İKİLİ İLİŞKİLERİN GENEL GÖRÜNÜMÜ

Yazdır

trgr1

İKİLİ İLİŞKİLERİN GENEL GÖRÜNÜMÜ 

Türkiye ve Yunanistan, ulusal bağımsızlıklarını kazanmalarına kadar uzun bir tarihsel birlikteliği paylaşmışlardır.[1] İstanbul’un Türkler tarafından fethinden 19. yüzyılın sonlarına kadar Yunan ulusu, Türklerin egemenliği altında Osmanlı Devleti’nin sosyo-ekonomik yaşantısında olduğu kadar, askeri ve siyasi yaşamında da etkin roller üstlenerek aynı kadere ortak olmuşlardır. Böylesine uzun bir süre birlikte yaşanmış olmasına rağmen, Osmanlı Devleti içerisinde Yunanlıların ulusal kimliklerini koruyabilmiş olmalarının belki de en önemli nedeni, Osmanlı toplumsal sistemindeki yapılaşma olsa gerek. Gerçekten de, fetih esası üzerine kurulmuş olan Osmanlı sisteminde kazanılan yeni topraklar üzerinde yaşayan halklar, Müslüman olan ve olmayan ayrımına tabi tutularak sınıflandırılmış ve ayrımda din ögesi ön planda bulunmuştur.[2]

Osmanlı Devleti’nin azınlıkları dinsel ayrıma tabi tutarak sınıflandırması ve azınlıkları mensup oldukları kiliseler aracılığı ile denetlemesi, kilise yönetimlerinin alacağı kararların Osmanlı yönetiminin garantisi altında uygulanmasına yol açmıştır. Bu yolla azınlıklar üzerinde etkin bir rol üstlenen kiliselerin gücü, Osmanlı Devleti’nin Balkanlar ve Avrupa’da sınırlarını genişletmesine bağlı olarak artmıştır. Özellikle Fener Ortodoks Kilisesi’[3]nin yetki ve haklarının genişletilmesi ve bunların yönetimin etkin garantisi altında bulunması, bir yandan kilisenin dinsel/etnik azınlıklar üzerindeki denetimini artırırken, diğer yandan da ekonomik ve siyasi çıkarlar sağlamak çabasındaki azınlıkların kilise ile işbirliği ilişkilerini sağlamlaştırmıştır.[4]

Osmanlı Devleti’nin azınlıklara yönelik yaklaşımı içerisinde Rum/Yunanlıların ayrıcalıklı konumları, Osmanlı Devleti’nin gerileme sürecine girmesiyle değişim geçirmeye başlamıştır. 1789 Fransız Devrimi’nin yaymaya başladığı vatandaşlık hakları ve ulusçuluk anlayışı, farklı etnik ve dinsel toplulukları bünyesinde barındıran ve üstelik sosyo-ekonomik açıdan gerilemeye başlayan Osmanlı Devleti’nde de etkisini göstermiştir. Bu bağlamda, Avrupa ile yakın ilişkileri bulunan Balkan halkları arasında ulusçu yaklaşımlar yaygınlık kazanmaya başlamıştır.

Yunan kökenli halklar içerisinde ulus bilincinin yerleşmeye başlamasıyla birlikte, Osmanlı Devleti’ne karşı yoğun bir bağımsızlık mücadelesi başlamıştır. Yunan “başkaldırısı”, Osmanlı Devleti’nin Avrupa ve Balkanlardan atılmasında çıkarlarının gerçekleştirilmesi açısından yarar gören İngiltere ve Rusya gibi diğer devletler tarafından da desteklenmiştir. Yunan başkaldırısı, ancak 1830’larda ulusal bağımsızlığın kazanılmasıyla başarıya ulaşabilmiştir.[5]

Böylece, bir yandan Osmanlı Devleti toprak kaybetme sürecini yaşarken, diğer yandan da, Yunanistan’ın genişleme süreci içerisinde olmasıyla ortaya çıkan ve etkileri bakımından günümüzde de yoğun olarak ilişkilerde gözlemlenen bir uyuşmazlığın ilk izleri ortaya çıkmaya başlamıştır.

1830’lardan başlayarak, Osmanlı Devleti’nin Balkanlarda toprak kaybetmeye başlamasıyla birlikte, Yunanistan’la Osmanlı Devleti arasında büyük oranlarda insan değişimleri, göçler yaşanmış ve giderek karşılıklı bir azınlıklar sorunu ortaya çıkmıştır. 1830 yılında hazırlanan Londra Protokolü ile Yunanistan sınırları içerisinde kalan Müslüman toplumunun azınlık hakları garanti altına alınmaya çalışılmıştır.

1912 - 1913 Balkan Savaşları ile birlikte, Osmanlı Devleti’nin toprak kayıplarından Yunanistan sürekli olarak genişleyen taraf olarak kazançlı çıkmıştır. Bu çerçevede yeni kitlesel göçler yaşanırken, azınlıklar sorunu giderek daha derinleşmiştir. Bu bağlamda, Yunanistan’ın dış politikasında uzun dönemli etkileri gözlemlenen “Megali İdea”[6] politikasının bu dönemde hızlı bir gelişme gösterdiği söylenebilir.

N. Svoronos bu gelişmeleri şu şekilde  değerlendirmektedir;“Tüm Avrupa halklarının ulusal mücadeleleriyle sarsılan bir dönemde, Hellen (Yunan) topraklarının ancak bir bölümünün kurtarılmasıyla Hellenlerin ulusal istekleri getirilmiş olamazdı. Böylece, Hellen dış politikasının temel amacı, ülke dışında kalan Hellen topraklarının ele geçirilmesi oldu. Ne ki Hellenizmin sınırlarını saptamak ve de bir devletin isteklerini sınırlandırmak güçtü. Sonuçta, Bizans İmparatorluğu’nu yeniden canlandırmak fikri gelişmeye başladı. Bu Yunanistan’ın uzun yıllar dış politikasına egemen olacak olan “Megali İdea” dedikleri görüştü” [7]

Yunanistan’ın bu yöndeki çabaları, en son olarak, 1919’dan 1923’e kadar devam eden “Küçük Asya” - Anadolu macerası ile kendini göstermiştir. Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan Osmanlı Devleti’ne zorla imzalatılan Sevr Antlaşması’nın[8], Anadolu’nun Ege Kıyılarını Yunanistan’a bırakmasına  dayanarak bu bölgeleri işgal etmeye başlayan Yunanistan’ın bu girişimi, Osmanlı Devleti’nin tasfiyesiyle sonuçlanan  ve Türklerin ulusal bilinçle oluşturacakları bağımsız bir Türk devletinin kuruluş yollarını açmıştır.

Yunanistan ve Türkiye arasında ilişkiler, Türk ulusal kurtuluş savaşı sonrasında farklı bir gelişim çizgisine oturtulmaya çalışılmıştır. Anadolu’da uğramış oldukları ağır yenilgi sonrasında Yunanistan, askeri açıdan olduğu kadar siyasi, ekonomik ve sosyal açıdan da ağır  ve bunalımlı bir dönem içerisine girmiştir. Bu bağlamda, Yunanistan’da “Megali İdea”nın gerçekleştirilmesi olanaksız bir düş olduğu kanısı ulusal liderlere egemen olmuştur.

Savaş sonrası dönemin yöneticileri, 1923 Lozan Barış Antlaşması ile Türkiye ve Yunanistan arasında kurulan dengenin korunmasına özen göstermişlerdir. Gerçi 1930’lara kadar Türkiye ve Yunanistan arasında Lozan Antlaşması’nın gerçekleşmesini tehlikeye soktuğu için çözümü iki ülke arasındaki görüşmelerle sağlanmak üzere ertelenmiş bulunan ahali değişim sorunu üzerinde kesin bir anlaşmaya varılamamıştır ama, her iki ülke de, yeniden bir savaşa yol açabilecek davranışlardan elden geldiğince kaçınmışlardır.

