmesini istemek olduğunu sıklıkla dile getirmişlerdir.

Bir başka açıdan, Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin yönelimini etkileyen, Irak’ın Kuveyt’i işgali ve ABD liderliğindeki çok uluslu güçlerin Irak’a müdahalede bulunması, Türkiye ve Yunanistan arasındaki stratejik dengeyi, Türkiye lehine çeviren bir olay olarak değerlendirildiğinden, Yunanistan, bu durumdan bazı kaygılara kapılmıştır. Özellikle, Kıbrıs ile Kuveyt’in işgali ve ilhakı arasında bağ kurarak Türkiye’ye baskı uygulanması konusunu gündeme getiren Yunanistan ve Kıbrıs Rum liderliği, Türkiye’nin Batı ve ABD çıkarları açısından stratejik öneminin artmış olmasından kaygı duymuşlardır. Türk-Yunan dengesi içerisinde Batı ve ABD’nin Türkiye yararına bir politika izleyerek Yunanistan karşısında Türkiye’yi destekleyecekleri endişesini taşıyan Yunan Hükümetleri, Türkiye’ye yönelik politikalarını sertleştirme yoluna gitmiştir.

Yunanistan, özellikle iki açıdan endişe duymuştur; bunlardan ilki, ABD ve Batı çıkarları açısından Türkiye’nin stratejik öneminin artmış olmasının bu ülkeye Yunanistan karşısında pazarlık olanağı verecek bazı avantajlar sağlayabileceği konusudur. Özellikle Türkiye’nin AET’e tam üyeliğinin Yunanistan’ın vetosu ile engellenmekte oluşu ve Yunanistan’ın bu vetoyu kullanarak Türkiye ile görüşmelerinde pazarlık unsuru olarak kullanmakta oluşu, Yunanistan’da bu avantajın yitirilebileceği endişesi yaratmıştır. Diğeri ise, kriz dönemi boyunca bölgedeki stratejik konumunun gereği olarak ABD ve Batı çıkarları açısından önemli roller üstlenecek olan Türkiye’ye  yapılacak olan ekonomik ve askeri yardımların, bu arada Türkiye ve Yunanistan arasındaki stratejik dengeyi bozabileceğinden endişe duyan Yunanistan, bu konudaki endişelerini sıklıkla dile getirmiştir.

Yunanistan’ın Türkiye’den duymuş olduğu ulusal güvenlik kaygısı, Körfez krizi daha gündemde yer almadan kısa bir süre önce imzalanmış bulunan ABD-Yunanistan Savunma ve İşbirliği Anlaşması çerçevesinde de tartışmalara konu edilmiştir. Yunanistan, Türkiye’yi ulusal güvenliği ve toprak bütünlüğü açısından birincil derecede tehdit kaynağı olarak görmüş olması ve Papandreu Hükümeti’nin 1981 yılından beri dile getirmiş olduğu Yunanistan’a asıl tehditin kuzeyden değil doğudan, yani Türkiye’den gelmekte olduğu savı bu ülkenin ABD ile imzalamış olduğu söz konusu anlaşmada da yer almıştır. Türkiye’nin bu konuda tepki göstermesi üzerine ABD yönetimi, imzalanan anlaşmanın hiçbir NATO üyesi ülkeye karşı hüküm içermediğini ve bu arada Türkiye’ye karşı hiçbir hüküm bulunmadığını açıklamış, ancak Türkiye, bu açıklamaları yeterli görmeyerek yazılı bir metin hazırlanmasını istemiştir.

Diğer bir açıdan, Türkiye ve Yunanistan arasındaki demografik farklılıkların da iki ülke arasındaki algılamaları etkilediğinden söz edilebilir. Türkiye’nin yüzyılın sonunda 70 milyonluk bir nüfusa sahip olacağı dikkate alındığında Yunanistan, kendi ülkesinin nüfus artış hız ve oranını göz önünde tutarak, Türkiye’nin gelecekte bölgede büyük bir güç olmasından ve bu gücü kullanarak, Yunanistan üzerindeki emelini gerçekleştirebileceğinden endişe duymaktadır. Sonuç olarak, ikili ilişkilerin yönelimi bakımından, hem Yunanistan’ın hem de Türkiye’nin, karşılıklı olarak ulusal çıkar, güvenlik, toprak bütünlüğü vb açılardan diğer ülkenin niyetlerini algılarken çeşitli yanılgıların etkisinde kaldığı söylenebilir. Gerçekten bu iki ülkenin birbirleri hakkında edindiği olumsuz imajlar, güncel ilişkilerinde olayları yorumlarken karşı tarafın herhangi bir durum alışını önyargılarla yorumlamasına neden olmakta, sonuçta algılamaların yanlış tabana dayanması, tarafların dış politikada yanlış seçenekler üzerinde karar vermelerine, yanlış dış politika kararlarının uygulanmasına neden olabilmektedir. Türk-Yunan ilişkileri bu bakımdan sayısız örneklerle doludur. İki ülke arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi ve uzlaşmazlık noktalarının giderilebilmesi açısından bu ülkeler arasındaki güvensizliğin, kaygı, kuşku, korku ve tehdit algılamalarının giderilmesi gerekmektedir.

Yunan Savunma Politikası ve Askeri İttifak Arayışları Çerçevesinde Türkiye’nin Güvenliği

NATO savunma sistemi içerisinde yer almalarına karşın her iki ülkenin de taraf oldukları uluslararası bağlantıların, sorunları çözüme vardırma çabalarında yetersiz kalması, hem Türkiye’nin hem de Yunanistan’ın taraf oldukları bölgesel-uluslararası örgütlerde AB, NATO gibi, kendi ulusal yaklaşımları doğrultusunda destek arayışları içerisinde olmalarına etkide bulunmaktadır. Uyuşmazlıklara çözüm bulunamaması, iki ülke arasında hızlı bir silahlanma yarışının gündeme gelmesi, NATO çerçevesinde ulusal ve bölgesel güvenliği sağlamaya yönelik çabalarda aksaklıklara yol açabilmektedir. NATO ittifak ve savunma sisteminin güneydoğu kanadını oluşturan Türkiye ve Yunanistan arasındaki sorunların, özellikle adaların silahlandırılmasına ilişkin olanı, 1980’lerin ikinci yarısından itibaren, hem NATO savunma planlarının hazırlanmasında, hem  askeri tatbikatların planlanması ve uygulanması sırasında, hem de her iki ülkede yapılması planlanan askeri ve ekonomik yatırımlar sırasında karşılıklı vetolaşmalar yüzünden, ittifak içerisinde yeni sorunlar doğurmaktadır. (Limni adasının NATO savunma planlarına dahil edilmesi ve burada Yunanistan tarafından konuşlandırılmış bulunan kuvvetlerin, NATO planlarına katılması için ileri sürülen Yunan istekleri ve Türkiye’nin tepkileri, buna iyi bir örnektir.) Bu çerçevede iki ülke arasında sürdürülen sert siyasi ve hukuksal tartışmalar, ittifak sistemi içerisinde görüş ayrılıklarına yol açmakta, ittifak sisteminin güneydoğu kanadında fiili bir iletişimsizlik ve kopukluk yaşanmaktadır.

Bir başka açıdan bakıldığında, iki ülke arasında sürdürülen tartışmalar, bu konuda bir kısır döngünün yaşanmakta olduğunu göstermektedir. Yunanistan, adaları silahlandırma çabalarına gerekçe olarak, Türkiye’nin, Yunan adaları karşısında büyük bir amfibi harekat yapabilme yeteneğine sahip ve bu amaçla donatılmış bulunan Ege Ordusu’nu kurmasını göstermekte ve Türkiye’nin koşulları kendince uygun olan bir zamanda, Yunan egemenliğinde olan ve Anadolu kıyılarının açığında yer alan adaları, Kıbrıs’ta olduğu gibi, ani bir harekatla işgal edeceğini iddia etmektedir. Bu nedenle, böyle bir tehdit altında bulunan Yunanistan için adaların silahsızlandırılacağına ilişkin hükümler, Yunanistan’ın toprak bütünlüğü açısından bir önem taşımamaktadır. Buna karşılık, Türkiye, 1960’ların başından itibaren adaları  antlaşmalara aykırı olarak silahlandırmaya başlayan Yunanistan’ın, aksine, Ege Ordusu’nu 1975 yılında kurmuş olduğunu açıklayarak, Türkiye’nin, Yunanistan’ın egemenliğinde olan hiçbir toprak parçası üzerinde isteği bulunmadığını, aksine, Yunanistan’ın söz konusu adaları, bu adaların statülerini karara bağlayan uluslararası bağıtlara aykırı olarak, iki ülke arasında kurulmuş olan dengeyi kendisi lehine değiştirmeye çalışmakla suçlamıştır. Olası bir Türk - Yunan savaşı sırasında savaşın niteliğinin genel olarak hızlı ve kara savaşından daha fazla, kesin sonuç almaya yönelik, hava kuvvetlerinin ağırlıklı olarak kullanılacağı ve füze sistemlerinin büyük önem taşıyacağı açıktır; bu noktada Yunan Silahlı Kuvvetleri’nin kara kuvvetlerini kullanarak Türkiye’ye yönelik bir saldırıda bulunmayacağı -en azından Ege kıyılarında-  düşünülebilir. Buna karşılık, Türkiye kıyılarına yakın adalarda oluşturulacak savunma ya da saldırı amaçlı askeri yığınaklar büyük ölçüde füze sistemleri ve hava kuvvetlerine ilişkin olacaktır. Bu nedenle, Türkiye’nin gücü  ne oranda büyük olursa olsun kimi dışsal nedenlerden dolayı kısa süreli olması büyük bir ihtimal olan ve istenmeyen bir Türk - Yunan savaşı sırasında karşı tarafa en kısa süre içerisinde en fazla kaybı verdirebilecek olan taraf savaşın olası galibi olarak çıkacaktır. Böylesi bir durumda, Ege Denizi’ndeki Yunan adalarının çokluğu ve dağınıklığı, Türk kıyılarına yakınlığı, bu adalara stratejik bir önem kazandırmakta ve Türkiye açısından ulusal güvenlik ve toprak bütünlüğü yönünden sürekli olarak göz önünde bulundurulması gereken bir faktör olarak değerlendirilmektedir.

Bu bağlamda, Türkiye ve Yunanistan arasındaki adaların silahlandırılması konusu, gerçekte, iki ülke arasındaki güvensizliği oldukça iyi yansıtan, stratejik güç dengesinde üstünlük elde etme çabası olarak ve/veya en azından, gücün dengelenmesi çabası olarak karşımıza çıkmaktadır. İki ülkenin de aralarındaki güç dengesini sürdürebilecek olanaklara ve araçlara sahip oldukları sürece, bu yöndeki çabalarını sürdürecekleri düşünülebilir.

Dolayısıyla Yunanistan’ın Türkiye’den kaynaklandığını düşündüğü tehdit algılamalarını gidermek için göstermiş olduğu çabalar çerçevesinde oluşturduğu yeni savunma politikasına göre, Yunanistan’a yönelik tehdit artık eskiden olduğu gibi kuzeyden -SSCB/Varşova Paktı – değil doğudan – Türkiye’den – kaynaklanmaktadır. [83]

Yunanistan Savunma Bakanlığı’nın hazırlamış olduğu White Paper for the Armed Forces’da  Yunanistan’ın ulusal güvenlik kaygıları ve Yunan Silahlı Kuvvetleri’nin izlemesi gereken stratejiler ve gerekçeleri şu şekilde   sıralanmaktadır:

“Yunanistan maalesef değişmekte olan bir uluslararası çevrenin belirsizliklerine karşı koymak ve aynı zamanda Türkiye’nin Yunanistan ve Kıbrıs’a yönelik politikalarına göğüs germek zorundadır.

Ege’de Kıbrıs’da ve Trakya’da sergilendiği gibi Türkiye’nin Yunanistan’a yönelik revizyonist politikası ciddi sorun yaratmakta ve Yunan güvenliğine karşı en önemli tehdit olarak düşünülmektedir.

