Turkish - Greek Relations Forum

  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size

Kıta Sahanlığının Saptanması Sorunu

Kıta Sahanlığının Saptanması Sorunu Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkileri etkilemesi bakımınd...

1997 S-300 Füzelerinin Kıbrıs’a Yerleştirilmesi Bunalımı

1997 S-300 Füzelerinin Kıbrıs’a Yerleştirilmesi Bunalımı 1996-97 yıllarından bu yana Kıbrıs’ta, Yun...

Yunanistan Tarafından Türkiye Aleyhtarı Terör Örgütlerine Verilen Destekler

Yunanistan Tarafından Türkiye Aleyhtarı Terör Örgütlerine Verilen Destekler Türkiye’nin uluslararas...

KIBRIS SORUNU

KIBRIS SORUNU Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasıyla, İngiltere’nin, Kıbrıs üzerindeki fiili ege...

Adaların Silahlandırılması Sorunu

Adaların Silahlandırılması Sorunu Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerde gerginliğe ve güvens...

Öcalan-PKK-Yunanistan ilişkisi

Atilla, Uğur, Abdullah Öcalan'ı Nasıl Sorguladım:İşte Gerçekler, İstanbul: Kaynak Yayınları, 2011. ...

İKİ ÜLKE ARASINDAKİ TEMEL SORUNLAR VE TARAFLARIN YAKLAŞIMLARI

İKİ ÜLKE ARASINDAKİ TEMEL SORUNLAR VE TARAFLARIN YAKLAŞIMLARI Bu bölümde, Türkiye ve Yunanistan ara...

NATO Komuta Kontrol Sorunları

NATO Komuta Kontrol Sorunları Ege Denizi’nde, Türkiye ve Yunanistan arasında sürmekte olan mücade...

DİĞER SORUNLAR

DİĞER SORUNLAR Türkiye ve Yunanistan arasında iki ülkeyi savaşın eşiğine getirebilecek türden pek...

Karasularının Genişletilmesi Sorunu

Karasularının Genişletilmesi Sorunu Türkiye ve Yunanistan arasındaki uyuşmazlık konuları içerisinde...

Egemenliği Antlaşmalarla Yunanistan’a Devredilmemiş Ada, Adacıklar ve Kayalıklar Sorunu

Egemenliği Antlaşmalarla Yunanistan’a Devredilmemiş Ada, Adacıklar ve Kayalıklar Sorunu Ege Denizi’...

Hava Sahası ve FIR Sorunu

Hava Sahası ve FIR Sorunu Ulusal hava sahasının genişliğine ilişkin tartışmalar, 1974 sonrasında Tü...

  • Kıta Sahanlığının Saptanması Sorunu

  • 1997 S-300 Füzelerinin Kıbrıs’a Yerleştirilmesi Bunalımı

  • Yunanistan Tarafından Türkiye Aleyhtarı Terör Örgütlerine Verilen Destekler

  • KIBRIS SORUNU

  • Adaların Silahlandırılması Sorunu

  • Öcalan-PKK-Yunanistan ilişkisi

  • İKİ ÜLKE ARASINDAKİ TEMEL SORUNLAR VE TARAFLARIN YAKLAŞIMLARI

  • NATO Komuta Kontrol Sorunları

  • DİĞER SORUNLAR

  • Karasularının Genişletilmesi Sorunu

  • Egemenliği Antlaşmalarla Yunanistan’a Devredilmemiş Ada, Adacıklar ve Kayalıklar Sorunu

  • Hava Sahası ve FIR Sorunu

Ulusal Kişiliklere İlişkin Algılamalar

e-Posta Yazdır PDF

Ulusal Kişiliklere İlişkin Algılamalar

Türk-Yunan ilişkilerinde uzlaşmazlıkların çözümlenememesi genellikle bir kuşku ve güvensizliğin sürmekte oluşuna bağlanmakta ve ilişkilerde yaşanan bu kuşku ve güvensizliklerin giderilmesi durumunda iki ülke arasındaki sorunların da çözümlenebileceği ileri sürülmektedir.

Gerçekten de Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin bir güvensizlik ve karşılıklı kuşku içerisinde gelişmekte olduğu ve bu kuşku ve güvensizliklerin yöneticiler düzeyinde olduğu gibi genel olarak halklar düzeyinde de sürmekte olduğu söylenebilir. İki ülke arasındaki ilişkilerin tarihsel süreci dikkate alındığında bu kuşku ve güvensizliğin temelinde iki ülkenin etnik/dinsel kimlik arayışları ve kurmaya çalıştıkları ulus devlet anlayışı yatmaktadır.[1] Ulusal bağımsızlık savaşlarının halklar arasındaki ayrımcılığı derinleştirmekte oluşu, Yunan ve Türk halkları açısından da benzer bir sonucu ortaya çıkarmıştır. Yunan halkının ulusal bağımsızlığını kazanması Osmanlı Devleti ve bu devlet içerisindeki egemen unsur olan Türklere karşı sürdürülen kanlı ve uzun savaşımlar sonucunda elde edildiğinden bir anlamda, bu savaşım Yunan ulusal kimliğinin var olma savaşımı niteliğini taşımıştır. Dolayısıyla, Yunan ulusal kimliğinin oluşumu ve benimsenmesi bir Türk karşıtlığı içerisinde gerçekleşmiştir. Bu bağlamda, hem din hem de etnik köken farklılığı halklar arasındaki çıkar çatışmalarını biçimlendirmiştir.

Türk ulusçuluğu açısından da aynı süreçten söz edilebilir. Gerçekten de Türk ulusçuluğu, Osmanlı Devleti’ne saldıran ve Anadolu’yu işgal eden emperyalist devletlere karşı yürütülen savaşımın sonunda ortaya çıkmıştır. Özellikle Yunanlıların İzmir ve çevresini işgal etmeleri Türk halkının işgale karşı yoğun tepki göstermesine neden olmuş ve bu tepki ulusal savaşımın genel karakterini belirlemiştir. Savaşan tarafların başlangıçta İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar ve Yunanlılar olmasına karşın, savaşın sonlarına doğru Türklerle Yunanlılar karşı karşıya kalmışlar ve iki taraf da oldukça büyük kayıplara uğramışlardır. Bu savaşım da, Yunan ulusçuluğunda olduğu gibi, bir anlamda, Türk ulusal kimliğinin var olma savaşımı niteliğini taşımıştır. Savaşın Türklerin yenilgisi ile sonuçlanması halinde Anadolu’nun emperyalist devletlerce paylaşılacak olması ve Türklerin bir sömürge halkı durumuna gelecek olması tepkinin kararlılığını belirlemiştir.

Diğer bir açıdan, Türk ve Yunan uluslarının birbirleri hakkındaki imaj ve algılamaları savaş dönemi çatışmacı ilişkileri içerisinde şekillenmekle birlikte iki ülke arasındaki denge ve statülerin saptanmasından sonra boyutsal farklılığa uğramıştır.

Yunanistan ve Türkiye arasında yoğun kitlesel göçlerin yaşanması ve azınlıklar konusunun gündeme gelmesi, ulus devlet bilincini yerleştirmeye çalışan her iki ülkede de önemli sorunlar doğurmuştur. Yunanistan açısından bu sürecin daha güç şartlar altında geçmiş olduğu söylenebilir. “Megali İdea” etkisinde biçimlenen Yunan dış politikasının Anadolu’ya yönelik işgal girişimini Yunan ulusal kamuoyu önünde “kayıp toprakların yeniden kazanılması” olarak nitelendiren Yunanlı yöneticiler, işgalin Yunanistan’ın başarısızlığı ile sonuçlanmasıyla önemli sorunlar yaşamaya başlamışlardır. Yunanistan’ın yenilgiye uğraması, hem Yunan kamuoyunda hem de Anadolu’da yaşayan Yunan/Rum kökenliler arasında derin bir hayal kırıklığı yaşatmıştır. Bu arada savaşın hem ekonomik hem de insan kaynakları bakımından oldukça önemli kayıplara neden olması kamuoyunun yönetimi eleştirmesine yo açmıştır. Özellikle Anadolu’da yaşayan Yunan/Rum kökenlilerin kitlesel göçlerle Yunanistan’a gelmeleri sosyoekonomik  sorunları daha da artırmıştır.

Bir yandan ülkenin savaş nedeniyle bozulan ekonomik yapısının yeniden güçlendirilmesi, diğer yandan da göçlerle gelen insanların yeni yaşamlarına uyum sağlamalarının gerçekleştirilmesinde karşılaşılan güçlükler, iç politika açısından Yunanistan’ın önemli sarsıntılar yaşamasına yol açmıştır. Yunanistan’a göçlerle gelen insanların buradaki yaşamlarından memnun olmamaları ve Anadolu’daki yaşamlarını özlemeleri ve kaybettiklerinden Yunanistan’daki ulusal kamuoyu ve yöneticileri sorumlu tutmaları, beraberinde bir Türk karşıtlığını ortaya çıkarmıştır.

Türk karşıtlığı, bir yandan Yunanlıların Türkler karşısında uğradıkları yenilginin yaratmış olduğu hayal kırıklığı ve eziklik, diğer yandan da savaş sırasında halkın uğramış olduğu kayıplar çerçevesinde değerlendirilmiştir. Savaşlar sırasında yaşanan acı olaylar, hem Yunanistan’da hem de Türkiye’de uzun süre halkın bilincinden silinmemiştir. Gerçekte, bu iki ülkede de benimsenen resmi ideolojinin bir sonucu olarak uygulamaya konulan ulusal tarih anlayışı ve ulusal kimlik oluşumu çabaları, iki halk arasındaki ilişkileri duygusal yönü ile değerlendirmiş ve hem Yunan hem de Türk kimliği bakımından karşılıklı yanlış imaj ve algılamaların işlendiği bir ulusal bütünleşme çabası gözlenmiştir.

Ulusun yüceltilmesi ve devletin ulusal kişiliğinin geniş kitlelere benimsetilmesi çabaları sırasında etkileri günümüzdeki Türk-Yunan uyuşmazlığına ulaşan bir yaklaşımın izlenmiş oluşu halklar arasında kurulacak bir dostluk ve işbirliği girişiminin uzun ömürlü olmasını engellemiştir. Benimsenen ulusçu yaklaşımlar doğrultusunda geniş halk kitlelerine ve gelecek kuşaklara aktarılmaya çalışılan ulusal kimlik ve tarih bilincinin sonucu olarak, temel eğitim sırasında öğretilen bilgiler halkların birbirlerine bakışını olumsuz yönde etkilemiştir.[2]

Özellikle, temel öğretim sırasında genç kuşaklara aktarılmaya çalışılan ulusal kimlik ve tarih bilinci, halkların birbirlerini doğru ve gerçek yönleriyle tanımalarını engelleyecek ve tarafları önyargılara sürükleyecek kimi eksik/yanlış bilgilerle dolu bulunmaktadır.

Ulusal tarih kitapları ve edebiyat içerisinde Türk ve Yunan ulusal kimliklerinin nasıl algılanmakta olduğunu gösteren incelemelerin sınırlı olmasıyla birlikte bu tür ender incelemelerden çıkan sonuca göre hem Yunanistan’da hem de Türkiye’de gelecek kuşaklara ulusal kimlik ve tarihsel bilgi aktarımı sırasında oldukça eksik ve yanlış bilgiler verilmekte olduğu görülmektedir.

H. Millas’ın saptamalarına göre, iki ülkedeki ilkokul kitapları bir temel benzerlik bir de özel ayrım göstermektedir; “... benzerlik... tarih anlayışlarındadır; Bizim ülke en yücedir, biz haklıyız, komşu değersizdir, ülkemizde hep kıyımlar yapmıştır, ondan sakınmalıyız, elindeki topraklar bizden kaptığı eski vatanımızdır gibi görüş en kısa biçimde özetler bu anlayışı. Ayrım ise iki ulusun tarih içinde geçirdikleri değişik aşamalarda ve ulusal tarih olarak seçtikleri ve geliştirdikleri özel öykülerden doğmaktadır. Yunanistan kendini mirasçısı saydığı Bizans’ın sonunu Türkler’den bilir. Son yılların en önemli olayları da doğal olarak, bu ülke için, 1821-1829 Ulusal Bağımsızlık Savaşı ve Anadolu Savaşı’dır. Bu bakımdan komşusuyla başka bir ilişki içindedir. Osmanlı Devleti tarihinde Bizans önemli yer tutmaz. Zaten Bizans’ın ‘Yunanlılığı’ da çoklukla yadsınmıştır. 1821 Devrimi koca imparatorluğun içinde bir ‘eyalet isyanıdır’;... Yunanistan Türkiye tarihinde biraz Balkan Savaşı’nda ve önemli bir biçimde İstiklal Savaşı’nda girmiştir. Bu özel nedenler yüzünden Yunanistan’ın tarihinde Türkiye, Türkiye’nin tarihinde  Yunanistan’dan daha önemli bir yer kaplamaktadır. Ayrım nicelik sorunudur.” [3]

Bu anlayışa uygun olarak, verilen eğitim sırasında her iki ülke de kendi ulusunun uygar olduğunu, diğer uluslara karşı uygarlığı temsi ettiğini ileri sürmektedirler. Örneğin Yunanistan, uygarlığının kaynağının 4000 yıllık bir geçmişe sahip olduğunu, Atina ve çevresinde yaratılan uygarlığın Dünya’ya buradan yayıldığını ileri sürmektedir. Bu görüşe göre Büyük İskender Asya’nın derinliklerine yapmış olduğu seferlerle buralara uygarlığı götürmüştür. Bizans döneminde uygarlığın ve Hıristiyanlığın  korunması için barbarlara karşı uzun süreli bir savaşımın verildiği, 1453 yılında İstanbul’un Türkler tarafından alınmasıyla birlikte Yunanlı bilginlerin Avrupa’ya yayılarak Yunan uygarlığını buralara taşımış oldukları ve Rönesans’a yardım ettikleri dile getirilmektedir. [4]

Uygarlık konusunda benzer görüşler, Türk tarih kitapları için de söz konusudur. Türk tarih kitaplarında dile getirildiği şekliyle uygarlık Orta Asya’dan yayılmıştır. “Orta Asyalı Türkler gittikleri yerlerin Eski Taş Çağı’nı yaşayan halkını, Yeni Taş Çağı’na yükselttiler... Onlara ekip biçmeyi, kilden kapkacak yapmayı, madenlerden yararlanmayı öğrettiler. Kendileri de bu ülkelerde daha çok ilerlediler, büyük şehirler ve güçlü devletler kurdular. Mezopotamya’da, Mısır’da, Anadolu’da, Suriye’de ve Ege Denizi çevresinde önemli medeniyet merkezleri meydana geldi... Orta Asya’da yapılan arkeolojik kazılar ve araştırmalar, dünya’nın en eski medeniyetini Türkler’in meydana getirdiğini ortaya çıkarmıştır.” [5]

Diğer yandan, iki ülkede de tarih kitaplarında ulusal kimliğin oluşturulmasında ırksal süreklilik olduğu görüşünden hareket edildiği  söylenebilir. Örneğin; “Yunanlı ırkı Yunanistan’ın toprakları üstünde üç bin beş yüz yıldır ve ulusal benliğini yitirmeden kök salmıştır.... Yunanistan’a yerleşen yabancılarla yatan Yunanlı kadınların kromozomları üstün (dominant) olduklarından (çünkü kırsal alanda yaşarlarmış) istilacıların dil ve ruh bakımından zamanla Yunanlılaşmışlardır... Irkımızın karanlık yalnızlığında (Türk yönetimi yılları) sığınağımız bakire Atina tanrıçası ve bakire Meryem anaydı.” [6]