Nihayet 1930’da, iki ülke arasında ahali değişimi konusunda görüş ayrılıkları giderildikten sonra, yakınlaşma çabaları artmıştır. Böylece, Yunanistan ve Türkiye arasında 1930 yılında üç önemli antlaşma imzalanmıştır; Dostluk, Tarafsızlık, Uzlaşma ve Hakem Anlaşması; Deniz Kuvvetlerinin Sınırlandırılması Hakkında Protokol ve İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Sözleşmesi.

İki ülke arasındaki ilişkilerde sağlanan yumuşama ortamı içerisinde geliştirilen dostluk ve işbirliği, bu ülkelerin diğer Balkan devletleri ile olan ilişkilerine de yansımış ve gelecekte kurulacak olan “Balkan Antantı”nın temelleri böylece atılmıştır. Türkiye Başbakanı İ. İnönü’nün Yunanistan’ı ziyareti ise, iki ülke arasında Balkanlarda kurulacak olan dostluk ve işbirliğinin temellerinin atılması için gerekli görüş alışverişinin yapıldığı toplantı niteliğini kazanmış ve Balkan Antantı için bir ön adım olmuştur. Böylece, 1933 yılında iki ülke arasında imzalanan “Samimi Anlaşma Paktı” ile her iki ülke de sınırlarını karşılıklı olarak garanti etmiş ve iki ülke arasındaki bu pakt, Balkanlarda benzer kaygıları paylaşan Romanya, Yugoslavya’yı da harekete geçirerek bu ülkelerin de katıldığı bir ortak pakta dönüşmüştür. 1934 yılı Şubatında, bu dört ülke arasında Balkan Antantı imzalanmıştır. 27 Nisan 1938 tarihinde ise, Türkiye ve Yunanistan arasında 30 Teşrinievvel 1930 Tarihli Türk – Yunan Dostluk, Bitaraflık, Uzlaşma ve Hakem Muahedenamesi ile 14 eylül 1933 Tarihli Samimi Anlaşma Misakına Munzaam Muahedename imzalanmış; bu anlaşma ile Akdeniz’de giderek daha fazla hissedilmeye başlayan İtalyan tehlikesi karşısında iki ülke arasındaki dayanışma kuvvetlendirilmeye, bir saldırı durumunda birbirlerine karşı tarafsızlıklarını korumaya, anlayış ve dayanışma içinde olacaklarına ve birbirlerine siyasal destek sağlamaya karar vermişlerdir.[9]

1930’ların ikinci yarısı, Türk - Yunan ilişkilerinin yeni bir sayfasını oluşturacak gelişmelere sahne olmuştur; İtalya’nın Habeşistan’a saldırmasının Akdeniz’de yaratmış olduğu güvenlik kaygıları, Milletler Cemiyeti’nin İtalya’ya karşı aldığı önlemler, Nyon Konferansı’nda alınan kararların uygulanmasında karşılaşılan güçlükler, Akdeniz’e kıyıdar ülkeler olarak Yunanistan ve Türkiye’nin İtalya ile olan sınırlarından dolayı güvenlik endişesi içerisinde olmalarını ve ittifak ilişkilerini sağlamlaştırmanın yollarını aramalarını gerektirmiştir. İtalya karşısında İngiltere’nin desteğinin sağlanması ise ayrı bir önem kazanmıştır.

1939 yılında İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması ile birlikte, Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkiler yeni bir sürece girmiştir. Balkan Antantı ile ittifak bağları bulunan Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkiler, bu ülkenin 1941 yılı Nisan’ında  Almanlar tarafından işgal edilmesiyle kesintiye uğramıştır. Yunanistan’ın Balkan Antantı’nı imzalarken ileri sürmüş olduğu çekinceler bu ülkenin önce İtalyanlar daha sonra ise Almanlar tarafından işgal edilmesi sırasında Türkiye’nin yardımda bulunmasını önlemiştir.

Savaş döneminde kesilen iki ülke arasındaki ilişkiler, savaş sonrasında yeniden canlanmaya başlamıştır. 1946’da  Yunanistan’da başlayan iç savaşın 1949’da sona ermesiyle birlikte, Türkiye ve Yunanistan, savaş sonrası uluslararası sistemin yeniden yapılanması sırasında kurulan dengede İngiltere ve ABD’nin öncülüğünü yaptıkları Batı sistemi içerisinde tekrar biraraya gelmişlerdir.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında İngiltere’nin, Türkiye ve Yunanistan’ın da içerisinde bulunduğu Yakın ve Ortadoğu’daki müttefiklerine yardımda bulunmak konusunda yeterince istekli davranmaması ve Sovyetler Birliği’nin bölgede bazı yayılmacı isteklerle ortaya çıkması; 1940’ların ikinci yarısından itibaren bölgede ABD’nin askeri, siyasi ve ekonomik etkinliğinin artmasına yol açmıştır. Savaş sonrası dönemde SSCB ile anlaşmanın kolay olmayacağını, hatta imkansızlaşacağını  biraz geç de olsa gören ABD, SSCB etrafında bir çevreleme politikası uygulamayı planlayınca, Türkiye ve Yunanistan, stratejik konumları açısından ABD’nin dikkatini çekmiş ve genelde Batı, özelde ise ABD ve İngiltere’nin bölgedeki çıkarlarının korunması açısından Türkiye ve Yunanistan’ın Batı ile işbirliği içerisine alınması gerekmiştir. Böylece iki ülke de 1947 yılından başlayarak ABD’den, Truman Doktrini olarak adlandırılan bir program çerçevesinde ekonomik ve askeri yardım almaya başlamışlardır. Türkiye ve Yunanistan’ın savaş sonrası dönemde Batı ve ABD yanlısı bir yönelim içerisinde olmaları, iç politikaları açısından da yeni düzenlemelere gidilmesini gerektirmiştir. Nitekim, 1946’dan başlayarak Türkiye, siyasi rejim açısından çok partili demokratik sisteme geçiş için önemli adımlar atmıştır. Yunanistan’da da 1949’da iç savaşın sona ermesiyle birlikte Batı yanlısı, İngiltere/ABD yanlısı bir siyasi rejimin kurulması söz konusu olmuştur. Bu ülkelerde savaş sonrası dönemde ortaya çıkan “Komünizm Paranoyası”, sol düşünceye kapalı ve alabildiğine ABD yanlısı bir yönetimin iktidara gelmesiyle sonuçlanmıştır. ABD ile kurulan bağlar, sonuçta Türkiye ve Yunanistan’ın 1952 yılında Batı bloğunun askeri örgütlenmesi olan NATO’ya kabul edilmelerine zemin hazırlamıştır.

Savaş sonrası dönemin Türk - Yunan ilişkileri açısından 1950’li yıllar ilginç bir görünüm sergilemektedir. İki ülke arasındaki ilişkiler Batı ağırlıklı olarak gelişme gösterirken, ikili düzeyde ileride tırmanma gösterecek olan kimi sorunların iç politikada tartışılmaya başlandığı görülmüştür. Savaş sonrası dönemin Türk – Yunan ilişkilerine getirmiş olduğu en önemli değişikliklerden birisi, hiç kuşkusuz, daha önce İtalya’nın egemenliğinde olan Oniki Adalar’ın 1947 Paris Barış Antlaşması çerçevesinde Yunanistan’a bırakılması olmuştur. Oniki Adalar’ın Yunanistan’a bırakılması ve daha savaş döneminde Kıbrıs’ın Yunanistan’a verilmesi gerektiği yolundaki tartışmaların savaş sonrasında Kıbrıs Rum ve Yunan kamuoyunun gündeminde tutulması, Türkiye ve Yunanistan arasında çıkabilecek bir uyuşmazlığın ilk işaretleri olmuştur.