Türkiye, doğrudan görüşmeler yoluyla bölgedeki statükoyu Yunanistan’ın aleyhine değiştirmek amacıyla Yunanistan’ın yasal egemenlik haklarını tartışma konusu yaparak, neredeyse hemen her gün, ulusal bütünlüğünü tehdit ederek ve uluslararası hukuk ilkelerinin anlamlarını saptırarak uluslararası topluluğu iki ülke arasında ciddi farklılıklar olduğuna inandırmayı amaçlamaktadır. Türkiye’nin istekleri arasında NATO çerçevesi içerisinde Ege Denizi’nde operasyonel sorumluluk sınırlarının genişletilmesi, FIR sorumluluk bölgesinin batıya doğru genişletilmesi, arama ve kurtarma sınırlarının genişletilmesi, Ege’de egemenlik bölgelerinde mevcut statükonun  değiştirilmesi (ilk adım ‘gri bölgeler’ yaratmak çabasıdır) ve kıta sahanlığının ortak işletilmesidir. Aynı zamanda, son olarak Yunanistan’ın karasularını 6 milden 12 mile genişletme hakkını (yeni Deniz Hukuku’nun 3. Maddesine göre) uygulamaya karar vermesi durumunda açıkça Yunanistan’ı savaşla tehdit etmektedir. Türkiye açıkça iki ülkeyi savaşın eşiğine getiren Imia kayalıklarıyla ilgili iddialarında ve provokasyonlarında, 1996 Ağustosunda Kıbrıs’da sivillerin soğuk kanlı katilleri olarak,  Gavdos ve diğer ada ve adacıklar üzerindeki Yunan egemenliğinin eşi görülmemiş bir şekilde tartışmaya konu edilmesinde (Türkiye, Yunan[istan] ve uluslararası tepkilerden dolayı geri çekilmek zorunda kaldı) görüldüğü gibi, bir tür gerginlik stratejisi sürdürmektedir”

Bu çerçevede Yunan ulusal stratejisi aşağıdaki temel ilkeleri içermektedir;

“Her türlü dış tehditin caydırılması,

Ülkenin Avrupalı yöneliminin desteklenmesi,

Avrupa Birliği’nin Balkan kapısı olmasına yönelik olarak Ülkenin Balkanlardaki konumunun desteklenmesi,

Karadeniz ve Doğu Akdeniz’de Yunanistan’ın aktif olarak var olması,

Balkanlar, Karadeniz ve Akdeniz bölgelerinde sivil güvenlik, barış ve işbirliğini geliştirmeyi amaçlayan aktif ve dinamik bir savunma diplomasisi geliştirmek,

Tüm uluslararası örgütlenmelere aktif katılım,

Dünyanın her yanına yayılmış  Hellenlerin yönlendirilmelerinde gereken inisiyatifi üstlenebilmek için Hellenizmin metropolitan merkezi olarak Yunanistan’ın hazırlıklı olması.”

Yunan ulusal savunma politikasının ilkeleri arasında yer alan; “Yunanistan Kıbrıs Hellenizminin varlığını sürdürmesini, güvenliğinin garanti altına alınmasını yaşamsal bir çıkar ve ulusal bir görev olarak düşünmektedir” görüşü  çerçevesinde “Kıbrıs Hellenizminin güvenliğini garanti altına almak ve yurtdışındaki Hellen azınlıkların güvenliği ile yakından ilgilenmek,” bu ülkenin ulusal savunma politikasının amaçları arasında sayılmaktadır. Yunan Ulusal Askeri Stratejisi’ne göre, “Yunanistan’ın askeri stratejisinin merkez ekseni, gerginliklerin azaltılması politikasına uygun olarak, diğer yönlerden gelebilecek risk ve tehlikeler gibi, Türk tehdidinin caydırılmasıdır.” Tehditin caydırılması bakımından da, “Sonuç olarak, Yunanistan’ın ulusal stratejisi üç faktörden oluşmaktadır; savunma yeterliliği, esnek karşılık ve ülkenin ‘Yunanistan-Kıbrıs Ortak Savunma Alanı’nı etkin olarak koruyabilme yeteneği.”[84]

Tehdit algılamaları çerçevesinde düşünüldüğünde, Yunanistan’ın Arnavutluk ile olan sorunlarını Türkiye ve Arnavutluk arasındaki dayanışma çerçevesinde değerlendirmiş olduğu görülmektedir. Bu bakımdan 12 Eylül 1994 tarihinde A. Papandreu’nun yapmış olduğu değerlendirmede, “Türkiye, hiç şüphesiz orta ve uzun vadede Yunanistan için çok büyük bir sorundur. Doğu’dan bir tehdit hissetmekteyiz. Türklerin liderleri, cumhurbaşkanları, silahlı kuvvet komutanları ve siyaset adamları ülkemiz için son derece saldırgan konuşmaktadırlar. Türkiye’de olanlar için ülkemizde şeytani güçlerden söz ediyorlar, yani Türkiye’de olanlardan biz sorumluymuşuz ve bizim parmağımız varmış gibi konuşuyorlar. Aslında bir rekabet söz konusudur. Burada, Türk – Yunan meseleleri diye adlandırılan ve çözümlenmek istenen temel bir konu vardır. Bu meseleler, Türkiye’nin milli sahamız aleyhine bir talep listesinden ibarettir. Bu liste, bizim için bir diyalog konusu değildir. Yabancılar ve büyük güçler bize ‘bakın, Türk – Yunan anlaşmazlıkları mevcuttur ve siz, diyalog yoluyla durumu yumuşatmaya gayret edin’ diyorlar. BU, basit bir dille, Türkiye ile dostluk olsun diye, egemenlik haklarımızdan tavizler vermeye hazır olmamız anlamına gelir. Elbette Türkiye ile dostça ilişkiler istiyoruz. Ancak herkes memnun olsun diye ne vereceğimizi görüşmeyiz. Bu olamaz. Türkiye ile ülkemiz egemenlik hakları ile ilgisi olmayan konularda diyalog imkanları vardır.

Türkiye, Balkanlar’da varlığını hissettiren bir güçtür. Berişa’nın izlediği politikanın unsurlarından birinin, Türkiye – Arnavutluk arasındaki sıkı ilişkiler olduğundan kim şüphe edebilir? Arnavutluk, Türkiye’nin Batı’ya doğru gerçek bir uzantısıdır. Bu konuda elimizde kanıtlar mevcuttur. Dolayısıyla Kuzey’deki problem, Doğu’daki problemle bağlantılıdır.”[85]

1996 Kardak Bunalımı

1996 yılında meydana gelen Kardak Kayalıkları’na ilişkin bunalım Ege Denizi’nde iki ülkeyi doğrudan bir sıcak çatışmaya sürükleyebilecek bir nitelik taşımıştır. Ege Denizi’nde kıyıdar iki ülke arasında deniz sınırlarını saptayan ve haritalandıran herhangi bir antlaşmanın bulunmaması, Ege Denizi’ndeki ada, adacık ve kayalıkların dağılımı ve egemenlikleri göz önüne alındığında, bu türden gerginliklere yol açabilecek uygun zemin yaratmaktadır.

Kardak Gerginliğinin Tırmanışı

1996 yılında Kardak kayalıklarına ilişkin bunalım sırasında iki ülke arasında diplomatik görüş alış verişi sürerken egemenlik iddialarının fiili olarak sergilenmesi, konunun bir anda iki ülke medyası, kamuoyu ve siyasileri arasında  "ulusal dava" olarak algılanmasına yol açmıştır. Bu süreci başlatan ise, Yunanistan'a ait Kalimnos Adası belediye başkanının yanında adanın papazı, aileleri ve Antenna adlı Yunan televizyon kanalı çekim ekibini alarak 26 Ocak 1996 tarihinde Kardak Kayalıkları’na çıkarak şenlik havasında kayalıklara Yunan bayrağını dikmesi olmuştur.[86] Bayrak dikme girişiminin televizyonda yayınlanmasının ardından, ertesi gün Türk medyası konuya ilgi göstermiş ve Hürriyet Gazetesi'nin iki muhabiri helikopter ile Kardak Kayalıkları’na giderek Yunanlıların dikmiş oldukları bayrağı indirmiş, yerine Türk bayrağını dikmiştir. Bu bayrak mücadelesinin Türk televizyonlarında yayınlanmasının ardından iki ülke arasında kamuoylarının siyasiler üzerindeki baskıları yoğunlaşmış ve diplomatik alanda sürdürülen mücadelenin giderek sertleştiği görülmüştür.

28 Ocak 1996 tarihinde Yunanistan'da hükümet baskılara dayanamayarak Kardak Kayalıkları’na askeri bir birliği göndererek Türk bayrağını indirtmiş ve ağır silahlarla takviye edilen birlik kayalıklardan büyük olanına konuşlanmıştır. Aynı gün Atina'daki Türk Büyükelçisi Yunanistan Dışişleri Bakanlığı'na çağrılarak kayalıkların Yunanistan'a ait olduğu ve yaklaşanlara ateşle karşılık verileceği uyarısında bulunmuştur.

Bu durum Türkiye'de tepkinin hangi düzeyde ve nasıl gösterileceği tartışmalarını başlatırken siyasilerin ve askeri kadronun üzerinde oydaştığı nokta, Yunan askeri varlığının ve bayrağının kayalıklardan uzaklaştırılması olmuştur. Gösterilecek tepkinin iki ülke arasında silahlı bir çatışmaya dönüşmemesi için duyarlılıkla hareket etmek ve çok yönlü düşünmek gerekmiştir. Sonuçta, İnal Batu'nun önerisi[87] dikkate alınarak Kardak Kayalıkları’ndan üzerinde Yunan bayrağı dikilmiş olmakla birlikte asker bulunmayan küçük olanına Türk komandolarının çıkmasına karar verilmiş ve bu plan 31 Ocak 1996 tarihinde başarıyla uygulanarak Türk SAT komandoları ikinci kayalığa çıkmışlardır.

Türkiye'nin bu müdahalesi, esasta iki ülkenin soruna ilişkin inisiyatifinin eşitlenmesi anlamını taşımakla birlikte, beraberinde sıcak bir çatışma riskini ve sorumluluğunu da taşımaktadır. Nitekim, kriz sırasında devreye giren ABD, iki ülke arasında yürütmüş olduğu diplomatik arabuluculuk ile sorunun yumuşatılmasını, en azından, statüko öncesi duruma (status que ante) dönülmesini sağlamaya çalışmış ve bu çabaları başarılı olmuştur. 31 Ocak 1996 tarihinde her iki ülke silahlı güçleri aynı anda Kardak kayalıklarından çekilerek statüko öncesi duruma dönülmüştür.[88] Statüko öncesi duruma dönüşü sağlayan girişimlerde Türkiye’nin Kardak Kayalıkları’ndan küçük olanına asker çıkarması ve “Türk askerlerine herhangi bir saldırıda bulunulmadığı takdirde Yunan birliklerine ateş açılmaması talimatı verdiği ve Yunanistan’ın bayraklarını, askerlerini ve deniz ve hava kuvvetlerini kayalıklardan çekmesi durumunda Türkiye’nin de çekileceğini” açıklamış olmasının yanı sıra, ABD’nin “ilk kurşunu atanın karşısında ABD’yi bulacağı”nı açıklamış olması da etkili olmuştur.

Kardak Bunalımı Sırasında Ulusal Kamuoyları ve Hükümetlerin Yaklaşımları

Bunalım sırasında Yunanistan’da C. Simitis hükümeti seçimden yeni çıkmış, iktidara henüz gelmiş durumdadır. Türkiye’de ise T. Çiller’in başbakanlığını,  D. Baykal’ın dışişleri bakanlığını yaptığı DYP-SHP koalisyon hükümeti iktidarda bulunmaktadır. Gerek Yunanistan’da gerekse Türkiye’de ulusal hükümetler bunalım sırasında ulusal tezlerini oluşturmada hazırlıksız yakalanmışlardır. Öyle ki, Kardak Kayalıkları’nın hangi ülkenin egemenlik sınırları içerisinde yer aldığı ve/veya egemenliğinin belirsiz olup olmadığı konularında tartışmalar sürerken, her iki ülkede de hükümetler iddialarını Kardak Kayalıkları’nın kendi ulusal egemenlik sınırları içerisinde olduğu görüşüne dayandırmış, dolayısıyla bunalım sırasında gösterilecek tepki de en üst düzeyde olmuştur. Örneğin Yunanistan’da 19 Ocak 1996’da güvenoyu olarak hükümeti kuran Simitis[89], daha bir hafta geçmeden siyasi rakibi Arsenis’e yakın basın tarafından “Yunan toprağını Türklere peşkeş çekmek”le suçlanmış ve hükümet üzerinde yoğun bir baskı oluşmuştur. Bunalım sırasında Başbakan Simitis ile Savunma Bakanı Arsenis, Dışişleri Bakanı Pangalos ve Genelkurmay Başkanı Amiral Lymberis arasında yaklaşım farklılığı görülmektedir. Arsenis’in belirttiğine göre, Yunan Dışişleri Bakanı (Pangalos), Savunma Bakanlığı’ndan Yunan Genelkurmayı ve Amiral Lymberis’in yönetimi altında kayalıkların bulunduğu bölgedeki faaliyetlere ilgi ve gözlemlerin arttırılmasını istemiş[90], ardından Kalimnos Belediye Başkanı tarafından kayalıklara Yunan bayrağı çekilmiştir.  26 Ocak 1996 tarihinde yapmış olduğu bir radyo konuşması sırasında Pangalos, Kardak Kayalıkları’na ilişkin olarak Türkiye’nin ilk kez bur tür iddialar ortaya koyduğunu belirterek; Türkiye’nin Yunan toprağını istemediğini, haddi zatında iç politika konularıyla bağlantılı olarak, Kardak üzerinde egemenliğin belirsiz olduğunu öne sürmekte olduğunu tekrarlamıştır. 28 Ocak 1996 tarihinde bir radyo yayınında “Türkiye’nin  Yunanistan’a karşı yeni bir provokasyon sürdürmekte olduğu” dile getirilmiştir.

30 Ocak 1996 tarihinde yapmış olduğu basın toplantısı sırasında Başbakan Çiller, Türkiye’nin konuya ilişkin görüşlerini dile getirmiş ve daha önce Kardak Kayalıkları’nın egemenlik hakları konusunda belirsizlik olduğuna ilişkin yaklaşımı tersine çevirerek, kayalıkların Türkiye’ye ait olduğunu açıklayarak, Dışişleri Bakanlığı kayıtlarının Türkiye’nin bu iddialarını doğrular nitelikte olduğunu belirtmiştir.