Türk tarih kitaplarında da benzer yorumlar dile getirilmektedir. Örneğin; “ Bugünkü Yunanistan’ın Hıristiyan ahalisinin damarlarında halitadan ari, hakiki tek damla Helen kanı yoktur... Kendilerine Yunanlı ismini uygun gören bugünkü Arnavut-Slav karışımı millet... cani, hunhar, yağmacı, katil bir toplumdur.” [7]

Yunan kitaplarında, Türklere ilişkin yorumlarda, Türklerin ulusal kimliği Moğollara bağlanmakta; sarı ırktan oldukları ileri sürülmektedir. “Bizans!ı zor duruma getiren başka halk toplulukları Macarlar ve Peçenekler’di. Türkler gibi bunlar da Moğol soyundandır.” [8]

“Kral Konstantin onurla Konstandinopolis’i savunmaya hazırlandı, ama Termopilles’deki Leonidas gibi o da barbarların eninde sonunda yeneceklerini biliyordu... II. Mehmet, dervişleri aracılığıyla Türk erlerin fanatizmini ve imgelerini kışkırttı; bu dünyada ve gelecek yaşamda zenginlikler için umut verdi. Saldırıda ölürlerse Cennet’te peygamberleriyle karşılaşacaklarını söyledi. Yaşayanlar ise üç gün süreyle kenti yağma edebileceklerdi... Kent alındığında dehşet ve korku izledi; Katliam, yağma, tutsak almalar, yıkım ve başka barbarlıklar yer aldı.” [9]

İstanbul’un alınışı konusunda ise, Türk kitapları oldukça farklı bir yorum getirmektedirler; “Türkler İstanbul’u aldığı zaman şehirde hiç kimseye ve kimsenin malına dokunulmadı.” [10]

İlkokul kitaplarında, Yunanlılar hakkında şunlar yazılıdır; “İsa’dan önce 1200 yıllarında bir takım barbar kabileler... bugünkü Yunanistan’a girmişlerdir. Bunlar geçtikleri yerleri yakıp yıkmışlar, ele geçirdikleri toprakların eski ahalisini acımaksızın öldürmüşlerdir. Romalılar, adı ve sanı olmayan bu kabilelerin tümüne Grek demişlerdir.”[11] “Anadolu’dan buraya göç etmiş bulunan kavimlerle... melezleşmişlerdir. Makedonyalılar, Romalılar, İslavlar ve Arnavutlar’la da karışmışlardır. Böylece Grekler’le bugünkü Yunan milleti arasında, dillerinde ve bazı geleneklerden başka hiçbir ilgi kalmamıştır.” [12]

“Yunanistan... Osmanlı İmparatorluğuna saldırmış (1912-1913), bunun için imparatorluğun en zayıf zamanını seçmiştir. Bu savaş sırasında saldırganlar çok zulüm yapmışlar, Türkleri insafsızca öldürmüşlerdir.” [13]

Diğer yandan, Osmanlı dönemindeki kimi uygulamalar Yunan tarih kitaplarında şu şekilde anlatılmaktadır; “Yabanıl ve uygarlıktan yoksun olan o zamanın Türkler’i her geçtikleri yere yıkım getiriyor, köleleştirilen halka hiçbir hak tanınmıyordu... Türkler şeytanca bir düşünceyle devşirme yöntemini buldular. Bir Türk kurulu 6-15 yaşlarındaki Yunan çocuklarını... acımasızca kapıp alıyordu.”[14]

Benzer yorumlar Türk tarih kitaplarında da yapılmaktadır;  “Yunanlılar, kundaktaki çocukları da acımasızca öldürebileceklerini daha o zaman göstermişlerdi.”; “Vatanımızda hainler de türemişti. Yerli Rumlar Ege Bölgesi’nde ve Trabzon’da taşkınlıklar yapıyorlardı.”; “Yunan ordusu silahsız halkı, kadınları ve çocukları gözünü kırpmadan öldürüyordu, köyler ve şehirler yakılıp yıkılıyordu.” [15]

Yunan tarih kitaplarında ise, halk üzerinde uygulanan baskı ve şiddet şu şekilde anlatılmaktadır; “Sakız katliamı Türkler’in canavarlığını ve Yunan ırkını yok etmeyi amaç edindiklerini göstermiştir.” ; “(Anadolu bozgununda) yüzlerce Yunanlı halk Türkler tarafından doğrandı.” ; “(Osmanlı döneminde reaya (Türk) efendisine boyun eğmeliydi. Türk mahkemelerinde Yunanlı hakkını bulamıyordu... Türkler okulları yasak etmişti.” [16]

Hem Yunanistan’da hem de Türkiye’de okutulan tarih kitaplarında vurgulanmaya çalışılan olayların, genel doğruları dile getirmekle birlikte tek yanlı bir yaklaşım sergiledikleri, dolayısıyla, bu tür bir yaklaşımın doğruları çarpıttığı görülmektedir.

“Doğruların bütünü söylendiğinde doğruluktan söz edilebilir ancak. Çünkü Yunan ordusu Anadolu’da kıyımlarda bulunurken Yunanistan’da Mustafa Kemal yanlısı aydınlar kurşuna diziliyordu. Hakkını bulamayan yalnız Ortodoks reaya değildi. Müslüman reaya da sömürülüyordu, eziliyordu, hatta bazen Hıristiyan ağalarca. Ve bu doğrular devamlı bir biçimde hasır altı edilmekte. Yunan ve Türk ulusunu bir bütün olarak gösterme çabası vardır. Ya bütünüyle kötü ya da bütünüyle üstün. Gerçeklerin bir bölümü söylendiğinde, bütünden koparıldıklarında bir propaganda aracına dönüşmektedir tarih.”[17]

Gerçekten de, hem Yunan hem de Türk tarih kitaplarında yıllarca süren savaşlar ve yayılmacı hareketler, bir sömürgeci ve saldırgan politikanın ürünü olarak değil daha çok uygarlığın yayılması çabaları olarak değerlendirilmektedir. Bu bağlamda, Yunan tarih kitaplarına göre; “Büyük İskender İran’ı, Mısır’ı ele geçiren büyük bir fatih değil aynı zamanda uygarlık getiren büyük bir kimseydi... Halklar tarafından sevilmek için dinlerine, gelenek ve göreneklerine saygı gösterdi.” [18]

Türk tarih  kitapları ise, Fatih için şu değerlendirmeyi yapmaktadır; “II. Mehmet Türk Milleti’nin büyüklüğünü, insancıl davranışının en büyük örneklerini verdi. Şehir halkının dinini, gelenek ve göreneklerini, işlerini eskisi gibi sürdürmelerine izin verdi.” [19]

Devletler  arasında  çıkan savaşlara haklılık kazandırmak çabası sergilenirken hem Yunan hem de Türk tarih kitaplarında izlenen yaklaşım benzerlik taşımaktadır; “(Eski Yunanlılar koloniler kurarlarken) bir çok zorluğun üstünden gelmeleri gerekiyordu. En büyük zorluk o yerlere daha önce yerleşmiş olan insanların tutumuydu. Bazen dostça davranırlardı bu insanlar, bazen ise düşmanca. (Yani yurtlarını korurlardı-HM)  o zaman Yunanlılar’ın savaşmaları gerekiyordu.” [20]

“Mustafa Kemal Sevr Antlaşması’nı tanımadı. İsyan etti... Yunanlılar’a karşı savaşa girişti. O zaman Yunanistan silah zoruyla antlaşmayı uygulamaya mecbur oldu.” [21]

“Bizans... İstanbul’da ve Türk toprakları arasında sıkışıp kalmıştı. Karadeniz Boğazı gibi önemli bir geçit, yabancıların elinde bırakılamazdı.” [22]

“Osmanlı Devleti saldırgan değildi. Ancak komşu devletler, kendisi için tehlikeli işlere giriştiklerinde, onlara karşı çıkar tehlikeyi önlerdi.”[23]

“Osmanlı topraklarının savunulması için Belgrad’ın da alınması gerekiyordu.”[24]

Bütün bunların yanı sıra, ulusal bağımsızlık savaşları bakımından da hem Yunan hem de Türk tarih kitapları, benzer bir yaklaşımla; “... komşu ulusun tarihini elden geldiğince önemsiz kılmaya çalışıyor. ‘Bağımsızlık savaşı’, ‘antisömürgeci’, ‘antiemperyalist’, ‘özgürlük isteği’, ‘insan hakları’ ya da ‘ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayini’ gibi sözleri hiç görmüyoruz... Bol bol ‘isyan’dan, ‘kışkırtmalar’dan söz ediliyor. Bazen de ‘isyancıların nankörlüğünden’, isyanı başarıya ulaştıran ‘aksilikler’den dem vurulmaktadır.”[25]

“Osmanlı İmparatorluğu Balkan halkına zararı olmayan bir yönetim geliştirmişti. Kimsenin dinine, diline, gelenek ve göreneklerine dokunulmamıştı... Yunan ayaklanması, Rusya’nın yardımı ve desteği ile Mora Yarımadası’nda oldu; fakat bastırıldı. Ruslar kışkırtıcılıktan vazgeçmedi... Bütün Avrupa’dan para yardımı akıyordu... İstanbul’daki Rum patriğinin bütün oyunları ve çalışmaları meydana çıkarıldı. Osmanlı Devleti onu patrikhanenin kapısına astırdı... (sonunda) İngiltere ve Fransa karıştı... Yunanistan’a bağımsızlık verildi (1829).”[26]

“15 Mayıs 1919’da Yunan orduları büyük devletlerin direktifleri ile Anadolu’ya çıkıp İzmir’i ve dolaylarını ele geçirdi. Yunanistan’ın bu davranışını daha sonra Sevr Antlaşması onayladı. Mustafa Kemal bu antlaşmayı tanımadı. Yunanistan antlaşmayı silah zoruyla uygulamaya çalıştı. Sonra yabancı devletlerin yardım ettiği ve güçlendirdiği Mustafa Kemal genel saldırıya geçti ve yorgun Yunan ordusu yenildi.”[27]

Diğer yandan, uygulanmaya çalışılan ulus bilinci ve tarih anlayışına uygun olarak, iki ülke arasında antlaşmalarla saptanmış sınırların zamanla tartışma konusu edilebileceğine ilişkin kimi yorumların yapılmakta olduğu söylenebilir. Özellikle, kayıp topraklardan söz edilmesi ve buna bağlı olarak komşu ülkelerin sınırları içerisinde kalan topraklarda daha önce kendi halklarının yaşamış olduğunu  vurgulamaları bir anlamda bu ülkelerin resmi ideolojileri çerçevesinde bazı isteklerini saklı tuttuklarının göstergesi olarak görülebilir. Buna göre, gelecekte herhangi bir olanağın  belirmesi durumunda, bu ülkeler saklı tutmuş oldukları isteklerini gerçekleştirmeye çalışabilirler; dolayısıyla, taraflar bu konuda önceden gerekli hazırlıkları yaprak ulusal bilinç düzeyinde duygusal zemini hazırlamaya çalışmaktadırlar.

Gerçekten de, bu yaklaşımın izlerini Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin bütününde görmek mümkündür. Zaman zaman her iki ülkede de resmi ideolojiye uygun olarak Anadolu ve İstanbul’un “Yunanlı” kimliğinden ya da Trakya ve Ege Denizi’ndeki adaların “Türk” olmasından söz edebilmektedirler. Dolayısıyla, bu türden bir yaklaşım iki ülke arasındaki güvensizliğin ve kuşkuların artmasına yol açmakla kalmamakta, yanı sıra, bu anlayışa uygun olarak tarihsel süreklilik ve ırksal devamlılık ve buna uygun ulusal kimlik bilinci oluşturulmaya çalışılmaktadır.

“ ‘Orası bizimdi’ anlayışına ‘tarihi tapu’ anlayışı da denilebilir. Bu çağ dışı tez her iki tarafta da kullanılmaktadır ama Yunanistan’da daha belirgin ve geçerlidir. İlk adım olarak, tarih içinde Yunanlı dilini kullanmış olan klanlar, kabileler, kentler, imparatorluklardaki uluslar ve çağdaş Yunan ulusu bir bütün olarak kabul edilmektedir. Yani a) eski Yunan, b) Bizans ve c) çağdaş ulusal Yunanlı devleti bir tek ulusun devamlılığı olarak ele alınmaktadır. Sonrası kolaydır; bu ‘ulus’, tarih içinde nereleri (kan dökerek) eline geçirmişse, orası da vatanı sayılacaktır! Yunanistan’da ‘kayıp vatanlar’ edebiyatı yaygındır.”[28]

“Ege adalarının çoğu, büyük devletlerin yardımıyla Yunanistan’da bırakılmıştır. Oysa (SIC)* bazı adalar bizim kıyılarımıza çok yakındır... Ege Denizi’ndeki adalar, altmış yıl kadar önce Osmanlı Devleti’nin bir ili idi.[29]

Benzer yaklaşım Yunan kitaplarında şu şekilde anlatılmaktadır; “Doğu Trakya’da çok eski yıllardan beri Yunanlılar yaşardı... 1920 yılında Yunan ordusu bu yerleri kurtarmıştır ama 1922 yılında bu yerler Türklere verilmiştir.”[30]

Bu bağlamda, değinilmesi gereken bir başka nokta ise, iki ülkede de yapılan ulusal kişiliklere ilişkin olumsuz imajlara dayanan ve yanlış algılamalara neden olan genellemelerdir. Gerçekten de zaman zaman iki ülke arasında gerginliğin ortaya çıktığı ve uzlaşmazlığın sertleştiği dönemlerde “Türkler” ya da  “Yunanlılar” diye genelleme yaparak bunların “iyi” ya da “kötü” oldukları ileri sürülmekte hatta daha da ileri gidilerek tek bir bireyin davranışında  bir ulusun bütününün karakteristik özelliği yansıtılmaya çalışılır. “Türk barbardır”, “Türk saldırgandır” ya da “Yunanlı küstahtır”, “Yunanlı yaygaracıdır”; bu nitelemeler daha da çeşitlendirilebilir.[31]

Okul kitaplarında halkların ulusal kişilikleri ve tarihsel geçmişlerine ilişkin olarak anlatılanlar, günlük yaşamda edebiyat, basın, kitle iletişim araçları -radyo, TV gibi- resmi demeçler, yorumlarla vurgulanmaktadır. Her iki ülkede de kitle iletişim araçları ve resmi çevreler, özellikle 1950’lerin ikinci yarısında iki ülke arasındaki ilişkilerin gündemini belirlemeye başlayan Kıbrıs konusundaki gelişmelere bağlı olarak, ulusal kişiliklere ilişkin imaj ve algılamaları bir propaganda malzemesi olarak kullanmaya başlamıştır.

Diğer yandan, Türk ve Rum halkın bir arada yaşadıkları dönemde sergilemiş oldukları ilişkiler ve bu dönem içerisinde halkların birbirleri hakkında edinmiş oldukları değer yargıları ve imajlar, Yunanistan’da daha ağırlıklı olarak, yazın alanına da yansımıştır.