Gerçekten, Yunanistan’da Türkiye’nin Oniki Adalar’ın Yunanistan’a bırakılması sırasında sessiz kalmış olmasına dayanan ve Kıbrıs Rum toplumunun “Enosis” amaçlı isteklerini öne süren bazı politikacılar, Kıbrıs sorununu uluslararası alana taşıyarak İngiltere’nin Kıbrıs’ı Yunanistan’a bırakmaya zorlayan bir politika izlemesini savunurken, kimi politikacılar, böylesi bir yaklaşımın Yunanistan’ın İngiltere ve daha sonra da Türkiye ile olan bağlarını tehlikeye düşürebileceğini savunmuşlardır. Bu bağlamda, Kıbrıs sorununun uluslararası alanda giderek daha çok tartışılmasına koşut olarak, Yunanistan’ın, Türkiye’ye karşı izlemiş olduğu politikada da farklılıklar gözlenmiştir. Öyle ki, Türkiye’nin Kıbrıs sorununda bir taraf olmasının kabul edildiği 1955 Londra görüşmelerine kadar Yunanistan ile Türkiye arasındaki dostluk ve işbirliği havası, 1950’lerin ikinci yarısından itibaren tamamen tersine dönmüş ve iki ülke arasındaki ilişkiler bozulmaya başlamıştır.

Türkiye ve Yunanistan arasında Kıbrıs konusunda ortaya çıkan görüş ayrılıkları bu ülkelerin Balkanlarda oluşturmaya çalıştıkları karşılıklı dostluk, güven ve işbirliği çabalarını da sekteye uğratmıştır. Özellikle Yunanistan’ın Kıbrıs konusundaki istemlerini açıklaması karşısında Türkiye’nin uzun bir süre Kıbrıs sorununu İngiltere’nin bir iç sorunu olarak görmüş olduğunu açıklaması, Yunanistan’ın Türkiye’ye yönelik yaklaşımını ılımlı yapmış ve iki ülke arasında Balkanlarda kurulacak bir işbirliğinin ilk adımları atılabilmiştir. 1953 yılında Türkiye, Yunanistan ve Yugoslavya arasında Ankara’da imzalanan Dostluk ve İşbirliği Anlaşması, 9 Ağustos 1954 tarihinde Yugoslavya - Bled’de imzalanan bir antlaşma ile Balkan Paktı’na dönüşmüş ve üye ülkeler arasında bir ittifak ilişkisi oluşturmayı amaçlamıştır. Ancak Balkan Paktı’nın ömrü uzun olmamış, önce Yugoslavya’nın pakttan ayrılması ve ardından da Türkiye ve Yunanistan arasında Kıbrıs konusunda görüş ve çıkar ayrılıklarının ilişkileri gerginleştirmesiyle bu pakt çökmüştür.

1955 Londra görüşmeleri sonrasında, Kıbrıs sorununa taraf olan ülkeler arasında Türkiye’nin de yer almasıyla birlikte, Yunanistan ve Türkiye arasındaki ilişkilerin yönelimini belirleyen bir süreç izlenmeye başlamıştır. Bu bağlamda, Türk-Yunan ilişkilerinde önemli bir başka konu olan azınlıklar konusu da iki ülke arasında Kıbrıs konusundaki görüş ayrılıklarının keskinleşmesinden etkilenmiştir. Kıbrıs konusunun her iki ülkede de ulusçu bir yaklaşımla ele alınmasının bir sonucu olarak fanatik gruplar, yapılan propagandalardan etkilenerek azınlıklara yönelik saldırılarda ve baskılarda bulunmuşlardır. Özellikle Londra görüşmeleri sürerken Türkiye’de Kıbrıs konusunda yapılan bir toplantının İstanbul azınlıklarının ev ve işyerlerinin yağmalanması ve tahrip edilmesiyle sonuçlanan saldırı eylemine dönüşmesi, iki ülke halkları arasında geçmişte yaşanan acı anıların tekrar canlanmasına neden olmuştur.

1956’dan başlayarak, 1959-60’lara kadar Türkiye ve Yunanistan arasındaki ikili ilişkilerin gündemini Kıbrıs sorununa bulunacak çözüm arayışları oluşturmuştur. Nihayet 1959 yılında Zürih ve Londra Anlaşmaları ile İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ın garantörlüğü altında Kıbrıs’ta bağımsız bir Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasının karara bağlanması ile iki ülke arasındaki ilişkiler yeni bir boyut kazanmıştır.

Kıbrıs sorununa bu şekilde bir çözümün bulunmasının iki ülke arasındaki gerginliğe son vereceği beklenirken, kısa bir süre sonra, Kıbrıs’ta Rum liderlerin mevcut anayasal düzeni değiştirerek Kıbrıs Türk toplumunun anayasal haklarını sınırlandırmak istemesi ve buna karşı çıkan Türkler üzerinde terör ve baskı uygulamaya başlaması, ilişkilerin yeniden gerginleşmesine neden olmuştur. 1963-64 yıllarından itibaren Kıbrıs Türk toplumunun  sindirilmesi ve yok edilmesi hareketiyle birlikte sürdürülen Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması “Enosis” çabaları, garantör devlet statüsündeki Türkiye’nin, Yunanistan ve Kıbrıs Rum toplumu liderleri ile olan ilişkilerinin sertleşmesine neden olmuştur.

1960’lı yılların ilk yarısından itibaren Yunanistan’da Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması fikrinin yaygınlık kazanması ve olayın bir ulusal dava durumuna dönüştürülmesi, benzer bir gelişmenin Türkiye açısından da söz konusu olmasıyla, her iki ülkede de dış politika stratejilerin bu konu esas alınarak oluşturulmaya başlanmıştır. Özellikle, Türkiye’nin Kıbrıs Türk toplumu üzerinde oluşturulan baskılar karşısında sessiz kalmayarak garantörlük statüsünün kendisine vermiş olduğu müdahale hakkını kullanmak istemesi, iki ülke arasında ileride Kıbrıs sorunundan kaynaklanan bir savaş olabileceği tehlikesinin ilk işaretleri olarak algılanmaya başlanmıştır.

Kıbrıs sorunu, Türk dış politikasında önemli değişiklikler yaratan bir konu olarak 1960 sonrası dış politikası tercihlerinin değişmesine büyük oranda katkıda bulunmuştur. 1964 yılında Türkiye’nin anlaşmalardan kaynaklanan garantörlük hakkına dayanarak Ada’da Türk toplumuna yönelik imha girişimlerini silahlı kuvvet kullanarak önlemek istemesinin ABD tarafından verilen ünlü “Jhonson Mektubu” ile engellenmiş olması ve Türkiye’nin diplomatik nezaket kurallarını aşan bire üslupla tehdit edilmesi, Türkiye’de yeni bir dış politika sürecinin başlangıcını oluşturmuştur.

1960’lı yıllar, Türkiye ve Yunanistan arasında Kıbrıs sorunundan kaynaklanan bir sıcak savaş riskini taşımıştır. Bu risk, sonunda 1967 yılında Yunanistan’da gerçekleştirilen bir darbe ile iktidara el koyan Albaylar Cuntası’nın desteklemiş olduğu EOKA hareketinin, Kıbrıs’ta 1974 yılında Makarios yönetimini devirerek Enosis’i gerçekleştirmek istemesi üzerine tekrar gündeme gelmiştir.

