KARŞILIKLI ALGILAMALAR (devam)
  • Üyelik

TÜRK-YUNAN İLİŞKİLERİ-SAEMK (65)

TÜRK-YUNAN İLİŞKİLERİ

BY FUAT AKSU

Uyuşmazlıkların AB Yükümlülükleri Çerçevesinde Çözülmesi Olasılığı


Yunanistan'ın yapmış olduğu resmi nitelikli açıklamalarda diplomatik bir yaklaşımla Türkiye'nin AB'ye tam üyeliğine karşı olmadıklarını ve hatta desteklemiş olduklarını dile getirmekle beraber, bunun gerçekleşebilirliği söz konusu olduğunda ise, Türkiye'nin yapısal özelliklerinin AB kriterlerine uygun olmadığını ileri sürerek üyeliği bu kriterlere uygun gelişmelere bağlamaktadırlar. Gerçekten de, bu durum, 10-11 Aralık 1999 Helsinki Zirvesi'nde Türkiye'nin aday ülkeler arasında yer almasına olanak sağlayan görüşmeler sırasında Yunanistan'ın vetosunun aşılıp aşılamayacağı kuşkularını arttırmış, vetonun aşılması ise, iki ülke görüşlerinin ortak bir zeminde buluşturulması ile sağlanabilmiştir. Zirve öncesi yapmış olduğu açıklamada Yunanistan Dışişleri Bakanı G. Papandreu;

"Türkiye'nin adaylığını hemen herkes kabul ediyor, ancak Türkiye çok fazla istekli. Türkiye ile AB konusundaki diyalogumuz son aşamasına geldi. Helsinki'de sonuç ne olursa olsun karşılıklı dostane işbirliğini iki halkın yararına olacak şekilde devam ettirmeliyiz....Türkiye AB konusunda gerekli standartları yerine getirmekle yükümlüdür... Şu ana kadar sorunlarımızı çözemedik. Ancak Türkiye'ye adaylık statüsü verilirse biz bunu hoş karşılayacağız. AB üyeliği Türkiye için hem şans hem de reform niteliğindedir. Helsinki'de olumlu sonuç alınmasını umuyorum. Türkiye aday olursa Kıbrıs ve Ege konularında Kopenhag kriterlerine uymak durumunda kalacaktır" [165]
demiştir.Türkiye Dışişleri Bakanı İ. Cem ise, zirve öncesi yapmış olduğu açıklamada,

"AB, Türkiye'yi dışlayarak Ege'yi ikiye bölerse, Yunanistan ile Türkiye arasında potansiyel bir karşıtlık durumu yaratmış olur. AB karar verirken bunu öncelikle düşünmeli... Kimsenin fazladan bir yakınlık göstermesini beklemiyoruz. Diğer aday ülkelere uygulanan kriterler ne ise onların uygulanmasını istiyoruz. AB bunun kararını almış. Agenda 2000 belgesinde de yazmış. Biz bunları uygularız. Ama eğer AB Helsinki'de başkaları için yapmadığını sırf Türkiye aday oldu diye yapmak isterse, kuralda olamayan fazlalıkları sırf Türkiye geliyor diye ortaya koyarsa... İşte o zaman olmaz" [166]
demiş ve Türkiye'nin kararlılığını dile getirmiştir.Papandreu ve Cem'in yapmış olduğu bu açıklamalar, zirve öncesinde uzlaşma zemininin bulunabileceği ve Türkiye'nin adaylığının Yunanistan tarafından veto edilmeyeceğine ilişkin beklentileri  güçlendirmiştir. Nitekim, 10-11 Aralık tarihleri arasında yapılan görüşmelerde Türkiye'nin adaylığına ilişkin pazarlıklar içerisinde Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkileri ilgilendiren konularda pürüzler giderilmeye gayret edilmiş ve sonuçta Türkiye'nin aday ülkeler arasında yer almasına karar verilmiştir. Bu arada söz konusu kararda Türkiye ve Yunanistan arasındaki sorunların, Gündem 2000'de de yer aldığı şekliyle, 2004 yılına değin taraflar arasında yürütülecek görüşmelerle çözüme vardırılması gerektiği, çözüme ulaşılamadığı taktirde 2004 yılında konunun Avrupa Konseyi'nde yeniden gözden geçirilmesi kabul edilmiştir. Bu durum ise, farklı yorumlara yol açmıştır. [167]Yunanistan, söz konusu tarihi Türkiye ile olan sorunlarını Uluslararası Adalet Divanı'na götüreceği nihai tarih olarak gördüğünü açıklamıştır. Simitis yaptığı açıklamada,

"Biz Türkiye'yle aramızdaki kıta sahanlığı sorununu çözmek istiyoruz.. Gidişatta başka sorunların olmayacağını sanıyorum. Eğer yeni sorunlar olursa bunu da göz önüne alacağız. Önümüzde 2004'e kadar uzun bir zaman var. Biz bu tarihe kadar olumlu adımlar atılacağına inanıyoruz. Eğer sorunumuz o tarihe kadar çözülmezse, Lahey Adalet Divanı konusundaki kararı gündeme getireceğiz"
demiştir. [168]Dışişleri Bakanı Cem'in yapmış olduğu açıklamaya göre ise;

"Metindeki 2004 tarihi, Lahey'e gitme tarihi değil, AB'nin konuyu tekrar gözden geçirme tarihidir. AB tarafından bu konuya resmen açıklık getirilmiştir... Müzakere yoluyla karşılıklı uyum yollarının tıkanması durumunda meselenin Uluslararası Adalet Divanı'na gidebileceğini biz zaten öteden beri söylüyoruz. Biz Yunanistan ile bir çok sorunların müzakere yoluyla çözümünden yanaydık. Metin, müzakere imkanı getiriyor." [169]

AB'nin genişlemesine ilişkin kuralları düzenleyen ve 15 Temmuz 1997'de kabul edilen Gündem 2000 belgesinde uyum çalışmaları çerçevesinde dile getirilen sınır sorunlarına ilişkin hükümler, üyeliğe aday devletlerin mevcut sorunlarını üyeliklerinden önce çözmelerini gerektirmektedir. Söz konusu metine göre;

"Genişleme sınır çatışmalarının (AB'ne) ithal edilmesi demek değildir. Genişleme anlaşmalarından beklenen devletler için güçlü bir dürtü olarak her türlü sınır çatışmalarını çözmekle ilgilenmektir. Mayıs 1994 ve Mart 1995 arasında Birlik tarafından gerçekleştirilen İstikrar Paktı da bu bakımdan etkilidir. Bugün düşük yoğunluktaki çeşitli sorunlar aday ülkeler arasında çözümlenmeyi beklemektedir.Litvanya ve Latvia arasındaki deniz sınırlarına ilişkin sorun anlaşma aşamasında iken, Macaristan ve Slovakya arasında Danube Barajı üzerindeki ihtilaf Uluslararası Adalet Divanı'nın önündedir. Adaylığa başvuruda bulunan bazı ülkeler de üçüncü ülkelerle çözümlenmemiş sorunlara sahiptirler. Komisyon, uyumdan önce, başvuran ülkelerin kendi aralarında veya üçüncü ülkelerle olan her türlü önemli sınır sorunlarını çözmek için her türlü çabayı göstermesi gerektiğini düşünmektedir. Aksi taktirde taraflar anlaşmazlığın Uluslararası Adalet Divanı'na götürülmesinde anlaşmalıdırlar.

Herhangi bir olayda, tüm aday ülkeler,  bu nedenle, görüşme süreci tamamlanmadan önce, Macaristan ve Slovakya'nın daha önce belirtilen anlaşmazlıkta halihazırda yapmış oldukları gibi, mevcut veya gelecekteki bu nitelikteki herhangi bir sorunda Uluslararası Adalet Divanı'nın zorunlu yargı yetkisini önkoşulsuz olarak peşinen kabul ettiklerini karara bağlamalıdırlar" [170]

Bu çerçevede düşünüldüğünde, Gündem 2000,  Türkiye'ye AB'ne tam üye olabilmesi için öncelikle Yunanistan ile olan her türlü sorununu çözmesi veya çözümsüzlük durumunda da Uluslararası Adalet Divanı'nın yargı yetkisini tanıyarak davadan çıkabilecek sonucu önceden kabullenmesi yükümlülüğünü getirmektedir. AB'ne adaylık söz konusu olduğunda, Yunanistan ile ilgili olarak uyuşmazlıkların keskinleştiği konular ise, Ege Denizi'ne ilişkin uyuşmazlıklar, özellikle kıta sahanlığı sorunu, Kıbrıs'taki Türk askeri varlığının geri çekilmesi ve Kıbrıs'ın AB'ne tam üyeliğine karşı çıkılmamasıdır.G. Papandreu'nun 20 Ocak 2000'de Türkiye'ye yapmış olduğu ziyaret sırasında açıklamış olduğu şekliyle Türkiye'nin AB'ye tam üye olmasından önce Kıbrıs'ın (Kıbrıs Rum Yönetimi'nin) AB'ye tam üyeliğinin gerçekleştirilmesi düşünülmektedir. Papandreu'ya göre; "Kıbrıs Rum kesiminin AB'ye üyeliğinin Türkiye için avantajlı olacaktır", "Kıbrıslı Türkler AB'de temsil edilecek. Türkçe resmi dil kabul edilecek. Türkiye AB'ye üye olmadan, AB, Türkiye fikrine alışmış olacak. Bu, Türkiye'yi AB'ye götürecek bir ara yol olacak"tır. [171] Türkiye, özünde Uluslararası Lahey Adalet Divanı'na gidilerek iki ülke arasındaki sorunları çözme yaklaşımına karşı çıkmadığını açıklamıştır. Türkiye'nin görüşüne göre, iki ülke Divan'a başvurmadan önce görüşme sürecini başlatmalı ve bu süreç içerisinde, iki ülke arasındaki sorunların varlığını saptamalı ve daha sonra hangi sorunların Divan'a götürüleceğine karar vermelidirler. Gerçekte, Yunanistan, Türkiye ile arasındaki sorunun sadece Ege Denizi kıta sahanlığının belirlenmesi olduğunu ve Divan'a götürülecek sorununun da kıta sahanlığı sorunu olduğunu dile getirmektedir. Türkiye ise, Ege Denizi'ndeki iki ülke arasındaki tek sorunun kıta sahanlığı olmadığını, karasularının genişletilmesi, FIR sorumluluk bölgeleri, adaların silahlandırılması, statüsü belirlenmemiş ada ve kayalıkların durumu vb. konularda iki ülke arasında görüş ayrılıklarının bulunduğunu ileri sürmektedir.

Bir başka açıdan ele alındığında ise, Türkiye ve Yunanistan arasındaki uyuşmazlığın öngörülen süre içerisinde çözüme kavuşturulup kavuşturulamayacağı, tarafların Lahey Adalet Divanı'na başvuru konusundaki tutumları AB'nin oluşturmaya çalıştığı Ortak Savunma ve Dış Politika'nın da geleceğini, işlerliğini yakından ilgilendirmektedir. Kardak bunalımı sırasında Avrupa Birliği Parlamentosu'nun almış olduğu Yunanistan'ı gözeten kararı ile Türk - Yunan uyuşmazlığı konusundaki tutumunu sürdüreceğinin işaretini vermiş bulunmaktadır. Dolayısıyla, AB, Türk - Yunan uyuşmazlığında doğrudan taraf olarak davranmaya başlamış bulunmaktadır. Bu da Yunanistan'ın AB sürecinde ağırlığını koruduğunu göstermekte ve AB'nin benzer yaklaşımını sürdürebileceği kuşkusunu arttırmaktadır. [172] 
  
 


165- Murat İlem, "Adaylığı Olumlu Karşılarız", Cumhuriyet, 8 Aralık 1999, s. 9. 
166- "Cem: AB'ye Muhtaç Değiliz", Cumhuriyet, 9 Aralık 1999, s. 9. 
167- "Lipponen'in Ecevit'e Tarihi Mektubu", Hürriyet, 12 Aralık 1999, s. 22. 
168- Murat İlem, "Yunanistan Başbakanı, Barışta Kararlı", Cumhuriyet, 15 Aralık 1999, s. 9. 
169- "Ankara: Geri Adım Atmayız", Cumhuriyet, 12 Aralık 1999, s. 11. 
 AB dönem başkanı Finlandiya Başbakanı Paavo Lipponen'in Başbakan Ecevit'e göndermiş olduğu mektupta, "4. paragrafta 2004 tarihi, Uluslararası Lahey Adalet Divanı nezdinde anlaşmazlıkların çözüleceği son tarih değil, Avrupa Konseyi'nin durumu yeniden gözden geçireceği tarihtir. 
Kıbrıs'a gelince, politik bir çözüm Avrupa Birliği'nin amacıdır. Kıbrıs'ın üyeliğe kabulüne gelince Konsey karar alırken tüm ilgili faktörler göz önüne alınacaktır" denilmektedir. "Lipponen'in Ecevit'e Tarihi Mektubu", Hürriyet, 12 Aralık 1999, s. 22. 
170- "Border Disputes", http://europa.eu.int/comm/enlargement/agenda2000/strong/22.htm  B. Tarihi: 4 Aralık 1999 
171- "Papandreu: Tabuları Yıkalım", Cumhuriyet, 22 Ocak 2000, s. 9. 
172- Bu konuda bkz; Seyfi Taşhan, "A Turkish Perspective on Europe-Turkey Relations on the Eve of the IGC", Foreign Policy, Vol:XX N: 1-2 1996, ss.64-65.; Oya Akgönenç, "E.U. Policies and Turkey's Security Concerns in the Eastern Mediterranean Region", Foreign Policy, Vol: XXII, N. 12,

Çarşamba, 18 Nisan 2018 07:34

AB Çerçevesindeki Sorunlar

Yazan

AB Çerçevesindeki Sorunlar


Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin genel niteliği göz önüne alındığında iki ülkenin de üyesi bulundukları uluslararası örgütler ve ittifaklar içerisinde karşılıklı üstünlük arayışları ve çıkar çatışmaları içinde olmaları kaçınılmaz olmuştur.