Bütün bunlardan anlaşılacağı gibi, Kardak olayı sırasında hükümetler, Figen Akat’ın Kardak Kayalıkları’nda karaya oturmasını başlangıçta basit bir deniz kazası olarak algılarken, giderek egemenlik sınırlarının ihlali ve toprak talebi iddialarına dönüşmüştür. Deniz kazası ile her iki ülkenin de kayalıklara asker çıkarmalarına kadar geçen sürede bir yandan diplomatik girişimler sürdürülürken, diğer yandan da, ulusal tezlerin meşruluk kazanmasına yarayacak fiili durumlar yaratılmaya çalışılmış; medya da bu çabaları kolaylaştırmıştır. Normalde ulusal deniz sınırlarının ihlali olarak düşünülebilecek bir teknik olayı -bu bakımdan kayalıkların hangi ülkenin egemenlik sınırları içinde olduğunun önemi yoktur- iki ülke uzmanlarından oluşturulacak bir komisyon aracılığı ile  inceleyip siyasi karar alıcıların önüne getirebilecek iken, bu olayda tepki en üst düzeyde askeri yöntemler kullanılarak dile getirilmiştir. Dolayısıyla, bu olayda yapılması gereken, egemenlik iddialarını araştıracak bir görüşme sürecine girilmesidir ki, bu durumun Türkiye’nin aksine Yunanistan tarafından benimsenmemiş olduğu görülmektedir. Yunanistan bu konudaki bir görüşme sürecine karşı çıkmaktadır çünkü, Ege Denizi’nde Kardak Kayalıkları’na benzer pek çok kayalığın da statülerinin tartışılabileceği ve bu görüşme sürecinde bu bölgeleri Türkiye’nin egemenlik sınırları içerisine bırakabileceği endişesini taşımaktadır. Bu da en azından Yunanistan bakımından anlaşılabilir bir durumdur.

Bir başka açıdan ele alındığında, Kardak Kayalıkları bunalımı, algılamaların ve karar alma sürecinin etkinliği bakımından da ilginçtir. İlk nota değişimlerinden sonra iki ülkede de güvenliğe ilişkin kuruluşlar yapmış oldukları toplantılarda olayın ciddiyeti üzerinde durmuşlardır. Örneğin Türkiye’de o sırada Genel Kurmay Başkanlığı’nda yapılmakta olan Milli Güvenlik Kurulu ön toplantısında Deniz Kuvvetleri Komutanı G. Erkaya konuyu dile getirerek “bir geminin karaya oturduğunu ve Yunanistan Dışişleri Bakanlığı’nın notası ile burada bir egemenlik sorununun olduğunu, eğer diplomatik yolla halledilemezse kuvvet kullanımına sebep olacak bir hadise olabileceğini” anlatmıştır.[91] 28 Ocak’ta Türkiye’nin Atina Büyükelçisi’nin Yunanistan Dışişleri Bakanlığı’na çağrılarak Kardak Kayalıklarının Yunanistan’a ait olduğunun ve bu kayalıklara yaklaşanlara ateş açılacağının bildirilmesinden sonra  29 Ocak’ta Türkiye’de konuyu görüşmek üzere üst düzeyde toplantılar yapılmıştır. Bu toplantıda Türkiye’nin olayı algılayış şekli ve gösterilecek tepkinin düzeyi belirlenmeye çalışılmıştır.

Erkaya’nın belirttiğine göre; “Toplantıda gerilim vardı. Çünkü artık o kadar tırmanmıştı ki hadise, bir veya iki gün içinde muhakkak suretle halli gereken bir konu haline gelmişti İster diplomatik yoldan halledilsin ister silah kullanılsın ki sayın Başbakan Çiller ve Deniz Baykal diplomatik yoldan halledilmez ise kuvvet kullanmakta kararlı görünüyorlardı Tabi kuvvet kullanmak söz konusu olduğunda bunun neticelerinin ne olabileceği düşünüldüğü için silah kullanma ihtimalinin verdiği gerilim orda oturanların hepsinde hakimdi.... Bir helikopter Kardak Kayalıklarında keşif yaptı. Gelen haberler Yunan askerlerinin adadaki varlığını doğruluyordu. Toplantıda ilk olarak Başbakan Tansu Çiller, Onur Öymen’e döndü ve sordu ‘Dosyamız sağlam mı, Kardak Kayalıkları hukuki olarak bize ait gözüküyor mu?’ cevap ‘evet sağlam’ idi.

...Daha sonra ‘Kardak Kayalıkları’nın Türkiye için önemi nedir?’ diye soruldu. Diplomatlar Kayalıkların Ege’deki diğer 150 kayalık için örnek teşkil ettiğini söylediler. Tartışmalar bir anda iki kayalık parçasından, Ege’deki tüm kayacıklara, kıta sahanlığına, hatta adaların kime ait olduğuna kadar uzanıyordu. Kayalıkların kime ait olduğunun altında ise 12 mil sorunu yatıyordu... Yani iki kayalığa sahip olan Ege’de sınırların belirlenmesinde söz sahibi olacaktı. ”[92]

Gösterilecek tepkiye ilişkin senaryolar üretilirken, askeri bir müdahalenin çatışmaya yol açacağı ve bu çatışmanın tırmanacağına ilişkin öngörüler dile getirilmiştir. Bu olasılığın tercih edilmesi durumunda ise, siyasi ve askeri sorumluluğun ağırlığı açıktır. Bu toplantı sırasında İnal Batu’nun dile getirmiş olduğu kayalıklardan üzerinde Yunan askeri bulunmayanına Türk askerinin çıkarılması önerisi dikkate değerdir. Gerçekten de kayalıkların iki tane olması ve Yunan askerlerinin bu kayalıklardan sadece birinde konuşlanmış olmaları Türkiye’nin göstereceği tepkide önemli bir seçenek kazandırmıştır. İnal Batu’ya göre, “Bu görüşün güçlü yanı şuydu, yani bir savaş riski asgariye iniyordu. Durum ve inisiyatif eşitliği sağlanıyordu.”

Başlangıçta ilgi görmese de, 30 Ocak’ta Genelkurmay Başkanlığı’nda yapılan ikinci toplantıda senaryolar üzerinde düşünülürken bu görüşün Türkiye’ye kazandırmış olduğu avantajlar anlaşılabilmiştir. “...Önce askersiz kayalıklara çıkılır, ertesi gün, diplomatik bir gelişme sağlanamazsa Yunan askerlerinin olduğu kayalığa çıkartma yapılırdı. Bu son olasılık, Türkiye’ye büyük avantajlar sağlıyordu. En önemlisi, zaman kazanılıyor, uluslararası arenada eşitlik sağlıyordu.” [93]

Bu plana uygun olarak hazırlıklar sürerken Yunanistan’ın Türkiye’nin gösterebileceği tepkiye ilişkin olarak hazırlık yapmış olduğu göz ardı edilmemeli; nitekim Türk askerlerinin ikinci kayalığa çıktığının anlaşılması üzerine gösterilecek tepki  tartışılırken açıkça inisiyatif Türklerden yana olmuştur. Bu kez Yunan siyasi ve askeri liderler gösterilecek tepkinin diplomatik mi yoksa askeri mi olmasını tartışmaya başlamışlardır. [94]

Kardak bunalımı, Türkiye ile AB arasındaki ilişkileri de olumsuz etkileyecek bir gelişmeye yol açmıştır; Yunanistan’ın konuyu AB organlarına taşımasının ardından AB Konseyi ve Parlamentosu almış oldukları kararlarla Türkiye’yi bunalımdan sorumlu taraf olarak kabul ettiklerini göstermişlerdir.

Kardak bunalımının Türkiye’nin Ege Denizi’ne ilişkin politikasında önemli bir değişikliği yansıttığı da söylenebilir; “Kardak krizi önemlidir, çünkü Kardak vesilesiyle Türkiye tüm Ege’de adasal statükoyu Lozan’dan bu yana ilk kez açıkça sorgulamış ve gene ilk  kez bu krizin ardından Türkiye üçüncü taraflı çözümleri dışlamayacağını ilan etmiştir.” [95] Bu bağlamda, gerek Kardak gerekse ardından Gavdos adası konusunda ortaya çıkan görüş ayrılıkları, Yunanistan tarafından Türkiye'nin Yunanistan’a ilişkin toprak talepleri ve yayılmacı emellerinin göstergesi olarak yansıtılmaya çalışılmıştır. [96]Oysa Türkiye’nin gerçekleştirmeye çalıştığı, Ege Denizi’nde Türkiye ve Yunanistan arasındaki tüm sorunları ortadan kaldırabilecek bir hukuki, siyasi çözüm yolunun sağlanabilmesi için gereken diyalog sürecinin oluşturulması ve tarafları memnun edecek bir sonuca ulaştırılabilmesidir. Bu bakımdan ele alındığında Lozan Antlaşması’nın yapıldığı dönemde henüz gündemde bulunmayan pek çok konu ve kavramın bugün birer egemenlik iddiası olarak algılanmakta oluşu göz ardı edilmemelidir. Bu zorunluluk Ege’de Lozan ve diğer antlaşmalarla ele alınmamış ve karara bağlanmamış konularda tarafları görüşmelere başlamaya yöneltmektedir.

1997 S-300 Füzelerinin Kıbrıs’a Yerleştirilmesi Bunalımı

1996-97 yıllarından bu yana Kıbrıs’ta, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi arasında Ortak Savunma Doktrini çerçevesinde hayata geçirilmeye çalışılan iki önemli projeden söz etmek mümkün. Bunlardan ilki,  adada Yunan hava kuvvetlerinin kullanacağı bir hava üssü kurmak, diğer bir gelişme ise, Rusya’dan satın alınarak adada konuşlandırılması planlanan S-300PMU-1 TMD[97] füze sistemleri olmuştur. Kıbrıs Rum Kesimi füze sistemlerinin Ağustos 1998’de Rus teknisyenlerin yardımlarıyla adaya gelebileceğini ve Ekim, Kasım 1998 tarihleri arasında da konuşlandırılabileceklerini umduklarını belirtmişlerdir. Rusya’dan satın alınacağına ilişkin açıklamaların ardından Türkiye, bu füzelerin Kıbrıs’a yerleştirilmelerine adadaki güç dengesini bozacağı gerekçesiyle karşı çıkmış ve askeri yöntemler de dahil olmak üzere gerekli tepkiyi göstermekten kaçınmayacağını açıklamıştır.

Türkiye’nin görüşüne göre, S-300 füze sistemlerinin Kıbrıs’a konuşlandırılması sadece KKTC’nin değil, aynı zamanda, Türkiye’nin de güvenliğini yakından ilgilendirmektedir. Giderek, batı savunma sistemleri çerçevesinde ele alındığında bu füze sistemlerini kullanmak üzere adaya gelerek Kıbrıs Rum kesiminde eğitim ve teknik destek sağlayacak olan Rus teknisyenlerin adadaki varlığı, adaya yerleştirilmesi planlanan radar sistemleri NATO kodlarını kullanan Türk, İngiliz ve Yunan silahlı kuvvetlerinin hareket yetenekleri üzerinde olumsuz etkiler yaratacaktır.[98] Adadaki ve giderek Akdeniz’deki Rus etkinliğinin artmasına zemin hazırlayabilecek böylesi bir girişim, Türkiye bakımından olduğu denli ABD ve diğer NATO üyesi ülkelerinin de tepkisini çekmiştir. Sonuçta,  Kıbrıs Rum Yönetimi’nin, bu füzelerin Yunanistan ile imzalamış oldukları Ortak Savunma Doktrini çerçevesinde Kıbrıs adasının dışında, bir Yunan adasında -Girit’te- konuşlandırılabileceğini belirtmesi ile tartışmanın odak noktası Kıbrıs’tan Ege Denizi’ne  kaymıştır. Yunanistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Yiannos Kranidiotis yapmış olduğu açıklamada, S-300 füze sistemlerinin Kıbrıs’a yerleştirilmesinden vazgeçilmiş olmasının, 1993 yılında iki hükümet arasında imzalanmış olan Yunanistan-Kıbrıs Ortak Savunma Doktrini’ni baltalamayacağını belirtmiştir. Kranidiotis, Kıbrıs Haberler Ajansı’na yaptığı açıklamada, Yunanistan’ın, Kıbrıs Helenizminin çıkarlarını yansıtan Kıbrıs’ın savunmasını garanti ve güvence altında tutmaya devam edeceğini, ayrıca Türkiye’nin Kıbrıs’a yönelik herhangi bir saldırgan hareketinin Yunanistan tarafından savaş nedeni/casus belli sayılacağını belirtmiştir.[99]

Bu bağlamda, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Cumhuriyeti’nin Kıbrıs’a S-300 füze sistemleri yerleştireceğini açıklamasının Türkiye ile olan pazarlık gücünü arttırmaya yönelik bir taktik amaç taşıdığı da söylenebilir. Kranidiotis’in belirttiğine göre; “...Bizim öncelikli hedefimiz son günlerde BM Güvenlik Konseyi tarafından hazırlanmış olan çözüm önerilerinin içermiş olduğu olumlu yönlerinin yerine getirilmesini sağlamaktır... ikinci hedefimiz Kıbrıs’da Türk işgal kuvvetlerinin ABD kanunlarını ihlal ederek kullanmakta oldukları ABD yapımı silahların geri çekilmesini sağlamak olmalıdır....