1974 sonrası dönem, Türk - Yunan ilişkilerinin en yoğun ve karmaşık dönemini oluşturmuştur. 1973 Kasım ayında, iki ülke arasında Ege Denizi kıta sahanlığında Türkiye’nin TPAO’ya petrol arama ruhsatları vermesi ile ortaya çıkan gerginlik, 1974 Haziran ayında ortaya çıkan Kıbrıs bunalımı ile ikinci planda kalmıştır. Kıbrıs Barış Harekâtı’nı izleyen günlerde iki ülke arasındaki uzlaşmazlığı giderecek görüşmelere başlanmış, ancak Kıbrıs sorununda olduğu gibi diğer sorunlarda da ilerleme kaydedilememiştir.

1975 ve 1976 yılları, bir yandan Kıbrıs sorununa toplumlar arası görüşmeler yoluyla çözüm bulunması çabalarına sahne olurken diğer taraftan, iki ülke arasında karasuları ve kıta sahanlığı konusunda yeni krizler yaşanmaya başlanmıştır. Bu krizler, iki ülke arasındaki görüş ayrılıklarının giderilememesiyle daha da derinleşmiş ve taraflar karşılıklı olarak birbirlerini “düşman” olarak görmeye ve ulusal çıkarlarını karşı tarafın “tehditi” altında hissetmeye başlamışlardır.

1980’lere kadar, iki ülke arasındaki ikili ve çok taraflı ilişkilerin özünü sorunlara görüşmeler yoluyla çözüm bulabilme çabaları oluşturmuştur. Her ne kadar görüşmeler sırasında sorunlara adil ve kalıcı bir çözüm yolu bulunamamışsa da iki ülke arasında süren diyalog, karşılıklı gerginliğin azaltılmasında önemli rol oynamıştır. Bu durum 1980’lerden itibaren değişmeye başlamıştır.

1970’lerin ikinci yarısı, Türk dış politikasında oldukça yoğun bir ilişki ağına sahne olmuştur. Bir yandan Türkiye’nin Yunanistan’la olan sorunları sürerken diğer taraftan Kıbrıs sorunun uluslararası boyutlarının getirdiği ABD silah ambargosu, ekonomik yardım isteklerinin şarta bağlanması gibi sorunlar, Türk diplomasisinin gündemini oluşturmaya başlamıştır. Türkiye bir yandan uluslararası ilişkilerinde bu sorunların çözümlenmesi için  yoğun çaba harcarken diğer taraftan da iç politikada istikrarsız bir dönem geçirmeye başlamıştır. Türk - Yunan ilişkilerinde süren çözümsüzlük, Türkiye’nin NATO, AET/AB,  Avrupa Konseyi ve ABD  ile olan ilişkilerinde önemli bir engel olarak karşısına çıkmıştır ve Türkiye uzun süre bu engelleri kaldırabilmek için çaba harcamıştır.

1980’lerin başında, Türk - Yunan ilişkilerinde belirgin bir duraklama yaşanmaya başlamıştır. Türkiye’de 12 Eylül askeri darbesinin yaratmış olduğu antidemokratik ortamda dikkatlerin bir anda iç politika sorunları üzerinde toplanması, dış politika sorunları üzerinde siyasilerin olduğu kadar basın ve kamuoyunun da yeterince etkin olmalarını önlemiştir. Darbe sonrasında kurulan Milli Güvenlik Konseyi’nin almış olduğu kararların alınış şekli ve bunların iç ve dış politika ilişkilerine yansıması, sonradan oldukça yoğun eleştirilerin yapılmasına kaynaklık etmiştir. Türk - Yunan ilişkileri açısından eleştirilen en önemli konu ise, Türkiye’nin ani bir kararla, Yunanistan’ın NATO askeri kanadına dönmesine engel oluşturan ve Türk dış politikası açısından önemli bir koz olarak değerlendirilen vetosunu geri alması olmuştur. Türk Dışişleri Bakanlığı kadrolarının bile haberi olmaksızın alınan kararla Yunanistan’ın NATO’ya dönüşünün gerçekleşmesi ve Yunanistan ile Türkiye arasındaki dengeyi sağlayacağı düşünülerek hazırlanmış olan “Rogers Anlaşması”na Yunanistan’ın daha sonra karşı çıkmış olması, ilerleyen dönemlerde Türk dış politikasını güç durumlara düşürmüştür.[10]

1980 sonrası dönemde Türk - Yunan ilişkilerinde taraflar arasında sorunlara çözüm bulmayı amaçlayan görüşmeler kesilmiştir. Bunda büyük ölçüde, Papandreu  liderliğindeki PASOK Hükümeti’nin Türkiye’ye karşı izlediği yaklaşım etkin olmuştur. Gerçekten de, Papandreu Yunanistan’da hükümeti kurduktan sonra iki ülke arasında yapılan görüşmeler kesilmiş ve yapılan açıklamalarda iki ülke arasındaki sorunlara çözüm bulmak amacı ile yapılacak görüşmelere yeniden başlanabilmesi için bazı ön şartlar ileri sürülmeye başlanmıştır.

Papandreu’ya göre, Türkiye ve Yunanistan arasında başlayacak bir diyalogun ön şartını Türkiye’nin Kıbrıs’taki askerlerini geri çekmesi  oluşturmaktadır; iki ülke arasında diyalog süreci ancak bunun gerçekleşmesinden sonra başlatılabilir. Ege Denizi’ndeki uyuşmazlık konularına ilişkin olarak da Papandreu, Yunanistan’ın egemenlik hakları ve toprak bütünlüğünü ilgilendiren hiçbir konuda Türkiye ile görüşme masasına oturulamayacağını açıklamıştır.

Türkiye ve Yunanistan arasında diyalog çabalarının sekteye uğramasından sonra zaman zaman ilişkilerin gerginleşmesine yol açan olaylar yaşanmış ve ortaya çıkan bunalımlar zorlukla atlatılabilmiştir. Özellikle Papandreu’nun Türkiye  ile Yunanistan arasında süren gerginliği bir iç politika malzemesi olarak kullanarak sık sık Yunanistan’a yönelik bir “Türk tehditi”nin var olduğundan söz etmesi, çıkan bunalımların güçlükle atlatılabilmesine yol açmıştır.

Gerçekten de, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında Yunan kamuoyunda oluşan Türk - Yunan savaşının çıkabileceğine ilişkin korkulu beklenti, zamanla Yunan ulusal birlik ve dayanışmasının katalizörü olmuştur. Öyle ki, 1980 sonrasında ABD üsleri kapatılacağı ve NATO karşıtı bir politika izleyeceğini açıklayan PASOK Hükümetleri  daha sonra NATO’dan çıkmamanın gerekçesi olarak Yunanistan’a yönelik bir “Türk tehditi”nin var olduğunu ileri sürmüşlerdir. PASOK Hükümetleri döneminde “Türk tehditi” propagandası o denli abartılmıştır ki, Papandreu, yapmış olduğu açıklamalarda Yunanistan’a asıl tehditin Varşova Paktı ülkeleri ve SSCB’den değil Türkiye’den geldiğini ileri sürmüştür.

Yunanistan’da oluşan Türkiye karşıtı yaklaşımlara karşın Türkiye zaman zaman açıklamalarda bulunarak Yunanistan’dan herhangi bir toprak talebinin bulunmadığını vurgulamış, ancak güvensizliği gidermek mümkün olmamıştır. Hatta Türkiye tarafından da önerilen saldırmazlık anlaşması imzalanması düşüncesi ciddi bir yaklaşımla değerlendirilememiştir.

