Çarşamba, 18 Nisan 2018 08:01

SONUÇ (devam)

Yazan
Ögeyi Oylayın
(0 oy)

SONUÇ
(devam)


İki ülke arasındaki ilişkilerin yönelimini doğrudan etkilemiş olması bakımından, Kıbrıs konusunun Türk  ve Yunan iç politikasında gündeme getirilmesi ve bunun, iki ülke arasındaki ilişkileri bozan bir nitelik kazanması ilginç bir örnek oluşturmaktadır. Gerek Yunanistan'da gerekse Türkiye'de hükümetler, Kıbrıs'ın statüsünde değişikliğe yol açabilecek gelişmelerde dengeli davranmaya özen göstermiş ve kamuoyunun ulusçu isteklerine karşı ilgisiz kalmayı tercih etmiştir. Ancak, kamuoyunun artan ilgisi, bunun iç politikada siyasi partilere oy birikimlerini artırabilecek, saygınlıklarını artırabilecek bir fırsat olarak görülmeye başlanması hükümetlerin bu konuda daha atak politikalar izlemelerine yol açmıştır. Dolayısıyla, süreç içerisinde, hükümetlerin iç ve dış politikadaki başarıları kamuoyunun yoğun ilgisini çeken Kıbrıs konusunda izledikleri politikaların başarılı olup olmadığına bağlı hale gelmiş; iç politika çekişmelerinde hükümet - muhalefet arasında yaşanan tartışmalarda ulusal çıkarlardan ödün verildiği, ulusal dış politikanın terk edildiği suçlamaları yapılmıştır. Bu durum, iki ülke arasındaki ilişkilerde tarafların ortak çözüme ulaşmak için göstereceği esnekliği kısıtlamıştır.

Bu bağlamda, Türk-Yunan uyuşmazlığında en ilginç dönem 1974 Kıbrıs Barış Harekatı ile başlayan süreç olmuştur. Türkiye açısından ele alındığında, Ecevit'in başbakanlığında yürütülen CHP-MSP koalisyon hükümetinin dağıtılarak bir erken seçime gidilmek istenmesinin ardında Kıbrıs'ta sağlanmış olan askeri/diplomatik başarının oya dönüştürülmek istenmesinin yattığı söylenebilir. Koalisyon hükümetinin CHP kanadı, Kıbrıs olaylarında sağlanmış olan başarıyı iç politikada propaganda konusu yaparak seçmen desteğini kendi yanlarına çekmek istemiş ve bundan yararlanarak iktidara tek başına gelme çabası içerisine girmiştir. Bir hükümetin kendince uygun bulduğu bir zamanda seçime gidilmesini anlayışla karşılamakla beraber, bunun gerçekleşebilme olasılığını araştırmadan girişilen bu hareket, Türkiye'yi uzun süre siyasi istikrarsızlığa sürüklemekle kalmamış, dış politika açısından da Türkiye'nin Kıbrıs konusunda izlediği kararlılığı sekteye uğratarak çözüm olanağının kaçırılmasına yol açmıştır.

Yunanistan açısından da benzer kaygıların etkili olduğu söylenebilir. 1974 Kıbrıs Barış Harekatının yol açtığı olaylar Yunanistan'da sivillerin yeniden iktidara gelebilmelerine uygun ortamı sağlamış; Karamanlis hükümetine ülkede yeniden demokrasinin yerleştirilmesi olanağını kazandırmıştır. Karamanlis Hükümeti, Yunan ulusal bütünlüğünün sağlanması, ordu/siyasiler/halk  arasındaki cunta dönemi karşıtlıkların giderilmesinde Türkiye ile olan uyuşmazlıkları vurgulayarak bir dış tehditin varlığını gündemde tutmaktan yararlanmıştır.