Yunanistan ABD yapımı silahların adadan geri çekilmesi için baskılar uygulamaya devam edecektir.... Üçüncü hedef ise, Kıbrıs sorunun çözümünü kolaylaştıracak gelişmelere yol açacak olan Kıbrıs’ın Avrupa Birliği’ne tam üyeliğini sağlamaktır.” [100]

Nitekim, bu füzelerin öncelikle Türkiye’nin, ardından ABD ve NATO üyesi ülkelerin tepkisini çekmesi sonucunda Yunanistan, bu füzelerin Kıbrıs dışında bir bölgeye taşınması için adadaki tüm silahlı güçlerin ada dışına çıkarılması gerektiği şartını ileri sürmeye çalışmıştır.[101]

Bu füzelerin Kıbrıs’a yerleştirilmesi çabasını aslında Yunanistan ve GKRY arasında daha önce imzalanmış bulunan Ortak Savunma Doktrini çerçevesinde değerlendirmek gerek.  Bu doktrin çerçevesinde Yunanistan’a ait askeri kuvvetlerin adada konuşlandırılmak istenmesi ve buna uygun alt yapı yatırımlarının gerçekleştirilmesi özünde Kıbrıs Rum Yönetimi’nin güvenlik kaygılarını giderme çabasından farklı bir nitelik taşımaktadır. Son 25 yıldır Kıbrıs’ta fiili bir barışın sürmekte oluşu dikkate alınırsa, iki toplum arasında sıcak bir çatışma olasılığının az olduğundan söz edilebilir. Diğer yandan, toplumlar arasında barışa ilişkin görüşmeler sürerken açıktan bir silahlanma çabasına girişilmesi görüşmelerdeki samimiyeti gölgelemektedir.

S-300 füze sistemlerinin Kıbrıs’a yerleştirilmek istenmesi karşısında Türkiye’nin göstermiş olduğu tepki, daha çok bölgedeki stratejik dengenin değiştirilmek istenmesi karşısında Türkiye’nin de karşıt önlemler almak zorunda olacağı ve bu durumun yeni bir silahlanma dalgası oluşturarak gerginliği daha da tırmandıracağı yönünde olmuştur.

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Ocak 1997’de siparişini verdiği S-300 füzelerinin Kıbrıs’a yerleştirileceğinin açıklanması, Türkiye ve Yunanistan arasında yeni bir güvenlik tartışmasını gündeme getirmiştir. Bilindiği gibi, Yunanistan, Kıbrıs Rum Yönetimi ile imzalamış olduğu Ortak Savunma Doktrini’ne uygun olarak Kıbrıs’ın güneyinde Baf’da bir hava üssü inşa etmektedir. Bu üssün S-300 füzeleriyle donatılması durumunda yapılan hazırlıkların savunma değil saldırı amaçlı bir nitelik taşıyacağı ve “güneyden olası bir tecavüzde Güney Kıbrıs’ın bir sıçrama tahtası olacağının açık göstergesi” olarak değerlendirilebileceği açıktır.[102] Elekdağ’a göre; “Atina, Doğu Akdeniz’deki stratejik dengeleri Türkiye aleyhine çevirmeyi öngören kapsamlı bir planı gerçekleştirme çabasında...

Bu planın bir köşe taşı olan Baf’daki hava üssü, 12 savaş uçağının konuşlanabileceği modern bir askeri tesis... Ancak, etkili bir hava savunma örtüsünden yararlanmadan Yunanistan savaş uçaklarını burada konuşlandıramaz. Zira, böyle bir tutum, bu uçakları Türk Hava Kuvvetleri’nin eline rehin bırakma anlamına gelir.

Bu üs etkili bir hava savunma silahı olan S-300 füzeleriyle donatıldığı andan itibaren ise, Türkiye’ye karşı direkt bir askeri tehdit oluşturacaktır. Bu durumda, Türkiye’nin Kıbrıs bölgesinde bugüne kadar mutlak hava harekat üstünlüğü ile KKTC’ye ve adadaki Türk kolordusuna sağladığı hava örtüsü olumsuz şekilde etkilenecektir. İncirlik üssü ve bölgedeki diğer askeri hedefler, Baf’da konuşlanacak veya buradan yakıt ikmali yapacak Yunan uçaklarının menzili içine girecektir.

Yunanistan’ın, Girit’te bir deniz üssü ile uzun menzilli A-7 uçaklarının konuşlandığı bir hava üssü, Rodos’ta bir askeri havaalanı mevcuttur. Bunlara ilaveten, Güney Kıbrıs’ta da hava ve deniz üsleri kurması halinde (hala Terazi-Limasol mevkiinde bir deniz üssü inşa ediliyor), Yunanistan, ‘Girit-Rodos-Kıbrıs’ adalar zinciriyle Türkiye’yi İyon Denizi’nden İskenderun Körfezi’ne kadar uzanan stratejik bir kontrol kuşağıyla çevreleyecek ve Anadolu’nun tüm deniz ulaşım yollarını kapatma olanağına sahip olacaktır. Atina’nın bu şekilde , bir süre sonra İskenderun’a akacak Orta Asya petrolünün dünya pazarlarına ihraç yollarını da kontrol edebileceğini hesapladığı muhakkaktır.”[103]

Cumhuriyet Gazetesi’nde “üst düzey Dışişleri Bakanlığı yetkililerine dayanılarak” verilen  bir habere göre; “... Geçen haftalarda Yunanistan’ın düzenlediği Toksotis tatbikatı sırasında 4 adet yunan savaş uçağının üsse inmesinin engellendiği” belirtilmiş;  ‘Bu üssün Yunanistan tarafından operasyonel hale dönüştürülmesine izin verilmeyecektir’ denilmiştir. “Yetkililer, Baf üssünün kullanılması durumunda... ihbar süresinin 2 dakikaya ineceğini kaydederek bu durumda güney bölgelerdeki ‘rafineri, enerji santralleri gibi askeri ve sivil stratejik noktaların’ savunmasız hedef olarak kalacaklarını”, belirterek; “Bu durumda yapılması gereken, o üssün kullandırılmasını önlemektir”, demiştir.[104]

S-300 Füzelerinin Kıbrıs yerine Girit’te konuşlandırılmasına karar verilmesinin ardından Kıbrıs Rum Yönetimi Savunma Bakanı Yannakis Omiru istifa etmiş ve yaptığı açıklamada, “Savunma Bakanlığı’nı üstlenirken, Ortak savunma Doktrini’nin gerektirdiği silah sistemleriyle donatmak, egemenlik haklarımızın gereği olduğu görüşünü yerleştirmiştik.  Doktrinin daha da güçlenmesi için çalıştık. Yunanistan’la ortak tatbikatlar gerçekleştirdik. S-300’lerin siparişi ile Kıbrıs Silahlı Kuvvetleri’ni genel güce ulaştırıp, Yunan savaş uçakları yardımımıza gelinceye kadar tek başına Türk Hava Kuvvetleri’ni göğüslemeyi hedefliyorduk.

Maalesef, başka uçaksavar sistemlerinin hiçbir şekilde S-300’lerin yerini alacağını sanmıyorum.

S-300’lerin iptalinde Yunanistan’ın sorumluluğu vardır ve bu iptal kararından sonra Kıbrıs ve Yunanistan halkı arasında bir güven krizi yaşandığı da doğrudur. Ancak buna müsaade edilmemelidir. Kıbrıs Helenizmi, Yunanistan’la birlikte yürümesinden başka yol olmadığını anlıyor” demiştir.[105]

S-300 füzelerinin Kıbrıs yerine Girit’te konuşlandırılmasına karar verilmesini ardından ABD yönetiminin Kıbrıs’ta bulunan askeri güçlerin kullanmakta olduğu Amerikan silahlarını geri çekmesine ilişkin bir planın uygulanacağı ileri sürülmüş;[106] Türkiye, eş zamanlı olması gereken ABD’nin iç mevzuatına uygun olmayan silahları geri çekmeyi öngörülen sürede tamamlamasına karşın Yunanistan’ın bu işlemi zamanında gerçekleştirmemiştir. Türkiye bu durumdan duymuş olduğu endişeyi ABD’ye iletmiş ve ABD’nin bu konuda vermiş olduğu teminat hatırlatılmıştır.[107]

1998 Abdullah Öcalan ve PKK Bunalımı

Türkiye açısından ulusal güvenlik ve toprak bütünlüğüne yönelik tehditlerin doğrudan komşu bir ülkeden kaynaklanması gerekmemektedir. PKK ayrılıkçı terör örgütüne yönelik mücadelesi sırasında ortaya çıkan bulgular ışığında değerlendirildiğinde komşu ülkelerden bu örgütlere önemli ölçüde lojistik ve siyasi destek verilmekte olduğu görülmüştür. Komşu ülkelerin sağlamış olduğu desteklerle gelişen ve uzun yıllar Türkiye’yi maddi ve manevi kayıplara uğratan terör örgütlerinin dış bağlantıları arasında Yunanistan’ın oynamış olduğu rol dikkat çekicidir.

Türkiye’nin elde etmiş olduğu bulgulara dayanarak Yunanistan’a yapmış olduğu uyarılara karşın bu desteğin sürdürülmek istenmesi ve uluslararası kamuoyunda meşrulaştırma çabalarına girişilmesi, Türkiye’nin ulusal güvenliği ve toprak bütünlüğü, çıkarları açısından Yunanistan’ı açık bir tehdit kaynağı olarak kabul etmesine yol açmıştır. Türk siyasi ve askeri kadrolarının bu konudaki bilgilerinin kitle iletişim araçlarında yer alması Yunanistan’a ilişkin kamuoyu yargılarının pekiştirmiştir.

Yunanistan’ın ve Yunanlı politikacıların PKK terör örgütüne vermiş oldukları siyasi destek giderek uluslararası kamuoyu önünde açıktan yürütülmüştür. Yunanlı politikacılar ve askerler PKK örgütünün Suriye, Irak ve Lübnan’daki üslerini ziyaret ederek desteklerini ifade etmişlerdir.

Askeri bakımdan örgüte verilen destekler ise ayrı bir boyutta ele alınmalıdır. Terör örgütünün sürdürdüğü mücadele sırasında gereksinim duymuş olduğu silahları kısmen Irak’taki depolardan kısmen dağılan eski SSCB ülkelerinden ve Afganistan’dan satın almış olduğu biliniyor. Ancak, bu silahların ötesinde özellikle helikopterlere karşı etkili bir mücadele yapabilmek için elde etmeye çalıştıkları füze sistemlerini elde etmelerinde Yunanistan’ın rol oynadığı yakalanan teröristler tarafından doğrulanmıştır.[108]

Yunanistan ile Türkiye arasındaki ilişkilerde doğrudan bir sorun olarak karşımıza çıkması terör örgütünün bu ülkede açıktan açığa örgütlenmeye başlaması ve Yunan askeri ve siyasi makamlarının örgütün faaliyetlerini kolaylaştırıcı hatta yönlendirici bir politika izlemesiyle olmuştur.

Türkiye’nin 1980’lerin ilk yarısından bugüne güneydoğuda sürdürmekte olduğu ayrılıkçı teröre karşı mücadelede göstermiş olduğu askeri başarının siyasi alanda da etkisini göstermesi 1998 yılında örgüt liderlerinden Şemdin Sakık’ın Irak’ta ve Abdullah Öcalan’ın da Kenya’da, Türk istihbarat timlerinin yürüttükleri birer operasyon sonucunda ele geçirilmesiyle olmuştur.[109]

Bu iki önemli ismin Türk istihbarat timlerince ele geçirilmesi süreci örgütün uluslararası bağlantılarının gün ışığına  çıkmasını sağlamıştır. Sakık’ın yakalanmasının ardından Türkiye’nin örgütün lideri olarak kabul edilen A. Öcalan’ın yerleşmiş olduğu Suriye üzerinde uygulamış olduğu askeri ve siyasi baskı olumlu sonuç vermiş ve Öcalan Suriye’yi terk etmek zorunda kalmıştır.[110] Suriye dışında Öcalan’ın yerleşebileceği ülkeler arasında Rusya, Ermenistan, İran, Yunanistan, İtalya gibi ülkelerin adları gündeme gelirken Türkiye bu ülkelerden Öcalan’a sığınma ve yerleşme hakkı vermemelerini istemiştir. Bu süreç, PKK’nın Türkiye’deki eylemlerinin uluslararası bir nitelik taşıdığının gerek ulusal gerekse uluslararası kamuoyunda açıktan tartışıldığı bir dönem olarak dikkatleri çekmektedir. Türkiye ulusal güvenliğine ve toprak bütünlüğüne yönelik fiili bir tehlike ile yoğun bir mücadele verirken zaman zaman uluslararası baskıları göğüslemek durumunda kalabilmiş ve bu mücadelesinde yalnız bırakılmıştır. Bu durum İran, Suriye, Irak, Ermenistan ve Rusya bakımından kısmen anlaşılır olmakla birlikte, özellikle İtalya, Yunanistan, Hollanda, Belçika  ve Almanya gibi, Türkiye’nin ittifak ilişkileri içerisinde olduğu ülkelerin yaklaşımları bakımından daha önemlidir. Bu ülkeler, Türkiye’nin toprak bütünlüğü ve ulusal güvenliği için yürütmüş olduğu mücadeleyi desteklemek yerine engellemişlerdir.