Bu bağlamda, Türkiye ve Yunanistan arasında son dönemlerin en önemli bunalımlarını şu şekilde sıralamamız mümkündür;

8 Mart 1984 tarihinde Ege Denizi’nde planlı tatbikatlarını yapmakta olan Türk Deniz Kuvvetlerine ait gemilerin bu gemileri izleyen bir Yunan destroyerine ateş açmış olduğu iddia edilerek Türkiye’nin protesto edilmesi ve ardından da Yunanistan’ın Ankara’daki Büyükelçisini geri çağırması. İki ülke arasında tırmanan gerginlik, olayın gerçek olmadığının anlaşılması üzerine yatıştırılmıştır.

Bir başka bunalım, 1987 Mart ayı sonlarında yaşanmıştır. Yunanistan’ın 1976 tarihli Bern Anlaşması’nı artık geçersiz olduğunu ileri sürerek Ege Denizi’nde ortağı bulunduğu  bir uluslararası şirkete petrol sondaj ruhsatları vermesi üzerine Türkiye, Bern Anlaşması’nın hâlâ yürürlükte olduğunu açıkladıktan sonra, kendisinin de tartışmalı bölgelerde petrol arayacağını bildirmiş ve HORA- MTA Sismik I  araştırma gemisini Ege Denizi’ne yollamıştır. Buna karşı Yunanistan, Sismik I gemisinin  tartışmalı bölgelerde araştırma yapması halinde geminin batırılacağını bildirmiş ve gerginlik artmıştır. Bunalım ancak ABD ve NATO ülkelerinin yaptıkları arabuluculuk sonunda iki ülkenin de kendi karasuları içerisinde kalacaklarını ve Bern Anlaşmasının geçerli olduğunu açıklamaları ile atlatılabilmiştir.

Bir diğer bunalım ise, 1989-90 döneminde Batı Trakya’da meydana gelen olaylar sırasında yaşanmıştır. 1989 seçimleri sırasında bağımsız bir liste oluşturarak parlamentoya seçilen Sadık Ahmet ve İbrahim Şerif adlı Batı Trakya Türk azınlık temsilcilerinin seçim propagandaları sırasında kendilerini Türk soyundan Yunan vatandaşları olarak nitelemeleri ve bunu da propaganda bildirilerinde kullanmış olmaları, Yunan resmi makamlarının tepkisini çekmiş ve bu kişiler hakkında dava açılmıştır. Açılan davada kişiler mahkeme tarafından Yunan vatandaşları arasında ayrım yaptıkları ve kamu düzenini bozdukları gerekçesiyle, 18 ay hapse ve 3 yıl siyasi haklardan men edilme cezasına çarptırılmışlardır. Davanın sonuçlanmasından sonra Batı Trakya Türk azınlıklarının etnik kimliklerini yadsıyan resmi makamların yaklaşımlarının bir uzantısı olarak, Batı Trakya Türk azınlığına mensup kişilerin Gümülcine’de ev ve işyerlerine saldırılarda bulunulmuş ve tahrip edilmiştir. Türkiye’nin, Yunanistan’a Lozan Antlaşması’ndan kaynaklanan yükümlülüklerini hatırlatması üzerine iki ülke arasında diplomatik bir düello başlamış ve sonrasında  Gümülcine’deki Türkiye Başkonsolosu’nun istenmeyen kişi olarak ilan edilmesine karşılık olarak Türkiye de Yunanistan’ın İstanbul Başkonsolosu’nu istenmeyen kişi ilan etmiştir.

Bütün bunların yanı sıra, iki ülke arasında sürmekte olan uyuşmazlıklar, Türkiye’nin AET/AB ile bütünleşme çabaları karşısında önemli bir engel oluşturmaktadır. Yunanistan’ın 1981’den itibaren AET’e tam üye olarak katılması, bu ülkeye Türkiye ile ilişkilerinde avantaj kazandırmıştır. AET/AB çerçevesinde Türkiye’ye verilecek olan ekonomik yardımlar ve Türkiye’nin ortaklık başvurusu, Yunanistan’ın vetolarıyla engellenmektedir.

Diğer taraftan, NATO çerçevesinde de iki ülke arasındaki uyuşmazlıklar sürmektedir. Özellikle Yunanistan’ın NATO’ya dönüşünü engelleyen Türk vetosunun kalkmasından sonra Ege Denizi’nde NATO komuta kontrol sorumlulukları konusunda anlaşmanın sağlanamamasının yaratmış olduğu  sorunların yanı sıra, Yunanistan’ın, Limni ve diğer bazı adalardaki silahlı kuvvetlerini NATO savunma planlarına dahil ederek adaların silahsızlandırılması yükümlülüğünden kurtarmaya çalışması, Türkiye’nin tepkisine neden olmaktadır. Türkiye’nin, Yunanistan’ın NATO çerçevesinde Türkiye’ye verilmesi planlanan askeri ve ekonomik yardımları veto etmektedir.

Günümüz Türk - Yunan ilişkilerinde yaşanan çözümsüzlük sürerken, her iki ülkede de kamuoyunun büyük bir kesimi artık çözümsüzlüğe bir son verilmesi gerektiği kanısını paylaşmaktadır. Siyasilerin birbirlerini karşılıklı olarak suçlamaları ve çözüm önerileri üretememeleri artık eleştiri konusu olmaktadır. Her iki ülke halkı da karşılıklı güven ve işbirliğinin geliştirilmesini istemektedir. Türkiye ve Yunanistan arasındaki sorunların iç politikada propaganda malzemesi olarak kullanılması da artık eskisi kadar etkili olmamaktadır. Gerçi iki ülke siyasileri arasında yapılan görüşmeler sırasında esas sorunlar üzerinde herhangi bir çözüme ulaşılamamaktadır, ama iki ülke arasında uyuşmazlık konusu olmayan alanlarda işbirliğine gidilmesi gereği, giderek kabul görmektedir. Güven eksikliği ise, tarafların her türden girişiminin kuşku ile karşılanmasına yol açmaktadır.

1987 yılında DAVOS’da başlatılan iki ülke arasında diyalog ise, ilişkilerin güven ortamı içerisinde değerlendirilmesinde yetersiz kalmış ve yeni gerginliklerin ortaya çıkmasını engelleyememiştir. Bununla birlikte, özellikle Mayıs 1988’de Türkiye Dışişleri Bakanı Yılmaz ile Yunanistan Dışişleri Bakanı arasında imzalanan Atina Mutabakatı, Davos’da başlatılan ılımlı ilişkiler kurma sürecinin sürdürülmesinde önemli bir adım olmuş, taraflar karşılıklı güven arttırıcı önlemler konusunda mutabık kalmışlardır.[11]

1990’larda da ilişkileri gerginleştiren olaylar yaşanmıştır. Bunların büyük bir kısmı Türk savaş uçaklarının Yunanistan’ın iddia ettiği 10 millik hava sahasını tanımadığını göstermek için yapmış olduğu uçuşlardan kaynaklanırken, özellikle iki ülke arasındaki ilişkileri gerginleştiren konu, Yunanistan’ın ulusal karasuları sınırını 12 mile genişletebileceği iddiaları olmuştur. Nitekim, 1994 yılı Ocak ayından itibaren bu konudaki tartışmaların yoğunluğu dikkat çekmektedir.

Ocak 1994’de Yunanistan Başbakanı Papandreu, yaptığı bir radyo konuşmasında Ege Denizi kıta sahanlığı sınırının belirlenmesi konusunu iki ülkenin Lahey Uluslararası Adalet Divanı’na götürerek çözebileceği önerisini dile getirmiştir. Mayıs 1994’de Türkiye Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü F. Ataman, Atina’nın ulusal karasuları sınırını 12 mile genişletmeyi arzulamasının kabul edilemez olduğunu dile getirerek böylesi bir kararın iki ülke arasında bir savaşa yol açacağını tekrarlamıştır. Buna karşılık olarak, Yunanistan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü K. Bikas da yapmış olduğu açıklamada, Yunanistan’ın ulusal karasuları sınırını 12 mile genişletmesinin egemenlik hakkı olduğunu dile getirmiştir. Bu arada gündeme getirilen bir başka konu ise, PKK terör örgütüne verilen destek konusu olmuş ve Yunanistan’ın bu örgüte vermiş olduğu destek sert bir dille kınanmıştır.  Yunanistan, Temmuz ayında yapmış olduğu bir açıklama ile bu iddiayı reddetmiştir.