Bu bağlamda her iki ülkenin de üye oldukları örgütlenmelerde diplomatik çatışmalarda bir dengelemeden söz etmek mümkün iken AB gibi taraflardan sadece birinin tam üye olduğu örgütlerde diğer ülkenin çıkarlarına ve politikalarına zarar verebilecek olanaklara sahip olunması durumunda bir dengelemeden söz edilemeyeceği gibi, bu avantaj pazarlık konusu yapılabilmektedir. 1987 yılında Türk - Yunan ilişkilerinde DAVOS sürecinin getirdiği ılımlı hava sürerken Türkiye ve AT arasında oluşturulmaya çalışılan Uyum Anlaşması'na Yunanistan'ın çıkarmış olduğu engeller ve bu engelin kaldırılmasının pazarlık unsuru olması buna örnektir. "Türkiye, '1964 kararnamesi' diye bilinen, eskiden Türkiye'de oturan Yunan vatandaşlarının mal, para ve mülklerinin dışarı çıkarılmasını kısıtlayan yasayı iptal ederse, Atina da uyum anlaşmasını imzalayacaktı... Türkiye bu kararnameyi iptal etti. Yunanistan da 20 Nisan günü uyum anlaşmasını (1 Ocak 1989'da uygulamaya konulmak üzere) imzaladı". [161]  Türkiye'nin AB'ye tam üye olma çabalarında hemen her toplantı sırasında Yunanistan'ın üyelik sürecini ve yapılacak yardımları engellemekte olduğu, bu engeli kaldırmak için de Kıbrıs sorunun çözümüne ilişkin şartları ileri sürdüğü görülmüştür.

AB açısından, Yunanistan'ın Birliğe tam üye sıfatıyla katılmış olması, Türkiye'nin ise, tam üye olma arzusunda ve çabasında bir ülke olması, Türkiye'nin AB'ne katılma çabalarında Yunanistan'ın veto hakkını kullanabilme olasılığını göz önünde tutmasını gerektirmektedir. Gerçektende, Yunanistan, Türkiye'nin AB'ne tam üyelik başvurularını ve tam üyeliğe geçiş aşamasında uyum projelerinde gereksinim duyduğu fonların serbest bırakılmasını engellemektedir. Ayrıca, uygulamakta olduğu vetolarını kaldırmak için özellikle Kıbrıs ve Ege Denizi'ne ilişkin sorunlarda Türkiye'den tavizler vermesini istemektedir.1996 Başındaki Kardak bunalımı sırasında Yunanistan ile Türkiye arasındaki gerginliğin ardından Yunanistan'ın AB'yi harekete geçirerek Konsey'den bunalımın çıkmasında sorumluluğun Türkiye'ye ait olduğu ve çözümünün de Lahey Adalet Divanı'na gidilmesi olduğuna ilişkin bir kararın çıkmasını sağlayabilmiş, Türkiye üzerinde baskı oluşturabilmiştir.[162]

Bir bütün olarak ele alındığında, Yunanistan'ın Türkiye'nin AB ile olan ilişkilerinde ön planda tutmuş olduğu çıkarlarını şu başlıklar altında toplamak mümkündür;

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin adanın tek temsilcisi olarak AB'ye tam üyeliğini sağlamak,
Kıbrıs'taki Türk askeri varlığını adadan uzaklaştırarak AB/NATO güvenlik şemsiyesi altında bir Kıbrıs oluşturarak fiili Enosis'i sağlamak,
AB mali fonlarından yararlanacak bir Türkiye'nin bölgede ekonomik, siyasi, askeri bir güç oluşturarak Yunanistan karşısında daha etkin bir konuma gelmesini engellemek,
Türkiye'ni uyum projelerini finanse edecek AB fonlarından eskisine oranla daha az pay alma olasılığının yanı sıra katkı oranı çerçevesinde Türkiye'nin  önerdiği uyum projelerini finanse edecek olması,
AB'ye tam üye olan Türkiye'nin ikili ilişkilerde Yunanistan karşısında avantajlı bir konuma ulaşacak olması ve Yunanistan'ın stratejik / taktik bir avantaj olarak elinde bulundurduğu veto yetkisinden artık yararlanamayacak olması,
AB'nin Ege Denizi'ne ilişkin sorunlarda Yunanistan'a vermiş olduğu desteğin yerini artık tarafsızlık ve dengeleme çabalarına bırakabileceği olasılığının bulunması. [163]

Bütün bu çıkarlar çerçevesinde, Yunanistan, AB'ne üyelik ve AB fonlarından yararlanma olanaklarını birer pazarlık unsuru olarak görürken diğer AB üyesi ülkelerin de örtülü desteğini almaktadır. Nitekim, AB'ne üyelik tartışmaları sürerken Türkiye'nin önüne çıkarılan en önemli engellerden biri Yunanistan'ın ikna edilmesi konusu olmaktadır. [164] Diğer yandan, AB ülkelerinin bu bahanenin arkasına sığınarak Türkiye'nin üyelik taleplerini değerlendirmekte oldukları da bir gerçektir. Dolayısıyla, AB içinde etkin konumdaki ülkelerin Türkiye'nin tam üyelik çabalarını desteklemeleri ve Türkiye'nin AB ilkelerine uygun bir yapılanmayı sağlaması durumunda Yunanistan faktörünün kolaylıkla aşılabileceği düşünülebilir.

Yunanistan, yapmış olduğu resmi açıklamalarda diplomatik bir yaklaşımla Türkiye'nin AB'ne tam üyeliğine karşı olmadıklarını ve hatta desteklemiş olduklarını dile getirmekle beraber, bunu gerçekleşebilirliği söz konusu olduğunda, Türkiye'nin yapısal özelliklerinin AB kriterlerine uygun olmadığını açıklayarak üyeliği bu kriterlere uygun gelişmelere bağlamaktadır.

Bununla birlikte, özellikle Öcalan bunalımı ile birlikte Yunanistan ile Türkiye arasında gerginlik kısa sürede bu iki ülke arasında bir ılımlı diyalog sürecini ortaya çıkarmıştır. Bu diyalog sürecinde uluslararası kamuoyunun, özellikle ABD baskısının rolü göz ardı edilemezken, esasta, Yunanistan'da ve Türkiye'de ulusal çıkarların iki ülke arasında işbirliği ve dayanışmada olduğuna inanan hükümetlerin bulunması etkili olmuştur. 
  
 


161- M. Ali Birand, Türkiye'nin Avrupa... ss. 458-459. 
162- Bu konuda bkz; M. Ali Birand, Türkiye'nin Avrupa... ss. 494-495. Ayrıca; "Meda Financial Regulation: Declarations to Be Entered in the Minutes of the Council",  http://mfa.gr/foreign/bilateral/declaration.htm, B. Tarihi: 02/ 11 / 1999; "Europen Parliament Adopted by a vote of 342 for, 21 against, 11 abstentions on February 15, 1996 on the provocative actions and contestation of sovereign rights by Turkey against a Member State of the Union",  http://mfa.gr/foreign/bilateral/europe.htm, B. Tarihi: 02/ 11 / 1999. 
163- Bu konuda bkz; J. Gaunt, "Greece Offer EU Way to Make Turkey Candidate", FOCUS, 12 / 07 / 1999, http://mfa.gr/altminister/relaeseseng/july99/focuseng/120799.htm 
164- Bununla birlikte, Yunanistan'ın Türkiye'nin AB'ye tam üyelik sürecinde oluşturduğu engellerin sadece bu iki ülke arasındaki ilişkileri değil aynı zamanda a bir bütün olarak Batı ittifak sistemini önemli ölçüde sarsmakta olduğuna ilişkin değerlendirmeler de yapılmaktadır. Örneğin, Larrabee'ye göre "Türkiye daha geniş Balkan denkleminde önemli bir etmen. Yunanistan'da Türkiye için işler ne denli kötüyse, Yunanistan için o denli iyidir görüşünü sık sık duymak mümkün. Ben bu düşüncenin baştan aşağı yanlış olduğunu düşünüyorum. Eğer Türkiye'de işler kötü giderse, Yunanistan da dahil, tüm Balkanlar bundan olumsuz etkilenir. Daha istikrarsız bir Türkiye hem Batı hem de Yunanistan için sorun yaratır ve Ege'deki süregiden karşılıklı ihtilafların çözümünü kolaylaştırmaz, aksine zorlaştırır.Aynı şey Kıbrıs için de geçerli. Karşısında batı'ya sıkıca demir atmış Avrupalılaşmış bir Türkiye olursa Yunanistan'ın durumu çok daha iyi olur. Yunan bakış açısından böyle bir Türkiye hala sorun yaratsa da, istikrarsız, son derece milliyetçi veya güçlü biçimde İslami bir Türkiye'den çok daha az sorun yaratacaktır." Stephan F. Larrabee, "Yunanistan ve Balkanlar: Politika Önerileri", Yunan Paradoksu, Der. Graham T. Allison - Kalipso Nikolaydis, İstanbul: Doğan Kitap, 1999, s.137..

Çarşamba, 18 Nisan 2018 07:33

NATO Çerçevesindeki Sorunlar

Yazan

İTTİFAK İLİŞKİLERİ ÇERÇEVESİNDEKİ SORUNLAR
NATO Çerçevesindeki Sorunlar


Türkiye ve Yunanistan arasındaki uyuşmazlıklar sadece bu iki ülke arasındaki diplomatik ilişkiler çerçevesinde değil aynı zamanda bu ülkelerin ittifak ilişkisi içerisinde bulundukları ülke ve uluslararası örgütlenmeler çerçevesinde de gündeme getirilmektedir. Dolayısıyla, bu örgütlenmeler, bir bakıma Türkiye ve Yunanistan arasındaki mücadelenin zemini haline gelmektedirler. Bu bakımdan ele alındığında, Türkiye ve Yunanistan'ın üyelik ilişkileri içerisinde bulundukları Avrupa kökenli örgütler ayrı bir önem taşımaktadır. Bu önem ise bu tür örgütlenmelerde nihai hedefin ülkelerin bütünleşmelerine yönelik olmasındadır.

1952 yılından beri NATO'nun üyeleri olarak Türkiye ve Yunanistan arasında askeri ittifakın yükümlülüklerinin yerine getirilmesi sırasında sorunların çıkması kaçınılmaz olmuştur. Bu durum, özellikle 1974 Kıbrıs Barış Harekatı ve sonrasında gelişen Ege Denizi uyuşmazlıkları ile daha da artmıştır. Özellikle Yunanistan'ın NATO askeri kanadından ayrılması ve 1980 yılında geri dönüşü, bu iki ülke arasında ittifakın güneydoğu kanadında nasıl bir düzenlemenin ve dengenin sağlanması gerektiği sorununu ortaya çıkarmıştır. 1999 yılına değin NATO güneydoğu kanadında yapılacak altyapı yatırımları ve karargah, komutanlık düzenlemeleri iki ülke ve NATO bünyesinde pazarlık konusu olarak görülmüş ve bu ülkelerin çıkarları dengelenmeye çalışılmıştır.

Diğer yandan, Türkiye ve Yunanistan arasındaki uzlaşmazlıklara koşut olarak Yunanistan'ın ittifak içinde olduğu bir başka NATO ülkesini toprak bütünlüğü bakımından "açık tehdit" olarak gördüğünü açıklamış olması ve Ulusal Savunma Doktrini'ni bu tehditi karşılamak yönünde düzenlemiş olması ittifakın temel amaçlarıyla çelişir bir durum ortaya çıkarmıştır. Dolayısıyla, ittifakın işlerliğine gölge düşürmüştür. Bu durumu en iyi yansıtan  gelişmelerden bir başkası ise Balkanlar'da yaşanan Bosna Hersek ve Kosova olayları sırasında NATO'nun üstlenmiş olduğu askeri müdahale görevi sırasında Yunanistan'ın müdahaleye katkıda bulunacak olan Türkiye'ye ve genel olarak da NATO'nun Balkan politikasına karşı çıkması olmuştur.

Türkiye ve Yunanistan arasındaki yakınlaşmaya koşut olarak iki ülke silahlı kuvvetleri arasındaki yakınlaşma ve işbirliği çabaları da belirgin ölçüde artış göstermiştir. Özellikle Mayıs ayı içinde yapılan Dynamic Mix NATO tatbikatları çerçevesinde Türk uçaklarının Yunanistan'ı ziyaretleri ve benzer şekilde Yunan uçaklarının Türkiye'yi ziyaretleri, iki ülke arasındaki yakınlaşma ve işbirliğinin askeri alanda da sürdürülebileceğini göstermiştir.Basında yer alan haberlere göre, "Atina, iki ülke arasında Ege'deki ihtilaf konularını da ele alabilecek Türk - Yunan 'siyasi - askeri' komitesi oluşturma şeklindeki Türk önerisini yoğun tartışmalar sonunda kabul " etmiştir.[160] 
  

EGE DENİZİ'NE İLİŞKİN SORUNLAR
Kardak Sorunu


25 aralık 1995 tarihinde Figen Akat isimli bir Türk yük gemisinin Kardak kayalıklarında karaya oturmasının ardından yaşananlar, Türkiye ve Yunanistan arasında karasuları sorununu yeniden gündeme taşımış ve ulusal egemenlik alanlarının saptanması  konusunda yeni bir tartışma başlatmıştır.

Figen Akat'ın karaya oturmasının ardından kendi olanaklarıyla kurtulmaya çalışırken yaklaşan Yunanistan'a ait bir muhrip ve üç hücumbotu bölgenin Yunanistan'ın karasuları içerisinde kalmış olduğunu ileri sürmüş ve yardım teklifinde bulunmuştur. Buna karşılık, geminin kaptanı bölgenin Türk karasularına dahil olduğunu belirtmiş ve kurtarma teklifini geri çevirmiştir. Geminin kurtarılması ise Türk sigorta şirketi aracılığı ile gerçekleştirilmeye çalışılmıştır.