Özellikle Yunanistan ile sorunlar çerçevesinde, Türkiye’nin bu ülkeye yönelik tepkisi uzun süre sonuçsuz kalmış ve Yunanistan, PKK’yı bir terör örgütü olarak kabul etmediğini ve bu örgütün yürütmüş olduğu silahlı mücadeleyi de insan hakları ve demokrasi bakımından değerlendirmekte olduğunu ifade etmiştir.[111] Gerçekten de Yunanistan’da siyasiler Yunanistan’ın PKK ve Öcalan ile olan bağlarını gözlerden kaçırmaya çalışmışlardır. Örneğin Konstantin Stefanopoulos (Yunanistan Cumhurbaşkanı), Yunan Paradoksu adlı kitaba yazmış olduğu makalede şu görüşlere yer vermektedir; “Yunanistan Türkiye’ye karşı hiçbir hasmane eylem içerisinde değildir. Ülkemizin Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) üyelerini aktif biçimde desteklediği ve eğittiği iddiası tümüyle yanlıştır ve bu nedenle de Türkiye iddiasını destekleyecek en ufak bir kanıt dahi bulamamıştır.”[112]

Dolayısıyla, Yunanistan’ın terör örgütüne vermiş olduğu desteği protesto eden Türkiye’nin bu protestosu, uzun süre Yunanistan tarafından reddedilmiş, fakat Öcalan’ın  Kenya’da Yunanistan Büyükelçiliği’nde saklandığının açığa çıkması ve yakalanmasının ardından Yunanistan, durumu kabullenmek zorunda kalmıştır.[113]

Cumhurbaşkanı Demirel, Öcalan’ın Yunanistan’ın Kenya Büyükelçiliği konutunda saklandığının ortaya çıkması ve Yunanistan’ın sorumluluğunun belli olmasının ardından, yapmış olduğu bir açıklamada Yunanistan’ı “haydut devlet” olarak nitelendirmiş ve uluslararası hukuka uymadığını, terörü destekleyen ülkeler arasında yer alarak dostluk ve müttefiklik kimliği ile bağdaşmayan bir davranış sergilediğini belirtmiştir. Ayrıca, Yunanistan’ın bu politikasından vazgeçmediği taktirde Türkiye’nin BM ilkeleri doğrultusunda meşru savunma hakkını kullanarak gerekli tepkiyi göstereceğini vurgulamıştır. Cumhurbaşkanı Demirel, Manila’da yapmış olduğu basın açıklamasında; “PKK’nın en büyük destekçileri arasında yer alan ve son olaylarla ‘suçüstü yakalanan’ Yunanistan’ın ‘terörü destekleyen ülkeler’ listesine alınmasını” istemiş ve “Yunanistan’ın yasadışı davranışlarını sürdürmesi durumunda Türkiye’nin ‘uluslararası hukuktan doğan meşru müdafaa hakkını kullanacağını” vurgulamıştır. “Yunanistan, sığınacak yer arayan PKK teröristlerine melce sağlamakta, bunlara eğitim kolaylıkları ve lojistik destek vermektedir. Yunanistan PKK’nin terör eylemlerini hiçbir zaman kınamamıştır. Tersine Yunanistan, kısa bir süre önce bir kez daha PKK terör örgütünü ve onun elebaşı Öcalan’ı terörist olarak görmediğini açıklamıştır. Nihayet son olarak Kenya’da ele geçirilmesinden önce Yunanistan tarafından kendine sağlanan yardım ve bunun bizzat Yunanlı yetkililer tarafından itiraf edilmesi, her şeyi açıkça gözler önüne sermiştir. Bu gelişmeyle birlikte Yunanistan ve suç ortağı Kıbrıs Rumları, terörizmle ilişkilerinde suçüstü yakalanmışlardır.”

“Böyle bir ülke ancak ‘yasadışı bir devlet’ olarak tanımlanabilir. Yine de Yunanistan’a bir şans daha vermek istiyoruz. Bu çerçevede Yunanlı yetkilileri bir kez daha medeni ve hukuka saygılı her ülkenin yapması gerektiği gibi uluslararası hukuk çerçevesinde yükümlülüklerine uymaya davet ediyorum. Bununla birlikte, şayet yasadışı davranışlarını sürdürmeyi tercih ederlerse, uluslararası hukuktan doğan meşru müdafaaya dönük gerekli tedbirleri alma hakkımızı saklı tutuyoruz.”[114]

Demirel’in Yunanistan’a ilişkin konuşmasını değerlendiren Şükrü  Elekdağ’a göre, “Demirel’in Yunanistan’a yönelik sözleri ... mesajın sert bir uyarıdan daha fazla bir ağırlığa sahip olduğu ve bir nevi ültimatom niteliği taşıdığı anlaşılır. Türkiye bu şekilde konuşmakta haklıdır. Çünkü Birleşmiş Milletler’in  (BM) terörle mücadele ve saldırının tarifine ilişkin kararları ve BM Yasası’nın 2/4. Maddesi ışığında, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü hedef alan bir terörist örgüte destek veren ve onu topraklarında barındıran Yunanistan, bu tutumuyla ülkemiz için bir tehdit oluşturmaktan da öteye fiilen ve hukuken saldırıda bulunmaktadır.”[115]

Sami Kohen’in değerlendirmesine göre ise, Demirel’in konuşmasında dile getirmiş olduğu “Yunanistan’ın terörizme destek veren, yataklık eden  ülkeler listesine dahil edilmesi” ve “uluslararası hukuktan doğan meşru savunma hakkının saklı tutulduğu” ifadeleri “Yunanistan’ın aynı tavrı sürdürmesi halinde, Türkiye'nin bunu bir ‘savaş nedeni’ sayacağı anlamına geliyor.”[116]

Öcalan’ın Yunanistan ile olan bağlantılarının ortaya çıkması, Türkiye’nin bu ülkeye yöneltmiş olduğu suçlamalarının temelsiz olmadığını göstermiştir. Nitekim Öcalan’ın basına yansıyan ifadelerinde ve yargılaması sırasında yapmış olduğu açıklamalarda Suriye’den ayrılmasının ardından sığınmak için ülke arayışlarında Yunanistan’daki örgüt elemanlarından ve Yunan istihbarat örgütü ve siyasilerinden nasıl yardım gördüklerini açıkça sergilenmiştir.   Basında Yunanistan Hükümeti’nin olaydaki sorumluluğuna ilişkin değişik yorumların yer almasına karşın, Yunanistan’da hükümet olayın hükümetin inisiyatifi dışında gelişmiş olduğunu ileri sürerek sorumlular hakkında yargıya başvurmuş ve Dışişleri Bakanı T. Pangalos, İçişleri Bakanı Papadopulos ve Kamu Düzeni Bakanı Peçalnikos istifa etmiştir.[117] Atina Savcılığı’nın Öcalan’ın Yunanistan’a yasadışı biçimde getirilmesi olayını soruştururken hazırlamış olduğu raporda dile getirdiği şekliyle; “Özellikle Öcalan’ın yasadışı biçimde Yunanistan’a getirilmesi ve misafir edilmesi, Türkiye’ye karşı düşmanca bir girişim olarak nitelendirilebilir. Türkiye’nin, bu tür girişimlerin savaş nedeni olacağı yolundaki tezi zaten biliniyor. Bu hareketler, hükümetin onayı ile yapılmamıştır ve hükümetin Öcalan’ın ülkeye gelmesinin milli açıdan zararlı olduğu ve kendisine sığınma hakkı tanınmayacağı yolundaki tezine de aykırıdır. Yunanistan’ın zor durumda kalmasına yol açan bu hareket, Türkiye'nin Yunanistan’a karşı düşmanca bir girişimde bulunmasına da yol açabilir. Türkiye’nin bu konudaki bilinen tezi çerçevesinde, Öcalan’ın ülkeye getirilmesinin, Türk halkının Yunanistan’a karşı düşmanlık duymasına ve iki ülke arasında gerginlik doğmasına yol açması doğaldır.”[118]

Öcalan’ın yakalanmasının ardından Yunanistan’da meydana gelen gelişmelere bakıldığında olaya adları karışanların ifadeleri oldukça ilginçtir, örneğin emekli amiral A. Naksakis, savcılığa vermiş olduğu ifade sonrasında yaptığı açıklamada Simitis hükümetini suçlayarak, “Öcalan’ı ben getirdim ancak, vicdan azabı çekiyorum, tutuklanmasına istemeden neden oldum... Öcalan’ın tutuklanmasına neden olan operasyonu gerçekleştiren hükümet şimdi, sorumluluğu alt düzeyde yetkililere yüklemek istiyor” demiştir.[119] Bu açıklama  Öcalan’a atfedilen ifadelerde dile getirilen görüşlere koşut çıkarsamalar yapılabilmesine olanak vermektedir.  Öcalan ifadesinde  9 Ekim günü yanında Yunanca bilen ve Yunanistan temsilcisi olan Rozerin [Rozalin] kod adlı Ayfer Kaya ile Suriye’yi terk ederek Yunanistan’a gidişini şu şekilde anlatmaktadır; “... Yunanistan’a geldiğimizde o zamana kadar bana büyük ilgi gösteren, PKK’ya dost olduğunu ifade eden Yunanistan, son derece kötü yüzünü gösterdi. Bana 3 saat içinde ‘ya  geldiğin yere geri döneceksin veya istediğin yere gideceksin’ dediler. Bu arada  Rozerin [Rozalin], Yunan servisinden Dimitris ile görüştü....  29 ocak 1999 tarihinde Rusya’dan ayrıldık... Bana Badovas ve Nagazakis [Naksakis] büyük güvence verdiler. Yunanistan’a kabul edileceğimi söylediler. Yunanistan’a geldik,... ancak yetkili  ve sorumlu durumda olan Dimitris beni görünce yeniden hırçınlaştı, derhal gönderileceğimi söyledi.”[120] Uzun yıllar Türkiye’ye yönelik eylemlerine verdikleri her türden desteğin sonucu olarak Öcalan ve PKK’nın Yunanistan’ı doğal müttefik olarak algılamış olduğu görülmektedir. Ancak, PKK’ya verilen desteğin Türkiye ile sıcak bir çatışmaya yol açabilecek olması veya bu ilişkinin bir Türk – Yunan sorunu olarak algılanmaya başlanması tehlikesi, Yunanistan’ın politikasını değiştirmesine neden olmuştur. Bu politika değişikliği ise, doğal olarak, PKK ve Yunanistan’daki destekçileri tarafından davaya ihanet olarak değerlendirilmiştir. Örneğin, Öcalan’a Kenya’da refakat edenlerden Ş. Dilan Kılıç, Atina’da yapmış olduğu basın toplantısında Simitis’i eleştirerek “Öcalan’ın, Türkiye’ye ‘uluslararası ortak bir komplo’ ile teslim edildiğini ve komploya taraf olanların CIA, MOSSAD, Türkiye, Kenya, Rusya ve Yunanistan olduğunu iddia” etmiş... “Yunan tarafında komplonun kahramanlarının, Başbakan Simitis, istifa etmiş üç bakan ve görevden alınmış Yunan Gizli Haberalma Örgütü Şefi olduğunu” belirtmiştir. “Simitis’in ahlak düzeyinden şüpheliyiz, ahlaksız çabalarda bulundu. Simitis ve Pangalos bile bile Öcalan’ı teslim ettiler”.[121]

Bir başka değerlendirmeye göre ise, “Herkes, Öcalan’ı Türkiye’ye teslim ettiğimize ve olayın fiyasko ile sonuçlandığına inanıyor. Ama sakin kafa ile düşünebilenler, hükümetin gizli servisler ve iktidar partisi içindeki ‘aşırı milliyetçi’ gruplara teslim olduğunu ve Öcalan’ın bunlar tarafından emrivaki ile Yunanistan’a getirildiğini  biliyor. PASOK, kuruluş yıllarındaki günahlarının etkisinde hareket etti”.... “1997’de Öcalan’ı Atina’ya  davet eden mektubu, 75 Yeni Demokrasi Partisi (YDP) üyesi de imzalamıştı. Ama artık YDP, sırf Türklere karşı diye Kürtlere destek vermekten yana değil. Öcalan’a sığınma sağlanmasının faturasının da çok ağır olacağını biliyorlar.”[122]

Yunanistan’ın Washington Büyükelçisi  Aleksandros Filon’un ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı M. Grossman ile yapmış olduğu görüşmeyi aktaran Y. Çongar’ın dile getirdiğine göre; “...Filon’un söylediği başka bir şey daha  vardı; o da, Yunanistan’da ‘Kürt davasına yaygın sempati beslendiği’dir. Yunan Büyükelçisi, bu sempati nedeniyledir ki, Öcalan operasyonunun ‘gizli’ yürütüldüğünü savunuyor. Ona göre, Atina’nın niyeti Öcalan’dan kurtulmak, onu üçüncü bir ülkeye göndermekti; Türkiye’ye iadesi ‘idam cezasının varlığı nedeniyle’ mümkün değildi. Ancak eğer Öcalan’ın Yunanistan’a sığınmaya çalıştığı ilan edilseydi, hem Ankara – Atina arasında çok büyük bir gerginlik doğabilirdi, hem de Filon’un sözleriyle, ‘Yunanistan’da bir çok kişi ona sığınma hakkı tanınması yönünde baskı yapardı. Oysa biz bu, hakkı vermemeye kararlıydık”.[123]

Türkiye’de ise, PKK / Öcalan – Yunanistan bağlantısı gelişmelerle gözler önüne serildiğinde kamuoyu Yunanistan’ın ilişkilerde samimi ve inandırıcı olmadığının uluslararası kamuoyuna anlatılması gerektiğini dile getirmiştir. Bu doğrultuda Yunanistan’ın izlemiş olduğu bu politikanın ilişkilere vermiş olduğu zararı ABD, NATO, Avrupa Konseyi gibi uluslararası platformlarda dile getirmiştir. Yunanistan’ın terörizme destek veren bir ülke olduğu ve bunun sakıncaları anlatılmıştır.