“Osmanlı Rumları’nın XX. yüzyılın başından Lozan Antlaşması’nın imzalanmasını izleyen yıllara değin uzanan zor dönemdeki (1900-1925) yaşamının günümüz Yunan düzyazı edebiyatına nasıl yansıdığını ortaya koymayı”[32] amaçlayan bir incelemede anılan dönem içerisinde gündelik yaşamda ve Osmanlı toplumsal/siyasal yapılanması içerisinde halklar arasındaki ilişkilerin nasıl geliştiği, Müslüman ve Müslüman olmayan halkların birbirleriyle ilişkilerinde nasıl bir imaj ve algılamadan yola çıktıkları saptanmaya çalışılmaktadır.

Araştırmacının yapmış olduğu saptamalara göre; incelemeye esas alınan yapıtlar ilk bakışta; “... çeşitli milletlere mensup insanların, aralarındaki farklılıkların bilincinde olarak, ama günlük yaşamlarında bu farklılıklardan kaynaklanan hiçbir güçlükle karşılaşmadan bir arada yaşadıkları bir dünya” sergilemektedir. [33]

“Osmanlı imparatorluğu, kimliğin bir addan ve bir millete mensup olma özelliğinden ibaret olduğu çok milletli bir dünyaydı. Ama insanlar bu mozaik içinde ‘Osmanlı’ yurtseverliği gibi duygulara kapılmadan yaşıyorlardı. Komşu topluluklar barış içinde bir arada yaşıyor, ama kendi özelliklerinin bilincini koruyarak bir arada yaşamaktan öteye de geçmiyorlardı. Bu düşünce ayrılığı, köyde de kente de kendini gösteriyordu. Küçük bir köyde bile her topluluk kendi mahallesinde yaşamaktaydı.”[34]

Günlük yaşamda geçerli olan bu yapısallaşma çerçevesinde halkların birbirleri hakkında edinmiş oldukları yargılar ve kişiliklere ilişkin nitelendirmeler sırasında, “hangi coğrafi bölgeden söz edilirse edilsin Türkleri tanımlamak için kullanılan sıfatlar ve sözcüklerin aynı” olduğu  belirtilmektedir. Genellikle dile getirilenler; “aylaklık, tembellik, yavaşlık, suskunluk ve az konuşma, amber tesbih, çömelerek oturma, göreli temizlik, Rumların canlılığı karşısında duyulan hayranlıkla karışık şaşkınlık, Rum din adamlarıyla bile barışçı ve kibar ilişkiler.”[35]

Diğer yandan; “ ‘Türk’ sözcüğü birçok farklı gerçeği ifade etmektedir. Bir yanda imparatorluğun resmi gücü, zalimlikleriyle hatırlanan fatihler, adı lanetler anılan padişah, öte yanda her gün birlikte yaşanılan insanlar... Kısacası Türkler, genellikle kasabanın yukarı mahallesinde, ekonomik yaşamın yeniliklerinden en uzak noktalarda, en eski ve tecrit edilmiş kesimlerde oturan bir topluluktu. Gündelik yaşam, kendiliğinden ortaya çıkan bu mekansal bölünmeyi bir ölçüde yumuşatıyordu. Türklerle Rumlar arasındaki ilişkiler, Türklerin Hıristiyan mahallelerinde ayak işlerinde çalıştıkları büyük Batı Anadolu kentlerinde sınırlıydı, ama iç kesimlerde Türk nüfusun çoğunlukta olduğu kasabalarda daha sıkı ilişkiler görülüyordu. Komşu Türk bir tür ‘iyi yaban’, iyi niyetli, saf, dürüst, kadirbilir, kadere boyun eğen bir insan olarak algılanıyordu. Tüm bu özellikler, Türklerin neden toplumsal açıdan geri kaldıklarını açıklamak için yeterlidir... bu sakin, tutuksuz boyun eğiş, Türkleri  yüzyılın başındaki ekonomik gelişmenin dışında bırakmış, onların yöntem bakımından geri kalmış, gittikçe artan ölçüde Rumlara bağımlı hale gelen bir köylü toplumu olarak kalmalarına neden olmuştur.”[36]

Bir başka açıdan, ekonomik ilişkiler sırasında da Rum ve Türk halk arasındaki bağımlılık ilişkisi kendini göstermektedir. Özellikle Rum tüccarların Türk köylüsünün ürününü satın alırken düşük fiyat vermesi, eksik tartması vb yöntemlerle kandırması, ilişkilerin yönünü belirlemekte ve bu arada Türk köylüsü körü körüne bir güven duymaktadır Rum tüccara.

Ayrıca; halklar arası ilişkide ayrımcı faktör olarak din farkı da ortaya çıkmaktadır. “Rumca konuşan, ‘vraka’ giyen Türkler olduğu gibi (Girit Türkleri), Kapadokya’da yaşayan Rumlar da Türkçe konuşuyor, Tirmit ya da Murat gibi adlar alıyor, fes giyip nargile fokurdatıyor, misafir odasında bir sedirin üstünde kabul ettikleri misafirlerine pastırma ikram ediyor, Türklerle aynı müziği dinlerken ağlıyor, onlarla aynı oyunları oynuyor, erkek bıyığına aynı bağlılığı duyuyordu... Buna karşın Türklerle Rumlar ayrı mekanlarda yaşıyorlardı. Aile yaşamları ayrıydı. Karşı toplumun kızlarına kur yapmaktan çekiniyor, aralarında kız alıp vermekten kaçınıyorlardı. Bu konuda anlatılan acı öyküler bu tür serüvenleri önlüyordu. Rum ve Türk gençleri aynı köyde, aynı düğünde oynuyorlar, ama elele tutuşmamaya da özen gösteriyorlardı.”[37]

Din konusunun halklar arasında yaratmış olduğu ayrımcılık, her iki taraf açısından da, din değiştirme durumunda ortadan kalkacak bir yapısallıktadır. “Din değiştirmek, karşı toplumda genel kabul görmek için yeterlidir. Bir Rum, bir metropolit tarafından vaftiz edilmiş ve yetiştirilmiş bir Türk kızıyla evlenir; Türkler kızlarını eli ayağı tutan, akıllı esirlerle evlendirir, haremleri için Trabzonlu Rum kızlarını ucuza kapatır, beğendikleri Ermeni kızını alır, aileleri öldürülen Ermeni çocuklarını evlat edinirler. Din değiştirmek bütün bunların tek bedeli ve tek formalitesidir. Her iki toplumun gözünde de öteki toplum her şeyden önce ‘kafiredir. Kitaplarda, din değiştiren Türklerden çok din değiştiren Rumları kabullenen Türklerle ilgili örneklere rastlanmaktadır. Çünkü Rum tarafında dinsel duygulara bir başka temel etken, ulusal duygu eklenmektedir. Bir başka deyişle Rumlar, ‘kendilerini Yunanlı sayan Ortodoks Osmanlı tebaasıdır’. “ [38]

Döneme ilişkin yaşamın gerçekleri anlatılırken dile getirilen Yunan ulusal duygusu, “... bir bölümü Yunan Krallığı yönetimi altında bağımsız yaşamış, bir bölümü de Osmanlı İmparatorluğu’nda reaya olmaktan kurtulamamış olmanın ve bir zamanlar önemli olan bir ulusa mensup olduğunu düşünmenin verdiği bir duygudur. Her zaman Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihsel ve meşru olarak Yunanlılara ait olan ve Türkler tarafından gayri meşru bir şekilde işgal edilen bir ülke olduğu düşünülmüştür... Yunan ulusal duygusu aile, kilise ve okul tarafından sözlü olarak gerçekleştirilen bir aktarmanın ürünüdür. Bu duygu, geçmişin görkemli ve kalıtımsal bir nefrete dayanan bir tarih öğretimi üzerine kurulmuştur. Bu tarih yaklaşımında özellikle Antik Çağ’ın ve Bizans’ın zaferleri üzerinde durulur, fetih mücadeleleri, büyük katliamlar hep tekrarlanır. Tüm güçlükler veya yoksulluklar Türk fetihleriyle, bazı Yunanlıların Türkçe konuşmakta olmaları, Türklerin şiddetiyle açıklanır. Çocukların Yunanca öğrenmelerinin engellenebilmesi için yetişkinlerin dili kesilmiştir... (Bununla beraber;) Avrupalılar, İyonya antik dönemine olan bağlılıkları ve verdikleri değerle Yunanlıların kendi tarihlerini yeniden öğrenmelerini sağlamış ve Yunan ulusal duygusunu canlandırmışlardır. Osmanlı Rumları’nın kıta Yunanlıları’na aldırdıkları yoktu. Onlar ‘kendilerine okulda yarı tanrı gibi gösterilen Antik Çağ Yunanlıları’nın geri dönmesini’ bekliyorlardı, onlar için Yunanistan bir düş, bir ütopyaydı.”[39]

Diğer yandan, Yunan ulusçu duygusu, Yunanlıların Anadolu’ya yönelik askeri harekata girişmeleri ile ortaya çıkan gelişmeler sonucunda kıta Yunanlıları ile Anadolu Rumlarının gerçek isteklerinin pek de uyuşmadığını ortaya çıkarmış, kimi çelişkiler yaşanmaya başlamıştır.

“Anadolu’da yaşayan Rumlar bu askeri harekatın gerekçelerini pek kavrayamamışlardı ve bu harekata katılma konusunda acele etmiyorlardı.  Bazı zengin tüccarlar, ulusçuluğun Türklerle Rumları biribirine düşürdüğünü, kendi işlerinin bu yüzden daha fazla zarar görmemesi gerektiğini düşünüyorlardı... Yunan Krallığının askerleriyle Anadolu’nun Rum halkı arasında kısa sürede bir mesafe ortaya çıktı. Yerli Rumlar Yunan askerlerini işgal ordusu gibi davranmakla suçluyorlardı... Yazın bu sırada ilk kez bir Türk ulusçuluğunun varlığını keşfetti. Rum yazarlar Türk ulusçuluğunun ortaya çıkışını Batılılar ve zulüm yapan, halkın yiyeceğini elinden alan, dinsizlerin karılarına saldıran Yunanlılar karşısında Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan şoka bağlıyorlardı.”[40]

Savaş sırasında sivil halkın uğramış olduğu katliam, baskı ve saldırganlıkların anlatıldığı kitaplarda bazı ortak noktalar şu şekilde sıralanmaktadır;

“Türklerin gerçekleştirdikleri şiddet olayları her zaman düzensiz çetelere atfedilmektedir. Bu çeteler yağmacı, katil, para hırsı içinde sıradan Türk insanının temsilcileri olarak gösterilmektedir.

Her şeyi gören ama müdahale etmeyen Batılı devletlerin gemilerinin utanç veren tutumu    vurgulanmaktadır. Bu gemiler kaçanları güverteye almayıp, tarafsızlık uğruna denize atmış ve yaralanmalarına yol açmıştır.

Yunan Krallığının yetkili makamları da yalnızca kendi yurttaşlarının kurtarılmasıyla ilgilendikleri için öteki Rumların akıbetinden sorumlu tutulmaktadır.”[41]

Yunanlıların Anadolu’ya yönelik askeri harekatlarının Anadolulu Rumlarda bırakmış olduğu izlenimi yazarın aktarmış olduğu şu tümcede bulmak mümkündür; “Bu ülkeye yabancı gibi geldiler, yabancı gibi davrandılar ve yabancı gibi gittiler.” [42]

Gerçekten de, Yunanlıların yenilgisiyle birlikte geri çekilmeye başlamaları, bir yandan Anadolu Rumlarının kıta Yunanlıları hakkındaki yargılarını olumsuz yönde etkilerken, diğer yandan da savaş sırasında Anadolu insanının uğramış olduğu yıkımın faturasının kalan Anadolulu Rumlara ödetilebileceği düşüncesi, Rumlar ile Türk halk arasındaki ilişkilerin yönelimini belirlemiştir.

“Kitaplarda, vahşetin yanında Rumlara karşı her zaman iyi, insanca, kardeşçe davranan Türklerin bulunduğu da sürekli vurgulanmaktadır. Katil Türklerin Yunan ordusunun yıkım, saldırı ve yağmalamalarının intikamını alan insanlar oldukları, buna karşılık kurtarılan bir köyün sakinlerinin Yunanlı esirlere yardım ettikleri de anlatılmaktadır. Bu ‘iyi’ Türkler genellikle yönetici sınıfından, doktor, subay, işçisinin çalışmasından memnun olan mülk sahipleri, aynı dili konuşan Rumlara  kardeşçe davranan Giritli Türklerdir. Bu insanlar genellikle eski dostlarının ya da bir zamanlar iyiliklerini gördükleri kişilerin yardımına koşmaktadırlar. Bu yardım bir gülümseme, bir eski giysinin verilmesi olduğu gibi birinin ölümden kurtarılması da olabilir. Nitekim bu insanlık sayesinde 1922 sonunda Türk toprakları üzerinde hala Rumlar yaşıyordu ve bu insanlar Anadolu’da kalmaya kararlıydılar.”[43]

Anadolu Rumlarının yaşadıkları çelişki, bu insanların zorunlu göçe tabi tutulmalarıyla bir kat daha artmıştır. Göç etmek zorunda bırakılan Anadolu Rumları, Yunanistan’daki siyasal/toplumsal yapılaşmaya ayak uydurmakta zorluk çektiklerinde, “Anadolu’ya ait olmak,  ideal Yunanlılığa yapılan bir ihanet gibi Rumların yüzüne vurulacaktı... Yunanistan’ın da simgesi olan Osmanlı Rum toplumu hem Batı Avrupa’ya hem de Asya’ya sıkı sıkıya bağlı gösterilmektedir. İzmir burjuvazisi, villaları, garden partileri, tenis maçlarıyla Yunanistan’daki herhangi bir sınıftan çok Batılı büyük burjuvaziye yakındır. Buna karşılık halkın çoğunluğu diliyle, mutfağıyla, gelenekleriyle Yunanistan’daki insanlara değil, Osmanlı dünyasına bağlıdır. Rumlar bunun farkına sürgünde yaşamanın gerçekleriyle karşılaştıkları zaman varacaklardır. İnsan kendi ülkesinde nasıl ‘yabancı’ olabilir?” [44]

Gerçekten de Kurtuluş Savaşı sonrasında yapılan nüfus değişimi sırasında her iki ülkeden de göçe tabi tutulan kitlelerin hangi kıstaslara göre belirlendiği; kimlerin “Türk” kimlerin “Yunan” kimliğinde olduğu eleştiri konusu yapılmıştır. Örneğin, bu çelişkiyi Türk Ortodoks Kilisesi Başkanı Papa Eftim şu şekilde dile getirmiştir; “Atatürk büyük adamdır ama, Anadolu’nun Hıristiyan Türklerini verip, Yunanistan’ın ve Adalar’ın Müslüman gayri Türklerini almıştır.” [45]

“Bu olgu bütün 1920’li yıllar boyu sürmüştür. Durum b kadarla kalmış olsa, bu nüfus değişiminin bir soy ölçütü izlediği ileri sürülebilecektir. Konya dolaylarında yaşayıp da mezar taşlarına varıncaya dek Türkçe yazıp konuşan Karamanlılar da Rum Ortodoks mezhebinden oldukları için değişime dahil edilmiş ve Yunanistan’a göç etmek zorunda bırakılmışlardır. Bunun yorumu şudur: En azından 1920’lerde Türkiye’de ‘ulus’ uygulamada ırk değil, din ölçütü ile tanımlanmıştır.”[46]

Diğer yandan, yazarın incelemesine konu edilen kitapların bir bütün olarak ele alındığında, Anadolu Rumları ve Türkler arasındaki ilişkileri ve bağları güçlendirmeyi amaçladığı söylenebilir. İncelenen yapıtların Yunan ders kitaplarına konu edilmesine değinen yazar, bu konuda şu yorumu yapmaktadır; “Ders kitaplarını hazırlayan yetkililer, Anadolu Rumları’nın yaşamını anlatan yapıtları sanki yeniden okumuş ve yalnızca XIX. yüzyılın olaylarının doğrultusunda, anlatılanların geleneksel ve ulusçu yanlarını vurgulayan ögeleri almışlardır. Edebiyat derlemelerinde metinler... bir yanda İonya’nın neşeli kırlarındaki yaşamın güzel anıları; geçmişte kalan babaerkil mutlu yanları; öte yanda İzmir’in alınması ve daha sonra terkedilmesi sırasında yaşanan acı olaylar; Yunan Bağımsızlık Savaşı’nı izleyen dönemin edebiyat yapıtlarındakine benzer bir Türk görüntüsü (sergilemektedir)... İşlenen konular arasıda genellikle ‘Kıbrıs’ın acıları’ diye bir bölüme de yer verildiğinden Türklerle ilgili düşünceleri düzeltmek mümkün olmamıştır. Yapılan metin seçimi sonuçta özgün yapıtların anlamını saptırmış, bütün ayrıntıları silmiştir. Geriye kalan yalnızca Sakız katliamının yağmacı, saldırgan, katil, zalim Türkleri’dir.” [47]

Lozan sonrası dönem ilişkileri çerçevesinde bakıldığında, halklar arasında olumsuz imaj ve algılamaların etkisinin daha yoğun olduğu ve ulusal dış politikaların biçimlenmesine etki edebileceği söylenebilir; ancak hem Yunanistan’da hem de Türkiye’de ulusal liderlerin halklar arasındaki ayrımcılığın giderilmesinden yana bir politika izlemekte kararlı oluşları ve iki ülke arasında barışçıl ilişkilerin, dostluk ve işbirliğinin geliştirilmesine yönelmeleri, halkların birbirleri hakkındaki olumsuz yargıların etkisini hafifletmiş ve sürecin sarsıntısız atlatılmasına ortam sağlamıştır.