Bu arada, Yunanistan, 26 Aralık 1995 tarihinde Türkiye'ye bir nota vererek söz konusu geminin Yunanistan'ın karasularında bulunduğunu belirterek kurtarma işleminin durdurulmasını istemiştir. Türkiye, aynı gün Yunanistan'a vermiş olduğu bir nota ile iddiaları reddetmiştir. [153] Gemide yürütülen kurtarma çalışmaları sürerken Yunanistan'a ait hücumbotları gemiye yanaşarak kurtarma işlemlerini durdurmuş ve Yunanistan'a ait bir romörkor gemiyi karaya oturduğu yerden çekerek kurtarmaya çalışmıştır. Bu arada kurtarma halatının romörkorün  fırdöndüsüne sıkışması Türk gemisinin bu halatı keserek Türk karasularına girmesi ile sonuçlanmıştır. Gemi daha sonra Güllük limanına çekilmiştir.[154]

Kardak Gerginliğinin Tırmanışı

İki ülke arasında diplomatik görüş alış verişi sürerken egemenlik iddialarının fiili olarak sergilenmesi konunun bir anda iki ülke medyası, kamuoyu ve siyasileri arasında "ulusal dava" olarak algılanmasına yol açmıştır. Bu süreci başlatan ise, Yunanistan'a ait Kalimnos Adası belediye başkanının yanında adanın papazı, aileleri ve Antenna adlı Yunan televizyon kanalı çekim ekibini alarak 26 Ocak 1996 tarihinde Kardak kayalıklarına çıkarak bir şenlik havasında kayalıklara Yunan bayrağını dikmesi olmuştur. Bayrak dikme girişiminin televizyonda yayınlanmasının ardından, ertesi gün Türk medyası konuya ilgi göstermiş ve Hürriyet Gazetesi'nin iki muhabiri helikopter ile Kardak kayalıklarına giderek Yunanlıların dikmiş oldukları bayrağı indirmiş, yerine Türk bayrağını dikmiştir. Bu bayrak mücadelesinin Türk televizyonlarında yayınlanmasının ardından iki ülke arasında kamuoylarının siyasiler üzerindeki baskıları yoğunlaşmış ve diplomatik alanda sürdürülen mücadelenin giderek sertleştiği görülmüştür.

28 Ocak 1996 tarihinde Yunanistan'da hükümet baskılara dayanamayarak Kardak kayalıklarına askeri bir birliği göndererek Türk bayrağını indirtmiş ve ağır silahlarla takviye edilen birlik kayalıklardan büyük olanına konuşlanmıştır. Aynı gün Atina'daki Türk Büyükelçisi Yunanistan Dışişleri Bakanlığı'na çağrılarak kayalıkların Yunanistan'a ait olduğu ve yaklaşanlara ateşle karşılık verileceği uyarısında bulunmuştur.

Bu durum Türkiye'de tepkinin hangi düzeyde ve nasıl gösterileceği tartışmalarını başlatırken siyasilerin ve askeri kadronun üzerinde oydaştığı nokta, Yunan askeri varlığının ve bayrağının kayalıklardan uzaklaştırılması olmuştur. Gösterilecek tepkinin iki ülke arasında silahlı bir çatışmaya dönüşmemesi için duyarlılıkla hareket etmek ve çok yönlü düşünmek gerekmiştir. Sonuçta İnal Batu'nun önerisi [155] dikkate alınarak Kardak kayalıklarından üzerinde Yunan bayrağı dikilmiş olmakla birlikte asker bulunmayan küçük olanına Türk komandolarının çıkmasına karar verilmiş ve bu plan 31 Ocak 1996 tarihinde başarıyla uygulanarak Türk SAT komandoları ikinci kayalığa çıkmışlardır.

Türkiye'nin bu müdahalesi, esasta iki ülkenin soruna ilişkin inisiyatifinin eşitlenmesi anlamını taşımakla birlikte, beraberinde sıcak bir çatışma riskini ve sorumluluğunu da taşımaktadır. Nitekim, kriz sırasında devreye giren ABD, iki ülke arasında yürütmüş olduğu diplomatik arabuluculuk ile sorunun yumuşatılmasını, en azından, statüko öncesi duruma (status que ante) dönülmesini sağlamaya çalışmış ve bu çabaları başarılı olmuştur. 31 Ocak 1996 tarihinde her iki ülke silahlı güçleri aynı anda Kardak kayalıklarından çekilerek statüko öncesi duruma dönülmüştür. [156] Statüko öncesi duruma dönüşü sağlayan girişimlerde Türkiye'nin Kardak Kayalıkları'ndan küçük olanına asker çıkarması ve "Türk askerlerine herhangi bir saldırıda bulunulmadığı takdirde Yunan birliklerine ateş açılmaması talimatı verdiği ve Yunanistan'ın bayraklarını, askerlerini ve deniz ve hava kuvvetlerini kayalıklardan çekmesi durumunda Türkiye'nin de çekileceğini" açıklamış olmasının yanı sıra ABD'nin "ilk kurşunu atanın karşısında ABD'yi bulacağı"nı açıklamış olması da etkili olmuştur.

Kardak Kayalıklarına İlişkin Hukuki Tartışma

Figen Akat'ın Güllük Limanı'na çekilmesi ile tartışmalar yeni boyut kazanmıştır; Yunanistan 10 Ocak 1996 tarihinde Türkiye'ye yeni bir nota daha vermiştir. Bu notada Türkiye'nin iddiaları reddedilmiş, Türkiye ve İtalya arasında 1932 yılında imzalanmış bulunan ikili anlaşmadan dolayı Kardak (İmia) Adasının İtalya'ya ait olduğu, sonradan 1947 Paris Barış Antlaşması'yla Yunanistan'a bırakılan Oniki Adalar zinciri içinde yer aldığı dile getirilmiştir.

29 Ocak 1996 tarihinde Yunanistan'ın bu notasına cevap vererek daha önceki görüşleri tekrarlanmış ve Ege Denizi'nde  statüleri tam olarak saptanmamış tüm ada, adacık ve kayalıkların statülerine ilişkin görüşmelere gidilmesi isteğinde bulunmuştur.

Türkiye 29 Ocak tarihli notasında [157] belirtmiş olduğu görüşlere göre; 4 Ocak 1932 Tarihli Türk - İtalyan Sözleşmesi İkinci Dünya Savaşı öncesi koşullar çerçevesinde müzakere edilmiş ve Kardak Kayalıklarına ilişkin herhangi bir hüküm içermemektedir. Kardak Kayalıklarına ilişkin gönderme 28 Aralık 1932 Protokolü'nde yer almaktadır. Bu protokol ise, geçerlilik kazanabilmesi için gereken  hukuki süreç tamamlanmadığından hukuki geçerliliğe sahip değildir. Diğer yandan; Yunanistan 1947 Paris Barış Antlaşması'na ilişkin görüşmeler sırasında Oniki Adaların Yunanistan'a devredilmesi tartışılırken anılan metinlerin kendisi açısından da geçerli olmasını sağlayacak göndermelerin antlaşmada yer almasını önermiş fakat bu öneri kabul edilmemiştir. Dolayısıyla, 1947 Paris Barış Antlaşması'nda Kardak Kayalıkları'nın statüsüne ilişkin herhangi bir hüküm yer almamaktadır. Kardak Kayalıkları'nın Oniki Adalar'ı Yunanistan'a devreden Paris Barış Antlaşması'nın 14/1. Maddesinde "bitişik adacık" (adjacent islets) olarak değerlendirilmesi de mümkün değildir. Kardak Kayalıkları en yakın Yunan adasından 5.5 deniz mili uzaklıktadır. Bu bakımdan ne "bitişik" ne de "adacık" olarak kabul edilebilir. Oysa söz konusu kayalıklar Türk topraklarına 3.8 deniz mili uzaklıktadır ve Türkiye'ye aittir.

Türkiye'nin görüşüne göre, Yunanistan, Lozan Barış Antlaşması ve Paris Barış Antlaşması ile devredilen adalar üzerindeki egemenlik sınırlarını genişletme çabası içerisindedir. Bütün bunların ışığında, Ege Denizi'nde küçük adalar, adacıklar ve kayalıkların mülkiyetine ilişkin bir anlaşma henüz yapılmamıştır. Bu nedenle, Yunanistan'ın Ege Denizi'nde küçük adalar, adacıklar, kayalıkları yerleşime açma çabaları hukuki açıdan herhangi bir sonuç doğurmaktan ve hak kazandırmaktan uzaktır. Türk Hükümeti Ege Denizi'nde küçük ada, adacık ve kayalıkların mülkiyetini kararlaştıracak müzakerelere girişilmesine hazırdır; Bu müzakerelerden sonra karasularının sınırlandırılması sorunu da tartışılabilir ve karara bağlanabilir. Bu bağlamda, Türk Hükümeti aynı zamanda taraflara bölgede mevcut durumu kötüleştirecek tek taraflı girişimlerden uzak durulmasını önermekte, Kardak Kayalıkları'nda konuşlandırılmış bulunan Yunan askeri varlığının sona erdirilmesini ve tüm egemenlik işaretlerinin gecikilmeksizin kaldırılmasını istemektedir.

16 Şubat 1996 tarihli notasında [158] Yunanistan, 1932 Türk - İtalyan Anlaşması'nın 'İkinci Dünya Savaşı öncesi siyasi koşullar çerçevesinde görüşülmüş olduğu' iddiasının herhangi bir yasal önemi olmadığını belirterek; 28 Aralık 1932 tarihli Türk - İtalyan Anlaşması'yla ilgili yasal prosedürün  tamamlanmadığı ve bu nedenle Milletler Cemiyeti'nde tescil ettirilmediğine ilişkin iddiaya ilişkin olarak, 4 Ocak 1932 tarihinde karşılıklı olarak verilen mektuplarda kararlaştırılmış bulunan 28 Aralık 1932 tarihli Anlaşma, her iki tarafça Milletler Cemiyeti Sekreterliği'ne tescil ettirilmiş bulunan 4 Ocak 1932 tarihli Anlaşma'yı tamamlayıcı bir niteliktedir görüşüne yer ver vermiştir. Yunanistan'ın görüşüne göre, metnin kendisi ve mektup değişimlerinde açıkça belirtildiği gibi, 28 Aralık 1932 tarihli Anlaşma, üzerinde egemenliğe ilişkin herhangi bir tartışmanın bulunmadığı bir bölgede deniz sınırına ilişkindir dolayısıyla, taraflarca ayrıca onaylanmasına gerek yoktur.  Ayrıca, 28 Aralık 1932 tarihli Anlaşma'nın metninin tam bir uluslararası anlaşma metni olarak kabul edildiği metnin imzasından başlayarak taraflarca hemen yürürlüğe konulmuş olmasından da açıkça anlaşılmaktadır. Aynı nedenlerden dolayı, bu olayda Milletler Cemiyeti'nde tescil yapılmasına gerek duyulmamıştır. Bütün bunlar reddedilemez gerçeklerdir ve Yunanistan'ın yukarıda sözü edilen anlaşmaların geçerliliği konusunda herhangi bir şüphesi bulunmamaktadır. Bundan başka, 1932 - 1947 döneminde ve sonrasında İmia ( Kardak)  kazasına kadar bu anlaşmaların geçerliliği konusundaki tutumunu değiştirmemiştir. Aynı noktalar İtalya ve Oniki Adalar üzerindeki egemenliğinin sürdüğü dönem için de gerçektir. Diğer yandan,, sadece 1932'de değil aynı zamanda 1950'de Türkiye bölgede bir deniz sınırlamasının halihazırda var olduğunu kabul etmiştir. 1950 yılında İstanbul'da toplanan Ortadoğu Bölgesel Hava Seyir Toplantısı'nda kararlaştırılan İkinci Ortadoğu Bölgesel Hava Seyir Anlaşması bunu doğrulamaktadır. ICAO tarafından uygulanmakta olan İstanbul/Atina FIR sınır hattı, ilgili ICAO haritası ve 1953 yılında Ankara'da yayınlanan resmi Türk hava seyir haritasında görüleceği gibi, Türkiye'nin bölgedeki Batı sınırları ile aynıdır. Bu yönde bir sınırlandırma 1936 Montreux Sözleşmesi çerçevesinde 'İstanbul Boğazı, Çanakkale Boğazı ve Marmara Denizi'nden geçen gemilerin seyirleri hakkındaki 1953 tarihli yıllık rapora ek resmi Türk haritasında da görülmektedir. Bütün bu haritalarda, diğer Türk ve uluslararası resmi haritalarda İmia (Kardak) Kayalıkları Yunanistan'a ait olarak görülmektedir.

1947 Paris Barış Konferansı sırasında 1932 anlaşmalarına özel bir gönderme yapılması yönünde Yunanistan'ın önerilerine ilişkin argümanlar konusuna gelince, 1947 Paris Barış Antlaşması metninde bu anlaşmalara bir gönderme yapılmaması  bu anlaşmaların geçerliliğini etkilememektedir.

Yunanistan'ın görüşüne göre; İmia (Kardak) Kayalıkları Oniki Adalar'ın adalar, adacıklar ve kayalıklar bütününün  bir parçasıdır ve 1947 Paris Barış Antlaşması'nın 14. Madde 1. Paragrafında belirtildiği gibi bitişik adacık oluşturmaktadır. Bu durum İmia üzerinde açıkça İtalyan egemenliği kuran 28 Aralık 1932 Türk - İtalyan Anlaşması'nda kesinlikle tanınmıştır. Buna ek olarak, 1923 Lozan Barış Antlaşması'na göre İmroz, Bozcaada ve Tavşan Adaları dışında sadece Türk kıyılarından üç mil içerisinde kalan adalar üzerinde Türk egemenliği elde tutulmuştur. Buna göre, Yunanistan Türkiye'nin soruna ilişkin notasında dile getirmiş olduğu uzaklık gibi,  hukuk dışı kriterleri değil sadece uluslararası hukuk tarafından verilen egemenlik haklarını tanır. Adaların hukuki rejimi açıkça kararlaştırılmış ve üzerlerinde herhangi bir hukuki şüphe yoktur. Ek olarak, yerleşik olsun olmasın, birbirinden bağımsız olarak nasıl nitelendirilirse nitelendirilsin,  tüm adalar (adacıklar, kayalık adalar, kayalıklar vd- bu terimler hukuki değil sadece coğrafi çağrışımlar içermektedirler) büyüklükleri göz önünde bulundurulmaksızın hem 1923 Lozan Barış Antlaşması hem de 1947 Paris Barış Antlaşması tarafından aynı hukuki davranışa tabi tutulmuşlardır. Bu nedenle, yukarıda dile getirildiği gibi, tüm Ege bölgesinde adaların hukuki rejimine ilişkin herhangi bir boşluk kesinlikle bulunmamaktadır.