Türkiye’de on binlerce can kayıbına neden olan terör hareketine Yunanistan’ın vermiş olduğu desteğin uluslararası kamuoyunun gözü önünde ortaya çıkarılmış olması Türk kamuoyunda Yunanistan’a olan bakışı da etkilemiştir. Yunanistan, özellikle terörden zarar görmüş insanlar bakımından terör örgütü ile özdeş görülmüştür. Dost ve düşman kavramları ülkeler için kullanıldığında Yunanistan’ın düşman olarak görüldüğünü söylemek -bu dönem için en azından- daha kolay ve gerekçelendirilebilir olmuştur.

Yunanistan’da ise, hükümet uluslararası kamuoyu önünde ayrılıkçı terör örgütünü destekleyen bir ülke olarak en az terör örgütü kadar suçlu olma suçlamalarından kurtulabilmek için bunun bir hükümet politikası olmadığını ve olaya karışanların cezalandırılacağını göstermeye çalışmıştır.[124] Ancak hükümetin/devletin kimi birimlerinin bu işin içinde olduğuna dair kanıları değiştirmek mümkün olmamıştır; en azından Türkiye için.

Bununla birlikte, Türkiye, Yunanistan ile diyalog sürecini başlatacak bir adım atmış ve diyaloga açık olduğunu göstermiştir. Başbakan Ecevit, Yunanistan’da yayın yapan Mega TV’de yayınlanan Kara Kutu adlı programda yapmış olduğu konuşmada “Yunanistan, Türkiye’nin hem toprak bütünlüğüne, hem de içişlerine karışmak amacı ile birtakım girişimlerde bulunduğu için bölgede durum gerilmektedir. Agathenisi olayında olduğu gibi sorunlara çözüm gazeteciler tarafından değil politikacılar tarafından bulunabilir. Yunanistan ülkemiz karşıtı terör gruplarını desteklemeyip diyaloğa başlarsa ilişkiler en kısa zamanda düzelebilir. Ancak diyaloğun hemen her konuda olması gerekir. Yunan yetkililer bize anlaşamadığımız konularda Lahey’e gitmemiz konusunda telkinlerde bulunuyorlar. Lahey’e gitmek istesek bile gidemeyiz, çünkü Lahey’den önce oturup sorunlarımızı masada kararlaştırmalıyız,”[125] demiştir. Dışişleri Bakanı İ. Cem 24 Mayıs 1999 tarihinde Yunanistan Dışişleri Bakanı G. Papandreu’ya göndermiş olduğu bir mektupta ikili ilişkilerin iyileştirilmesine ilişkin görüşlerini açıklamış ve “ilk adımımız terörist örgütlerle ve bu örgütlerin sistematik olarak korunmasıyla Yunanistan arasındaki bağa ilişkin olarak Türkiye’de var olan anlayışa neyin yol açtığını belirlemek olmalıdır. Bu bizim için yaşamsal derecede önemli bir konudur ve yakın zamanlardaki olaylar bu konunun kesin bir şekilde ve ülkelerimiz arasında ikili düzeyde  ele alınmasını zorunlu kılmıştır. Bu nedenle, ben, Türkiye ve Yunanistan’ın terörizme mücadele konusunda bir anlaşmaya varmalarını öneriyorum. Bu konunun çözümlenmesi aramızdaki varolan anlaşmazlıklara daha büyük bir güvenle yaklaşmamıza olanak sağlayacaktır. Bu anlaşmanın içeriği, halen diğer komşu ülkelerle imzalamış bulunduğumuz anlaşmalardan esinlenebilir, ancak spesifik olarak, ilişkilerimizi etkileyen sorunların doğasına da uygun olmalıdır.”[126]

G. Papandreu, 25 Haziran 1999 tarihinde yazmış olduğu cevabi mektubunda, ikili ilişkilerin geliştirilmesine ilişkin isteğin Türkiye tarafından dile getirilmiş olmasından duyulan memnuniyet ve bunun Yunanistan’ın da samimi isteği olduğu vurgulanmıştır. Papandreou cevabında Yunanistan’ın uluslararası hukuk ve anlaşmalar çerçevesinde ilişkilerdeki sorunları belirlemek istediğini, bu doğrultuda ortak çıkarların bulunduğu kültür, turizm, çevre, suç, ekonomik işbirliği ve ekolojik sorunlar gibi çeşitli alanlarda işbirliğinin görüşme konuları içerinde yer alabileceğini belirtmiştir.[127]

Türkiye’nin AB’ye Üyeliği ve Karşıt Yunan Politikaları

Yunanistan’ın AB’ne üyeliği ve Türkiye’nin bu birliğe tam üyelik başvurusunda bulunmuş olması iki ülke arasındaki ilişkilerde karşılıklı bir mücadeleyi beraberinde getirmiştir.  AB’nin ortaya çıkış sürecinden başlayarak Türkiye’nin bu örgütlenme içerisinde yer almak isteğinin Yunanistan ile ilişkileri çerçevesinde değerlendirilmiş olduğunu görmekteyiz.

Kıbrıs  sorunu ve ilerleyen dönemlerde iki ülke arasında ortaya çıkan diğer sorunlara bağlı olarak gerginleşen ilişkilerde Yunanistan’ın Türkiye’ye ilişkin politikalarını belirlerken uluslararası destek sağlama çabalarında ittifak ilişkilerinden yararlandığı görülmektedir. Bu arada dikkati çeken nokta ise bu ittifak ilişkileri çerçevesinde Yunanistan’ın Türkiye’ye karşı oluşturmaya çalıştığı imaj ve dildir. Süreç izlendiğinde Yunanistan’ın bu çabalarında Türkiye’ye yönelik tepkileri büyük ölçüde Türkiye’nin yapısal özellikleriyle bağdaştırarak ele aldığı söylenebilir. Türkiye’nin iki ülke arasındaki sorunların siyasi ve hukuksal yönleri bulunduğunu söylemesine ve uzlaşmazlıkların barışçıl yöntemlerle iki ülke arasındaki görüşmelerle çözümlenebileceğini belirtmesine karşın Yunanistan’ın iki ülke arasındaki uzlaşmazlığı uygar / barbar, doğulu / batılı, masum / saldırgan ayrımına göre ele alarak Türkiye’nin her davranışının sıfır toplamlı bir çözüme yönelik olduğunu iddia etmiştir. Bu bakımdan ele alındığında, Yunanistan ve Türkiye arasında var olan kimi sosyokültürel farklılıkların da bu uzlaşmazlıkların çözümünde rol oynadığı görülmektedir. Yunanistan’ın büyük ölçüde Ortodoks Hıristiyan  dinine  Türkiye’nin ise İslamiyet dinine inanan insanlardan oluşması iki ülke arasındaki uzlaşmazlığa bir tür dinler çekişmesi boyutu kazandırmakta. Diğer yandan, etnik kimliğin de benzer bir boyutta ele alındığı görülmekte; Türklerin Balkanlar ve Avrupa’da uzun yıllar egemenlik kurmuş olmaları dolayısıyla Osmanlı/Türk kimliğine karşı buralarda var olan ve insanların bilinçlerine yer etmiş bulunan olumsuz imajların bu uyuşmazlıklar gündeme geldiğinde de Yunanistan tarafından kullanıldığı görülmüştür. Türklerin İslam dinine bağlı oldukları, Avrupalı değil aksine Asyalı oldukları dolayısıyla Avrupa uygarlığının bir parçası olarak kabul edilemeyecekleri kimi zaman açıkça kimi zaman örtülü olarak dile getirilmektedir.[128]

Bu durum, özellikle, bunalım dönemlerinde Türkiye’nin yoğun uğraşısını gerektirmekte; Yunanistan’ın oluşturmaya çalıştığı baskı ve kamuoyu yaptırımları ne yazık ki diğer Avrupa ülkelerinde destek bulabilmektedir. Askeri açıdan Türkiye’nin NATO çerçevesindeki yükümlülüklerine olan gereksinim bir yana bırakılırsa, Türkiye’nin Avrupa kimliği içerisindeki yeri sürekli bir sorgulamayı da beraberinde gündeme getirmektedir.[129] Dolayısıyla, Türkiye söz konusu olduğunda, Yunanistan bu kaygıları kolaylıkla kullanabilmektedir. Doğrusu, bir başka yönüyle Türkiye’nin Avrupa  kimliği içerisinde yer alması konusunda çekimser davranan ülkelerin de Yunanistan’ın bu politikasını ileri sürerek Türkiye’nin çabalarını geciktirdiklerini de söyleyebiliriz.

Bu durum özellikle 1999-2000 sürecinde Türkiye’nin AB’ne tam üyelik girişimleri sırasında yaşanan pek çok olayda  açıkça görülmektedir. Bu süreç içerisinde Türkiye’nin önüne çıkarılan engeller arasında Türkiye’deki rejimin demokratik ilke ve kurumlara Avrupa ölçülerinde sahip bulunmadığından, ekonomik yapılanmanın sorunlu olduğundan, nüfusun yapısından, azınlıklardan, dinsel özelliklerinden doğan pek çok farklılığı vurgulanmıştır.

Türk – Yunan ilişkilerinde AB’ye tam üyelik konusunun Yunanistan’ın Türkiye’ye ilişkin politikasında önemli bir değişikliğe yol açtığı görülmektedir. Dış politika çizgisinde esasa ilişkin konuların iki ülke arasındaki görüşmelerde ele alınmasına, egemenlik haklarının pazarlık konusu yapılamayacağını ileri sürerek karşı çıkan Yunanistan, Aralık 1999 Helsinki Zirvesi’nde Türkiye’nin tam üyeliğe aday ülkeler arasında yer almasına karşı çıkmamak için ileri sürmüş olduğu koşulları sağlayarak, Türkiye karşısında açık bir avantaj sağlamıştır. Bu durum özellikle Türkiye’nin iki ülke arasındaki sorunların görüşmeler yoluyla ele alınması yönündeki politikasında değişiklik yaşandığını göstermesi bakımından da ilginçtir. Nitekim Türkiye’de dile getirilen görüşlere göre; Yunanistan, Türkiye ile olan sorunlarını AB çerçevesine taşıyarak hareket alanını genişletirken Türkiye’yi yükümlülük altına sokmayı başarmıştır.[130] Bu durum ise Türkiye’nin AB’ye tam üyelik karşılığında Ege Denizi’ndeki ve Kıbns’taki egemenlik ve çıkarlarından önemli ölçüde ödünler vermesine yol açabilecek bir süreci başlatmış, Türkiye’nin gerek AB gerekse Yunanistan’a karşı duyarlılığını arttırmıştır. Türkiye, GB ile düşmüş olduğu hatalı süreci yeniden yaşamamak konusunda duyarlı davranmaya başlamıştır.



[1] Bu tür beklentilerin gerçekleşmesinin mümkün olmadığı durumlarda da Türkiye’de olduğu gibi ulusal hükümetlere yöneltilen eleştiriler ve suçlamalar ortaya çıkmıştır. Bu konuda bkz; Yılmaz Altuğ, “İkinci Dünya Savaşı’ndan Sonra Yunanistan’a Verilen Adalar Meselesi”, Altıncı Askeri Tarih Semineri Bildirileri I İkinci Dünya Harbi ve Türkiye ( 20 – 22 Ekim 1997 – İstanbul), Ankara: Genelkurmay ATASE Yayınları, 1998, ss.517-523; Feridun Cemal Erkin, Dışişlerinde 34 Yıl Anılar – Yorumlar, Cilt I, Ankara: TTK  Yayınları, 1980, ss-226-232.

[2] Yunanistan Savunma Bakanlığı tarafından hazırlanmış olan White Paper for Armed Forces isimli çalışmada Yunan kökenli insanların coğrafi dağılımı  incelenirken Yunanistan’da silahlı kuvvetlerin amaçlarından biri olarak bu insanların  Yunanistan ile olan bağlarının korunması ve geliştirilmesi için her türlü çabanın harcanacağı vurgulanmaktadır. Bu bağlamda Kıbrıs’a yaşayan Rumlara ilişkin olarak da tarihsel sorumluluklarının bulunduğu vurgulanmaktadır.