Ekim 1994 tarihinde TBMM Başkanı Cindoruk, Yunanistan’ın ulusal karasuları sınırını 12 mile çıkarması kararının Türkiye’yi askeri hareketle karşılık verme durumuna getireceğini belirtmiştir. Savunma Bakanı M. Gölhan, Türkiye’nin Ege Denizi’nin barış gölü olmasını istediğini, Yunanistan’ın ulusal karasularını 12 mile genişletme yönünde çabaladığını bunun ise Türkiye tarafından kabul edilemez olduğunu açıklamıştır. Dışişleri Bakanı M. Soysal da Türkiye’nin Yunanistan ile olan sorunları barışçıl yöntemlerle çözmekten yana olduğunu, ancak Yunanistan’ın karasularını 12 mile genişletmesi gerçekleşirse, bunun savaş nedeni olacağını, 6 millik karasular sınırının her iki ülkenin de çıkarlarına en uygun sınırlandırma olduğunu açıklamıştır. Kasım ayında yapmış olduğu bir açıklamada Başbakan T. Çiller, Türkiye’nin Yunanistan’ın Ege Denizi’nde yaratacağı bir oldu bittiye asla izin verilmeyeceğini belirtmiştir. Bu arada, iki ülke silahlı kuvvetleri Ege Denizi’nde askeri tatbikatlara başlamış bu durum gerginliği arttırmıştır. 1995 yılı Ocak ayı sonunda Türkiye Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan bir yazılı açıklama ile Türkiye’nin Ege Denizi’ndeki karasuları sınırının genişletilmesi konusunda izlemiş olduğu politikasında ve tepkisinde bir değişikliğin olmadığı vurgulanmıştır.

25 Aralık 1995 tarihinde Ege Denizi’nde yaşanan bir deniz kazası ise, Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerde o güne değin gündeme gelmemiş olan bir konuya dikkatleri çekmiştir; Figen Akat isimli bir Türk yük gemisinin Kardak kayaklıklarında karaya oturmasının ardından gelişen olaylar, bu adacıkların hangi ülkenin toprağı sayılacağı tartışmasını başlatmakla kalmamış, aynı zamanda, Ege Denizi’ne yayılmış olan ve statüleri henüz belirlenmemiş olan adacık ve kayalıklar dolayısıyla iki ülkeyi sıcak bir çatışmanın eşiğine de getirmiştir. Yunanistan, 1932 yılında Türkiye ve İtalya arasında imzalanmış bulunan protokole dayanarak bu kayalıkların Oniki Adalar’ı oluşturan bitişik adacıklar olduğunu, dolayısıyla, Yunanistan’ın egemenliğinde bulunduğunu iddia ederken Türkiye, söz konusu protokolün geçerliliğinin tartışmalı olduğunu belirtmekte ve bitişik adacıklar kavramının açıklığa kavuşturulması gerektiğini öne sürmektedir. [12]

1997-1998 dönemi ise, NATO Genel Sekreteri Javier Solana tarafından yürütülen Güven Arttırıcı Önlemler’in iki ülke arasında sağlanmasına yönelik girişimlere sahne olmuştur. Atina ve İstanbul Mutabakatları doğrultusunda iki ülke arasında gerilimi azaltıcı önlemlerin saptanarak yürürlüğe konulmasına çalışılmış; bu doğrultuda, Yunanistan’ın Genel Sekreterin önerilerini reddetmesine rağmen Türkiye, tek taraflı olarak, bu önerileri uygulamaya koyarak, Ege’deki görevleri sırasında Türk Hava Kuvvetleri uçaklarının silah yükü taşımayacaklarını; havada önleme olaylarını ortadan kaldırmak için Ege çıkışlı uçuşlarda, uçakların kimliklerini elektronik olarak tanıyan ikaz (IFF/SIF) cihazlarını çalıştırarak NATO tarafından öngörülen kodlarını bağlayacaklarını; Hava savunma sisteminin önemli bir unsuru olan Bölge Harekât Merkezlerinin muhabere devrelerinin Türkiye ve Yunanistan tarafından açılması ve karşılıklı bilgi aktarma konusunda mutabık kalınması halinde, Ege’deki uçuşlar hakkında bilgi alışverişine başlanabileceğini; Deniz ve havada yapılacak eğitim ve keşif gözetleme faaliyetlerinde uluslararası kuralların titizlikle uygulanmasına devam edileceği; Yunanistan’ın bu uygulamaları yıl boyunca kesintisiz sürdürmesi halinde moratoryumun 1998 yılı için üç aya çıkarılmasının kabul edileceğini açıklamıştır. [13]

1998-1999 dönemi, Türk – Yunan ilişkilerinde tartışılan bir diğer konu ise, Yunanistan’ın Türkiye’nin AB’ye tam üyelik başvurusuna çıkarmış olduğu engellemeler ve bu ülke ile Kıbrıs Rum kesimi arasında imzalanış bulunan Ortak Savunma Doktrini çerçevesinde yürütülen Kıbrıs’ın silahlandırılması faaliyetleri olmuştur. Kıbrıs Rum yönetimi tarafından adaya Rus yapımı S-300 füze sistemlerinin konuşlandırılacağının açıklanması, adadaki dengeyi bozacağından ve Türk toplumunun güvenliğinden endişe duyan Türkiye’nin sert tepkisine neden olmuştur. Türkiye, güvenliğine yönelik bir tehdit olarak algıladığını açıkladığı bu girişimin yarattığı sakıncaları ortadan kaldırmak için askeri önlemler de dahil olmak üzere gereken her türlü önlemi alma konusunda kararlılığını ifade etmiş ve füzelerin adadaki Türk askeri varlığı ile bir bağ kurularak pazarlık konusu yapılmasına izin vermemiştir.

1999 yılında  Türk – Yunan ilişkilerinde gerginliğe yol açan bir diğer sorun ise, bu ülkenin PKK ve lider kadrosuna vermiş olduğu desteğin açığa çıkması olmuştur. PKK lideri A. Öcalan’ın Suriye’den çıkarılmasına yol açan Türkiye’nin baskılarının ardından, Öcalan’ın Rusya, Yunanistan, İtalya ve Kenya arasında süren yerleşke arayışları sırasında Yunanistan’ın ve Kıbrıs Rum Kesimi’nin sağlamış olduğu destek, Öcalan’ın Kenya’da Türk istihbarat timlerinin düzenlemiş olduğu operasyonla ele geçirilmesinin ardından bütün gerçekleriyle açığa çıkmıştır. Öcalan’ın kullanmış olduğu pasaport Kuzey Kıbrıs Rum Cumhuriyeti tarafından verilirken, Kenya’da kalmış olduğu yer ise, Yunanistan’ın bu ülkedeki Nairobi Büyükelçiliği olmuştur. Ayrıca Öcalan’ın İtalya’dan çıkarılmasının ardından Yunanistan’a yapmış olduğu ziyaret ve ardından Kenya’ya geçişi sırasında da Yunan istihbarat servisi ve siyasi yetkilileri Öcalan’ın yanında bulunmuşlardır. Bütün bu gelişmeler sırasında Yunanistan’ın PKK’ye vermiş olduğu destek bütün açıklığıyla gözler önüne serilmiş ve Yunanistan’da siyasi bunalıma yol açmış, olaya karışan yetkililer hakkında soruşturma açılırken Dışişleri Bakanı Pangalos istifa etmek zorunda kalmıştır.