Tarafların hukuki ve siyasi yorumlarını içeren bu nota değişimleri sonucunda Ege'de rejim kuran antlaşmaların yorumlanmasında fikir ayrılıkları içerisinde oldukları  ortaya çıkmıştır. Bu arada Avrupa Parlamentosu, 15 Şubat 1996 tarihinde almış olduğu karar ile "1923, 1932 ve 1947 antlaşmalarına uygun olarak Kardak / İmia adacıklarının Oniki Adalar grubuna dahil olduğunu" belirtmiş, "Türkiye'nin Yunanistan'ın egemenlik haklarına yönelik tehlikeli tehditlerini"  kınamış ve Türkiye'yi uluslararası antlaşmalara saygı göstermeye çağırmıştır. [159] Gerçekte Avrupa Parlamentosu'nun almış olduğu bu karar Kardak bunalımına bir anda Yunanistan - Türkiye arasında bir sorun olmaktan çıkarıp Türkiye ile Avrupa Birliği  arasında bir sorun haline getirebilecek bir nitelik kazandırmıştır. Alınan kararda Yunanistan'ın Avrupa Birliği üyesi olduğu, Ege Denizi'nde askeri gerilimin Türkiye tarafından tırmandırıldığı  ve Yunanistan'ın sınırlarının AB'nin dış sınırları olduğu vurgulandıktan sonra, AB üyelerinin, Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin düzeltilmesinde etkin rol oynamaları, Türkiye'nin AGİT çerçevesindeki yükümlülüklerine sadık olması çağrısında bulunulmuştur.  Türkiye ise, Avrupa Parlamentosu'nun  almış olduğu bu kararı Yunanistan yanlısı bir karar olarak değerlendirmiştir. 
  
 


153- Nota metinleri için bkz; A. Kurumahmut (Y. Hazırlayan), Ege'de Temel Sorun..., Ek: 20-21. 
154- Figen Akat gemisinin Kardak Kayalıklarında karaya oturması ve kurtarma çalışmaları  sırasında yaşanan olaylar gerek Türkiye ve gerekse Yunanistan'da farklı anlatılmaktadır. Örneğin; "... Sonunda, Geminin sahibi şirket ile yapılan anlaşma ile Figen Akat Matsas Star adlı şirkete ait bir Yunan romörkorünün yardımı ile kurtarıldı ve Güllük limanına çekildi", Turkish Foreign Policy and Practice As Evidenced By The Recent Turkish Claims To The Imia Rocks, http://mfa.gr/foreign/bilateral/imiaen.htm  B. Tarihi: 02/11/1999; "... Üç tane hücumbot geminin bordasına yanaştı. Yunan askeri gemiye çıktı ve tüfeğiyle tabancasıyla bize bu boşaltma işlemine 'dur' dedi. Figen Akat'ın kurtarılma işlemi durdu. Bir Yunan kurtarıcısı Figen Akat'a yanaştı ve 25 dakika içinde gemiyi bağladığı çelik halat ile kayalıklardan kurtardı. Normal şartlarda geminin bir Yunan adasına çekilmesi gerekiyordu", Kardak Krizi, http://www.softdesign.com.tr/32gun/97-98-dosya/dosya21.html , B. Tarihi: 02/ 10/1999; "... Bir Türk donatanı, kendi açısından akıllılık edip Yunan şirketiyle Türk şirketini bir araya getirerek gemisini kurtarıyor ve hangi çerçevede yürütüldüğü bilinmeyen bu kurtarma 'karasularımız' denen yerde oluyor.", Mümtaz Soysal, "Fener", Hürriyet, 2 Şubat 1996, http://www.mfa.gov.tr/grupa/ad/ade/aded/aded1/3.htm,  B. Tarihi: 20/09/1999. 
155-  Kardak kayalıklarına yapılacak müdahaleye ilişkin olarak siyasi, askeri, bürokratik kadroların birlikte yapmış olduğu toplantılardaki görüşler ve değerlendirmeler için bkz; Kardak Krizi, http://www.softdesign.com.tr/32gun/97-98-dosya/dosya21.html, B. Tarihi: 02/ 10/1999; 
156-  31 Ocak sabahında Amerika'nın yürüttüğü arabuluculuk çabaları doğrudan ABD Başkanı Clinton ile Yunanistan Başbakanı Simitis, ABD Dışişleri Bakanı W. Christopher ve yardımcısı Holbrooke ile Yunanistan Dışişleri Bakanı Pangalos, ABD Savunma Bakanı Perry ile Yunanistan Savunma Bakanı Arsenis arasında yürütülmüş, Yunanistan Milli Güvenlik Konseyi'nin özel bir toplantısında yapılan değerlendirme sonucunda yürütülen arabuluculuk çabalarının sonuç vermiş olduğu ve her iki ülkenin de aynı anda silahlı güçlerini kayalıklardan geri çekerek statüko öncesi duruma dönmeyi kabul ettiği belirtilmiştir. Bkz; Krateros Ioannou, "A Tale of Two Islets", Thesis, Atina: Hellenic Ministry of Foreign Affairs, Spring 97, Vol I, Issue 1. ; Turkish Foreign Policy and Practice As Evidenced By The Recent Turkish Claims To The Imia Rocks, http://mfa.gr/foreign/bilateral/imiaen.htm  B. Tarihi: 02/11/1999; 
157- Notanın tam metni için bkz. EK I. (A. Kurumahmut (Y. Hazırlayan), Ege'de Temel Sorun..., Ek: 20-21.'den alıntılanmıştır.) 
158- Notanın tam metni için bkz. EK II. (A. Kurumahmut (Y. Hazırlayan), Ege'de Temel Sorun..., Ek: 20-21.'den alıntılanmıştır.) 
159- "Turkish Foreign Policy and Practice as Evidenced by the Recent Turkish Claims to the Imia Rocks", http://mfa.gr/foreign/bilateral/imiaen.htm, B. Tarihi: 02/11/1999.

EGE DENİZİ'NE İLİŞKİN SORUNLAR
Egemenliği Antlaşmalarla Yunanistan'a Devredilmemiş Ada, Adacıklar ve Kayalıklar Sorunu


Ege Denizi'nde ulusal egemenlik sınırlarını ilgilendiren bir diğer sorun da bu denizde hükümranlık sınırlarını belirleyen antlaşmalarda [142] adları belirtilen ve egemenlik devrinde mutabık kalınan adalar dışında kalan ada, adacık ve kayalıklar üzerinde Yunanistan'ın egemenlik iddiasında olmasıdır. Bu bakımdan ele alındığında Türkiye ve Yunanistan arasında çıkan uyuşmazlığa ilişkin olarak başvurulacak en önemli metin olarak Lozan Barış Antlaşması'nı ve bu antlaşmanın 6, 12, 15 ve 16. maddeleri ile Paris Barış Antlaşması'nın 14. maddesi görülmektedir.[143]

Söz konusu antlaşma hükümlerinin yorumlanması ve buna bağlı olarak, Ege Denizi'nde Türkiye ve Yunanistan arasında henüz bir deniz sınırının saptanmamış olması, beraberinde bu antlaşmalarda adları sıralanmamış olan ve fakat, Osmanlı Devleti'nin devamı olarak Türkiye'nin egemenliğinde kalan ada, adacık ve kayalıkların statülerinin de tartışılmasına yol açmıştır. Türkiye, açıkça söz konusu antlaşmalarda adları sıralanarak egemenlik devrini tanımış olduğu adalar ve adacıklar dışında kalan ada, adacık ve kayalıklara ilişkin egemenliğinin sürmekte olduğunu iddia ederken, Yunanistan, söz konusu antlaşma hükümlerinin Türkiye'nin, Anadolu kıyılarından üç mil dışında kalan deniz alanında her hangi bir hak iddiasında bulunmasını engellemekte olduğunu ileri sürmektedir.[144]

Kardak bunalımı, Ege Denizi'nde yeni bir sorunu ortaya çıkarmakla birlikte, Ege'de statüleri henüz saptanmamış bulunan pek çok adacık ve kayalığın bulunduğunu ve iki ülke arasında bu konuda bir hukuki düzenleme yapılmasının zorunlu olduğunu göstermesi bakımından önemli bir gelişme olmuştur. Nitekim kısa bir süre sonra Türkiye henüz hukuki olarak statüsü kararlaştırılmamış olan bu tür adacık ve kayalıkları "gri bölgeler" olarak nitelendirmiş ve Gavdos adası olayında da görüldüğü gibi, statülerini tartışmaya başlamıştır. Kardak bunalımının ardından, TSK Harp Akademileri Komutanlığı tarafından hazırlanan Ege'nin statüsüne ilişkin bir raporda antlaşmalarla statüleri kararlaştırılmamış bulunan ada, adacık, kayalıklar Osmanlı İmparatorluğu'nun halefi olarak Türkiye'nin egemenliğindedir [145] görüşüne yer verilmiştir.  Buna göre,

"Lozan Antlaşması'nın 12. maddesi gereğince Yunanistan'a verilen adaların dışında kalan Zürafa, Koyun Adaları, Hurşit ve Girit civarında bulunan Bergitsi, Sıgri, Tokmakia, Kasonisi gibi ada ve adacıklar üzerinde Türkiye'nin egemenliği hukuken devam etmektedir.Aynı madde uyarınca Lozan Antlaşması'nın aksine bir hüküm bulunmadıkça 13 Şubat 1914 tarihinde Yunan işgali altında bulunmuş olsa dahi, Anadolu'nun 3 mili içinde bulunan bütün ada, adacık ve kayalıklar, Türkiye'nin egemenliği altındadır. Antlaşmada yer alan 3 millik  mesafe, dönemin karasuyu mesafesi olduğuna göre, bugün de aksine bir hüküm bulunmadıkça 6 mil olan karasuyu dahilinde bulunan ada, adacık ve kayalıklar Türkiye'nin egemenliğindedir.

Menteşe Adaları bölgesinde bulunup da antlaşmada ismen zikredilmeyen adalar ile ismi zikredilen 14 adaya bitişik olmayan ada, adacık ve kayalıklar, başka deyişle 28 Aralık 1932 zabıtnamesinin statüsüne bağlı olan adalar veya statüleri Kardak kayalıkları ile aynı olan Keçi, Bulamaç, Kalimnos, Sakarcılar, Çerte, Nergiscik, İstanbulya güneyindeki 12 ada, adacık ve kayalık ve Girit'in kuzeydoğusundaki 13 adada, adacık ve kayalıklar üzerinde Türkiye'nin egemenliği devam etmektedir" [146]

Bu tartışmalar Türkiye ve Yunanistan arasında yeni bir gerginliği daha ortaya çıkarmıştır, Yunanistan Ege'de egemenliğinde olmakla birlikte üzerinde insan yaşamayan ada, adacıkları iskana açma politikası izlemeye başlamıştır. Bu durum ise Ege'deki dengeleri özellikle ulusal karasuları sınırı bakımından ilgilendirmektedir. İskana açık olmayan ada ve adacıkların kendilerine has karasuları sınırını olmayışı Yunanistan'ın bu ada ve adacıkları iskana açarak karasuları sınırını genişletme çabalarının bir göstergesi olarak değerlendirilmektedir. [147]  Bu sorun aslında iki ülke arasında karasularının genişliğinin belirlenmesi tartışmaları çerçevesinde değerlendirilebilecek bir niteliktedir. Gerçekte Ege Denizi'nde Lozan Barış Antlaşması ile zımni olarak kabul edilmiş bulunan 3 millik karasuları sınırına uygun olarak iki ülke arasında fiili bir sınır saptama çalışması yapılmamıştır. Yunanistan'ın 1936'da karasularını 6 mile çıkarması sonrasında da bu denizde kıyıdar ülke olarak Türkiye ve Yunanistan arasında bir sınır saptama görüşmesinin söz konusu olmadığı görülmektedir. Bununla birlikte, özellikle Oniki Adalar bölgesinde Türkiye ve İtalya arasında karasuları dışında kalan bölgelerdeki adacık ve kayalıkların hangi devletin egemenliğine bırakılacağına ilişkin görüşmelerin yapıldığı görülmektedir. Nitekim Türkiye ve İtalya arasında 18 Haziran 1931 yılında Ankara'da yapılan görüşmeler doğrultusunda Lozan Barış Antlaşması'nın 15. Maddesi hükmüne göre [148]  İtalya'ya terk edilmiş bulunan Meis Adası çevresinde yer alan adacık ve kayalıkların hangi devlete ait olduğunu belirlemişler ve uzmanlar düzeyinde yapılan toplantıda varılan mutabakata uygun olarak hazırlanan toplantı tutanağı, bir antlaşmaya dönüştürülerek 4 Ocak 1932 tarihinde Türkiye (T. R. Aras) ve İtalya (Aloisi) temsilcileri tarafından Ankara'da imzalanmıştır. [149]

Bu Sözleşmenin 1. Maddesi hükmüne göre;

"İtalya Hükümeti aşağıda yazılı adacıklar üzerinde Türkiye'nin egemenliğini tanır:Volo (Çatal Ada), Ochendra (Uvendire), Fournachia (Furmakya), Kato Volo (Katovolo), Prasouid (Praşudi), (Katavolo Adasının Güney Doğusunda) ve Tchallota, Pighi, Nissi - Tis Pighi, Recif Agrecelia, Proussecllisse (Kaya), pano Makri, Kato Makri (Kayalıklarla birlikte) Marthi, Roccie Voutzaky (Rocci Vutchaki) Dacia (Dasya), Nissi-Tis-Dacia, Prassoudi (Dasyanın Kuzeyinde) Alimenterya (Alimentaria), Caravola (Karavola) Adacıkları"