Bununla birlikte, özellikle 1950’li yılların başından itibaren Kıbrıs konusunun ilişkilerin yönünü belirlemeye başlaması ve giderek, iki ülke arasındaki stratejik çıkar dengesinin bozulmaya başlaması, halkların ulusçu duygularının gün ışığına çıkmasına yol açmış, liderler düzeyinde olduğu kadar kamuoyları düzeyinde de iletişimsizliğin en belirgin örnekleri yaşanmaya başlanmıştır. Özellikle Kıbrıs’ın egemenliğinin tartışılmaya başlanması sırasında adada yaşayan toplumların ulusal/dinsel kimliklerinin tartışmalarda sıklıkla vurgulanması, çıkar çatışması ile beraber düşmanlık duygularını ortaya çıkarmış ve halklar arasındaki çatışmacı ilişkilerde yaşanan acı deneyimler ve duygusallık sağduyu ile hareket etmeyi engellemiştir.

Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin yönelimine bağlı olarak sergilenen yaklaşımların hem Yunanistan hem de Türkiye’de ulusal basın ve kitle iletişim organları tarafından sansasyonel biçimde dile getirilmesi ulusal kamuoylarının kimi zaman oldukça sert tepki göstermesine yol açmıştır. 1955 yılı 6-7 Eylül olayları buna örnek oluşturmuştur. Kıbrıs sorunuyla ilgili gerçek tarafların, ulusal tezlerin yeni yeni belirginleşmeye başladığı dönemde hem Yunanistan hem de Türkiye’de hükümetlerin büyük ölçüde ulusal kamuoyu ve çeşitli baskı gruplarının etkisi altında kalarak konuyla ilgilenmek zorunda bırakıldıkları, dolayısıyla, iç politika açısından olduğu gibi dış politika açısından da bu konudaki tartışmaların basın önünde yoğun bir ilgi çekmekte oluşu, ulusçu ve ödün vermez bir yaklaşımın kolaylıkla propagandalara dönüşmesine neden olmuştur. 6-7 Eylül olaylarının nasıl başladığı, olayların gelişiminden kimlerin sorumlu olduğuna ilişkin çeşitli spekülasyonların hala tartışma konusu edilmekte oluşuna karşın asıl önemli olan bu olayın azınlıklar ve Türk halkı arasındaki güvene dayalı ilişkileri sarsmış olmasıdır. Nitekim, bu olay sırasında maddi ve manevi zarara uğramış olan azınlık mensupları daha sonra Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin giderek sertleşmesi ve gerginliğin giderilememesi üzerine iki ülke arasında bir pazarlık unsuruna dönüşmüş ve olayların bedelini, İstanbul’daki Rumlar kadar Yunanistan’daki Türkler çekmiştir.

1960’lı yılların ilk yarısından itibaren Kıbrıs’ta Türk ve Rum toplumları arasındaki ilişkilerin çatışmacı bir nitelik kazanması ve toplumlararası şiddet olaylarının gündemde sıklıkla yer alması, ulusçu duyguların hem Yunanistan’da hem de Türkiye’de halklar arasındaki imaj ve algılamaları biçimlendirmiştir. Şiddet hareketlerinin basın ve kitle iletişim araçlarında dile getirilmesi ulusçu duyguların kabarmasına yol açarken her iki ülkede de ulusal hükümetler bu konuda kamuoyunun artan baskısına göre hareket etmek zorunda kalmıştır. İç politika açısından bu konu iktidar ve muhalefet partileri arasında bir ortak prestij unsuru olarak algılanmaya başlanmış, bu da hükümet ve muhalefet partilerinin konu üzerinde birbirlerini desteklemelerine zemin hazırlamıştır; ayrım ise, dış politikada izlenecek yöntem açısından olmuştur.

Diğer yandan, 1974 yılında Türkiye’nin Kıbrıs’a askeri müdahalede bulunmak zorunda kalması hem Yunanistan’da hem de Türkiye’de ulusçu duyguların etkisini en fazla hissettirdiği olay olmuş, bir prestij unsuru olarak ilişkilere yön vermiştir. Türk kamuoyu, olaya 1960’lardan beri devam etmekte olan Yunan zalimliğine ve yayılmacılığına verilen sert bir cevap olarak değerlendirirken, Yunan kamuoyunda Türkiye’nin adaya müdahalede bulunması, Türk barbarlığı ve saldırganlığının bir örneği olarak değerlendirilmiştir.

1974 Kıbrıs Barış Harekatı’na neden olan “Enosis” yanlısı darbe sonrasında adadaki Rum ve Türk toplumuna yöneltilmiş olan toplu katliamlar ve şiddet olayları, hem Yunanistan’da hem de Türkiye’de insancıl/ulusal duyguları canlandırmış ve bu duygular tepkiye dönüşmüştür. Özellikle Türk basınında bu dönemde adadaki Türk toplumuna karşı yöneltilen ve “Enosis” yanlısı Yunan subayları tarafından gerçekleştirilmiş olduğu belirtilen toplu katliamların, toplu mezarların fotoğrafları yayınlanmış ve bu tür hareketler “barbarlık”, “Yunan zalimliği” olarak nitelendirilmiştir.

Diğer yandan, Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin yönelimini etkilemesi bakımından Kıbrıs konusunun iki ülke arasındaki diğer sorunlardan farklı bir konuma sahip olduğu söylenebilir. Gerçekten de bu olay bir yandan hem liderler hem de ulusal kamuoyları açısından iki  ülke arasında bir savaş olasılığının giderek artmakta olduğu gerçeğini ortaya çıkarmış; diğer yandan da, iki ülke arasındaki ilişkilerde ulusçu yaklaşımın dostluk ve işbirliğinin kurulmasını güçleştirdiğini ortaya çıkarmıştır. Bu gerçeği, Kıbrıs’ta toplumlar arasında kurulacak olan yeni statü arayışlarında da görmek mümkündür. Kıbrıs Rum toplumu kurulacak yeni devletin siyasal yapılaşmasının üniter olmasını, Türk askerlerinin adadan bütünüyle geri çekilmesini istemesine karşın  Türk toplumu adada yaşayan her iki toplum arasında karşılıklı güven geliştirilmeden bunun mümkün olamayacağını ve iki kesimliliğin bir zorunluluk olduğunu düşünmektedir.

Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin genel yönelimi içerisinde sürekli bir gerilimin var olması ulusçu yaklaşımın liderler düzeyinde olduğu kadar kamuoyları bakımından da geçerli olmasına yol açmaktadır. Dolayısıyla, iki ülke arasındaki ilişkilerde etkisini sürdüren bu gerilim ulusal kişiliklere ilişkin kimi önyargı, imaj ve yanlış algılamaları gündemde tutmaktadır. Tarafların hemen her davranışı bu olumsuz imaj ve algılamaların etkisi altında değerlendirilmekte, bu ise sonuçta, çözümsüzlüğü giderek artıran ve karşılıklı güvensizliği derinleştiren bir yapısallaşmaya yol açmaktadır.

Bu bağlamda, iki ülke arasındaki ilişkilerde ilişkilerin yönelimine hakim olan güvensizlik tarafların birbirlerini hangi açıdan bir potansiyel tehlike ve tehdit unsuru olarak görüyorlarsa ona bağlı olarak, ya ulusal liderler ya da bütün olarak ulusal kamuoyları, belirli bir imaj ve algılama çerçevesinde saptanan bir olumsuz ve/veya yanlış kişilik kalıbına yerleştirilmektedir.

Bu davranışsal özellik, kimi zaman liderlerin kişiliklerinde somutlaşmakta ve iki ülke arasındaki ilişkilerin düzeltilmesini sağlayacak atılımların yapılamamasının bütün suçu bu lidere çıkarılmakta ya da, bir genellemeye gidilmekte ve liderin kişiliği önemsenmeyerek, ikincil sayılarak, kurumsal/bürokratik düzeyde (devlet/hükümet bağlamında değişmeyen amaçlar) karşı tarafın kişiliği, ilişkilerin yönelimine uygun kalıplarla nitelendirilmektedir; (yayılmacılık, zalimlik, barbarlık, saldırganlık, işgalci, yaygaracılık, hırçınlık, sözüne güvenilmezlik, geçimsiz olma, vb sıfatlar sıklıkla kullanılmaktadır).

Bu bağlamda, iki ülke arasındaki çatışmanın gözlendiği bir başka alan da uluslararası kamuoyu önündeki imaj oluşturma çabalardır. Özellikle 1974 Kıbrıs olaylarından sonra Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin gerginliğe dönüşmesi, bu iki ülke arasındaki uzlaşmazlığın uluslararası boyutunu genişletmiş, Birleşmiş Milletler, NATO, AB, Avrupa Konseyi ve ABD ile olan ilişkiler içerisinde Türkiye ve Yunanistan arasında hızlı ve yoğun bir propaganda, uluslararası destek kazanma çabası gözlenmiştir. Bu propaganda savaşı içerisinde Yunanistan’ın Türkiye karşısında açık bir avantaj elde ettiği söylenebilir. Özellikle ABD’de yerleşmiş bulunan Yunan kökenlilerin oluşturmuş olduğu dernekler ve kurumların yürüttüğü lobi faaliyetleri, bu ülkede Türkiye karşıtı bir kamuoyunun oluşmasına yol açmış; ABD yönetiminin, Türkiye’ye yönelik tercihlerini etkilemiştir. Diğer yandan, özellikle Türkiye’nin ekonomik ve siyasal yaşamında dalgalanmalar içerisinde olması, Yunanistan açısından bir propaganda malzemesi olarak kullanılmış ve demokratik değerlere, insan hak ve özgürlüklerine önem veren Batı-Avrupa kamuoyunda Türkiye karşıtı bir izlenimin doğmasına çalışılmıştır. 12 Eylül 1980’de Türkiye’de ordunun siyasal iktidarı bir darbe sonucunda ele geçirmesi, Yunanistan’ın bu olaydan yararlanarak Türkiye’nin uluslararası kamuoyu önündeki imajını tartışma konusu haline getirmesine olanak vermiştir. Bu dönemde Yunanistan, Türkiye’de demokrasinin askıya alındığını, temel insan hak ve özgürlüklerinin baskı altında tutulduğunu öne sürerek Avrupa Konseyi üyeliğinin gözden geçirilmesi gerektiğini sıklıkla vurgulamıştır.[48]

Yunanistan’ın Avrupa kamuoyunda Türkiye’ye baskı uygulanması ve Avrupa’dan dışlanması yönünde izlemiş olduğu yaklaşım, bunun Türk-Yunan ilişkilerinde AB’ye tam üyelik konusunda olduğu gibi, bir pazarlık konusu yapılması, Yunanistan’ın Türkiye’nin ulusal çıkarları açısından önemli bir engel oluşturmakta olduğu yargısını güçlendirmiştir. Bu arada, iki ülke arasındaki uzlaşmazlığın giderilememesinin bütün suçu karşı tarafa yüklenmeye çalışıldığından Yunanistan, Türkiye’yi uzlaşmazlığın ve diyalog çabalarının sonuçsuz kalmasının tek sorumlusu olarak göstermeye çalışırken Türkiye de asıl sorumlu olanın Yunanistan olduğunu göstermeye çalışmaktadır.

Türkiye ve Yunanistan’ın uluslararası ilişkilerinde destek arayışları sürerken, taraflardan herhangi birinin görüşünün sempati ile karşılanması diğerinin ulusal kamuoyunda tepkiye neden olmakta, karşı taraf, ittifakın “şımarık”, “hırçın”, “huysuz” çocuğu olarak görülmekte; yapılan tercih, polemik konusu yapılmaktadır. Genellikle, Türk siyasal liderleri kamuoyunda, Yunanlıların, uluslararası ilişkiler çerçevesinde Türklere karşı tercih edildikleri yönünde bir kanı bulunmaktadır. Bunun nedeni olarak da, Yunanistan’ın Avrupa’da uygarlık ve demokrasinin beşiği olarak kabul edilmiş olması, Ortodoks Hıristiyan dinine mensup olmaları vb gerekçeler gösterilmektedir. Türkiye’nin, özellikle Avrupa ülkelerinde Yunanistan’la ilişkilerinde görüşlerine destek bulmakta güçlük çekmesinde bir başka öge olarak da,  Avrupa kamuoyunda Türkiye’nin Osmanlı imajı ile hatırlanmakta oluşu ve Yunanistan’ın Batılı bir kültüre sahip olmasına karşın Türkiye’nin Doğulu bir kültüre sahip olması gösterilmektedir.[49]

Bu arada, Türkiye’nin Yunanistan ile olan ilişkilerinde göz önünde tutmak zorunda olduğunu düşündüğü bir başka nokta, Yunanistan’ın uluslararası alanda yaygın ve yaygın olduğu denli etkin bir kamuoyu oluşturma/propaganda olanağına sahip olduğudur. Özellikle Yunanistan’ın Türkiye’ye yönelik uluslararası baskı arayışı içinde olduğu 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası dönem dikkate alındığında Türkiye, Yunanistan’ın bu konudaki faaliyetlerini yeterince karşılayabilmekten uzak kalmıştır.