Bu arada iki ülke arasındaki ilişkileri olumlu yönde etkileyen kimi olaylar da yaşanmıştır. 17 Ağustos 1999 tarihinde Türkiye’de yaşanan deprem afeti sırasında ve sonrasında Yunanistan ve Türkiye arasında özellikle halkların birbirlerine olan yaklaşımlarını insani boyutta değerlendiren gelişmeler yaşanmıştır. Karşılıklı yardım ve dayanışmanın örnekleri yaşanırken, iki halk arasında kişiliklere ve niyetlere ilişkin olumsuz algılamaların nedenleri ve etkisi üzerinde bir tartışma yaşanmış; medya, iki halk arasındaki bu dostluk ve dayanışmanın siyasi düzeyde de sürdürülmesi gerektiğine işaret eden haberler vermeye başlamıştır. Bu bağlamda, siyasilerin de dış politikada ulusal çıkarları göz ardı etmeyen ve iki ülke arasındaki diyalog sürecini olumlu yönde geliştiren açıklamalarda bulundukları gözlenmiştir.

Son bir değerlendirme yapmak gerekirse; Türkiye ve Yunanistan arasındaki sorunlara daha oldukça uzun bir süre çözüm bulunamayacağı düşünülebilir. Tarafların kendi tezlerinde izlemiş oldukları katı tutumlar devam ettiği sürece iki ülke arasındaki uyuşmazlığı gidermek oldukça güç bir uğraş olarak gündemdeki yerini koruyacaktır. Giderek, iki ülke arasındaki gerginlik tırmandıkça ve çözümsüzlük sürdükçe, sorunların bir savaşla çözümlenebileceğine ilişkin yaklaşımlar tartışılmaya başlanacak ve günün birinde, taraflardan herhangi biri, ulusal ve/veya uluslararası ortamı uygun bulduğu bir anda, isteklerini savaşa başvurarak gerçekleştirmeye çalışacaktır. Bu nedenle, her iki ülkede de sorunların çözüme vardırılması zorunluluğunun yanı sıra, izlenmesi gereken yöntemin hukuksal ve/veya siyasal olması gereğine olan inancın da yerleştirilmesi zorunludur. Herkes tarafından vurgulandığı gibi, Ege Denizi iki ülkeyi ayıran değil birleştiren bir deniz olmalıdır.

Ocak ve Şubat 2000 tarihlerinde Yunanistan Dışişleri Bakanı’nın Ankara’yı ardından da Türkiye Dışişleri Bakanı’nın Atina’yı resmen ziyaret etmeleri ve bu ziyaretler sırasında esas sorunlara ilişkin olmamakla birlikte yakınlaşmayı ve işbirliğini geliştirecek alanlarda önemli anlaşmalar imzalamış olmaları, her iki ülkede de barış, karşılıklı dostluk ve güvene dayalı işbirliği arzularının siyasi iktidarlar tarafından da benimsenmekte olduğunu göstermiştir.[14] Bununla birlikte, esas sorunların tartışılmaya başlanacağı ve 10-11 Aralık 1999 tarihli Helsinki Zirvesi’nde de dile getirilen 2004 tarihine kadarki süreçte, tarafların gösterecekleri esneklik ve uzlaşmacı yaklaşım ilişkilerin yeniden gerginliğe dönüşüp dönüşmeyeceğini de belirleyecektir.

Tarihin her döneminde köklü düşmanlıklar yaşamış ulusların, artık günümüzde karşılıklı güven ortamı içerisinde dostluk ve işbirliğini geliştirdiklerini görmekteyiz. Neden Türk ve Yunan halkları bu hakka layık olmasınlar?



[1] Bu konuda Dimitri Kitsikis, Türk – Yunan İmparatorluğu adlı kitabında “Osmanlı İmparatorluğu’nun Yunanlılar için ‘400 yıllık bir kölelik’ dönemi değil, tam tersine, Yunan kültürünün kesin surette katkıda bulunduğu ve Yunanlıların övünç duymaları gereken, evrensel tarihin görkemli bir yapıtı olduğunu” dile getirerek, Osmanlı İmparatorluğu’nu tam olarak anlayabilmek için imparatorluğu oluşturan etnik/dinsel toplulukları tek tek değil bir bütün olarak ele alıp incelemek gerektiğini dile getirmektedir. Dimitri Kitsikis, Türk – Yunan İmparatorluğu, İstanbul: İletişim Yayınları,1996.

[2] Bu konuda bkz; Server Tanilli, Yüzyılların Gerçeği ve Mirası IV. Cilt, İstanbul Say Yayınları , 1989; Taner Timur, Osmanlı Kimliği, İstanbul: Hil Yayınları,1986; D. Kitsikis, Türk – Yunan ..,

[3] Fener Ortodoks Patrikhanesi hakkında bilgi için bkz; Yorgo Benlisoy – Elçin Macar, Fener Patrikhanesi, Ankara: Ayraç Yayınları, 1996.

[4] Bkz; S. Tanilli, Yüzyılların Gerçeği.., s. 362 vd.

[5] Herkül Millas, Yunan Ulusunun Doğuşu, İstanbul: İletişim Yayınları, 1994.

[6] Richard Clogg’un Modern Yunanistan’ın Tarihi’nde belirttiği gibi, Megali İdea – “Büyük Ülkü terimini ilk kez dile getiren Helenli bir Ulah olan, Ali Paşa’nın oğluna doktorluk yaparken bağımsız bir krallığın ilk yirmi yılındaki en etkili siyasal kişiliklerden biri olmaya yükselmiş İoannis Kolettis” olmuştur. Richard Clogg, Modern Yunanistan’ın Tarihi, İstanbul: İletişim Yayınları, 1997, s. 66.

[7]Nikos Svoronos, Çağdaş Hellen Tarihine Bakış, İstanbul: Belge Yay. 1988, s. 52.

[8] Sevr Antlaşması’na ilişkin ilginç bir değerlendirme için bkz; Cahit Kayra, Sevr Dosyası, İstanbul: Boyut Kitapları, 1997.

[9] Anlaşmanın metni için bkz; Atatürk’ün Dış Politikası Cilt II Ankara: Kültür Bakanlığı Yay., 1994. ss. 615-616. Yunanistan Başbakanı General Metaxas’ın Türkiye’ye yapmış olduğu ziyaret sırasında 9  Ekim 1937 tarihinde Atatürk ile Çankaya’da gerçekleştirilen görüşmede iki ülkenin toprak bütünlüğüne ilişkin kaygılarını gidermeye yönelik işbirliği olanakları değerlendirilirken Türk – Yunan Samimi Anlaşma Paktı’na ayrı bir önem verildiği görülmektedir. Atatürk’ün fikrine göre;“... Balkan Paktı, Balkan hudutlarının mütekabil emniyetini temin ve mevcud statükonun muhafazasını deruhde ettiği ve bu ise Bulgar meselesini halle kafi geleceği cihetle aramızda ayrı bir de antant kordiyal’in devamı arık pek lüzum ve mevzu kalmayacağı fikrinde bir itiraz varid olması ihtimali de bulunabilir. Fakat bence, Balkan Paktı için Bulgar Meselesinin yeğane ‘base’ telakki edilmesi zayıf bir şey olacağı gibi Türk Yunan antant kordiyali 14 Eylül 1933 için de sadece bir meselenin yegane ‘base’ kabul olunması zaif bir şeydir. Binaenaleyh bu itibarla antant kordiyal de kendine ait bir hususi mahiyeti haiz olmaktadır. Onun Balkan Paktından başka bir şumulü daha olmak gerektir. Bizimle Sizin  Anadolu sahillerile adalar arasında bir de deniz hududumuz vardır.... Balkan Antantının müdafaa dairesi buna şamil bulunmamakla bu hududun müdafaası doğrudan doğruya ikimize taalluk eden ayrı bir mevzu teşkil eder. Buna nazaran, Türk-Yunan anlaşmasının mahiyeti en geniş sahada birlikte yürümek olmalıdır. Ve şöyle olmasında mutabıkım. Şu halde aramızda mevcud antant kordiyali zaten esasında derpiş edildiği veçhile deniz hududlarına, yani umumi mahiyette birleşmeye teşmil edecek bir şekilde ifade ederek takviye etmelidir” Atatürk’ün Dış Politikası Cilt II... s. 369.