Sözleşmenin 2. Maddesine göre

"Bodrum Körfezindeki Kara Ada da Türkiye'nin olacaktır."
Madde 3;"Buna karşılık, Türkiye Hükümeti, merkezi Castellerizo Kenti kilisesinin kubbesi ve yarı kutru ve bu merkez ile San Stephano Burnu  (Pointe du Vent) arasındaki uzaklık olan bir daire ile çevrilecek bölge içinde bulunan Psoradia, Polyphados, St. Georges (Güneyde St. Georges, Kuzeyde Agrielaia diye adlandırılan ve 236 sayılı İngiliz haritasında gösterilen iki ada), Psomi (Strongyle, 236 sayılı İngiliz haritası), Cutsumbora (Kutsumboras), (Kayalıklar), Mavro Poinaki (Mavro Poinchi), Mavro Poinis (Mavro Poini) adacıkları üzerinde İtalya egemenliğini tanır.Yukarıda sözü geçen daire içindeki bu adacıklardan başka St. Georges (Rho), Dragonera, Ross ve Hypsili (Stronghyli) adacıkları da İtalya'nın olacaktır."
Sözleşmenin dördüncü maddesine göre;"Şurası kararlaştırılmıştır ki, İşbu sözleşmede tanımlanan suların ayrıldığı çizginin iki yanındaki tüm adalar, adacıklar ve kayalıklar, adları orada yazılı olsun ya da olmasın, bu adalar, adacık ve kayalıkların bulunduğu bölgenin kendi egemenliği altında olduğu Devlete ilintilidir." [150]

Sözleşmenin beşinci maddesinde karasularının sınırlandırmasını oldukça ayrıntılı bir düzeneğe göre tespit ettikten sonra son paragrafta;

"Bu Madde ile açıklanmış olup iki tarafındaki adalar ve adacıkların kime ilintili bulunduğunu belirlemek üzere, Bağıtlı Yüksek Taraflarca saptanan ayırım çizgisi doğuda Tugh burnu güneyindeki 3 mil uzaklıktaki bir noktada ve batıda Volo adasının güneyinden 3 mil uzaklıktaki öbür noktada, Türkiye ile İtalya arasında hiç tartışma konusu bulunmayan genel deniz sınırı ile birleşir"
demektedirler. Sözleşmenin 5. Madde son paragrafındaki bu ifadeler doğrultusunda, 4 Ocak 1932 tarihinde Sözleşmenin imzalandığı gün, Türk ve İtalyan teknisyenler aralarında gerçekleştirmiş oldukları bir mektup değişimi ile "...Türk-İtalyan deniz sınırının iki taraf arasında hiçbir tartışma konusu olmayan geri kalan kısmının çizilmesi için hükümetlerine bir Türk-İtalyan teknisyenler toplantısının gerçekleştirilmesini önermek için hazırlık yapmışlardır" [151] Türkiye ve Yunanistan arasında Kardak kayalıklarının hukuki statüsüne ilişkin tartışmalar söz konusu olduğunda teknisyenler düzeyinde yapılması önerilen bu toplantı sonrasında hazırlanan tutanağa ilişkin olarak farklı hukuki geçerlilik yorumları yapılmaktadır. 28 Aralık 1932 tarihli teknisyenler toplantı tutanağı ilerleyen dönemlerde bir sözleşmeye dönüştürülememiştir.  Dolayısıyla "Türkiye ile İtalya arasında hiç tartışma konusu bulunmayan genel deniz sınırı"nın resmi olarak kabulü gerçekleşmemiştir. 1947 Paris Antlaşması ile Oniki Adalar'ın Yunanistan'ın egemenliğine bırakılması kararlaştıktan sonra da bu durum sürmüştür.

Bu bakımdan ele alındığında Ege Denizi'nde karasuları sınırının belirlenmesine ilişkin sorun sadece Kardak kayalıklarına ilişkin değil aynı zamanda Türkiye ve Yunanistan arasındaki tüm karasuları sınırına ilişkin bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Nitekim "Yunanistan'ın Şubat 1950'den başlamak üzere Mayıs 1953, Haziran 1955, Ekim 1956 ve Aralık 1962 tarihlerinde Türk Dışişleri Bakanlığı nezdinde yaptığı yazılı ve sözlü girişimlerle talep ettiği hususlar, 28 Aralık 1932 tarihli metnin sınır çizen bir andlaşma olmadığını göstermesi ve Ege'nin hukuki statüsünü de teyit etmesi bakımından ilginçtir.

Yunanistan bahse konu girişimleriyle, Türkiye ile İtalya arasında düzenlenmiş olan 4 Ocak 1932 Sözleşmesi ile 28 Aralık 1932 tarihli teknisyenler zaptının Yunanistan ile de mer-i olması hususunda mektup teatisine hazır olduğunu; egemenliğinde olan adalar ile Türkiye arasındaki karasuları sınırının şimdiye kadar harita üzerinde çizilmek suretiyle gösterilmediğinin müşahede edildiğini bildirmiştir. Menteşe Adaları'nın kuzeyinde kalan iki devlet karasularının sınırlandırılması işinin karma komisyona havale edilmesi hususunda Türkiye'nin de düşündüğünü sormuş ve bir toplantı tarihi telkin edilmesini istemiştir. İki devletin ilgili makamlarının elinde bulunan ve Ege Denizi'ndeki Türk ve Yunan karasularını gösteren haritalar arasında bazı farklılıkların mevcut olduğunu, bu nedenle iki devlet ilgili makamlarının ellerindeki haritaları karşılaştırmaları ve mutabık kaldıkları takdirde karasularını haritalar üzerinde tespit etmelerini teklif etmiştir." [152] 
  
 


142- Tarih sırasıyla bu antlaşmalar şunlardır;  18 Ekim 1912 Uşi Barış Antlaşması, 17/30 Mayıs Londra Antlaşması, 1/14 Kasım 1913 Atina Antlaşması, 13 Şubat 1914 tarihinde Yunanistan Hükümeti'ne tebliğ edilen Altı Büyük Devlet Kararı, 24 Temmuz 1923 Lozan Barış Antlaşması, 10 Şubat 1947 Paris İtalyan Barış Antlaşması. 
143- Lozan Antlaşması'nın 6. Maddesi'ne göre; ".... İşbu Andlaşmada tersine bir hüküm olmadıkça, deniz sınırları kıyıdan üç milden aşağı uzaklıktaki ada ve adacıkları kapsar." 
 Lozan Antlaşması'nın 12. Maddesi'ne göre; "İmroz ve Bozca Adaları  ile Tavşan Adaları dışında Doğu Akdeniz Adaları ve özellikle Limni, Semadirek, Midilli, Sakız, Sisam ve Nikarya Adaları üzerinde Yunan egemenliğine ilişkin 17/30 Mayıs 1913 günlü Londra Andlaşmasının beşinci ve 1/14 Kasım 1913 günkü Atina Andlaşmasının on beşinci Maddeleri hükümleri uyarınca 13 Şubat 1914 günkü Londra Konferansında alınıp 13 Şubat 1914 günü Yunan Hükümetine bildirilen karar, işbu Andlaşmanın İtalya'nın egemenliği altına konulan ve on beşinci Maddede yazılı olan Adalara ilişkin hükümleri saklı kalmak koşulu ile, doğrulanmıştır. Asya kıyısından üç milden az uzaklıkta bulunan Adalar, işbu Andlaşmada tersine hüküm olmadıkça, Türkiye egemenliği altında kalacaktır." 
 Lozan Antlaşması'nın 15. Maddesi'ne göre; "Türkiye aşağıda sayılan Adalar üzerindeki tüm hak ve senetlerden İtalya yararına vazgeçer: Bugün İtalya'nın işgali altına bulunan Astampalya (Astropalia), Rodos (Rhodes), Kalki (Calki), Skarpanto, Kazos (Casso), Pskopis (Tilos), Misiros (Misyros), Kalimnos (Kalymnos), Leros, patmos, Lipsos (Lipso), Sombeki (Simi) ve istanköy (Kos) Adaları ile bunlara bağlı olan adacıklar ve Meis (Castelerizo) Adası (2 numaralı haritaya bakılması)." 
 Lozan Antlaşması'nın 16. Maddesi'ne göre; "Türkiye işbu Andlaşmada belirlenen sınırları dışındaki tüm topraklar ile bu topraklardan olup gene bu Andlaşma ile üzerinde kendi egemenlik hakkı tanınmış bulunanlar dışındaki Adalarda -ki bu toprak ve Adaların geleceği ilgililerce saptanmış ya da saptanacaktır- her ne nitelikte olursa olsun, sahip olduğu hak ve senetlerden vazgeçtiğini açıklar." İ. Soysal, Türkiye'nin Siyasal..., s.90. 
 Paris Barış Antlaşması'nın 14. Maddesi'ne göre; "İtalya işbu Andlaşma ile aşağıda belirtilen Onikiada'yı tüm egemenliği ile Yunanistan'a terkeder; yani, Stampalia (Astropalia), Rhodes (Rhodos), Calki (Kharki), Scarpanto, Cassos (Casso), Piscopis (Tilos), Misiros (Nisisros), Calimnos (Kalymnos),Leros, Patmos, Lipsos (Lipso), Simi (Symi), Cos (Kos) ve Castellorizo ve bitişik adacıklar." 
144- Bu konudaki tartışmalar için bkz; A. Kurumahmut (Y. Hazırlayan), Ege'de Temel Sorun..., 
145- Milliyet Gazetesi'nde yer alan bir haberde, Ege'de 150'ye yakın ada ve adacığın, Osmanlı İmparatorluğu'nun halefi olması dolaysıyla, hukuki olarak, Türkiye'nin egemenliğinde sayılması gerektiğinden söz edilerek; Yunanistan'ın Ege'deki bazı ada ve adacıkları iskana açma çabalarının statüyü kendi lehine çevirme amaçlı olduğu vurgulanmıştır. "Ege'deki 150 Ada Osmanlı'dan Miras", Milliyet, 6 Ekim 1998, s. 14. 3 Haziran 1999 tarihli Cumhuriyet Gazetesi'nde yer alan bir habere göre ise, "Genelkurmay Başkanlığı, Türkiye kıyılarındaki 'formasyon' diye adlandırılan 152 adacık ve kayalık üzerinde hak iddia eden Yunanistan'a gerekli yanıtın 3 Haziran Avrupa Birliği Köln Doruğu'ndan sonra verilmesi için hazırlığını tamamladığı" haberi yer almıştır. Yüksek düzeyde bir komutana dayandırılarak verilen habere göre; "Bugün Ege'de toplam 3 bin 49 ada, adacık ve kayalık bulunuyor. Osmanlı İmparatorluğu'ndan sonra Ege Denizi2ndeki adaların sahipliği antlaşmalarla belirlenmiştir. Anlaşma metinlerinde adları geçmeyen bu adacıkların sahipliği Osmanlı İmparatorluğu'nun varisi olan Türkiye Cumhuriyeti'dir. Formasyon olarak tanımlanan bu tür adacık ve kayalıklardan kıyılarımızda bulunan 152 adanın aidiyeti ise Türkiye'nindir. Buna Kardak da şimdi Atina'nın sivillere bayrak diktirme girişiminde bulunduğu Angathosini adacığı da dahildir". "Adacıklar Osmanlı Mirası", Cumhuriyet, 3 Haziran 1999, ss. 1-17. 
146- "TSK Adayla İlgili Raporu Açıkladı  'Keçi (Platia)' Bizim Adamız", Cumhuriyet, 16 Mayıs 1999, ss. 1-8. 
147- Taki Berberakis, "Kayalıklarda İnat Düğünü", Milliyet, 16 Mayıs 1999, s. 21; Barçın Yinanç, "Kardak'tan Sonra Plati", Milliyet, 15 Mayıs 1999, s. 20; "TSK Adayla İlgili Raporu Açıkladı  'Keçi (Platia)' Bizim Adamız", Cumhuriyet, 16 Mayıs 1999, ss. 1-8. 
148-  Lozan Antlaşması'nın 15. Maddesi için bkz; dipnot 143. 
149- Türkiye ve İtalya, aralarında sınır bölgelerinin saptanması konusunda çıkan görüş ayrılıklarını gidermek için, taraflar arasında 1928 yılında imzalanmış olan Türkiye - İtalya Tarafsızlık, Uzlaşma ve Yargısal Çözüm Antlaşması hükümlerine uygun olarak, 30 Mayıs 1929 tarihinde imzalamış oldukları bir tahkimname ile aralarındaki uzlaşmazlıkların çözümlenmesinde yargı yoluna başvurmuşlar ve Lahey Adalet Divanı'na gitme kararı almışlardır. Ancak bu tahkimnamenin sonucu alınmadan 1932 yılında yapmış oldukları Ankara Anlaşması ile sorunun çözümünde anlaşmışlardır. 
 Antlaşmalar için bkz; İ. Soysal, Türkiye'nin Siyasal... ss. 331-343;  Yüksel İnan, Sertaç Başeren, Kardak Kayalıklarının Statüsü, Ankara: (Yayınevi yok), 1997; Ayrıca, http://mfa.gov.tr 
150-  Sözleşme hükümleri için bkz; İ. Soysal, Türkiye'nin Siyasal... ss.340-343. 
151- Sertaç Hami Başeren, "Ege'de Ada, Adacık ve Kayalıkların Uluslararası Andlaşmalarla Tayin Edilen Hukuki Statüsü", Ege'de Temel Sorun / Egemenliği Tartışmalı Adalar, Y. Hazırlayan: Ali Kurumahmut, Ankara: TTK Yay. 1998, s.110-114. Türk Dışişleri bakanı T. R. Aras'ın İtalyan Büyükelçisi Aloisi'ye yazmış olduğu 4 Ocak 1932 tarihli mektupta şu görüşlere yer verilmekte; "Bugünkü tarihte imzalamış olduğumuz anlaşma, aidiyeti şimdiye kadar aramızda tartışma konusu olan ada ve adacıkların deniz sınırlarının belirlenmesini, memnuniyetle ifade edeyim ki düzenlemiştir. Zaten Türk-İtalyan sınırının diğer bütün kısımları iki devlet arasında hiçbir anlaşmazlığa sebep olacak nitelikte değildir. Exselanslarından sınırın bu kısmının çizim işlemlerinin hemen ele alınmasını ve Kral Majeste Hükümetinin, Türk meslekdaşlarıyla konuyu görüşecek teknisyenlerin belirlenmesine hazır olup olmadığının bildirilmesini rica ederim". İtalyan Büyükelçisi Aloisi, aynı tarihli cevabi mektubunda; "Bugünkü tarihte imzalamış olduğumuz anlaşma, aidiyeti şimdiye kadar aramızda tartışma konusu olan ada ve adacıkların deniz sınırlarının belirlenmesini, memnuniyetle ifade edeyim ki düzenlemiştir. Zaten Türk-İtalyan sınırının diğer bütün kısımları iki devlet arasında hiçbir anlaşmazlığa sebep olacak nitelikte değildir. Ekselanslarının bugünkü mektubuna cevaben bildiririm ki hükümetime sınırın bu kısmının çizimi meselesinin hemen ele alınmasını ve Türk meslekdaşları ile hemen temasa geçmek üzere teknisyenler belirlemesini teklif edeceğim." Y. İnan, S. Başeren, Kardak Kayalıklarının Statüsü..., s. 14. 
152- S. Hami Başeren, "Ege'de Ada, Adacık ve Kayalıkların...," s.115. Ayrıca bkz; Şükrü Elekdağ, "Kardak'ın Hukuki Statüsü", Milliyet, 8 Nisan 1996.