1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’nın ikinci aşamasına neden gerek duyulduğunun uluslararası kamuoyu önünde gerçek yönleriyle dile getirilememiş olması, adadaki Türk toplumuna yöneltilen kitlesel katliamların uluslararası basın ve kamuoyu önünde sergilenememesi, Türkiye’nin Kıbrıs politikasının haklılığına gölge düşürmüş; Türkiye haklı olduğu bir konuda haksız duruma düşmüştür. Buna karşın Yunanistan ve Kıbrıs Rum liderliği, sahip olduğu olanakları kullanarak Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalede bulunmasını bir “işgal” hareketi olarak propagandize etmiş ve Türkiye’nin uluslararası imajını “işgalci” olarak göstermeye çalışmış, giderek adada Kıbrıs Türk toplumu yanında Makarios yanlısı Kıbrıs Rumlarına karşı yöneltilen şiddet eylemleri ve katliamlardan da Türkiye sorumlu gösterilmeye çalışılmıştır.

AB ile bütünleşme  çabaları bakımından da, Türkiye’nin Avrupa ile ilişkilerinde engel oluşturmaya devam eden Yunanistan, Türkiye’nin ekonomik yapısının yanı sıra toplumsal ve siyasal yapısının yeterince Batı değerleri çerçevesinde gelişmemiş olduğunu ileri sürmekte; Türkiye’nin daha çok dinsel kimliğini ön plana getirerek, Müslüman ülkelerle olan ilişkiler çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Bu bağlamda, Türkiye’nin AB’ne üye tek Müslüman ülke olacağı vurgulanmakta ve bu durum bir çelişki olarak değerlendirilmektedir.[50]

Diğer yandan, Türkiye gibi Yunanistan da uluslararası ilişkilerinde Türkiye’nin kendisine tercih edileceğine dair kuşkular beslemektedir. Bu bağlamda, özellikle ABD ve NATO ilişkileri bakımından, Türkiye’nin Yunanistan’a karşı desteklenmesi ya da diğer bir deyişle an azından bu konuda bir dengenin oluşturulması çabalarında Türkiye’nin askeri açıdan üstlenmiş olduğu görevin belirleyici olduğu düşünülmektedir. Stratejik konumu açısından Türkiye’nin ABD ve NATO üyesi ülkelerin Ortadoğu’daki çıkarlarının korunması açısından taşımakta olduğu önem, Yunanistan’da Türk-Yunan uzlaşmazlığında Türkiye’nin kendisine tercih edileceği kuşkusunu gündemde tutmaktadır. Dolayısıyla, Yunanistan, Türkiye’nin uluslararası imajını belirlerken, ABD ve NATO karşıtı  bir kamuoyu önünde sıklıkla Türkiye’nin bölgedeki işlevinin ABD ve NATO’nun jandarmalığı olduğunu dile getirmekte ve ABD ve NATO karşıtı olumsuz algılamaları Türkiye’ye ilişkin algılamalarla aynı biçimde nitelendirmektedir.

Bir başka açıdan bakıldığında, Türkiye’nin Yunanistan’a yönelik politikalarında kimi kuşkulara neden olan bir nokta olarak, Yunanistan’ın imzalamış olduğu antlaşmaları daha sonra geçersiz kılacak davranışlar sergilemesi olmuştur. Özellikle 1980 yılında Yunanistan’ın NATO askeri kanadına yeniden dönüş koşullarını düzenleyen “Rogers Anlaşması”nın, Papandreu’nun iktidara gelmesinden sonra uygulama dışı bırakılması Türkiye’de, Yunanistan’ın uzlaşmaz bir politika izlemekte olduğunun bir göstergesi olarak algılanmıştır. Dolayısıyla, gerek Rogers Anlaşması’nın uygulanmasından Yunanistan’ın kaçınması, gerekse Türkiye’nin Yunanistan’a karşı bir tehdit oluşturmakta olduğu iddiaları, Papandreu’nun kişiliğinde somutlaşan bir yaklaşımın izlenmekte olduğunu göstermiş ve Türkiye açısından Yunanistan ve iktidardaki Papandreou yönetiminin sözüne güvenilirliği tartışılır nitelik kazanmıştır. 1987 yılında, iki ülke arasında yeni bir gerginliğin yaşanmasına neden olan 1976 tarihli Bern Anlaşması’nın Yunanistan tarafından geçersiz olduğu iddiası ise, bu konuda yeni bir örnek oluşturmuştur.

Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerde yaşanan çözümsüzlüğün sürmekte oluşu, bir yandan her iki ülkede de ulusçu bakış açılarının gündemde etkin olarak varlığını sürdürmesine olanak sağlarken, hem Yunanistan’da hem de Türkiye’de aydın kesim, iki ülke arasındaki sorunların giderilmesi için gerekli olan güven ortamının kurulması ve karşılıklı kuşkuların giderilmesi için ortak adımların atılması yolunda önemli girişimlerde bulunma kararı almışlardır.

Siyasi iktidarlar düzeyinde iki ülke arasında gerginliğe neden olan sorunlar konusunda görüşmelerin başarısızlıkla sonuçlanması söz konusu iken, özellikle halklar arasındaki güvensizliklerin giderilmesi ve kuşkuların ortadan kaldırılması için gereken iletişim ve diyalog ortamının sağlanabilmesi için ortak çaba gösterilmesi gereği üzerinde bir yaklaşım birlikteliği sağlanmıştır.  Fanatik ulusçu çevreler hem Yunanistan hem de Türkiye’de bu tür yaklaşımları “ulusal çıkarlara ihanet edildiği” şeklinde yorumlanmakta ve iki ülke arasında bir yakınlaşmanın kurulmasını sağlamaya çalışan bu insanlar kimi kez “Türk dostu” ya da “Yunan sever” olarak kelimenin olumsuz anlamıyla tanıtılmaya çalışılmakta, “satılmışlık”la suçlanmaktadır. [51]

Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin yönelimini etkilemesi bakımından, hem siyasal karar alma düzeyinde hem de ulusal kamuoyları düzeyinde tarafların birbirleri hakkındaki olumsuz imaj ve algılamalara kaynaklık edebilecek davranışlardan kaçınmak gerekmektedir. Bu konuda dikkate alınması gereken asıl nokta ise, siyasal karar alıcıların devletin resmi ideolojisinin tercihlerine uygun olarak sürdürdükleri ve ulusal kimliğin sürekli olarak vurgulanmaya çalışıldığı, ulusal kahramanlıkların anımsatılmasının yanı sıra, düşmanlık duygularının sürekli olarak işlenmekte olduğu; “şehirlerin düşman işgalinden kurtuluş” törenlerinin daha ne kadar sürdürüleceğidir.[52]

Gerçekten de, hem Yunanistan’da hem de Türkiye’de ulus devlet oluşturma çabalarının hala sürmekte olduğu dikkate alındığında şehirlerin düşman işgalinden kurtulduğu günler coşku ile kutlanmaktadır. Askeri geçit törenleri, şehrin düşman işgalinden kurtarılmasının temsili canlandırılması, kahramanlık şiirlerinin okunması, anma törenlerinin yapılması çatışmacı yaklaşımın hala etkin olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla, bu törenler ulusçu duyguların kamçılanması niteliği kazandığından, halklar arasında yaşanan acı olayları sürekli olarak canlı tutmaya yaradığından günümüzde halklar arasında dostluk, barış ve işbirliği çabalarının başarıya ulaşması için gerekli olan psikolojik ortamı sekteye uğratmaktadır.

Bir başka imaj-algılama konusu olarak da hem Yunanistan’da hem de Türkiye’de büyük bir duyarlılık gösterilen isimler sorunu kendini göstermektedir. Gerçekten de “Türklük” ve “Yunanlılık” kimliği altında, taraflar, birbirleri ile olan ilişkilerini yorumlarken yaşanan tarihsel geçmişin izlerini taşıyan ortak kültüre tek yanlı olarak sahip çıkmakta ve diğer taraf dışlanmaktadır. Bu bağlamda, örneğin Türk tarafı İstanbul’un kimi Yunanlılarca “Konstantinopolis” olarak adlandırılmasını bu insanların hala şoven bir yaklaşım sergilemekte olduklarına kanıt olarak gösterilmektedir. Benzer yaklaşım Yunanlılar açısından da söz konusudur; Türklerin Yunanistan’ı “Helas”, Yunanlıları da “Hellen” olarak çağırmamaları Türklerin Yunanlılara karşı şoven bir tutum izlediklerinin göstergesi olarak algılanmaktadır.

Bir başka deyişle, şehir adlarının komşu ülkenin dil ve kültüründe yer ettiği şekliyle anılmaya devam etmesi, hala ulusal kimlik arayışı içerisinde olan ve ulus devlet oluşturma kaygısını taşıyan Türkiye ve Yunanistan için bir yayılmacılık belirtisi olarak algılanabilmektedir. Örneğin, Yunanca karşılığı Tesaloniki olan kentin adı Türkçe’de Selanik olarak geçmektedir; Türkçede İstanbul ise Yunanca’da Konstantinopolis ya da kısaca Poli olarak geçmektedir, günlük kullanım dilinde olduğu kadar yazında da bu adlandırma kullanılmaktadır. Dolayısıyla, bu durum aralarında sorunlar bulunan iki ülke açısından da bir ulusal duyarlılık konusu haline gelmektedir. Yunanistan’da “Türk” kimliğini çağrıştıran Türkçe adların yerine Yunanca adların yerleştirilmeye çalışılması, bu ulusal kimlik oluşturma ve ulus devlet anlayışının bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Aynı şekilde, Yunanistan’ın Batı Trakya bölgesinde yaşayan ve Yunan yurttaşı olmakla beraber etnik köken bakımından kendilerini “Türk” olarak gören insanları, “Yunanistan’da Türk yoktur, Batı Trakya’da yaşayan insanlar Müslüman Yunan yurttaşları”dır şeklinde göstermek istemesi, Yunanistan’ın ulus devlet/ulusal kimlik konusunda aşırı duyarlı olduğunu göstermektedir.

Bir başka açıdan ele alındığında, halkların birbirleri hakkındaki değer yargıları, imaj ve algılamalarının halkların gerçek niteliklerini bütün yönleriyle yansıtmaktan uzak olduğu söylenebilir. Gerek temel eğitim sırasında verilen tarih ve ulus bilincinin yanlı ve gerçekleri bütünüyle yansıtmaktan uzak oluşu, gerekse günlük yaşamda Türk-Yunan sorunlarına ilişkin bilgi akışının sansasyonel ve propaganda yönünün ağırlıklı olarak verilmekte oluşu, insanların olayları kimi önyargı ve olumsuz imajların etkisinde kalmadan yorumlamalarını güçleştirmektedir.

Bu bakımdan, 1986 yılında Türkiye ve Yunanistan’da eşzamanlı olarak yapılan bir ankete verilen cevaplar değerlendirildiğinde, anketten çıkan sonuçlar bazı şaşırtıcı gerçekleri ortaya koymaktadır. [53]

Anket sonuçlarına göre, Türklerin % 93’ü o ana değin hiçbir Yunanlı ile doğrudan tanışmamıştır; bu oran Yunanlılar için % 69’dur. Ankete katılan Türklerin sadece % 3’ünün Yunanistan’a seyahat etmiş olduğunu belirtmesine karşın Yunanlıların % 9’u Türkiye’yi görmüş olduğunu belirtmiştir. Dolayısıyla, halkların bireysel düzeyde birbirleri hakkında bilgi edinme olanaklarından yoksun oldukları, birbirleri hakkında edindikleri bilgiler çerçevesinde oluşan değer yargı ve imajların gerçekle tutarlılığını sınama olanağını bulamadıkları söylenebilir. Yunanlıların Türklere oranla daha fazla diğer ülke insanı ile -bir Türk  ile- tanışmış olmasında Yunanistan’da yaşayan Türklerin daha fazla olmasının payı olsa gerek. Gerçekten de bu tanışmanın, % 10 oranında komşuluk ilişkilerinde, % 10 daha önce Türkiye’de yaşamış olmalarından, % 8 mesleki iş ilişkilerinden, % 6 arkadaşlık dolayısıyla olduğu belirtilmektedir.

Diğer yandan, ankette komşu iki ülke arasında bazı çatışmaların yaşanmış olduğu belirtilerek, günümüzde Türk ve Yunan halklarının birbirlerine karşı ne ölçüde düşmanlık besledikleri sorulduğunda, Türklerin % 45’i Yunanlıları ve Bulgarları (% 46) aynı oranda düşman olarak gördüğünü belirtmektedir; buna karşın Yunanlıların % 38’i Türkleri düşman olarak gördüklerini belirtmiştir. Buna karşın ankete katılanların düşmanlık kavramına yükledikleri anlam ve dayandırdıkları gerekçelerin sübjektif ve tartışılabilir nitelikte olduğu göz ardı edilmemelidir. Diğer yandan, ankete katılanlara, diğer ülke halkına ne ölçüde güven duydukları sorulduğunda, Türklerin  % 5’i Yunanlıları güvenilir bulurken Yunanlıların % 27’si Türkleri güvenilir olarak gördüklerini belirtmektedirler.

Bu bağlamda, ankete katılanlara Türk-Yunan ilişkileri hakkında edinmiş oldukları bilgilerin kaynağı sorulduğunda ise, kitle iletişim araçlarının ilk sıraları aldığı görülmektedir. Türklerin bu soruya vermiş olduğu cevaplara göre oransal sıralama; % 3 okul, % 14 arkadaşlık/yakın çevre, % 48 basın, % 47 radyo, % 79 televizyon, % 6 hükümet açıklamaları şeklinde olmuştur. Yunanlıların vermiş oldukları cevaplara göre ise; % 1 okul, % 16 arkadaşlık/yakın çevre, % 56 basın, % 27 radyo, % 84 televizyon, % 10 hükümet açıklamaları diğer ülke ile olan ilişkiler hakkında bilgilere kaynaklık etmektedir.

Ancak, ankete katılanlara iki ülke arasındaki ilişkiler hakkında edinmiş oldukları bilgilerin yeterli olup olmadığı sorulduğunda, yalnızca Türklerin % 32’si ve Yunanlıların % 30’u bu soruya olumlu karşılık verirken, Türklerin % 43’ü, Yunanlıların % 50’si olumsuz yanıt vermiştir. Edinilen bilgilerin  güvenilirliği bakımından da ilginç bir durumla karşılaşılmaktadır. Türklerin % 41’i edindiği bilgilerin yeterli, doğru ve güvenilir olduğunu % 23’ü ise yeterli, doğru ve güvenilir olmadığını belirtmesine karşın aynı soruya Yunanlıların % 29’u olumlu yanıt verirken, % 49’u edindikleri bilgilerin yeterli, doğru ve güvenilir olmadığını belirtmişlerdir.

Diğer yandan, Türk-Yunan ilişkileri konusunda diğer ülke insanın yeterli ölçüde bilgilendirilip bilgilendirilmediğine ilişkin bir soruya verdikleri yanıta göre; sadece Türklerin % 7’si Yunanlıların % 26’sı diğer ülke insanının Türk-Yunan ilişkileri konusunda bilgilendirilmesinin yeterli olduğu kanısını taşımıştır. Ancak bu soruya olumsuz yanıt verenlerin oranı sırasıyla Türkler için % 25 Yunanlılar için % 50 olmuştur.

Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin niteliği hakkında sorulan soruya Türklerin % 35’i Türk-Yunan ilişkilerinin üçüncü tarafların davranışlarından etkilendiği yanıtını verirken aynı soruya Yunanlıların % 75’i üçüncü ülkelerden etkilendiği yanıtını vermiştir. İki ülke arasındaki ilişkilerin bütünüyle ikili nitelikte olduğu kanısını taşıyanların oranı ise, sırasıyla Türkler için % 35, Yunanlılar için ise % 11’dir. Türklerin % 72’si, Yunanlıların % 92’si iki ülke arasındaki ilişkilerin ABD’nin davranışlarından etkilendiğini düşünmektedir.

Ankete katılanlara son beş yıl içerisinde Türk-Yunan ilişkilerinin nasıl bir yönelim içerisinde olduğu sorulduğunda Türklerin % ‘si ilişkilerin daha dostane, % 61’inin daha az dostane/düşmanca olduğu kanısını ileri sürmüştür. Yunanlılar için bu oranlar sırasıyla, % 13 ve % 41’dir. Son beş yıl içerisinde ilişkilerin niteliğini koruduğu kanısında olanların oranı ise her iki ülke için de % 32’dir.

Bunların yanı sıra, her iki ülke halklarının diğer ülkeye karşı hangi duygular içerisinde olduğu sorusunda verdikleri cevaplarda Türklerin % 35’i Yunan halkının Türkiye’ye karşı düşmanca duygular beslediğini, % 21’i Yunan halkının Türkiye’ye karşı tarafsız duygular içinde olduğunu, % 32’si ise Yunan halkının Türkiye’ye karşı dostça duygular beslediği kanısında olduğunu söylemiştir. Aynı sorulara Yunanlıların verdiği cevaplara göre, % 34 oranında Türk halkının Yunanistan’a karşı düşmanca duygular beslediği, % 21 tarafsız duygular beslediği, % 34 dostça duygulara sahip olduğu belirtilmiştir. Ek olarak, ankete katılan Türklerin % 11’i, Türk halkının Yunanistan’a karşı düşmanca, % 25’i tarafsız, % 51’i dostça duygular içerisinde olduğunu belirtmesine karşın; ankete katılan Yunanlıların % 29’u Yunan halkının Türklere karşı düşmanca duygular içerisinde olduğunu, % 28 tarafsız olduğunu, % 38 oranında da dostça duygular içerisinde olduğunu dile getirmişlerdir.

Türkiye ve Yunanistan’ın iki ülke arasındaki sorunların çözümüne katkıları sorulduğunda; ankete katılan Türklerin % 1’i Yunanlıların % 67’si Türklerin daha fazla katkıda bulunduğunu dile getirirken her iki ülkenin eşit katkıda bulunduğu görüşünde olanların oranı % 10, taraflardan hiçbirisi çözüme katkıda bulunmuyor görüşünde olanların oranı ise % 7 olmuştur. Ankete katılan Yunanlıların aynı soruya verdikleri cevap ise; sırasıyla, Yunanlılar % 66, Türkler % 1 her ikisi de eşit katkıda bulunmaktadır % 8, hiçbiri katkıda bulunmuyor görüşünde olanların oranı ise % 13 olmuştur.

Diğer yandan, hükümetler bağlamında, tarafların birbirlerine karşı hangi duygular içerisinde oldukları sorulduğunda; ankete katılan Türklerin % 66’sı Türk Hükümeti’nin, Yunanistan’a karşı dostça davranışlar içerisinde olduğunu söylemiş, düşmanlık duymaktadır diyenlerin oranı % 6, tarafsızdır diyenlerin oranı % 17 olmuştur. Aynı soruya, Yunanlıların % 35’i Yunan Hükümeti’nin Türkiye’ye karşı dostça davrandığını söylerken, % 33’ü tarafsız olduğunu, % 19’u da düşmanca davranış sergilediğini  ileri sürmüştür. Ankete katılan Türklere, Yunan Hükümetinin Türkiye’ye karşı nasıl davranmakta olduğu  sorulduğunda, % 3 dostça, % 6 tarafsız, % 75 oranında ise Yunan Hükümeti’nin Türkiye’ye karşı düşmanca davrandığı kanısı ileri sürülmüştür. Yunanlılara Türk Hükümeti’nin Yunanistan’a karşı tavrının nasıl olduğu sorulduğunda ise; % 3 dostça, % 8 tarafsız, % 77 düşmanca davranmakta olduğu cevabı verilmiştir. Gelecek beş yıl içinde iki ülke arasında bir savaş tehlikesinin olup olmadığı sorusuna Türklerin ve Yunanlıların % 23’ü olumlu yanıt verirken Türklerin % 36’sı, Yunanlıların % 49’u bir savaş tehlikesinin olmadığı yanıtını vermiştir.

Bu bağlamda, Türkiye ve Yunanistan’ın izlemekte oldukları dış politika yaklaşımlarına ilişkin olarak, Türklerin % 50’si Lozan Antlaşması’na uygun ve barışçıl bir dış politika izlemekte olduğu kanısını dile getirmiştir. Buna karşın, Yunanlıların % 64’ü Türkiye’nin yayılmacı bir dış politika izlediğini belirtmiş, % 5 oranında ise, Türklerin Lozan Antlaşması’na uygun ve barışçıl bir dış politika izlemekte olduğu kanısını dile getirmiştir. Bu konuda fikrinin olmadığını belirtenlerin oranı ise Türkler için % 44, Yunanlılar için % 31 olmuştur.

Anket sırasında Türk ve Yunan halklarının birbirlerini hangi karakteristik özellikleriyle tanıdıkları saptanmaya çalışıldığında ise, gerçekte halkların birbirlerini yeterli/doğru tanımadıkları, diğer halk hakkında bilgi sahibi olmadığı gerçeği daha da belirginleşmektedir. Örneğin; anketi cevaplandıran Türklerin, Yunanlıların karakteristik özelliklerine ilişkin olarak verdikleri olumlu ya da olumsuz cevapların oranı soruyu yanıtsız bırakma oranından daha az olmuştur. Ankete katılan Türkler, Yunanlıların kişisel/karakteristik özellikleri hakkında büyük  oranda herhangi bir fikir sahibi olmadıklarını söylerken; Yunanlılar Türkleri, yemek içmekten hoşlanan, sade, cömert, dindar, ev ve toprak sahibi olmayı seven, çocuk sahibi olmayı arzulayan kişiler olarak gördüklerini belirtmişlerdir. Bunun yanı sıra; Türklerin çağdaş, kültürlü, ve uygar olmadığı vurgulanmıştır.

Türklerin/Yunanlıların yaşam tarzları sorulduğunda; ankete katılan Türklerin % 59’u Yunanlıları bütünüyle kendine has bir kültüre sahip olarak, % 23’ü Batı Avrupalı, % 9’u Akdenizli, % 4’ü Doğu Avrupalı, % 1’i Arap toplumlarına yakın olarak gördüklerini belirtmişlerdir. Buna karşın, Yunanlıların % 30’u bu konuda bilgi sahibi olmadıklarını ileri sürmüş olmakla birlikte, % 26 oranında Türkleri Arap toplumlarına yakın, % 22 Doğu Avrupalı, % 15 bütünüyle kendine has bir kültüre sahip, % 3 Batı Avrupalı, % 4 Akdenizli olarak gördüğünü belirtmiştir.

İki ülke halkları arasındaki benzerlik sorulduğunda ise, bu konuda da Türkler bakımından olumlu/olumsuz cevaplar yerine ağırlık büyük oranda bu konuda bilgi sahibi olmadığı noktasında toplanmaktadır. Bilgi sahibi olunmadığı seçeneği bir yana bırakıldığında ise, iki ülke arasındaki benzeşmenin yoğunlaştığı nokta bu ülkelerin mutfak kültürü ve yiyecekleri olmaktadır. Bununla birlikte, dile getirilmesi gereken genel bir kanı; her iki ülkede de Osmanlı dönemi birlikteliğinden etkilenerek gerek Türklerin gerekse Yunanlıların özellikle mutfak kültürü, eğlence, müzik anlayışları, aile kurumuna bağlılıkları bakımından büyük oranda benzerlik gösterdikleridir.

Diğer yandan,  iki halk arasında ayrımcılığın benzerliklerden fazla olması, kurulacak yeni ilişkilerin sağlam bir zemine oturtulmasını da güçleştirecek niteliktedir. Bu bağlamda, ankete katılan Türkler ağırlıklı olarak bir Yunanlı ile; evlenmek, komşu olarak yaşamak, Yunanistan’da tatil geçirmek, ticari ilişkiye girmek ve arkadaş olmak gibi her türden sosyal ilişkiye karşı olumsuz gözle bakarken Yunanlıların büyük çoğunluğu bir Türkle evlenmenin dışında yukarıda sıralanan türden sosyal ilişkilere olumlu yaklaşmıştır.

Bu arada, anket sonuçları çerçevesinde bakıldığında, Türk ve Yunan halklarının karşılıklı olarak birbirleri hakkında bilgileri elde ediş şekilleri ve kaynakların sıralaması bazı ilginç sonuçlar ortaya çıkarmaktadır. Halkların birbirleri hakkındaki bilgileri ve yargıları edinme sırasında okulun bu denli gerilerde kalmış olması gerçekte, ankete cevap verenlerin bu konuda sübjektif davranışlar sergilemekte olduklarını göstermektedir. İki ülke arasındaki uyuşmazlık konularına ilişkin olarak televizyon, radyo ve basın gibi kitle iletişim araçlarının vermiş olduğu haberlerin kişilerin bilinçlerinde yaratmış olduğu çağrışım ve imaj her şeyden önce kişinin algılama yetilerine bağlı olarak değişim göstermektedir. Buna bağlı olarak, kişilerin karşı ülkeye ilişkin haber ve bilgi akışını hangi şekilde elde etmiş oldukları olayın bir başka yönünü oluşturmaktadır. Nitekim, elde edilen bilgilerin yorumlanması ve kişinin yeni bir yargıya ulaşmasında temel eğitim sırasında okulda edinmiş olduğu bilinçlenme örtülü bir rol oynamaktadır. Bununla beraber, ilerleyen dönemlerde kişinin almış olduğu eğitimin nitelik olarak değişim göstermesiyle birlikte, kişinin halklar ve ülkeler hakkındaki değer yargılarını, imajını etkileyebilecek bir dizi olay ve/veya kaynağın da varlığı söz konusu olabilir. Bu nedenle, kişilerin diğer ülke hakkındaki bilgi ve haberleri elde edişleri hangi kaynak aracılığı ile olursa olsun, bu haberlerin yorumlanması ve bu konuda bir kanının oluşabilmesi, kişinin bilinç düzeyine bağlı bir konu olmakla birlikte, kişinin birbiriyle ilintili değişik kaynakların etkisinde kalarak kanısını oluşturması nedeniyle, bu kaynaklardan hangisinin daha etkin role sahip olduğunun belirlenmesi sübjektif bir yaklaşım oluşturmaktadır. Kaldı ki, anketi cevaplayanlardan pek çoğu, kitle iletişim araçlarının ve politikacıların karşılıklı olarak iki ülke arasındaki ilişkiler konusunda bilgi akışında taraflı davrandıkları ve haberleri gerçek yönleriyle yansıtmadıkları düşüncesini taşımaktadırlar.

Bütün bunlardan sonra, iki ülke halkının birbirleriyle olan ilişkilerinde karar alıcıların ve kitle iletişim araçlarının büyük bir etkiye sahip olduğu görülmektedir. Özellikle, ulusal hükümetler düzeyinde ya da bir başka deyimle devletler düzeyinde sürmekte olan görüş ayrılığı ve çıkar çatışması, halkın, sıradan insanın günlük yaşamını doğrudan ilgilendiren, bu yaşamda ani ve köklü değişimler yaratabilecek olayların gündeme gelmesi durumunda ilgi çekici olabilmektedir. Bir yandan temel eğitim sırasında, karşı ülke ve halklarına ilişkin olarak öğretilen ve kişilerin bilinçaltında yer eden değer yargıları ve imajlar, diğer yandan bunların örtük etkisi altında oluşan algılamalar, özellikle iki ülke arasında hükümetler düzeyinde de desteklenen dostluk, barış ve işbirliği dönemlerinde, kişilerin günlük yaşamında doğrudan etkili sonuçlar doğurmaktan uzak kaldığı için, fazla dikkat çekmemektedir; buna karşın, iki ülke arasında uzlaşmazlıkların ortaya çıktığı ve ulusal hükümetlerin bu uzlaşmazlıkları çözme çabalarında başarısız kaldığı dönemlerde, iki taraf arasında doğrudan bir çatışma riski ortaya çıkmaktadır. Sıradan insanların günlük yaşamında değişiklik yaratabilecek bir ortam söz konusu olmakta ise, değişikliğin sorumlusu olarak görülen diğer ülkeye ilişkin olarak kişilerin bilinçaltında yer etmiş olan olumsuz imaj  ve önyargıların canlanmasına yol açmaktadır. Dolayısıyla, hem karar alıcıların davranışları hem de televizyon, radyo, basın gibi kitle iletişim araçlarının yayınları, sıradan insanın algılamalarını etkilemekte ve kişiler anket sonuçlarında da belirtilmiş olduğu gibi, yanlış ve tek taraflı olarak niteledikleri bu haberleri ancak, değişik kaynaklardan elde edebilecekleri bilgilerle karşılaştırdıkları ve algıladıkları bilgileri geçmişte edindikleri önyargı ve imajlardan arındırarak değerlendirebildikleri ölçüde sağlıklı bir yoruma varabileceklerdir.

Diğer yandan, bu türden bir yaklaşımın her zaman tam olarak başarılabildiğini söylemek de pek olası görünmemektedir. Gerçekten de Türkiye ve Yunanistan arasındaki sorunlara ilişkin olarak hemen her hükümetin farklı bir öncelikle konuya eğilmesi ve değişik bir çözüm yöntemi uygulamaya çalışması, iç politika açısından  partiler arasında da bir eleştirel ortam ortaya çıkardığından, kişilerin bu eleştirel ortam içerisinde hükümet ve muhalefet arasında çıkan tartışmalardan sağlıklı bir bilgi elde edebilmesi ve olayları bunların etkisinde kalmadan algılayabilmesi oldukça güç olmaktadır.

Ayrıca, bir başka açıdan, Türkiye ve Yunanistan arasındaki uzlaşmazlık konularına ilişkin olarak her iki ülkede de ulusal kamuoyunun kendi hükümetlerinin  (büyük bir olasılıkla, karşı ülkenin hükümetinin de) uygulamakta olduğu dış politika yaklaşımından pek de emin olmaması ve bu konuda hem karar alıcıların hem de kitle iletişim araçlarının önyargılı ve tek yanlı/yanlış haberler vermekte olduğu kanısını taşımakta oluşu gerçeği, ulusal düzeyde siyasal karar alıcıların seçmen kitlelerin ya da daha genel bir deyişle, bir bütün olarak kamuoyunun çıkar ve tercihlerini ne ölçüde dikkate aldıklarını tartışma gündemine getirmektedir.

Bir başka deyişle; iki ülke arasındaki uzlaşmazlıkların çözümünde siyasi karar alıcılar, kamuoyunun çıkar ve görüşlerini ne ölçüde dikkate almakta ve dış politika alanında, Türkiye ve Yunanistan arasındaki sorunlara ilişkin kararların alınması süreci içerisinde, seçenekler arasında yapacakları tercihlere yansıtmaktadır?

Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin yönelimi bakımından sorunlara sağlıklı bir çözümün bulunamaması ve iki ülke arasındaki gerginliğin giderek süreklilik kazanmaya başlaması ve her iki ülkede de kanıksanmaya başlaması, bir takım kuşkuları ortaya çıkarmıştır. Bir yandan kitle iletişim araçlarının iki ülke arasındaki uzlaşmazlık konularında ortaya çıkan gelişmelere ilişkin olarak vermiş olduğu haber ve yorumlarda önyargılı, tek yanlı ve yanlış haber vermekte olduğu kanısının bulunması, diğer yandan da politikacıların yapmış olduğu açıklama ve yorumların güvenilirliğinin kuşkulu görülmesi, bu kez ortaya siyasi iktidar ile kamuoyu arasındaki kopukluğu çıkarmaktadır. Gerek Türkiye gerekse Yunanistan’da toplumun bir kesiminin ya da en azından aydın kesimin iki ülke arasındaki uzlaşmazlıkların giderilmesini ve barışın, işbirliğinin yeniden kurulmasını istemesine karşın siyasi karar alıcıların bu görüşü dikkate alırken zorunlu olarak dikkatli davrandıkları görülmektedir.

Gerçekten de, her iki ülkede de özellikle aydın kesimin öncülüğünde kurulan Abdi İpekçi Dostluk ve Barış Ödülü ve Türk-Yunan Dostluk Derneği gibi örgütlerin izledikleri barışçıl yaklaşımlar, toplumun fanatik ulusçu kesimleri tarafından yöneltilen sert eleştirilerle karşılaşmaktadır. Hatta kitle iletişim araçları ve siyasilerin bir bölümü bu türden girişimleri “ulusal davaya, çıkarlara ihanet” olarak değerlendirebilmektedir. Yunanistan Dışişleri Bakanı G. Papandreu’nun Batı Trakya’da yaşayan Türk azınlığın etnik kimliklerini tanımaya ilişkin açıklamaları Yunanistan’da farklı tepkilere neden olmuştur. Papandreu’ya göre, “Soğuk Savaş döneminde Yunan Hükümetleri’nin Batı Trakya’daki azınlığı ‘Türk azınlık’ olarak tanımladıklarını hatırlatarak sorun onların Türk azınlık olarak tanımlanması değil. Önemli olan onların kendilerini Yunan vatandaşı olarak hissetmeleri ve sınırlarımızın da güvence altında olmasıdır.”

Buna tepki gösteren Yunan basınından Etnos Gazetesi’nde yer alan bir yazıda şu görüşlere yer verilmiştir; “Bu adam Dışişleri Bakanlığı’nda uzun süre kalabilir mi? Hepimiz biliyoruz ki, Yunan paranoyası bu adamın uzun süre bu görevinde kalmasına engel olacaktır. Hepimiz Yunan basınının ve devletinin negatif ruh haline şahit olduk. Bu duygu Yunan devletinin yazılmamış milli siyaset belgesidir.” Elefteros Tipos Gazetesi’nde ise, “Ankara hizmetlerinden dolayı Yorgo’ya teşekkür ediyor. Papandreu, Müslüman azınlığa Türk azınlık hakkını tanıdığını ima ederek komşumuzun kahramanlar listesine girdi.” [54]

Dolayısıyla, bir yandan ülkeler arasındaki uzlaşmazlıklar sürerken diğer yandan da her iki ülke karar alıcıları da çözümsüzlüğün sorumlusu olarak karşı tarafı göstermeye çalışmakta, kitle iletişim araçlarının bir kısmı da buna yardımcı olmaktadır. Böylece Türk-Yunan ilişkilerinde sürekli bir imaj yaratma mücadelesi ve algılama sorunu yaşanmakta, bu ise sürekli bir güvensizlik ve kuşku ortamı doğurmaktadır.

Türkiye ve Yunanistan arasındaki uyuşmazlıkta halklar açısından olduğu kadar siyasiler açısından ad ulusal kişiliklere ilişkin imaj ve algılamaları değiştiren olay ise iki ülkede kısa aralıklarla  yaşanan deprem felaketleri olmuştur. Deprem felaketi ardından halkların birbirlerinin acılarını sarmak için gönüllü yardımlarda bulunması ilerleyen dönemde hükümetlerin uzlaşması için gereken diyalog ve esneklik için uygun ortamı yaratmıştır. Bununla birlikte, her iki ülkede de depremin yaratmış olduğu yakınlaşmanın ulusal politikalarda taviz verildiği şeklinde yorumlanıp yorumlanmayacağı kuşkusuna da yol açmıştır. Buna rağmen, ılımlı yakınlaşma sağlanabilmiştir.

17 Ağustos 1999 tarihinde Türkiye’nin İzmit, Adapazarı, Yalova, Gölcük, İstanbul, Eskişehir ve Bolu’yu içerisine alan bölgelerinde yaşanan deprem felaketi sırasında DSP/ANAP/MHP koalisyon hükümetinde görev yapan Sağlık Bakanı O. Durmuş’un sergilemiş olduğu ırkçı/fanatik milliyetçi yaklaşım Türk kamuoyundan olduğu kadar dünya kamuoyundan da tepki çekmiştir.[55] Sağlık Bakanı özellikle Yunanistan, Rusya, Ermenistan, İtalya, İngiltere, Fransa ve İsrail’den Türkiye’ye gönderilen insani yardım malzemeleri ve teknik personelin yapmış olduğu çalışmaları küçümseyen ve reddeden açıklamalar yapmıştır. Örneğin, Yunanistan’ın kampanyalarla toplamış olduğu taze kan ve plazmaların Türkiye’ye gönderme önerisi Bakan tarafından “saklayacak soğutucumuz yok” gibi bir gerekçeyle geri çevrilmiştir.[56] Buna karşın deprem felaketi sırasında gerek Türk gerekse Yunan kamuoylarında iki ülke arasındaki uyuşmazlık konularını geri plana iterek insani dayanışma duygularının göz önünde tutulduğu yakınlaşma ve destek mesajları görülmüştür. Deprem felaketinin ilk gününden itibaren Yunanistan’da Türkiye’deki felaketzedelere yardım kampanyaları başlatılmış ve Yunanistan hükümeti acil yardım olarak arama-kurtarma ekibi, “doktor ve hastabakıcılarla birlikte 200 çadır, 1000 battaniyenin ve her türlü malzemenin yer aldığı 12 ton yardım”ı Türkiye’ye göndermiştir.[57] Bu arada Yunan basınında yer alan haber ve yorumlarda insani yaklaşımlar Türk kamuoyunda ilgi ile izlenmiş ve takdir toplamıştır. Eleftherotipia Gazetesinde Anna Stergiou’nun yazmış olduğu “Düşmanın Istırabı Ağlattı” başlıklı yazı bu bakımdan ilgi çekici bir örnektir. “Aile, okul, askerlik... Tüm bu kurumlardan geçen biz Yunanlılar, bir dizi tarihi ve siyasi örnekleriyle birlikte Türkler’in bize düşman olduğuna inandırıldık ve kin duyguları besledik. Ancak nasıl  oluyor da bu asırlarca süren kin ve rekabet dolu duygular bir gün içinde silinip gidiveriyor. Düşman bir gecede dost oluveriyor.

Bugünlerde hepimiz hislerimizle boğuştuk. Ağladık, duygulandık, üzüldük. Asırlık kin duyguları adeta yok oluverdi. Bu insanlık hislerimizin  varlığını adeta bilmiyorduk. Birdenbire keşfettik. Türkler’i enkazdan çıkarılırken gördüğümüzde kendimizi gözyaşı dökerken yakaladık. Ki bu analar belki günlerden bir gün olası bir Türk –Yunan savaşında çocukları için gözyaşı dökeceklerdi. Ama ne var ki deprem tanrısı millet, milliyet tanımıyor.

Depremzedelerin çığlıklarını duyduğumuzda midemize bir yumruk yemiş gibi olduk. Yoksulluk ve acının tanrısı yoktur. Bu yüzden Türk depremzedelerin ağıtlarına biz de eşlik ettik. Bizim insanımızmış gibi ağıt yaktık. Yıllardan bu yana silahlanma için harcadığımız milyarlar meğer felaketleri önlemiyor, mutluluk getirmiyormuş. Tam aksine bu müsriflik, bu gibi doğa afetlerinde ağzımızda garip ve acı bir tat bırakıyor”.[58] Deprem sırasında halklar arasında dayanışma duygularını değerlendiren Papandreu, “İki halk arasında dayanışma hisleri depolanmıştı, deprem nedeniyle su yüzüne çıktı, ülke liderleri bunu gözardı edemez” demiştir.[59] Türkiye’ye AB tarafından yapılacak insani yardımlar konusunda Yunanistan’ın nasıl bir politika izleyeceği sorun olmuş, insani yardımlar ile vetolar arasında bir koşullu ilişki yaratılmaması gerektiği üzerinde durulmuştur. [60]

7-8 Eylül 1999 tarihinde Atina’da yaşanan deprem sırasında ise, Türkiye’den arama kurtarma faaliyetlerine katılacak 20 kişilik AKUT (Arama ve Kurtarma Derneği) ekibi Genelkurmay Başkanlığı, İçişleri Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı’nın koordinesiyle Türk Hava Kuvvetleri’ne ait CN-235 CASA tipi bir uçakla Atina’ya gönderilirken Cumhurbaşkanı ve Başbakan Yunanistan’a geçmiş olsun mesajları göndermişlerdir. Bu durum Yunanistan kamuoyunda takdirle karşılanmıştır.[61] Depremler sırasında dayanışma duygusunu pekiştiren, sivil girişimler ve bu girişimler çerçevesinde iki ülke gönüllülerinin oluşturdukları AKUT ve EMAK  arama kurtarma ekipleri, Türk – Yunan Dostluğu adına, Abdi İpekçi Barış Ödülü Özel Ödülü ile ödüllendirilmişlerdir. Bu arada 9 Eylül’de kutlanan İzmir’in “düşman” işgalinden kurtuluş törenlerinde ise, temsili kurtuluş sahneleri canlandırılmamış, Yunan askerinin süngülendiği sahneler yaşanmamış, aksine Türk – Yunan dostluğu dile getirilerek, Yunanistan’dan “dostumuz ve komşumuz” diye söz edilmiştir.[62] Deprem sonrası diplomatik yakınlığın artması ise, basın tarafından “deprem diplomasisi” olarak adlandırılmıştır; “Sismik hareketler, iki ülkeyi ayırdığı gibi yakınlaştırdı da... Bir zamanlar bu geminin [SİSMİK I] Çanakkale Boğazı’ndan çıkması bile iki ülkenin sallanmaya başlamasına neden oluyordu. Şimdiki sismik hareketler ise Ege’de gerginliğe yol açmak bir yana, yumuşama ve dostluk ortamına yol açtı.”[63]



[1] Bu ulus yaratma çabası beraberinde “biz” ve “öteki” sorununu ve bir tür grup/toplum önyargısını ortaya çıkarmıştır. Tekeli’nin de belirttiği gibi; “ ‘Biz’ ve onun karşısında ‘öteki’nin yaratılması bir toplumsal süreçtir... Grup önyargısı bir grubun üyelerinin bir başka grup ve üyeleri hakkındaki ortak önyargılarıdır diye tanımlanabilir. Genellikle de olumsuzluk yüklüdürler... Özellikle yeni gelişen mikro milliyetçilikler, varlıklarını, geçmişte kaybeden taraf olmaya dayandırdıklarından, yarattıkları yeni kimlikleriyle bir eşitlik talebinde bulunmuş oluyorlar, ama kendi ötekilerini yaratırken onu değiştirme olanağını da yitiriyorlar, onu belli bir biçimde korumuş oluyorlar.” Buradan yola çıkıldığında   ise, uluslaşma sürecinde çatışmanın yerini uzlaşma  ve işbirliğinin almasını sağlayacak öge olarak “biz” ve “öteki” arasındaki birlikteliğin bir tür zorunluluk olduğunun anlaşılması gerekmekte. “ ‘Öteki’nin olmadığı bir toplum arayışı anlamsızdır. Anlamlı olan arayış bir toplumda çatışma yaratmayan, dışlayıcı olmayan ‘öteki’ anlayışlarının nasıl kurulacağıdır. Burada da anahtar kavram, ötekileri yaratan bizlerin bir üstünlük iddiası taşımamalarıdır. Bizler ve ötekiler hiçbir biçimde üstünlük ima etmeyen farklılıklar üzerinde kurulduğunda, ya da, içten ve dıştan sürekli olarak eleştirilerek üstünlük iddialarından arındırılarak sadece farklılıklara indirgendiğinde, bir sorun kalmayacaktır.” İlhan Tekeli, Tarih Yazımı Üzerine Düşünmek, Ankara: Dost Kitapevi Yayınları,  1998, ss.87-88.

[2] Tarih kitaplarında ulusal kimliğin yaratılış ve yansıtılış şeklini irdeleyen çalışmalar için bkz,; Etienne Copeaux, “Türk Kimlik Söyleminin Topografyası ve Kronografisi”, Tarih Eğitimi ve Tarihte “Öteki” Sorunu, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt yayınları, 1998, ss.70-84;  Anna Frangoudaki, “Tarih Ders Kitaplarında Ulusal ‘Ben’ ve Ulusal ‘Öteki’,” Tarih Eğitimi ve Tarihte “Öteki” Sorunu, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1998, ss. 96-105;  Gerassimos Kouzelis, “Ulusal Kimliğin Yapısı: Yunan eğitim Sisteminde Öğretmenlerin Ulusal ‘Ben’ ve Ulusal ‘Öteki’ni Temsilleri,” Tarih Eğitimi ve Tarihte “Öteki” Sorunu, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1998, ss. 106-112; Penelope Stathis, “Yunan [ve Türk] Tarih Ders Kitaplarında ‘Ben’ ve ‘Öteki’ İmgeleri,”  Tarih Eğitimi ve Tarihte “Öteki” Sorunu, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1998, ss. 125-133.

[3] H. Millas, Tencere Dibin..., ss. 36-37. Türkiye ve Yunanistan’daki tarih kitapları ele alınırken H. Millas’ın kitabına sıklıkla atıfta bulunulacaktır.

[4] H. Millas, Tencere Dibin..., ss. 36-37.

[5] Niyazi Akşit, Milli Tarih, s. 25’den aktaran H. Millas, Tencere Dibin..., s. 37.

[6] V. N. Kremidas, Yunanlıların Zaman İçerisindeki Sürekliliği, ss. 7-9’dan aktaran, H. Millas, Tencere Dibin..., ss. 24-25.

[7] Selahattin Selışık, Türk-Yunan İlişkileri Tarihi, İstanbul: Kitaş Yay. 1968, ss. 75; 299-300.

[8] A. Büyükas, Roma ve Bizans Tarihi, s. 116’dan aktaran, H. Millas Tencere Dibin..., s. 38.

[9] A. Büyükas, Roma ve Bizans Tarihi, s. 57’den  aktaran, H. Millas Tencere Dibin..., s. 38.

[10] F. Sanır, T. Asal, N. Akşit, Sosyal Bilgiler 5, s. 19’dan aktaran, H. Millas Tencere Dibin..., s. 38.

[11] F. Sanır, T. Asal, N. Akşit, Sosyal Bilgiler 5, s. 19’dan aktaran, H. Millas Tencere Dibin..., s. 39.

[12] F. Sanır, T. Asal, N. Akşit, Sosyal Bilgiler 5, ss. 151-152’den aktaran, H. Millas Tencere Dibin..., s. 39.