[10] Örneğin dönemin Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreterliği görevini yürüten Kamuran Gürün, anılarında bu konuda şunları yazmaktadır; “... Geçen haftanın sonunda General Rogers (NATO Başkomutanı) gene Türkiye’ye geldi. Onun getirdiği formül üzerinde mutabık kalınarak 20 Ekim pazartesi günü Yunanistan’ın NATO askeri kanadına reentegrasyonu sonuçlandı. Bu konu tamamen askerler tarafından yürütüldü. Son formül metninin yazılmasını bile bize bırakmadılar. Bu sırada İlter de Strasbourg’da idi, oradan Brüksel’e geçecekti. Ona da Brüksel’e geçmeden geri dönmesinin bildirilmesi talimatı verildi.” Kamuran Gürün, Fırtınalı Yıllar, İstanbul: Milliyet Yayınları, 1995, ss.201-202. (Vurgular bana ait F.A.)

Ufuk Güldemir ise, Kanat Operasyonu adlı kitabında konuya ilişkin olarak şunları yazmaktadır; “... Rogers’ın ısrarı üzerine başbaşa görüşme gerçekleşmiş, Evren’in ‘Yunaistan’ın NATO’ya tam üyeliğini veto etmeyin’ şeklindeki özel mesajı Rogers aracılığı ile Türk Delegesine iletilmişti. Olcay şaşırmış, ancak ülkesinin yönetim mekanizmaları arasında bir koordinasyonsuzluk olduğu izlenimini vermemek için sanki Evren ile Rogers arasında varılan karardan haberi varmış gibi davranmıştı. Toplantıdan çıkar çıkmaz hasta annesini ziyaret etmek üzere Cenevre’de bulunan Dışişleri Bakanı İlter Türkmen’i  aradı. Türkmen Türk vetosunun kalktığından haberdar değildi. Başbakan Bülent Ulusu da.” Ufuk Güldemir, Kanat Operasyonu, Ankara: Tekin Yayınevi, 1985. .82.

[11] 27 Mayıs 1988 Atina Mutabakatı aşağıdaki gibidir;

İki taraf aşağıdaki güven arttırıcı önlemler üzerinde mutabık kalmışlardır:

1) Her iki  taraf yek diğerinin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne ve Ege’nin açık deniz alanlarını ve uluslararası hava sahasını kullanma haklarına saygı gösterilmesi yükümlülüğünü teslim etmektedirler.

2) İki taraf açık deniz alanları ve uluslararası hava sahasında milli askeri faaliyetler icrasında, deniz ve hava trafiğinin uluslararası belgeler, kurallar ve yönetmeliklerde öngörülen çerçevede kolayca akımına müdahale etmemeye gayret göstereceklerdir. Bu istenmeyen gerginlik kaynaklarının ortadan kaldırılmasına ve çatışma riskinin azaltılmasına katkıda bulunacaklardır.

3) İki taraf açık deniz alanlarına ve uluslararası hava sahasında notam veya diğer bildirim veya ikaz gerektiren milli askeri tatbikatların planlanması ve icrasının, aşağıdaki hususları da mümkün olacak azami ölçüde bertaraf edecek şekilde yürütülmesine mutabık kalmışlardır.

  1. i)Belirli bölgelerin tecrit edilmesi.
  2. ii)Tatbikat alanlarının uzun süreler için kapatılması.
  3. iii)Tatbikatların turizmin en yoğun olduğu dönemlerde (Her yıl 1 Temmuz’dan 1 Eylül’ kadar –1988 yılı için 7 Temmuz – 1 Eylül) ve başlıca milli ve dini resmi tatillerde icra edilmemesi.

Bütün milli askeri faaliyetlerin planlanması ve icrası mevcut uluslararası kural, yönetmelik ve usullere uygun olarak yürütülecektir.

4) İki taraf yukarıdaki hususların gerçekleştirilmesi amacıyla ve mevcut uluslararası yönetmelik ve usuller saklı kalmak kaydıyla gerektiğinde diplomatik yollardan bilgi teatisinde bulunacaklardır.

5) Bu Mutabakat Muhtırası’nın hükümleri, Davos Ortak Basın Bildirisi’nin hükümleriyle birlikte geçerli olacak ve bunlara tümüyle uygun olarak tatbik edilecektir. Dış Basında Dışişleri Bakanı A. Mesut Yılmaz’ın Atina Ziyareti, Ankara: TC Başbakanlık BYE Genel Müdürlüğü Yay. Mayıs1988, ss. 57-58. 

[12] 1932 yılında Türkiye ve İtalya arasında Meis bölgesinin statüsünü düzenleyen 4 Ocak 1932 tarihli Anadolu Sahilleri ile Meis Adası Arasındaki Ada ve Adacıkların ve Bodrum Körfezi Karşısındaki Ada’nın Cihedi Aidiyeti Hakkındaki Sözleşme ile deniz sınırlarına ilişkin uyuşmazlık giderilmiş; aynı gün yapılan bir mektup değişimi ile de Türk – İtalyan deniz sınırının iki taraf arasında hiçbir tartışma konusu olmayan geri kalan kısmının çizilmesi için bir Türk – İtalyan teknisyenler toplantısı düzenlenmesi önerilmiş  ve bunun sonucu, 28 Aralık 1932 tarihinde bir protokole dönüşmüştür. Uluslararası hukuk açısından herhengi bir geçerliliği bulunmayan bu teknisyenler zaptı, Yunanistan tarafından Kardak bunalımı sırasında söz konusu kayalıkların aidiyetine ilişkin olarak ileri sürülmüştür. Bu konudaki tartışmalar için bkz; Ali Kurumahmut, (Y. Hazırlayan), Ege’de Temel Sorun  Egemenliği Tartışmalı AdalarAnkara: TTK Yayınları, 1998.

, 24 Mayıs 1998, s. 1; “NATO Genel Sekreteri’nin İyi Niyet Girişimleri / 1 Temmuz 1997”, “NATO Genel Sekreteri’nin Önerilerine Yunan Hükümetinin Yaklaşımı / 3 Temmuz 1997”, http://access.ch/turkei/GRUPH/H977.htm, B. Tarihi: 24/10/2000; “Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Sayın Necati Utkan’ın Ege’de Güven Arttırıcı Önlemler Konusundaki Bir Soruya Verdiği Cevap”, http://www.bye.gov.tr/yayinlarimiz/TURKHABER/1988/17haziran/T5.htm, B. Tarihi: 24/10/2000.

April/May 1998, Western Policy Center, Washington. http://csmonitor.com/durable/1998/06/17fp19s1-csm.htm B. Tarihi: 06/04/1999. Niles’ın ABD’nin eski Atina Büyükelçisi olarak 1993-1997 arasında görev yaptığı dikkate alınırsa bu durum ilginçtir.