EGE DENİZİ'NE İLİŞKİN SORUNLAR
Rogers Planı ve Yunanistan'ın NATO Askeri Kanadına Dönüşü


Türkiye'nin kararlı karşı çıkışları sonucunda, Yunanistan'ın NATO askeri kanadına dönüşü 1980 Eylülüne değin sürdürülen görüşmelerde sonuca bağlanamamıştır. Türkiye'deki 12 Eylül askeri darbesi sonucunda iktidara Ordunun el koyması, Yunanistan'ın NATO askeri kanadına dönmesi için gereken "olumlu" [135]  ortamı sağlamıştır. Önceden NATO Başkomutanı A. Haig aracılığı ile yürütülen Yunanistan'ın askeri kanada dönüş çabaları, 1979'da göreve gelen B. Rogers tarafından sürdürülmüş ve bu çabalar, Türkiye'de ordunun iktidara el koymasından sonra ses getirmeye başlamıştır. İhtilalden bir ay sonra, Yunanistan'ın askeri kanada dönüşü için gerekli görüş birliği sağlanmış ve Türkiye, bu konudaki vetosunu kaldırarak Yunanistan'ın dönüşünü kabullenmiştir.

Rogers Planı olarak adlandırılan bir plan çerçevesinde Yunanistan'ın askeri kanada dönüşü gerçekleşirken, kısa bir süre sonra, bu dönüşün, iki ülke arasındaki uzlaşmazlık noktalarını bütünüyle gidermemiş olduğu ortaya çıkmıştır. Öncelikle, Yunanistan'ın NATO askeri kanadına koşulsuz olarak dönebilmesini, daha sonra, iki ülke arasındaki uzlaşmazlık  noktalarının giderilmesini amaçlayarak hazırlanmış olan Rogers Anlaşması, uygulanmadığı takdirde taraflara herhangi bir yaptırım getirmediği ve sadece "asker sözü"ne dayanılarak imzalandığı için, Yunanistan'da PASOK iktidarı ile başlayan yeni süreçte bu anlaşma uygulanmamış ve Yunanistan, NATO askeri kanadına dönüşünü "Türkiye'ye karşı kazanılmış bir diplomatik zafer" olarak değerlendirmiştir.[136]

Yunanistan'ın NATO askeri kanadına dönüşü sonrasında "Rogers Anlaşması"nda öngörülen düzenlemelerin yapılmaması (Larissa'da kara ve hava karargahlarının kurulmaması gibi), Türkiye'de hayal kırıklığına neden olmuştur. Yunanistan'da PASOK'un iktidara gelmesiyle başlayan süreç, Türk - Yunan ilişkilerinin gerginleşmesine neden olan bir gelişimi de beraberinde getirmiştir. Özellikle, yapılan seçimler öncesinde Papandreou liderliğindeki PASOK'un ABD ve NATO karşıtı bir çizgi izleyeceğinin belli olması ve daha sonraki dönemde de, Papandreu'nun, Yunanistan'ın NATO'ya dönüşünü, Türkiye'nin Kıbrıs'taki askerlerini geri çekmemesi karşısında verdikleri bir "taviz" olarak nitelemiş olması ve daha fazla "taviz" vermeyeceklerini açıklaması, ilişkileri gerginleştirirken, aynı zamanda, Türkiye'nin NATO çerçevesindeki ilişkilerini de sarsmaya başlamış ve genelde NATO ve ABD karşısında duyulan bir güvensizliğe dönüşmüştür. Yunanistan'da Papandreu'nun iktidara gelmesinden sonra yapılan ilk NATO Savunma Planlama Komitesi Toplantısında Papandreu, Yunanistan'ın ittifakın öngörmüş olduğu kuvvet yükümlülüğünü yerine getireceğini ancak, bunun gerçekleşebilmesi için, Yunanistan'ın ülkesel sınırlarının Türkiye'den kaynaklanan saldırgan eylemlere karşı garanti altına alınması gerektiğini ileri sürmüştür. [137]

NATO'nun, Yunanistan'ın isteğine karşı çıkması, ilerleyen dönemlerde ittifak sistemi içerisinde önemli sorunlara yol açmıştır. Özellikle, Yunanistan'ın Limni'deki kuvvetlerini NATO savunma planlarına katma girişimleri Türkiye'nin karşı çıkışları ile sekteye uğrayınca, Yunanistan, ittifak çerçevesinde yürütülen alt yapı yatırımlarına engel oluşturmuş, Ege Denizi'nde yapılması planlanan ortak deniz ve hava tatbikatlarına katılmama kararı almış ve Türkiye'nin ittifakla ilişkilerinde veto hakkını kullanarak engel çıkarmıştır. Bu güçlükler özellikle NATO savunma planları çerçevesinde Türkiye'ye yapılacak olan askeri ve ekonomik yardımlar konusunda, Türkiye'deki re-modernizasyon çalışmalarında, alt yapı yatırımlarında ortaya çıkmaktadır.

Bütün bunların yanı sıra, Türk - Yunan ilişkilerinin 1988 Davos Zirvesinden sonra oturduğu yeni çizgi, iki ülke arasında NATO'ya ilişkin sorunlarda bazı esneklikler getirilmesini zorunlu kılmış ve bunun sonucunda, 27 Mayıs 1988 tarihinde Türk Dışişleri Bakanı (M. Yılmaz) ve Yunan Dışişleri Bakanı (K. Papulias) arasında imzalanan bir ilke anlaşması ile, iki ülke, NATO'da karşılıklı olarak uyguladıkları vetolarını kısmen geri çekmiş; Türkiye ve Yunanistan, NATO alt yapı yatırımları ile ilgili  olarak hazırlanan projenin 35. ve 38. maddelerinde birbirlerine karşılıklı olarak koymuş oldukları vetoların kaldırılmasına karar vermişlerdir. Buna göre, Türkiye, Yunanistan'ın Skiros Adasında yapılması düşünülen mayın depoları ve liman tesislerine ilişkin vetosunu geri çekerken, Yunanistan da, Çanakkale'de kurulması planlanan elektronik denizaltı dinleme tesisleri üzerinde uygulamakta olduğu vetoyu kaldırmıştır. [138]

1990 ve sonrasında, uluslararası sistemdeki yeni gelişmelerin bölgesel düzeydeki etkileri dikkate alındığında, Türkiye ve Yunanistan arasındaki uyuşmazlık konuları üzerinde süren gerginliğin giderek daha fazla dikkat çekmekte olduğu söylenebilir. Özellikle, Ortadoğu'daki gelişmeler ve Balkanlarda ortaya çıkan ulusçu ayaklanmalar, Türkiye ve Yunanistan'ın bölgedeki güç dengesi üzerinde oynayabilecekleri rolleri yeniden tartışma konusu yapmaktadır. Batı savunması ve genel çıkarları güneydoğu kanadını oluşturan Türkiye ve Yunanistan arasındaki gerginliğin bir an önce giderilmesini zorunlu kılmaktadır. Buna karşın, hem Yunanistan hem de Türkiye, ulusal çıkarlarını ittifak çıkarlarından önde tutma kaygısı ile ulusal yaklaşımlarında ısrarlı davranmakta, çözümsüzlüğün sürmesinde karşı tarafı suçlamaktadır.[139]

Diğer yandan, 1990'ların ikinci yarısından itibaren Balkanlarda yaşanan soykırımlara koşut olarak istikrarsızlığın tüm bölgeye yayılma tehditi göstermesi gerek NATO üyesi ülkelerin Balkanlara müdahalede ortak tavır almalarını gerektirmiş, ancak bu kararın alınması ve uygulanması sırasında pek çok sorunla karşılaşılmıştır. Özellikle Yugoslavya ve Kosova olaylarında acil insani müdahalenin söz konusu olduğu durumlarda ittifak içi dengeleri koruyabilmek güçleşmiştir. Özellikle Türkiye'nin Balkanlardaki soykırımdan zarar gören insanlarla olan tarihi ve kültürel bağları Yunanistan'da Türkiye'nin duyarlılığının kuşkuyla karşılanmasına yol açmıştır. Türkiye'nin Balkanlarda etkinlik arayışında olduğunu ileri süren Yunanistan NATO çerçevesinde yürütülen harekatlara katılacak olan Türk savaş uçaklarının Yunan hava sahasını kullanmasına izin vermemiştir.

Bununla birlikte, NATO'nun yeni komuta yapılanmasına koşut olarak  1999 Eylül / Ekim ayları içerisinde Yunanistan'ın Larissa kentinde oluşturulan NATO Güney Avrupa Merkez Müşterek Alt Bölge Komutanlığı'nın faaliyete geçmesine karar verilirken, Komutanlığını bir Yunan korgenerali, komutan yardımcılığını ABD'li bir tümgeneral, Kurmay Başkanlığı'nı da bir Türk  tümgenerali (Tümgeneral Metin Yavuz Yalçın), üstlenmiştir. Larissa'daki NATO karargahının bir eşi olarak düşünülen İzmir'deki Güneydoğu Avrupa Müşterek Alt Bölge Komutanlığı'nda ise, 1 Eylül 1999 tarihinden itibaren komutanlığını bir Türk Orgenerali (Orgeneral Tamer Akbaş), komutan yardımcılığını ABD'li bir tümgeneral (Tümgeneral Zannie O. Smith ve Kurmay Başkanlığı'nı ise Yunan Tümgeneralin (Tümgeneral Georgios Maniudakis) üstlenmiştir. [140]

Türk - Yunan ilişkilerindeki ılımlı yakınlaşmanın bu ülkelerin Ege Denizi'ndeki NATO yükümlülükleri çerçevesindeki ilişkilerine de olumlu yansımış olduğu görülmektedir. Yunanistan  Ege Denizi'nde güven arttırıcı önlemlere ilişkin öneriler arasında yer alan ulusal tatbikatların sayısının azaltılması ve askeri işbirliği yapılmasına ilişkin önerilere çekimser yaklaşırken bu tür girişimlerin NATO yükümlülükleri kapsamında ele alınmasını önermiş ve daha önce NATO'nun bölgesel tatbikatlarına katılmazken, bu kez, bu tatbikata ev sahibi ülke olarak katılmıştır. 20 Mayıs - 10 Haziran 2000 tarihleri arasında yapılan Dynamic Mix - 2000 tatbikatları çerçevesinde Türk savaş uçakları Yunanistan'daki Nea Ankhialos'daki üssünü kullanarak buradaki tatbikatlarda görev yapmış, Deniz Kuvvetlerine bağlı gemiler de Yunanistan'ın Kyparissa bölgesindeki amfibi harekatına katılmışlardır.[141] 
  
 


135- 12 Eylülden kısa bir süre önce Yunan basınında çıkan haberlerde Türkiye'de siyasilerin karşı çıkmalarına rağmen Silahlı  Kuvvetlerin, aksine, Yunanistan'ın NATO askeri kanadına acilen geri dönmesine daha sıcak baktığı yorumları yer almış; darbeyle birlikte, Yunanistan basını, "Yunanistan NATO'da" başlıklarıyla çıkmıştır. Bkz; U. Güldemir, Kanat.., ss. 75-76. 
136- Ancak, Yunanistan'ın NATO'ya dönüşü konusunda basında yoğun bir tartışma yaşanmıştır: "Parlamento, NATO Konusunda Yine Oldu Bitti Karşısında", Elefterotipia, 22 Ekim 1980; "Tehlikeli Rejime Geri Dönüyoruz", Elefterotipia, 22 Ekim 1980; "En Kötü Çözüm", Kathimerini, 22 Ekim 1980; "NATO'ya Hangi Koşullarda Geri Dönmeliydik", Akropolis, 22 Ekim 1980; "Neden NATO'dan Çıktığımızı İzah Etsinler", Elefterotipia, 22 Ekim 1980; "Dönüş ile İlgili Tehlikeler", Rizospatris, 22 Ekim 1980; "Var Olabilmek İçin", Kathimerini, 22 Ekim 1980. 
137- R. McDonald, "Alliance Problems in the Eastern Mediterranean-Greece, Turkey and Cyprus, Part II," Prospects for Security in the Mediterranean, London: IISS Adelphi Paper Series, 1988, s. 77; ayrıca bkz, Cumhuriyet, 9-13 Aralık 1981. 
138- BYE, 27 Mayıs 1988. 
139- Uluslararası siyasal sistemdeki denge değişiklikleri, iki ülkede de dış politika stratejilerinin gözden geçirilmesi gereğini ortaya çıkarmış, hükümetlerin ulusal çıkarlar ile ittifak çıkarları arasında belirgin bir denge kurabilmelerini güçleştirmiştir. Körfez bunalımı ve  Bosna - Hersek, Makedonya  ve Kosova sorunlarında sırasında bu durum daha belirginleşmiştir. 
140- Bu konuda bkz; Güven Özalp,"Yunanistan'da Türk Generali", Milliyet, 4 Ekim 1999; Murat İlem, "Yunanistan'da Bir Türk Komutan", Cumhuriyet, 6 Ekim 1999, s. 8; http://www.nato.org.tr/pressreleases/pressreleases/reflagging.htm; 
141- Türk savaş uçaklarının Nea Ankhilaos üssüne inişlerine ilişkin olarak Yunanistan'da yapılan değerlendirmelerde, Türk uçaklarının Ege üzerindeki uçuşlarında Yunan tarafına uçuş planlarını vermiş olduklarına dikkat çekilerek, daha sonraki uçuşlarda da Türk tarafının uçuş planlarını vermeyi sürdürmesinin arzulandığı dile getirilmiştir. Oysa, yapılan bir ortak tatbikata katılımdır, Türkiye'nin Ege üzerindeki askeri uçuşlarda Yunanistan'a uçuş planı vermeme politikasında herhangi bir değişikliğin olmadığı görülmektedir. Bu durum iki ülke basınında da geniş yankı bulmuştur. Serkan Demirtaş, "Askerler Barış İçin El Ele Verdi", Cumhuriyet, 6 Nisan 2000, s. 9.; Murat İlem, "Askerler Ege'de Barışta Kararlı", Cumhuriyet, 12 Mayıs 2000, s. 8; Utku Çakırözen, "Yunanistan'ı Türk Ordusu Savunacak", Milliyet, 18 Mayıs 2000, s. 21; Utku Çakırözen, "Savaşan Şahinler Barış Elçisi", Milliyet, 20 Mayıs 2000, s. 12; Nur Batur, "Hayal Bile Edilemezdi", Hürriyet, 21 Mayıs 2000, s. 30.