[3] Byron Theodoropulos, “Türkiye - Yunanistan  Dış ve Güvenlik Politikası ile İlgili Sorunlar,” Türkiye-Yunanistan Semineri’ne Sunulan Tebliğ, Münih, 15 Kasım 1989, s. 18

[4] A. Mavroyannis, “Kıbrıs Sorunu’nun ..,” s. 140.

[5] Stearns, Yunanistan’ın ulusal güvenliğine ilişkin tehdit algılamasının kuzeyden doğuya şeklinde değişmesinin Varşova Paktı ve SSCB’nin çöküşünden sonra Yunanistan’a belirgin bir avantaj sağladığı kanısındadır. Buna göre; “... Hiçbir Yunan hükümeti Yunan güvenliğine Türkiye’den geliyor gibi algıladıkları tehditten daha tehlikeli bir tehdit görmedi... Yunan güvenliğine asıl tehdidin nereden geldiği yolundaki farklı algılamaları göz önüne aldığımızda, Varşova Paktı ve Sovyetler Birliği’nin çöküşünün Yunanistan için NATO’ya göre daha az yönelim bozucu olması şaşırtıcı değil... Muhafazakar Yunan hükümetleri 1970’lerde Varşova Paktı ülkeleriyle samimi ilişkiler geliştirmeye başlamışlardı. Başbakan Karamanlis 1979’da Moskova’ya resmi bir ziyaret yapmıştı. 1980’lerde, Yunanistan sosyalist hükümetleri yakınlaşmayı sürecini devam ettirdiler. NATO sonunda Soğuk Savaş’ın sona erdiğini ilan ettiğinde de, Yunanlıların gözünde, Yunanistan’ın güvenliği için ana tehdit, her zaman olduğu gibi doğuda kalmaya devam etti. Yunanistan’ı yönelimsiz bırakan ve Yunan güvenliği için en güç sorunları yaratmayı sürdüren Sovyetler Birliği’nin değil, Yugoslavya’nın çökmesiydi.”. Monteagle Stearns, “Yunan Güvenlik Meseleleri”, Yunan Paradoksu, Der. Graham T. Allison – Kalipso Nikolaydis, İstanbul: Doğan Kitap, 1999, s. 80.

[6] Ş. Elekdağ, “Ege’de Kriz Belgeleri”, ..., s.19.

[7] M. A. Birand, Diyet .., s. 185.

[8] Bkz; M. A. Birand, Diyet ..,

[9] Bkz; Akropolis, 18 Mayıs 1976; ToVima, 19 Mayıs 1976; AFP, 20 Mayıs 1976 vd.

[10] Ethnikos Kiriks, 21 Mayıs 1976

[11] G. N. Drosos, “Türk Sahtekarlıkları ve Bizim Zafiyetimiz”,Kathimerini, 21 Mayıs 1976.

[12] PASOK lideri Papandreu, Karamanlis’e çağrıda bulunarak HORA’nın batırılmasını istemiştir.

[13] Bu konuda bkz; M. A. Birand, Diyet..,

[14] Vradini, 7 Mart 1978.

[15] Genel olarak bkz; dönemin Türk ve Yunan basını.

[16] Akropolis, 29 Mart 1978.

[17] Akropolis, 31 Mart 1978.

[18] Bkz; M. A. Birand, Diyet..,

[19] Bu konuda bkz; M. A. Birand, Diyet.., ayrıca, Bülent Ecevit, Türkiye’nin Uluslararası İlişkileri 79 - Başbakan Ecevit’in 14 Haziran 1979 Tarihinde TBMM’de Yapmış Olduğu Konuşma, Ankara: CHP Genel Merkez Bürosu.

[20] M. A. Birand, Diyet.., B. Ecevit, Türkiye’nin Uluslararası..,

[21] Genel olarak bkz; M. A. Birand, Diyet..; dönemin Türk ve Yunan basını.

[22] Akropolis, 17 Mayıs 1978.

[23] Eksormisi, 17 Mayıs 1978.

[24] Vradini, 17 Mayıs 1978.

[25] M. A. Birand, Diyet.., s. 305.

[26] Milliyet, Aralık 1979.

[27] Eleftherotipia, 24 Aralık 1979.

[28] Bkz; 14 Ocak 1980 tarihli Yunan basını.

[29] Bkz; 5 Mart 1980 tarihli Yunan basını.

[30] Kiryakatiki Eleftherotipia, 5 Mart 1980.

[31] To Vima, 11 Mart 1980.

[32] Akropolis, 22 Ekim 1980.

[33] Eleftherotipia, 22 Ekim 1980.

[34] Akropolis, 21 Şubar 1981.

[35] Kathimerini, 12 Mart 1981.

[36] To Vima, 4 Nisan 1981.

[37] To Vima, 13 Aralık 1981.

[38] Cumhuriyet, 22 Aralık 1981.

[39] Mesimvrini, 11 Ocak 1982.

[40] Bkz; 1981-82 dönemi Türk ve Yunan basını.

[41] Ta Nea, 7 Ocak 1982.

[42] Eleftherotipia, 7 Ocak 1982.

[43] Eleftherotipia, 8 Ocak 1982.

[44] Vradini, 9 Ocak 1982.

[45] Kathimerini, 13 Ocak 1982.

[46] Kiryakatiki Eleftherotipia, 10 Ocak 1982.

[47] Filelefteros, 12 Ocak 1982.

[48] Mesimvrini, 10 Ocak 1982.

[49] Simerini, 10 Ocak 1982.

[50] Haravgi, 10 Ocak 1982.

[51] To Vima, 15 Ocak 1982.

[52] Kathimerini, 15 Ocak 1982.

[53] To Vima, 16 Ocak 1982.

[54] Bkz; Ta Nea, 20 Ocak 1982; Elefheros Kosmos, 20 Ocak 1982.

[55] Cumhuriyet, 19 Ekim 1982.

[56] Apoyevmatini, 3 Aralık 1982.

[57] Akajans, 8 Kasım 1983.

[58] Bkz; dönemin Yunan basını; ERT-2 TV, 16 Kasım 1983.

[59] Atina Radyosu, 2 Aralık 1983.

[60] Cumhuriyet, 3-10 Mart 1984; ERT-2, 8 Mart 1984.

[61] ERT-2, 8 Mart 1984.

[62] Genel olarak bkz; dönemin Yunan basın ve TV’si.

[63] Cumhuriyet, 3-10 Mart 1984

[64] Bkz; dönemin Yunan basını.

[65] Atina Radyosu, 13 Mart 1984.

[66] Atina Radyosu, 13 Mart 1984.

[67] Atina Haber Ajansı, 20 Aralık 1984.

[68] Eleftherotipia, 20 Aralık 1984.

[69] Atina Radyosu, 17 Aralık 1984.

[70] BYE, 18 Aralık 1984.

[71]BYE, 19 Aralık 1984

[72] Bkz; dönemin Yunan basını.

[73] Fileleftheros, 22 Şubat 1986.

[74] Demokratikos Logos, 24 Nisan 1986.

[75] Bkz; dönemin Türk basını; General Anzeiger, 29 Nisan 1986.

[76] Başbakan Turgut Özal’ın Yunanlı gazetecilerle yaptığı toplantı için bkz; BYE, 23 Haziran 1986.

[77] BYE, 23 Haziran 1986.

[78] Eleftherotipia, 8 Eylül 1986.

[79] Bkz; dönemin Yunan basını.

[80] Yunanistan’ın Sesi, 6 Mart 1987.

[81] Cumhuriyet, 27 Mart 1987; ayrıca bkz; dönemin Yunan basını.

[82] Cumhuriyet, 29 Mart 1987.

[83] Bu konuda bkz; White Paper for the Armed Forces; http.//www.mod.gr/english/index.htm

, Summer 1998;  http://www.mfa.gr/thesis/summer98/security.htm B. Tarihi :02/03/1999.

 

[84] Yunanistan ve Kıbrıs arasındaki Ortak Savunma Alanı Doktrini anlaşması 1994 yılında imzalanmıştır. Bu doktrin çerçevesinde Yunanistan ve Kıbrıs Rum kesimi Türkiye’nin adadaki askeri varlığına karşılık olarak işbirliği düzeyini arttıracaktır. Kıbrıs Cumhuriyeti’ne yönelik herhangi bir saldırı Yunanistan tarafından “casus belli” savaş nedeni sayılacaktır. Bu çerçevede, savunma amaçlı olarak Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi silahlı kuvvetleri arasında işbirliği ve ortak eğitimin geliştirilmesi sağlanacaktır. Bkz; T. Dokos, “Greek Security Doctrine...,”

[85] “Papandreu: Tek Adım Bile Geri Atmayız”, Cumhuriyet, 12 Eylül 1994, s.9.

Michael Robert Hickok, Kalimnos Belediye Başkanı’nın Kardak Kayalıkları’na çıkış tarihini 20 Ocak 1996, bu durumun basında ve kamuoyunda yankı bulmasını ise 26 Ocak olarak göstermektedir. Bkz; M. R. Hickok, “Falling Toward War in the Aegean: A Case Study of the Imia/Kardak Affair”, http://dodccrp.org/proceedings/DOCS/wcd00000/wcd00044.htm B.Tarihi: 23.09.1999.

Kardak Kayalıkları’na yapılacak müdahaleye ilişkin olarak siyasi, askeri, bürokratik kadroların birlikte yapmış olduğu toplantılardaki görüşler ve değerlendirmeler için bkz; “Kardak Krizi”, http://www.softdesign.com.tr/32gun/97-98-dosya/dosya21.html, B. Tarihi: 02/ 10/1999.

[89] Andreas Papandreu’nun 15 Ocak 1996 tarihinde çekilmesinin ardından eski ticaret ve Sanayi Bakanı Costas Simitis PASOK Parlamento Grubu’nda yapılan oylamada Akis Tsochatzopoulos’a karşı çoğunluğu kazanarak Başbakan olmuş,  ancak, henüz PASOK’un liderliğine gelememiştir. Dolayısıyla bu durum gerek hükümet gerekse PASOK içerisinde siyasi çekişmelere yol açan bir gelişme olmuştur. Savunma Bakanlığı'’ı elinde bulunduran Arsenis, Simitis’in Türkiye’ye ilişkin yaklaşımını eleştirirken bu dengeleri lehine çevirmeye çalışmıştır.

[90] Hickok, “Falling Toward War in the..,”

[92] “Kardak Krizi…”.

[93] “Kardak Krizi…”.

[94] Bu konuda bkz; Hickok, “Falling Toward War in the...,”; Kardak Krizi....

[95] Şule Kut, “Türk Dış Politikasında Ege Sorunu”, Türk Dış Politikasının Analizi, Der. Faruk Sönmezoğlu, İstanbul: Der Yayınları, 1998, ss. 256.

[96] Bu bakımdan Kut’un da vurguladığı gibi, Türkiye'nin yaklaşımı, Yunanistan’ın Ege Denizi’ndeki egemenliğini değil egemenlik iddialarını tanımamak yönündedir. Dolayısıyla Türkiye’nin bu yaklaşımını Yunanistan’ın egemenliğine değil ama Yunan çıkarlarına yönelik bir  tehdit olarak yorumlamak olasıdır. Ş. Kut, “Türk Dış Politikasında Ege Sorunu...,” s.268.

S-300PMU-1 TMD sistemleri hakkında daha ayrıntılı bilgi için bkz; ”The Russian S-300PMU-1 TMD System,” http://www. cns.edu/research/cyprus/s300tdms.htm.

[98] Ergun Balcı, “S-300 Oyunu”, Cumhuriyet, 5 Ocak 1999, s.9.

[101] Bu konuda bkz; “Missiles off to Crete, is Peace any Nearer?”, http:www.turinfonet.org.tr/frame/articles/missiles.html, B. Tarihi: 27/07/1999.  Beyaz Saray Sözcüsü tarafından yapılan açıklamada S-300 füzeleri konusnda ABD’nin duymuş olduğu kaygılar dile getirilmiş ve “Kaygılarımızı Rusya ve Rum liderliğinin yanı sıra diğerleri nezdinde de gündeme getirdik. Bu füzeler, başkalarının karşı önlemler almalarına yol açabilir. Bütün bu nedenlerden füzelerin transferinden vazgeçilmesi çok önemlidir. Kıbrıs’ta barış ve sorunun çözümü için çaba sarf edilirken S-300 füzelerinin adaya getirilmesi yanlış adımdır” denilmiştir. Fuat Kozluklu, “S-300’ler Karşılıksız Kalmaz”, Cumhuriyet, 1 Mayıs 1998, s. 9.

[102] Şükrü Elekdağ, “Atina Neyin Peşinde?” Milliyet, 22 Haziran 1998, s. 19.

[103] Ş. Elekdağ, “Atina Neyin Peşinde...,” s. 19.

[104] Serkan Demirtaş, “Ankara Baf Üssü Konusunda Kararlı”, Cumhuriyet,  16 Mayıs 1999, ss.1-8.

[105] Reşat Akar, “Rum Hükümeti Sallantıda”, Cumhuriyet, 4 Ocak 1999, s. 8.

[106] Reşat Akar, “Kıbrıs’tan Silahlar Çekilsin”, Cumhuriyet,  5 Ocak 1999, s. 9.