Diğer yandan; 80'li yıllar boyunca Papandreu'nun izlemiş olduğu pragmatik yaklaşımlar içerisinde PASOK'un başarılı bir politika sergileyebilmesi için gerekli ortamın sağlanmasında sürekli olarak, bir Türk tehditi/tehlikesi iddiasından yararlandığı görülmüştür. Yunanistan'ın NATO askeri kanadına dönüşüne gerekçe olarak Türkiye'nin Yunanistan'ı tehdit etmekte olduğu savından yararlanıldığı gibi; ABD ve NATO ile ilişkilerde daha bağımsız bir politikanın izlenmesinde de Türk tehditi savlarından yararlanılmıştır. Yunanistan'ın silahlanmaya ağırlık vermesi çabalarında da aynı sav ileri sürülmüştür. Ayrıca, muhafazakar hükümetlerin Yunanistan'ın ulusal çıkarlarını Türkiye karşısında etkin bir biçimde savunamadıklarını ileri süren PASOK, kendisinin daha kararlı bir dış politika izleyeceği iddiasıyla ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla, PASOK'un iktidara gelmesiyle birlikte, Türkiye ve Yunanistan arasındaki diyalog kesintiye uğramış, diyaloga yeniden başlanılması için ön şart ileri sürülmeye başlanmıştır.

Silahlı kuvvetlerin Türk-Yunan uyuşmazlıklarına ilişkin olarak izlediği yaklaşımların ilişkilerin yönelimini etkilemesi bakımından ayrı bir yönü bulunmaktadır. Gerek Yunanistan'daki 1967 askeri cunta dönemi; gerekse Türkiye'deki 1980 ihtilaliyle yaşanan askeri dönem, Türk-Yunan ilişkilerinin yönelimini etkileyen önemli davranışlar sergilenmiştir. 1967 askeri cuntası, Yunanistan'da iktidarı ele geçirmesinin ardından kamuoyunda oluşan cunta karşıtı hareketleri önlemek ve saygınlığını kazanmak amacıyla Kıbrıs'ın Yunanistan'a bağlanmasını sağlamak istemiştir. Ancak, Türkiye ile yapılan diplomatik görüşmelerin bu konuda başarısızlıkla sonuçlanması üzerine Kıbrıs'ta Türk toplumuna yönelik şiddet hareketlerine girişilmesinin yol açtığı gelişmeler Yunan askeri cuntasının saygınlığından daha da kaybetmesine neden olmuştur.

1974 Kıbrıs olayları sırasındaki tutumuyla da Yunan askeri cuntasının benzer davranış içerisinde olduğu görülmüştür. Askeri cunta, saygınlığını kazanmanın yolu olarak Kıbrıs'ın Enosis yoluyla Yunanistan'a bağlanmasını görmüş ve bu da askeri cuntanın sonunu hazırlamıştır. Bu durum aynı zamanda Türk-Yunan ilişkilerinde olumsuz değer yargılarının keskinleştiği bir sürecin de başlangıcını oluşturmuştur.

Türkiye açısından ise; 1980'de askerler, ihtilalin uluslararası kamuoyunda tepki ile karşılanmasını önlemek, ihtilalin gerekli olduğunu kabul ettirmek için Türk-Yunan ilişkilerinde uzlaşmazlık yaratan Yunanistan'ın NATO askeri kanadına geri dönüşünü veto etme kararından vazgeçmiştir. Bu durum, Türk-Yunan ilişkilerinde stratejik/taktik engellerin Yunanistan yararına bozulması ile sonuçlanmış; Türkiye'nin AET/AB'ne tam üyelik başvurusu sırasında Yunanistan'a karşı kullanabileceği bir koz böylece elden kaçırılmıştır.

Sonuç olarak; Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerde tarafların yaklaşımlarını etkileyen öğeler çerçevesinde değerlendirildiğinde, Türkiye ve Yunanistan arasında karşılıklı güvenin, barış ve dostluğa dayalı işbirliğinin uzun zaman alacağı görülmektedir.