EGE DENİZİ'NE İLİŞKİN SORUNLAR
NATO Komuta Kontrol Sorunları


Ege Denizi'nde, Türkiye ve Yunanistan arasında sürmekte olan mücadele, bu ülkelerin NATO çerçevesindeki ilişkilerine de yansımakta ve bazı sorunlara neden olmaktadır. 1952 yılında, NATO savunma sistemine katılan Türkiye ve Yunanistan'ın aynı kanatta yer almaları, savunma planları ve askeri sorumluluklar açısından, iki ülke arasında kimi dengelemelerin yapılmasını gerektirmiş; NATO ittifakının güneydoğu kanadını oluşturacak olan bu iki ülke silahlı kuvvetlerinin, sorumluluk  sınırlarının belirlenmesi, NATO'ya tahsis edilecek kuvvetlerin bağlanacağı komutanlıkların saptanması önemli uğraşlar gerektirmiş, sonuçta, yapılan düzenlemelerle Türkiye ve Yunanistan'ın NATO'ya tahsis etmiş oldukları kuvvetlerden kara ve hava kuvvetleri SACEUR Yüksek Kumandanlığı'na verilmiş ve bunların Güney Avrupa Harekat Sahası Başkumandanlığı'na tabi olmaları kabul edilmiştir. Deniz kuvvetleri ise geçici bir dönem için, "şimdilik" kaydıyla, kendi genelkurmay başkanlıklarının emri altında bırakılmışlardır.

1957 yılında yapılan bir düzenleme sonucunda, Ege Denizi'ndeki deniz kuvvetlerinin kontrolü Yunanistan'a bırakılmış, Türkiye'nin ulusal karasuları dışında kalan bölgelerde Yunanistan'ın komuta kontrol sorumluluğu kabul edilmiştir. Buna karşın, Türkiye'nin sorumluluk bölgesi olarak da Boğazlar, Karadeniz ve Akdeniz belirlenmiştir. Süreç içerisinde yapılan çeşitli düzenlemelerle, daha önce Ege Denizi'nin ortasından geçmekte olan hava savunma sorumluluk alanları, giderek, Türk karasuları sınırına kadar kaydırılmıştır.

1974 Kıbrıs olayları, bir yandan Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkileri sarsarken, diğer yandan da, Yunanistan'ın NATO askeri kanadından kopması, NATO savunma sisteminin güneydoğu kanadında önemli bir çatlak ortaya çıkarmıştır. Bunun sonucunda, NATO güneydoğu kanadında sorumluluklar yeniden düzenlenmiş ve İzmir'deki COMLANDSOUTHEAST-Güneydoğu Avrupa Müttefik Kara Kuvvetleri Komutanlığı ve COMSIXATAF-Altıncı Müttefik Hava Kuvvetleri Komutanlığı, Türk komutanlarının denetimi altına girmiş ve adı geçen karargahlar Türk-NATO karargahlarına dönüşmüştür.

Karamanlis yönetiminin, Yunanistan'ı NATO askeri kanadından ayırmasının belirgin iki nedene dayandığı söylenebilir; bunlardan birincisi, 1967'den 1974 yılına kadar iktidarı elinde tutan askeri cuntanın ABD ve NATO tarafından dolaylı da olsa desteklendiği ya da en azından hoşgörü ile karşılanmış olduğu gerçeği, Yunan kamuoyunda ABD ve NATO karşıtı bir tepkinin yaygınlaşmasına neden olmuş ve 1974 yılında, Kıbrıs'taki olaylardan askeri cunta kadar ABD ve NATO da sorumlu tutulmuştur. Yunanistan'da demokrasinin yeniden kurulmasından sonra, ABD ve NATO karşıtı tepkiler bir politikaya dönüşmüş ve iktidarın bu görüşleri dikkate alarak NATO'dan çekilmesi gündeme gelmiştir. Bu bağlamda sıralanacak ikinci etken ise, Kıbrıs sorunu ve Ege'deki gerginliklerden sonra Türkiye ve Yunanistan arasında bir savaş olabileceğine ilişkin kuşkular, Yunanistan'ın silahlı kuvvetlerini NATO çerçevesinden kurtararak ulusal kuvvetlere dönüştürmesini gerektirmiş, denetim altına alınan silahlı kuvvetler, "Türk tehditi" karşısında ulusal bütünlüğün korunmasında olumsuz imajlardan arındırılmaya çalışılmıştır.

Yunanistan'ın NATO ittifakının askeri kanadından ayrılması 1977 yılından itibaren yoğun olarak eleştirilmeye başlanmış; Yunanistan, yeniden NATO askeri kanadına dönüş yolları aramaya başlamıştır. Özellikle, Türkiye ve Yunanistan arasında Ege Denizi'ne ve Kıbrıs'a ilişkin uzlaşmazlık sürerken ABD'nin uygulamakta olduğu silah ambargosunun Türk-Yunan güç dengesini pek fazla değiştirmemiş olduğu anlaşılınca ve askeri kanattan ayrılma dış politikada umulan yararı sağlamakta yetersiz kalınca, Yunanistan, bu kez, 1974 öncesi koşullar altında ittifakın askeri kanadına dönmenin yollarını aramaya başlamıştır.

1977 seçimleri sonunda Karamanlis Hükümeti'nin yeniden iktidara gelmesiyle, Yunanistan'ın NATO askeri kanadına dönüş çabaları belirgin bir hız kazanmıştır. Bir yandan NATO'ya üye olan Türkiye'nin, Yunanistan karşısında elde etmiş olduğu stratejik avantajların etkisini azaltmak, diğer yandan, Yunanistan'ın AET'e (AB) katılmasını kolaylaştıracak olan Avrupa ile askeri yönden de bütünleşme çabalarını sonuçlandırmak isteği, Yunanistan'ın NATO askeri kanadına dönüş isteklerinde belirgin rol oynamıştır. Yunanistan'ın NATO askeri kanadına dönmek için Larissa'da yeni bir kara kuvvetleri karargahı ile hava kuvvetleri karargahı kurulmasını ve bunların yönetiminin Yunan komutanlarına bırakılmasını istemiş ve 1974 öncesi harekat komuta kontrol sorumluluklarının aynen korunması gerektiğini ileri sürmüştür. Ancak, Yunan istekleri NATO üyesi ülkeler tarafından olumlu karşılanırken, Türkiye, bunlara tepki göstermiştir.[132]

Türkiye, ilke olarak,  Yunanistan'ın NATO askeri kanadına dönmesine karşı olmadığını açıklamış, ancak, bu dönüşün 1974 öncesi statüye göre olmasına karşı çıkmıştır. [133] Yapılan görüşmelerde Türkiye'nin en fazla ısrarlı olduğu nokta, Ege Denizi'ndeki operasyonel sorumluluk bölgelerinin yeniden belirlenmesi konusu olmuştur. [134] 
  
 


132- Bu konudaki tartışmalar için bkz; Richard Haass, "Managing NATO's Weakest Flank: The United States, Greece and Turkey," ORBIS, Fall 1986, ss. 457-473; Richard Haass, "Alliance Problems in the Eastern Mediterranean-Greece, Turkey and Cyprus: Part I," Prospects for Security in the Mediterranean, London: IISS Adelphi Paper Series, 1988, ss. 61-71; Ufuk Güldemir, Kanat Operasyonu, İstanbul: Tekin Yay. 1985; A. Wilson, The Aegean Dispute.., 
133- Bkz; U. Güldemir, Kanat.., s. 103. 
134- U. Güldemir, Kanat.., s. 104.

EGE DENİZİ'NE İLİŞKİN SORUNLAR
Hava Sahası ve FIR Sorunu


Ulusal hava sahasının genişliğine ilişkin tartışmalar, 1974 sonrasında Türk - Yunan ilişkilerinin gündeminde sıklıkla yer alan bir konu olmuştur.

Bu konudaki tartışmalar, özellikle, Yunan ulusal karasularının genişliği ile hava sahasının genişliği arasındaki farktan doğmaktadır. Uluslararası hukuk kuralları, devletlerin egemenliklerine ilişkin hakları düzenlerken, devletin egemenliğinin ülkesel toprakları, bu topraklara kıyı oluşturan karasuları ve bütün olarak, bu bölgeler üzerindeki hava sahasını kapsamakta olduğunu hükme bağlamıştır. Kısaca, bir devletin karasuları sınırı ile ulusal hava sahasının genişliği aynı olmak zorunda; devletin bu alanlar üzerindeki münhasır egemenlik hakları bulunduğu kabul edilmektedir.

Günümüzde, Yunanistan'ın Ege Denizi'ndeki ulusal karasularının genişliği 6 mil olmasına karşın, ulusal hava sahasının genişliği 10 mil olarak iddia edilmektedir. Yunanistan'ın bu yöndeki uygulamaları, bu ülkenin 1931 yılında hazırlanan bir kararname ile, yalnızca havacılık ve polis sorunları için ulusal karasuları sınırını 10 mil olarak saptadığını açıklaması ile gündeme gelmiştir. Bu dönemde, Yunanistan'ın karasuları 3 mil olarak kabul edilmiş olmasına karşın ulusal hava sahası 10 mildir.[120]

Uluslararası hukukun bu konuda saptamış olduğu  kurallara açıkça aykırı olan bu uygulama, Türk - Yunan ilişkilerine 1974 yılında etkide bulunmaya başlamıştır. [121] İki ülke arasındaki ilişkilerde Ege Denizi'ne ilişkin uygulamaların görüş ayrılıklarına neden olması ve Kıbrıs Barış Harekatı ile gerginleşmesi, hem Yunanistan hem de Türkiye'nin Ege Denizi'ndeki ulusal çıkarları açısından duyarlı davranmalarına neden olmuştur.

Bu bağlamda, Yunanistan, ilk kez 1974 Haziran ayında ICAO'ya başvuruda bulunarak ulusal hava sahasının 10 mil olarak belirlendiğini bildirmiştir.  Yunanistan'ın uluslararası alanda ilk kez bu konuda bir istemini dile getirmiş olması karşısında Türkiye, 1975 Nisan ayında göndermiş olduğu bir teleks mesajı ile ICAO'ya, Yunanistan tarafından ilan edilen 10 millik hava sahası uygulamasını kabul etmediğini açıklamıştır. Ayrıca, Türkiye bununla yetinmeyerek, 5 Mayıs 1975 tarihinde Yunanistan'a göndermiş olduğu bir teleks mesajı ile ilan edilen 10 millik hava sahasını kabul etmediğini bildirmiştir.[122]

Tarafların yaklaşımlarındaki katılığı korumaları ve yapılan çeşitli görüşmelerden bir sonuç alınamaması, Türkiye'nin 10 millik hava sahasını tanımadığını göstermek için askeri tatbikatlar sırasında Yunan karasuları ile iddia edilen 10 millik hava sahası arasındaki bölgelerde uçaklarını uçurmasıyla yeni bir boyut kazanmıştır. Türkiye'nin bu girişimlerini Yunanistan, ulusal hava sahasının ihlal edilmesi şeklinde yorumlamakta ve her seferinde Türkiye'yi protesto etmekte, buna karşılık Türkiye, bu protestoları geri çevirmektedir.

Yapılan görüşmeler sırasında Yunanistan, ulusal hava sahsını 10 mil olarak belirlemiş olmasını uluslararası hukuka uygun bir girişim olarak değerlendirmiş ve 1931 yılından beri, Türkiye'nin, bu yöndeki  uygulamalara tepki göstermediğini ileri sürerek, zımni olarak Türkiye'nin 40 yıldan beri bu uygulamayı kabul ettiğini iddia etmiştir. [123]

Yunanistan'ın bu konudaki görüşlerine karşı Türkiye, uluslararası hukuk kurallarına göndermede bulunarak; Yunanistan'ın bu uygulamasının, 1944 Chicago Sözleşmesi'nin 1. ve 2. maddelerine aykırı olduğunu ileri sürmüştür. Bu sözleşmenin 1. maddesine göre;

"Sözleşmeyle, devletler her devletin ülkesi üzerindeki hava sahasında tam ve münhasıran egemenlik haklarına sahip olduğunu tanırlar."
2. maddeye göre ise,"Bu Sözleşmenin amaçları açısından bir devletin ülkesi deyimiyle bu devletin egemenliği, hükümranlığı, koruması ya da mandası altında bulunan toprakları ve bu topraklara bitişik olan karasuları kastedilmektedir." [124]
Türkiye, bu sözleşmenin hükümlerine dayanarak, Yunanistan'ın karasuları sınırları ötesine taşan bir ulusal hava sahası saptayamayacağı görüşünü ileri sürmektedir. Buna göre, bir devletin egemenliği, ancak karasuları üzerindeki hava sahasının genişliğine bağlı olarak, o devlete egemenlik hakları sağlamaktadır. Dolayısıyla, Yunanistan'ın 6 mil olan karasuları, kendisine, ancak 6 millik bir hava sahası sağlamaktadır, 6 mil dışında kalan bölge bütünüyle uluslararası hava sahasını oluşturmakta ve Yunanistan'a egemenlik hakkı tanımamaktadır."Gerçekten, uluslararası hukuk bir kıyı devletine farklı amaçlar için farklı genişlikte karasuları ilan etme olanağı tanımamaktadır. Bu anlamda bir devletin karasularıyla hava sahası arasında bir özdeşlik olması ilkesinden söz edilebilir. Bu şekilde, 1958 Cenevre Açık Deniz Sözleşmesi'nin 2. maddesi ve 1982 Deniz Hukuku Sözleşmesi'nin 87 1 b maddesi açık deniz üzerindeki hava sahasında uçuş serbestliği öngörmektedir. Aynı şekilde Nisan 1948'de aldığı bir kararla ICAO Konseyi açık deniz üzerindeki hava sahasında yalnızca açık deniz rejiminin geçerli olduğunu kabul etmiştir." [125]

Bunların yanı sıra, günümüzde, Türkiye ve Yunanistan arasındaki karasularının genişletilmesi konusundaki anlaşmazlıkla birlikte ele alındığında, Yunanistan'ın karasularını 12 mil olarak genişletme isteğine karşı Türkiye'nin bu kararı savaş nedeni sayması, hava sahası konusunda Yunanistan'ın tutumunu şimdilik engelleyen bir başka etken olarak karşımıza çıkmaktadır. Gerçekten de, Yunanistan'ın, Ege Denizi'nde ulusal karasuları sınırını 12 mil olarak belirlemesi durumunda, iki ülke arasında tartışma konusu olan pek çok sorun kendiliğinden ortadan kalkabilecek niteliktedir. Böylesi bir sonuç ise, Türkiye'nin yaşamasal çıkarlarının bütünüyle göz ardı edilmesi sonucunu doğuracağından kabul edilemez niteliktedir.