[13] F. Sanır, T. Asal, N. Akşit, Sosyal Bilgiler 5, ss. 151-152’den aktaran, H. Millas Tencere Dibin..., s. 39

[14] N. Diyamantopulo, A. Kiryazapulo, Yakın Zamanların Yunan Tarihi 6. Sınıf, ss. 8-9’dan aktaran, H. Millas Tencere Dibin..., s. 40.

[15] F. Sanır, T. Asal, N. Akşit, Sosyal Bilgiler 5, ss.  64, 92, 99’dan aktaran, H. Millas Tencere Dibin..., s. 39

[16] N. Diyamantopulo, A. Kiryazapulo, Yakın Zamanların Yunan Tarihi 6. Sınıf, ss. 11,91,168’den aktaran, H. Millas Tencere Dibin..., s. 40.

[17] H. Millas, Tencere Dibin..., s. 41.

[18] G. Kamateru, Glitsi, Eski Yunan Tarihi, s. 168’den aktaran, H. Millas, Tencere Dibin..., s. 42.

[19] F. Sanır, T. Asal, N. Akşit, Sosyal Bilgiler 5, s. 19’dan aktaran, H. Millas, Tencere Dibin..., s. 42.

[20] G. Kamateru, Glitsi, Eski Yunan Tarihi, s. 43’den aktaran, H. Millas, Tencere Dibin..., s. 42.

[21] N. Diyamantopulo, A. Kiryazapulo, Yakın Zamanların Yunan Tarihi 6. Sınıf, ss.  167-168’den  aktaran, H. Millas Tencere Dibin..., s. 40.

[22] F. Sanır, T. Asal, N. Akşit, Sosyal Bilgiler 5, s. 19’dan aktaran, H. Millas, Tencere Dibin..., s. 42.

[23] F. Sanır, T. Asal, N. Akşit, Sosyal Bilgiler 5, s.27’den  aktaran, H. Millas, Tencere Dibin..., s. 42.

[24] F. Sanır, T. Asal, N. Akşit, Sosyal Bilgiler 5, s.28’den  aktaran, H. Millas, Tencere Dibin..., s. 42

[25] H. Millas, Tencere Dibin..., s. 44.

[26] F. Sanır, T. Asal, N. Akşit, Sosyal Bilgiler 5, s.154’den  aktaran, H. Millas, Tencere Dibin..., s. 44

[27] N. Diyamantopulo, A. Kiryazapulo, Yakın Zamanların Yunan Tarihi 6. Sınıf, ss.  167-168’den  aktaran, H. Millas Tencere Dibin..., s. 45.

[28] H. Millas Tencere Dibin..., s. 96.

* SIC- Latince, metinden aynen alınmıştır anlamında.

[29] F. Sanır, T. Asal, N. Akşit, Sosyal Bilgiler 5, s.154’den  aktaran, H. Millas, Tencere Dibin..., s. 98.

[30] Kostopulo, Avrupa Coğrafyası 5, s. 62’den aktaran, H. Millas, Tencere Dibin..., s. 99.

[31] Bu tür nitelendirmelerin kullanılmakta oluşu, aslında, kamuoyu oluşturmada uygulanan propagandanın da koşullarına uygun düşmektedir; Nitekim, “Propaganda her şeyden önce konuyu basitleştirip,  herkes tarafından kolaylıkla anlaşılabilecek hale sokmaya çalışır... Dost ve düşman, iyi ve kötü bellidir.” Diğer bir kurala göre ise, “Propaganda az sayıda düşünce ile sınırlandırılıp, o az sayıdaki düşünce bıkmaz usanmaz bir biçimde tekrarlanmalıdır... Sürekli duyulan şey, doğruymuş gibi bilinç altına yerleşebilir.” Ahmet Taner Kışlalı, Siyasal Çatışma ve Uzlaşma, Ankara: İmge Yayınları, 1995, s.174.

[32] Joelle Dalegre, “Yunan Düzyazı Edebiyatında Türkler ve Rumlar 1900-1925, Türk-Yunan Uyuşmazlığı, Der. Semih Vaner, İstanbul: Metis Yayınları, 1989 s. 241.

[33] J. Dalegre, “Yunan Düzyazı...,” s. 241.

[34] J. Dalegre, “Yunan Düzyazı...,” s. 241.

[35] J. Dalegre, “Yunan Düzyazı...,” s. 242.

[36] J. Dalegre, “Yunan Düzyazı...,” ss. 242-243.

[37] J. Dalegre, “Yunan Düzyazı...,” ss. 245.

[38] J. Dalegre, “Yunan Düzyazı...,” s. 246.

[39] J. Dalegre, “Yunan Düzyazı...,” s. 246-247.

[40] . Dalegre, “Yunan Düzyazı...,” s. 250-252.

[41] J. Dalegre, “Yunan Düzyazı...,” s. 252.

[42] J. Dalegre, “Yunan Düzyazı...,” s. 252.

[43] J. Dalegre, “Yunan Düzyazı..,” s. 252.

[44] J. Dalegre, “Yunan Düzyazı..,” ss. 253-254.

[45] Baskın Oran, Atatürk Milliyetçiliği, İst. Bilgi Yay. 1990, s. 158.

[46] B. Oran, Atatürk.., ss. 158-159.

[47] J. Dalegre, “Yunan Düzyazı..,” ss. 255.

[48] Avrupa Konseyi’nde Yunanistan’ın izlemiş olduğu politikalar için bkz; Semih Günver, Kızgın Dam Üzerinde Diplomasi, İstanbul: Milliyet Yayınları, 1989.

[49] Oysa Antik Yunan’ın çağdaş Yunan ve Avrupa ile olan kesintisiz bir bağının olup olmadığına ilişkin yoğun bir tartışmanın da yaşanmakta olduğu görülmektedir; Bu bağlamda çağdaş Yunanistan’ın ne denli Antik Yunan’ı temsil ettiği,  üstün olanın Antik Yunan mı yoksa çağdaş Avrupa mı olduğu konuları yeterince açık değildir. Bu bakımdan ele alındığında çağdaş Yunanistan’ın da kimlik konusunda sıkıntılarının olması kaçınılmazdır. “Avrupa Birliği’ndeki hemen tüm ülkelerde, Yunanistan hakkındaki her olumlu ifade Yunan Antikçağı ile bağlantılıdır. Medyada olduğu gibi, öteki Avrupa ülkelerinin resmi temsilcilerinin siyasal söyleminde de Yunanistan ( ya da Yunan olan herhangi bir şey) hakkındaki olumlu ifadeler, yalnızca Antik Yunan ile ilgili olarak kullanılmaktadır. Doğal olarak çoğu Avrupa ülkesinde önemli bir neoklasisizm geleneği vardır. Ancak Yunanistan hakkındaki hemen her  olumlu referansın yalnızca Antik Yunan ile ilgili olması, bu referansların içerdiği karşılaştırmanın gizli mesajını vermektedir. Aslında Yunan Antikçağı’nın önemi ve evrensel değerinden sürekli olarak bahsedilmesi, prestijli geçmiş ile önemsiz bugün arasında bir zıtlığın varlığını sürekli olarak ima etmek suretiyle, kötüleyici bir edeb-i kelam(euphemism) işlevi görür. Zira öteki Avrupa ülkelerinin siyasi liderleri ve gazetecileri, antik geçmişi Yunanistan’ın bugününe oranla üstün görmekle kalmamakta, ayrıca daha ‘uygar’ saymaktadırlar.” A. Fragoudaki, “Tarih Ders Kitaplarında Ulusal..., s.105.

[50] AB üyeliği ve AB kriterlerine uyum konusunda Türkiye’nin olduğu gibi Yunanistan’ında belirgin ölçüde etnik/dinsel kimlik bunalımı içersinde olacağı söylenebilir. Nitekim Yunanistan’da Ortodoks Kilisesi’nin etkin rolü Yunan hükümetinin AB çerçevesinde yerine getirmek zorunda olduğu yükümlülükler söz konusu olduğunda sıkıntılı anlar yaşatmaktadır. Bunun en son örneği Yunanistan’da hükümetin AB’ye uyum doğrultusunda yeni kimliklerde din hanesinin çıkarılmasına karar vermesinin ardından yaşanmıştır. “Dinin siyasetle içiçe olduğu Yunanistan’da güçlerini yitirmekten korkan kilise kurmayları, başta liderleri Başpiskopos Hristodulos olmak üzere Simitis hükümetine ateş püskürerek, ‘Bu karar Elen halkının kimliğini soysuzlaştırma operasyonudur. AB’nin emellerine alet oluyoruz. Yunan halkının Ortodoks kilise ile tarihsel bağları vardır’,” diyerek bu karara karşı propaganda savaşı başlatmışlardır. Taki Berberakis, “Dinsiz Kimlik Kavgası”, Milliyet, 29 Mayıs 2000, s. 20. Son dönemde Yunanistan’da hükümetin uygulamaya çalışmış olduğu azınlıklara yönelik iyileştirme politikasının fanatik Yunanlılar tarafından kolay kabul edilmeyeceğini ve azınlık sorunlarının AB uyum kriterleri çerçevesinde çözümlenmesini güçleştireceğini  söylemek mümkündür. Nitekim Yunanistan Anayasası’nın 3. maddesi hükmüne göre ülkenin dini Ortodoksluk’tur; 13. madde de ise din farklılığının korunacağı hükme bağlanmaktadır. Diğer yandan, başka din ve mezheplerin ülke içinde ibadet yeri açabilmesi için Ortodoks Kilisesi’nin onayı gerekmekte.

[51] Örneğin; Türkiye hakkındaki görüşleri nedeniyle “Türk dostu” olmakla suçlanan ünlü müzik adamı Mikis Teodorakis, Abdi İpekçi Dostluk ve Barış Ödülü ve Türk-Yunan Dostluk Derneği kurucusu Andreas Politakis, ünlü yazar Aziz Nesin ve müzik adamı Zülfü Livaneli bunlardan ilk akla gelenlerdir. Diğer yandan, 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sonrasında muhalefetin Ecevit’e yönelttiği suçlamalardan birisi de, Ecevit’in Türk-Yunan dostluğu üzerine yazdığı bir şiire ilişkin olmuş, Ecevit, kelimenin olumsuz anlamı ile “Yunansever” olarak tanıtılmaya çalışılmıştır.

[52] 17 Ağustos 1999 Düzce/Marmara Depremi’nin ardından Türk ve Yunan halkları arasındaki dayanışmaya koşut olarak 9 Eylül1999 tarihinde İzmir’de yapılan törenlerde ilk kez temsil törenleri anıta sade bir çelenk koyma ile gerçekleştirilmiş ve tören sırasında temsili savaş sahneleri canlandırılırken süngü kullanılmayarak Yunanistan’dan “dostumuz ve komşumuz” diye söz edilmiştir. Bkz; “Süngüsüz Tören”, Hürriyet 10 Eylül 1999, ss.1-32.

[53] Anket sonuçları için bkz; PİAR-GALLUP International, Turkish-Greek Study, Survey No. 8633, (November 1986).

[54] “Bravo Yorgo Kıyameti”, Hürriyet, 30 Temmuz 1999, s.22.

[55] “Ne Diyor Bu Adam”, Hürriyet, 23 Ağustos 1999, s. 9.

[56] Hürriyet, 23 Ağustos 1999; Cumhuriyet, 23 Ağustos 1999

[57] Bu konuda bkz, dönemin Türk basını; 18-19-20-21-22-23 Ağustos 1999 tarihli Cumhuriyet, Hürriyet, Milliyet  gazeteleri.  “Teşekkürler Komşu”, Hürriyet, 21 Ağustos 1999, s. 18.

[58] Stelyo Berberakis, “Yunanlı Dost Gibi Ağlıyor”, Sabah, 20 Ağustos, s. 17.

[59] Taki Berberakis, “Yunanistan’dan Dost Ses”, Milliyet, 26 Ağustos 1999, s. 18.

[60] Basında yer alan haberlere göre, AB, bu çerçevede Avrupa Kalkınma Fonu’ndan 135 milyon Euro, Türkiye – AB yakınlaşma stratejisi  çerçevesinde 15 milyon Euro, Avrupa Yatırım Bankası’ndan 750 milyon Euro ve MEDA ve ECHO fonlarından olmak üzere 900-950 milyon Euro dolayında  fonu deprem yardımı olarak Türkiye’nin kullanımına vermiştir. Murat İlem, “Atina, Vetoya Formül Buldu”, Cumhuriyet, 3 Eylül 1999, s. 11.; Serkan Demirtaş, “İnsanlık Başka Siyaset Başka”, Cumhuriyet, 3 Eylül 1999, s. 11, Ferai Tınç, “Veto Muamması”, Hürriyet, 3 Eylül 1999, s. 18.

[61] Murat İlem, “Atina’da Panik Sürüyor”, Cumhuriyet, 9 Eylül 1999, s. 7. AKUT ve EMAK’ın depremler sırasındaki dayanışma çabaları her iki ülkede takdirle karşılanırken Hürriyet Gazetesi EKUT ve EMAK’ın Nobel Barış Ödülü’ne ortak aday olarak gösterilmesini önermiş ve bu öneri heriki ülke siyasileri tarafından da kabul görmüştür. Bkz; “Destekliyoruz”, Hürriyet, 14 Eylül 1999, ss 1-2.

[62] “Süngüsüz Tören”, Hürriyet, 10 Eylül 1999, s. 1-32.

[63] Kathimerini Gazetesi’nden aktaran, Nur Batur-Maria Sotropa, “Ege’de Deprem Diplomasisi”, Hürriyet, 11 Eylül 1999, s. 20.

Gt News

BELGELER

Ege'de Statü Kuran Antlaşmalar Adaların Statüsüne İlişkin Hukuksal Metinler Mektuplaşmalar CBM Süreci Anlaşmaları Türkiye... [More...]

BERN AGREEMENT BETWEEN TURKEY AND...

BERN AGREEMENT BETWEEN TURKEY AND GREECE (11 November 1976) 1 . The two parties agree that the negotiations shall be frank, thoroughgoing and... [More...]

Report Outlining the Suggested...

Report Outlining the Suggested Confidence Building Measures and Crisis Avoidance Measures Proposed by the CBMs Working Group Introductory... [More...]

İndirilebilir Yeni Yayınlar

Oct.13
Kıbrıs Sorunu, Müzakereler ve Türkiye'nin Açmazı
May.12
Türkiye Cumhuriyeti ile Yunanistan Hükümeti Arasında Akdolunan İkamet, Ticaret ve Seyrüsefain Mukavelenamesi
Apr.12
1 Kasım 1973 Tarihli Resmi Gazete
1 Kasım 1973 Tarih ve 14699 Sayılı Resmi Gazete
Apr.12
18 Temmuz 1974 Tarihli Resmi Gazete
18 Temmuz 1974 Tarih ve 14949 Sayılı Resmi Gazete / TPAO'ya Türk Kıta Sahanlığında Pe...
Apr.12
22 Ekim 1973 Tarihli Resmi Gazete
22 Ekim 1973 Tarih ve 14693 Sayılı Resmi Gazete / Türk kıta sahanlığında petrol arama...
Apr.12
The Speech by Makarios Delivered before the UN Security Council on 19 July 1974
The Speech by Makarios Delivered before the UN Security Council on 19 July 1974

Dedicated Cloud Hosting for your business with Joomla ready to go. Launch your online home with CloudAccess.net.