Bu süreç içerisinde, tarafların çözüme yönelik diyalog ortamının sağlanmasında gösterecekleri kararlılığın karşılıklı güvenin kurulmasına olumlu katkı sağlayacağı düşünülebilir. Buna bağlı olarak, taraflar arasında sıcak bir çatışmanın ilişkilerde yaşanan çözümsüzlüğü gidermeyeceği gibi, bir takım yeni sorunlara yol açacağı gerçeği göz ardı edilmeden; tarafların, bazı sorunların çözümünü zamana bırakarak aralarındaki güveni artırmaya yönelik davranışlar içerisinde olmaları gerekmektedir.

Türkiye ve Yunanistan arasındaki uyuşmazlıkların çözümünde güçlük yaratan nokta, her iki ülkede de siyasi kültüre egemen olan çatışmacı anlayıştır. Taraflar, aralarındaki sorunları uzlaşarak çözmek yerine çatışarak çözmek konusunda oldukça inatçı bir yaklaşım sergilemektedir. Demokratik yapılaşmanın toplumun tüm yapısına egemen kılınması, demokratik ilke ve kurumların bu ülkelerde kökleşmesi ile beraber, tarafların aralarındaki sorunları çözmek konusundaki kararlılıklarının artacağı ve başvuracakları yöntemlerin daha barışçıl ve uzlaşmaya dönük olacağı düşünülebilir.

Demokratikleşme çabalarının başarıya ulaşması ölçüsünde, topluma egemen olacak olan hoşgörü ortamının, hükümetlerin, ulusçu yaklaşımların üstesinden gelmelerine olanak sağlayacağı dolayısıyla, dış politikada duygusal yaklaşımların yerini akılcı, dengeli, tutarlı, ortak çözümler arayan yaklaşımların alacağı söylenebilir. Bu durum, sonuçta hükümetlerin ortak, kalıcı, adil bir çözüme ulaşmaları için gereken esnekliği göstermelerine ve varılacak çözümün ulusal kamuoylarına daha rahat kabul ettirilmesine de olanak sağlayacaktır.

İki ülke arasındaki sorunlar açısından çözümü engelleyen en önemli sorun Kıbrıs'a tanınacak statüden kaynaklanmaktadır. Bu sorun, Türkiye ve Yunanistan'ın Kıbrıs'ın egemenliği üzerinde hak sahibi olarak ortaya çıkmaktan vazgeçmeleriyle büyük ölçüde çözümlenebilir. Kıbrıs'ta yaşayan iki toplumun iki kesimli bir yapı içerisinde geleceklerini Yunanistan ve Türkiye'den bağımsız olarak yönlendirme kararlılığını göstermeleri gerekmektedir. Taraflardan birinin Türkiye veya Yunanistan'a ilhak etmeyi amaçlayan yaklaşımlar içinde olması bu konudaki çözümsüzlüğün ve gerginliğin sürmesi demektir. Burada önemli olan, çözümün ne denli Türk ya da Yunanlı olması değil, Kıbrıs gerçeğine uygun olmasıdır.

Ege Denizi'ne ilişkin sorunlar ise, taraflar arasında sağlanacak olan güven ve işbirliğine koşut olarak çözümlenebilecek niteliktedir. Adaların silahlandırılması, ulusal hava sahasının 10 mile genişletilmek istenmesi, FIR sorumluluk bölgelerinin saptanmasında gösterilen duyarlılık, NATO komuta kontrol bölgeleri konusunda çıkan görüş ayrılıkları büyük ölçüde teknik niteliktedir. Taraflar, birbirlerini ulusal çıkarları, toprak bütünlükleri, ulusal güvenlikleri açısından potansiyel tehdit unsuru olarak görmekten uzaklaştıkları ölçüde bu sorunlara ilişkin görüşlerinde sergiledikleri katılıkların gerekçeleri de ortadan kalkacaktır.