[107] “Atina Kıbrıs’tan Silah Çekmiyor”, Cumhuriyet, 1 Temmuz 1999, s. 11.

, 1 Mart 1999, http://hurweb01.hurriyet.com.tr/hur/turk/99/03/01/gundem/02gun.htm

Yunanistan’ın PKK’ya vermiş olduğu desteğe ilişkin olarak Öcalan’ın yargılanması sırasındaki ifadeleri ilginçtir; PKK tarafından kullanılan Strella füzelerinin nasıl temin edildiği sorulduğunda Öcalan, “Yunanistan’da bulunan temsilcimiz Rozalin kod Ayfer Kaya Yunanistan’da bir yardım kampanyası oluşturduğu kiliselerden ve bize yardımcı olan halktan toplanan paralarla alınacak füzelerin finansmanını sağlandı ve Sırbistan bölgesinden tanesi 18.000 dolara alınan 20 adet Strella füzesi tüccar vasıtasıyla yerinde yani Kuzey Irak’ta örgüte teslim edildi. Yine kullanmış olduğumuz SAM6 ve SAM 7 füzeleri ilk etapta Kuzey Irak’taki boşluktan yararlanılarak temin olunduğu, daha sonra bu füzeler Rusya’dan Kafkaslar üzerinden Ermenistan ve Bakü hattıyla Kuzey Irak’a geçirildi. Hatta füzelerin bir kısmı İran servisinin eline geçti. Bu füzeler konusunda Yunan Gizli Servisi’nin yol göstermiş olması mümkündür. Bu füzelerin eğitiminin Kosova bölgesinde yapıldığını zannediyorum.” Tuncay Özkan, Operasyon, İstanbul: Doğan Kitapçılık, 2000, s.224.

[109] Şemdin Sakık, yakalanmasının ardından ifadeleri sırasında Yunanistan’dan almış oldukları desteklerden örnekler de vermiştir. “Biz PKK’ya yardım edenler olarak, Yunanistan’ı biliriz. G. Kıbrıs ayrıntıdır. Yunanistan’dan 80 füze gelmişti...Yunanistan’dan parlamenterler de  geldi. Yunanistan’dan bir de general geldi. Görüntüleri, İran ve Yunanistan TV’lerinden verildi”. Güneri Civaoğlu, “PKK’ya 80 Füze”, Milliyet, 11 Mart 1999, s. 17.

[110] Suriye üzerinde uygulanan askeri güç kullanma tehditinin başarıya ulaşmasını, Türkiye’nin yeni bir aktif dış politika anlayışı içerinde olmasına bağlayan bir değerlendirme için bkz; Alan Makovsky, “The New Activism in Turkish Foreign Policy”, SAIS Review, Winter-Spring 1999, s.94.

[111] Örneğin 1995 yılında basında çıkan yazılarda Yunanistan ile PKK arasındaki ilişkilere dikkat çekilmiş ve Türkiye'nin göstereceği tepkiler vurgulanmıştır. “Çiller Atina’ya Rest Çekti”, Cumhuriyet, 5 Temmuz 1995, s. 10; Lale Sarıibrahimoğlu, “Ankara, Yunanistan’ı Teşhir Edecek” Cumhuriyet, 5 Temmuz 1995, s. 10; İsmail Soysal, “Atina’nın Tutumuna Seyirci Kalınamaz”, Cumhuriyet, 5 Temmuz 1995, s. 10.

[112] Konstantin Stefanopoulos, “Yunan Dış Politika Meseleleri”, Yunan Paradoksu, Der. Graham T. Allison-Kalipso Nikolaydis, İstanbul, Doğan Kitap, 1999, s. 175.

[113] Yunanistan’da Simitis Hükümeti, Öcalan’a verilen desteğin hükümet dışı örgütlenmeler tarafından yapıldığı görüşünü ortaya atarak sorumluların yargılanması için harekete geçmiş, bu arada Dışişleri Bakanı T. Pangalos istifa etmek zorunda kalmıştır.

[114] Mustafa Balbay, “Atina Terör Destekçisi”, Cumhuriyet, 23 Şubat 1999, ss.1-17.Atinaya Savaş Uyarısı,” Milliyet, 23 Şubat 1999, s.16. Demirel bu açıklamasında Yunanistan için “rogue state” sıfatını kullanmıştır. “Yasadışı devlet” veya “haydut devlet” olarak Türkçeye çevrilebilir. Genellikle terörü siyasi amaçlı olarak kullanan ve uluslararası hukuka uygun davranışlar sergilemeyen devletler için kullanılmaya başlanmıştır.

[115] Şükrü Elekdağ, “Yunanistan, Ayağını Denk Al,” Milliyet, 23 Şubat 1999, s. 16.

[116] Sami Kohen, “Dış Politikada Sertleşme,” Milliyet, 23 Şubat 1999, s. 16. Ayrıca bkz; Hasan Cemal, “Demirel’den Yunanistan’a Ağır, Hatta Son Uyarı,” Milliyet, 23 Şubat 1999, s. 17.; Güneri Civaoğlu, “Suç Ortaklığı,” Milliyet, 23 Şubat 1999, s. 17.

[117] 9 Nisan 2000 seçimlerinin ertesinde yeniden hükümeti kurmakla görevlendirilen Simitis, T. Pangalos’u Kültür Bakanı yaparak kabineye dahil etmiştir.

[118] “Türkiye’ye Düşmanca Davranıldı”, Cumhuriyet, 13 Mart 1999, s. 11.

Sözkonusu raporda ayrıca, emekli amiral Naksakis’in Öcalan’ın Yunanistan’a getirilmesi sırasında oyanış olduğu role de değinilmiş ve “Kalenderidis, bu yardım talebini derhal EYP Başkanı Haralambos Stavrakakis’e bildirdi, Stavrakakis de derhal gerekli önlemlerin alınması için Kamu Düzeni Bakanlığı ve polise haber verdi. Ama bundan sonra gerek EYP gerekse polisin, Öcalan’ın ülkeye getirilmesi olasılığından haberdar olmalarına rağmen, gerekli tedbirleri almadıkları anlaşıldı. Bu nedenle ülke açısından olumsuz sonuçlar veren gelişmeler yaşandı” denilmekte.

[119] Taki Berberakis, “Soruşturma Başladı”, Milliyet, 24 Şubat 1999, s. 16.

[120] Tolga Şardan, “Nairobi’de Çatışabilirdik”, Milliyet, 28 Şubat 1999, s. 21.

[121] Taki Berberakis, “Simitis’e Ağır Hakaretler”, Milliyet, 28 Şubat 1999, s. 23.

[122] Zafer Arapkirli, “Apo’ya Destek Atina’yı Böldü”, Milliyet, 28 Şubat 1999, s. 23.

[123] Yasemin Çongar, “ABD Gidişattan Rahatsız”, Milliyet, 8 Mart 1999, s. 17. Vurgular yazara aittir.

[124] Papandreu’nun 20 Ocak 2000 tarihinde Türkiye’ye yapmış olduğu ziyaret sırasında Öcalan krizi ile Kürt sorunu arasında bir bağ kurmamaya çalıştığı gözlenmiştir; “Kürt sorununu Türkiye ve Yunanistan arasında bir konu haline getirmek istemezdik ve bunun Yunanistan’ın politikası olduğuna inanmıyorum. Olaylar bizi zor duruma soktu. Bunu Türkiye ve Yunanistan meselesi yapmıyoruz. AB’nin teröre karşı, insan hakları ve azınlık haklarının korunması konusundaki politikası biliniyor. Bunlar, Türkiye’nin AB adaylığı sürecinde üzerinde durması gereken konular” demiştir. “Papandreu: Tabuları Yıkalım...,” s. 9.

[125] Murat İlem, “Ecevit’ten Atina’ya ‘Dostça’ Uyarı”, Cumhuriyet, 18 Haziran 1999, s. 8.

Mektubun tam metni için bkz; http://www.turinfonet.org.tr/frame/documents/lettercem.html B. Tarihi: 19.02.2000.

Mektubun tam metni için bkz;  http://www.turinfonet.org.tr/frame/documents/letterpapan.html B. Tarihi: 19.02.2000.

Ayrıca bkz; “Atina’dan Olumlu Yanıt”, Cumhuriyet, 27 Haziran 1999, s. 11.; Serpil Çevikcan, “Atina’dan Barış Paketi”, Milliyet, 29 Haziran 1999, s. 16.

[128] Soğuk Savaş sonrası dönemde Avrupa ve ABD eksenli güvenlik stratejisi belirlenirken bütünleştirici eğilimler olarak ileri sürülen demokratik barış, piyasa ekonomisi ve uygarlık paradigmaları çerçevesinde Türkiye’nin olduğu kadar Yunanistan’ın da yeri tartışılmaya başlanmıştır. Yunanistan’ın Ortodoks kimliği ve Türkiye’nin İslam kimliğinin Avrupa Birliği, Batı ittifak sistemi için bir tür ikilem yarattığı ileri sürülmüştür. Bu konuda bkz; Elizabet Prodromou, “Yunanistan’da Soğuk Savaş Sonrası Güvenliğinde Algılama Paradoksu”, Yunan Paradoksu, Der. Graham T. Allison – Kalipso Nikolaydis, İstanbul: Doğan Kitap, 1999, ss.153-163.

[129] Soğuk Savaş döneminin sona ermesinin ardından Avrupa’nın AB ve NATO’ya olan nükleer bağımlılığının azalmış olması, beraberinde AB çerçevesinde üye ülkeler arasında bir askeri güç oluşturulması düşüncesinin daha fazla yer etmesine yol açmıştır. Bu bağlamda, geliştirilmeye çalışılan BAB ve Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği çerçevesinde Türkiye’ye biçilen rol edilgen bir roldür. Türkiye AB’ye tam üye yapılmaz iken, NATO çerçevesindeki yükümlülüklerinin AGSK çerçevesinde de sürdürülmesini sağlamaya çalışmaktadırlar. Türkiye ve ABD bu görüşe şiddetle karşı çıkmaktadır. Bu konuda bkz; “Solana AGSK İçin İknaya Geldi”, Cumhuriyet, 1 Haziran 2000, s. 8.; Erol Manisalı, “Askerler, Siviller ve AB”, Cumhuriyet, 7 Haziran 2000, s.8.; Serkan Demirtaş, “Ankara ‘BAB Modeli’ İstiyor”, Cumhuriyet, 10 Haziran 2000, s. 8.

[130] Erol Manisalı, “Atina İşleri Brüksel’e Havale etti”, Cumhuriyet, 5 Ocak 2000, s. 10; “... Yunanistan  Türkiye2ye karşı kriz politikasında ‘kayıplara’ uğruyordu. Savunmaya çok para ayırıyordu. Ayrıca AB’nin parasal birliğine girmesi için zorlanacaktı. Kriz politikasını bırakırsa işleri kolaylaşacaktı. PKK desteği ise Atina’yı uluslararası alanda zora sokuyordu... Ancak Atina, çok ince ve takdir edilmesi gereken bir manevra ile kendi sırtına yüklemiş olduğu bu maliyet öğelerini bir kalemde Brüksel’e havale ediverdi. Çünkü Türkiye ‘aday ülke’ yapıldı. Atina bir taşla iki kuş vuruyordu: Hem bütün bu yükten kurtuluyordu. Hem de artık AB, Atina’nın Türkiye’den istediklerini, onun adına gerçekleştirecekti. Atina tek başına Türkiye’den alamadıklarını, koskocaman AB kanalı ile Türkiye’den koparabilecekti. Kıbrıs ve Ege konularında artık Türkiye’nin karşısında Atina yerine AB bulunacaktı. Atina kenara çekilip seyredecek, gerektiğinde ise AB içindeki bir tam üye olarak, gücünü devreye sokacaktı. Hele önümüzdeki yıllarda AB’nin ‘bağımsız askeri gücünün de AB işleri ile görevlendirileceği’ göz önüne alınırsa ‘dışarıdaki Türkiye’ye karşı’ Ege ve Kıbrıs’ta AB askeri gücü Yunan askerinin yerini alacaktır. PKK konusunda da artık Atina’nın eğitim kampları kurmasına gerek yoktu: Türkiye’nin koşullu adaylığı içindeki koşullardan biri de ‘azınlık’ konusunu içeriyordu.”

Okunma 2570 kez Son Düzenlenme Perşembe, 05 Nisan 2018 14:43
Bu kategorideki diğerleri: KARŞILIKLI ALGILAMALAR »
Yorum yapmak için oturum açın

Kitap İçindekiler

GİRİŞ

KAYNAKLAR

I. BÖLÜM İKİLİ İLİŞKİLER

İKİLİ İLİŞKİLERİN GENEL GÖRÜNÜMÜ (devam)

İKİLİ İLİŞKİLERİN GENEL GÖRÜNÜMÜ

İKİ ÜLKE ARASINDAKİ İLİŞKİLERİ ETKİLEYEN TEMEL FAKTÖRLER

İKİ ÜLKE ARASINDAKİ TEMEL SORUNLAR VE TARAFLARIN YAKLAŞIMLARI

ÖNERİLER

SONUÇ

16 Şubat 1996 Tarihli Yunan Notası

ABD'deki Rum Federasyon ve Dernekleri

29 Ocak 1996 Tarihli Türk Notası

Üye Giriş

üyelik