Bu bağlamda, iki ülke arasında Ege Denizi'ne ilişkin sorunlar arasında en önemli olanları, birbiriyle yakından ilintili olması bakımından, ulusal karasularının 12 mile genişletilmek istenmesi ve kıta sahanlığı sınırlarının belirlenmesi konularıdır. Bu iki soruna bulunacak çözüm Türkiye ve Yunanistan arasında ulusal egemenlik sınırlarının dolayısıyla statükonun/dengenin yeniden belirlenmesi demek olduğundan, her iki ülkenin göstermiş oldukları duyarlılık anlaşılır niteliktedir. Burada önemli olan ve çözüme ilişkin olarak tarafların yaklaşımlarını etkileyen nokta, tarafların ulusal güvenlik kaygılarından uzaklaşarak olaya hukuki/siyasi açıdan bakmalarıdır.

Ege Denizi'nde karasularının 6 mil olarak saptanmış olması, gerçekte, günümüz koşullarında gerek Türkiye gerekse Yunanistan açısından olduğu kadar bu denizden ve boğazlardan yararlanan üçüncü ülkelerin de çıkarlarına en uygun şekildir. Karasularının 12 mile genişletilmek istenmesi ise, Yunanistan'ın bu denizdeki kıta sahanlığı sınırlarının belirlenmesi görüşmelerine geçildiğinde, Türkiye'ye karşı izlenecek olan strateji ve taktikle ilgilidir. Karasularının 12 mile genişletilmesi durumunda Türkiye'nin bu denizden yararlanacağı alanların daralması ve ancak karasuları sınırının genişliği oranında bir kıta sahanlığına sahip olması Türkiye'nin duyarlılığını ortaya çıkarmaktadır. Bu bağlamda, Yunanistan'ın kıta sahanlığı ve karasuları sınırlarının belirlenmesinde göstermiş olduğu duyarlılık da büyük ölçüde, Türkiye'ye yakın Yunan adalarının statüleriyle yakından ilgilidir. Türkiye'nin öne sürdüğü doğal uzantı kavramı ve adalara ancak karasularıyla sınırlı bir kıta sahanlığı hakkı tanınması görüşüyle gerçekte, Yunanistan'ın egemenliğindeki adaları çevrelemek ve ortamı uygun gördüğünde de ilhak etmek istediği düşünülmektedir.

Bu konudaki şüphelerin giderilmesi bakımından tarafların, birbirlerine karşılıklı garantiler vermeleri düşünülebilir. Türkiye, Yunanistan'ın ulusal sınırları ve bu arada da Yunan adaları üzerinde herhangi bir istemi olmadığını açıklayarak gerekli güvenceleri verebilir. Bu, Türkiye'nin Yunanistan karşısında zayıflığını değil, bu konudaki samimiyetini gösterir. Yunanistan'ın da aynı iyi niyeti göstererek yapılacak kıta sahanlığı görüşmelerinde akılcı, tutarlı, her iki ülke çıkarlarını gözeten ve dengeleyen bir sınırlandırmaya olumlu yaklaşması gerekmektedir.

Taraflar, ulusal kıta sahanlığı sınırlarının belirlenmesi için yapılacak görüşmeler sırasında hangi yöntemlerin sınırlandırmada esas alınacağı konusunda görüş ayrılığı içerisinde olabilirler, ancak, bu görüş ayrılığı, taraflar arasında yapılacak görüşmelerde giderilemediği taktirde, uluslararası hakem kuruluşlarından ve Uluslararası Adalet Divanı'ndan bu uyuşmazlıkta uygulanacak yöntemlerin açıklığa kavuşturulması konusunda gerekli yardımı istemek mümkündür. Dolayısıyla, taraflar kendi özgür iradeleriyle bir sınırlandırmaya ulaşamazlarsa, uluslararası hukuk uyarınca saptanacak yöntemle elde edilecek olan çözümü kabullenmek ve bunları ulusal kamuoylarına da kabul ettirmek seçeneği her zaman vardır. Aralık 1999 Helsinki Zirvesi ile Türkiye bu yükümlülük altına girmekte sakına görmemiştir. Ancak burada sürecin başarısını olumlu ya da olumsuz etkileyecek nokta, Yunanistan'ın 2004 yılına değin, Türkiye ile arasındaki sorunların varlığını ve esasını görüşmek üzere görüşmelere samimi olarak katılıp katılmayacağıdır.

Diğer yandan, iki ülke arasındaki bir başka sorun olan azınlıklar konusu da bu ülkeler arasında kurulacak olan güvene dayalı işbirliği ve bu ülkelerde yerleştirilecek olan demokratik ilke ve kurumların tam bir işlerliğe kavuşturulması halinde çözümlenebilecektir. Gerek Yunanistan'da gerekse Türkiye'de azınlıkların anlaşmalardan doğan hak ve statülerinin sürekli ihlal edilmekte olduğu savları, ancak bu ülkelerde ekonomik, siyasi, kültürel, toplumsal ayrımcılığın demokrasi, insan temel hak ve özgürlükleriyle, kısaca evrensel değerlerle bağdaşmadığı anlaşıldığında ortadan kalkabilecektir. Aslında, Avrupa Birliği çerçevesinde kurulacak ilişkiler bağlamında düşünüldüğünde, azınlıkların statüleri üzerinde o denli uzun boylu düşünmeye gerek yoktur. Birliğe üye ülkeler arasında coğrafi sınırların yerini insanların serbestçe dolaşmalarına, yerleşmelerine, ekonomik/siyasal yaşama katılmaya bırakacağı düşünülürse, klasik anlamda bir azınlıklar sorunundan söz etmek güçleşecektir. Bu insanların bulunduğu ülkenin sosyo-politik, kültürel ve ekonomik yapısıyla bütünleşmesi gerekecek, buna aykırı davranışlar ise, bir insan hak ve özgürlüklerinin ihlali niteliğinde olacaktır. Nitekim son yıllarda Yunanistan'ın Batı Trakya Türk azınlığı üzerindeki ihlalleri belirgin bir biçimde gidermeye başlamış olması, bu yöndeki beklentileri arttırmaktadır. Kısaca, üye ülkeleri vatandaşları ulusal kimliklerinden sıyrılıp Avrupa yurttaşı olarak görülmeye başlanacaktır. Bunun başarı şansı ise, ortak Avrupa ülküsünün başarılabilmesine ve Türkiye'nin de bu girişimlerin içerisinde yer almasına bağlı olacaktır.

Türkiye ve Yunanistan arasında kalıcı bir dostluk, barış ve işbirliğinin kurulabilmesi çerçevesinde her ülke insanına büyük görevler düşmektedir. İki ülke arasında ilişkilerin çatışmadan işbirliğine, uzlaşmaya dönüşeceği süreç içerisinde, tüm siyasiler, basın yayın organları, baskı ve çıkar grupları iki ülke arasında kurulacak ilişkileri bozacak, gerginliği, görüş ayrılıklarını keskinleştirecek davranışlardan kaçınmak zorundadır. Bu zorunluluk, sadece günümüz Türk-Yunan halklarının daha özgür ve refah bir yaşam sürmeleri açısından değil, aynı zamanda, bölgeye barışın hakim olması ve gelecek kuşaklar arasında düşmanlıkların yeniden ortaya çıkmasını  önlemek için de kaçınılmazdır. Umudumuz, halklar arasındaki kardeşliğin ve barışın kalıcı olması için gösterilecek çabaların sergilendiği sürecin başarılı olmasında herkesin üstüne düşen görevi hakkıyla yerine getirmesidir. Türk ve Yunan halkları, tarihsel süreç içerisinde defalarca karşı karşıya gelmenin doğurduğu acılarla bir daha karşılaşmasın; barış ve daha iyi bir gelecek tüm insanların olduğu gibi, Türk ve Yunan halklarının da en doğal hakkıdır. 

Okunma 150 kez Son Düzenlenme Çarşamba, 18 Nisan 2018 15:36
Bu kategorideki diğerleri: « SONUÇ KAYNAKLAR »
Yorum yapmak için oturum açın

Kitap Menu