Türkiye'nin, Ege Denizi'nde ulusal hava sahası sınırını 6 mil olarak kabul etmesi ve bölgede yapılan ulusal ve NATO çerçevesindeki ortak tatbikatlar sırasında uçaklarını 10 millik kısım içerisinde uçurması, Yunanistan'ın sert tepkisine neden olmaktadır. 10 millik hava sahası ve 6 millik karasuları uygulamasının hukuksal geçersizliğine ilişkin olarak sıklıkla dile getirilen bir örneğe göre,  Yunanistan'ın uygulamakta olduğu 6 millik karasularının  dışında fakat 10 millik hava sahası içerisinde bulunan bir askeri geminin varlığı karasuları bakımından bir egemenlik ihlali oluşturmaz iken aynı gemiden havalanacak bir helikopter ulusal hava sahasının ihlal edildiği suçlamasına hedef olabilmektedir. Oysa devletlerin egemenlik sınırlarını belirlemede hareket noktası hava sahası değil kara sınırları ve bunlara bitişik karasularıdır.

Yunanistan, bu girişimleri ulusal hava sahasının ihlal edilmesi olarak değerlendirmekte dolayısıyla, hem Türkiye'yi hem de bu bölgede uçuşlara katılan diğer devletleri protesto etmektedir.

Türkiye ve Yunanistan arasında hava sahasına ilişkin önemli bir diğer tartışma ise, Ege Denizi üzerindeki sivil havacılığın güvenli bir şekilde yürütülmesini sağlayacak yükümlülüklere ilişkindir. Havacılığın gelişmesine koşut olarak sivil havacılığın belirli bir düzen içerisinde yürütülmesi ve uçuş güvenliğinin sağlanabilmesi, uluslararası ortak düzenlemelerin yapılmasını gerektirmiştir. Bu nedenle, 1944 yılında Chicago Sözleşmesi ile Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü - ICAO kurulmuştur. Bu sözleşme çerçevesinde, sivil havacılığın güven içerisinde sürdürülmesi için Uçuş Bildirim Bölgeleri - FIR olarak adlandırılan denetim alanları oluşturulmuştur. FIR içerisinde uçuş güvenliğinin sağlanması için gerekli olan her türlü trafik kolaylıkları, haberleşme olanakları, meteorolojik hareketler konusunda uyarıcı bilgiler, daha önce ICAO tarafından saptanmış olan ülke tarafından sağlanır; bununla birlikte, FIR sorumluluğu hiç bir durumda, söz konusu sahalar üzerinde sorumluluk yüklenen devlete egemenlik hakkı vermemektedir.

Ege Denizi üzerindeki FIR sorumluluğu, ICAO'nun 1950 yılında İstanbul'da düzenlemiş olduğu bir toplantı sırasında belirlenmiş ve bu düzenlemeye göre, Ege üzerinde uçan uçakların uçuş sırasında bilgileri Atina'ya vermeleri ve ancak Türk karasularına girdikten sonra, bu bilgileri İstanbul'a bildirmeleri, 1952 yılında Paris'te yapılan toplantıda kararlaştırılmıştır.

1974 yılına kadar bu uygulamalara devam edildikten sonra 1974 Kıbrıs Barış Harekatı, iki ülke arasında bir savaş riskini gündeme getirdiğinden Türkiye, Ege'den gelebilecek bir sürpriz saldırı ile karşılaşmamak için 685 sayılı NOTAM ile Ege ve Akdeniz'i tehlikeli bölge ilan etmiş, ancak harekatın bitmesiyle bu NOTAM kaldırılmıştır. Buna karşın, 6 Ağustos 1974 tarihinde yayımlanan 714 sayılı NOTAM ile Türkiye Ege Denizi'ndeki FIR sorumluluk bölgelerini kuzey-güney doğrultusunda bir çizgi ile ikiye ayırmış ve bu çizgiye yaklaşan bütün uçakların uçuş bilgilerini İstanbul'a vermeleri gerektiğini bildirmiştir. Yunanistan, bu durumda, 1066 ve 1152 sayılı NOTAM'larını yayımlayarak Ege Denizi'ni bütünüyle tehlikeli bölge ilan etmiş ve bölgeyi uçuşlara kapatmıştır. Konuya ilişkin görüşmeler 1980 yılına kadar herhangi bir çözüme ulaşmakta başarısız kalırken, 1980 yılında Türkiye, 714 sayılı NOTAM'a son verdiğini  açıklamış, daha sonra Yunanistan da NOTAM'larını geri çekmiş ve bölge trafiğe yeniden açılmıştır.

Bununla birlikte, iki ülke arasında bu konudaki anlaşmazlık sürmektedir. Özellikle, askeri uçakların FIR bölgelerine girerken, saptanan merkeze uçuş bilgilerini verip vermeyeceği konusundaki görüş ayrılıkları, sorunu gündemde tutmaktadır. Yunanistan'a göre, Atine FIR sorumluluk alanına giren bütün askeri uçakların uçuş planlarını vermeleri zorunludur. Türkiye, bu görüşe karşı çıkmakta ve Chicago Sözleşmesi'nin 3. maddesine göre, askeri uçakların uluslararası hava sahasında uçuşları sırasında uçuş planlarını vermek zorunda olmadığını ileri sürmektedir. Chicago Sözleşmesi'nin 3. maddesine göre;

a) Bu Sözleşme yalnızca sivil uçaklara uygulanabilir ve askeri uçaklara uygulanamaz... d) Sözleşmeyi kabul eden devletler, askeri uçaklar için düzenlemeler yaparken, sivil uçakların uçuş güvenliğine saygı göstermeyi yükümlenirler.[126]
Bu tartışmalara konu edilen bir diğer nokta ise, Yunanistan'ın Limni adası çevresinde 3000 mil karelik bir "kontrol bölgesi" oluşturmasıdır. Türkiye'nin görüşüne göre, bütün uçakların önceden izin alarak uçabilecekleri iddia edilen Limni kontrol bölgesi, ICAO kurallarını ihlal etmekte ve sivil terminal kontrol istekleri için gereksiz genişliktedir. Yunanistan, Limni çevresinde oluşturulan  terminal kontrol bölgesinin, Ege Denizi uluslararası hava sahasının yalnızca küçük bir bölümünü işgal etmekte olduğuna değinmiş ve yapılan kimi görüşmeler sırasında bu bölgenin azaltılabileceğine ilişkin önerilerde bulunmuştur. [127]Eylül 1980'den sonra, Türkiye'nin ardından Yunanistan'ın Ege Denizi üzerindeki uçuşları tehlikeli  olarak niteleyen ve yasaklayan NOTAM'larını geri çekmeleri, bu konunun çözümlendiğine ilişkin iyimser bir hava yaratmakla birlikte, özellikle askeri uçuşlar ve tatbikatlar sırasında Türk savaş uçaklarının, Yunanistan'ın iddia etmiş olduğu 10 millik hava sahasında, Türk görüşlerini destekler bir yöntem olarak, sık sık uçmaları, iki ülke arasında beklenen yumuşamayı olumsuz etkilemiştir. NATO tatbikatları ve Türkiye'nin ulusal tatbikatları sırasında askeri uçakların, uçuşlarını 10 millik kısımda sürdürmeleri Yunanistan'ın bu bölgedeki NATO tatbikatlarına katılmayı reddetmesine yol açarken, hem tatbikata katılan ülkeler hem de Türkiye NATO nezdinde protesto edilmişlerdir. Yunanistan, Türkiye'nin, Yunan ulusal hava sahasını 10 mil olarak kabullenmemesini ve ihlal olarak  nitelendirilen uçuşların sürdürülmesini, Yunan ulusal bütünlüğü ve güvenliği açısından bir tehdit olarak  algıladığını açıklamıştır.[128]

Özellikle, ulusal hava sahsının ihlal edildiğine ilişkin Yunan iddiaları ve Türkiye'nin bu iddiaları kabullenmemesi, sorunu gündemde tutarken, Türkiye ve Yunanistan arasında başlayan DAVOS süreci çerçevesinde 3-4 Mart 1988 Brüksel Ortak Bildirisi ile,

'İki Başbakan, Dışişleri Bakanları'nın gözetimi altında ulusal askeri tatbikatların yürütülmesi ve askeri uçakların uçuşlarıyla ilgili sorunları incelemek üzere diplomatlardan ve askeri uzmanlardan oluşacak siyasi komiteye bağlı bir alt komitenin Mart ayı içerisinde toplanmasını kararlaştırmışlardır.' [129]
Nitekim, bu doğrultuda yapılan çalışmalar sonucunda, 24 - 27 Mayıs 1988 tarihleri arasında Türkiye Dışişleri Bakanı M. Yılmaz başkanlığında bir heyet Atina'yı ziyaret etmiş ve bu ziyaret sırasında Siyasi Komite'nin yürüttüğü çalışmalar sonucunda "Atina Mutabakat Muhtırası"nın imzalanmasına karar verilmiştir. Atina Mutabakatı ile taraflar, birbirlerinin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne ve Ege'nin açık deniz alanlarını ve uluslararası hava sahasını kullanma haklarına saygı gösterilmesi yükümlülüğünü dile getirmişlerdir. Açık deniz alanları ve uluslararası hava sahasında ulusal faaliyetlerin yürütülmesinde, deniz ve hava trafiğinin uluslararası belgeler, kurallar ve yönetmeliklerde öngörülen çerçevede kolayca akımına müdahale etmemeye özen göstermeyi kararlaştırmışlardır... Açık deniz alanlarında ve uluslararası hava sahasında notam veya bildirim veya uyarı gerektiren ulusal askeri tatbikatların planlanması ve yürütülmesinin, aşağıdaki hususları da mümkün olacak azami ölçüde önleyecek şekilde yürütülmesinde mutabık kalmışlardır; a) belirli bölgelerin tecrit edilmesi, b) tatbikat alanlarının uzun süreler için kapatılması, c) tatbikatların turizmin en yoğun olduğu dönemlerde -her yıl 1 Temmuz'dan 1 Eylül'e kadar-.ve başlıca ulusal ve dini resmi tatillerde yürütülmemesi. Bütün ulusal askeri faaliyetlerin planlanması ve yürütülmesi mevcut uluslararası kural, yönetmelik ve usullere uygun olarak yürütülecektir. [130]Günümüz koşulları altında her iki ülke de, ulusal yaklaşımlarını korumakla birlikte, Ege Denizi'ndeki turizm faaliyetlerinden mümkün olduğunca yararlanmak  amacıyla, özellikle Türkiye'nin Batı ile hava yolu bağlantıları düşünüldüğünde, sivil havacılığa ilişkin uçuşlar konusunda belirgin bir yakınlaşma göstermekle birlikte, bu duyarlılık askeri uçuşlar sırasında ve tatbikatlar sırasında sertleşmeye dönüşmekte, çözümsüzlük ve gerginlik sürmektedir.

İki ülke arasında sağlanan yakınlaşmaya koşut olarak Yunanistan'ın Ege hava sahasına ilişkin politikasında da kimi değişiklikler görülmüştür; Dynamic Mix 2000 NATO tatbikatlarına katılacak Türk savaş uçaklarına Yunan hava sahasını kullandırmış olmakla kalmayarak Türk savaş uçaklarının başka bir ülkeye giderken Yunanistan üzerinden geçmesini kabullendiği haberleri basında yer almıştır. Aynı haberde,"Atina'nın bir diğer jesti ise Ege'nin ortasındaki uluslararası hava sahasında Andros ve Psathoura ordu atış alanı mevkilerinin tamamen iptali şeklinde olacak" [131] denilmektedir. 
  
 


120- Bkz; T. Katsoufros, "Ege Denizi'yle İlgili..," ss. 86-88. 
121- Bu konudaki diplomatik gelişmelere ilişkin olarak bkz; Kamuran Gürün, Bükreş-Paris-Atina Büyükelçilik Anıları, İstanbul: Milliyet Yayınları, 1994, ss. 358-360. Gürün'ün yazdığına göre FIR sorumluluk bölgeleri ve hava sahasına ilişkin anlaşmazlığın ortaya çıkışı 15 Mart 1974 tarihinden önce Türk Hava Kuvvetleri'nin Midilli açıklarında yapılacak bir manevra için Yunanistan'dan notam yapmasını istemesi, ancak Yunanistan'ın bu notamı yayınlamaması sonucu ortaya çıkmıştır. "15 Mart günü bize talimat geldi. Hava Ateşemiz, Yunan Hava Kuvvetlerine sordu ve 'menfi cevap verildi' karşılığını aldı. Tabii bu durumu Ankara'ya yazdık. 26 Mart günü yeni bir tel geldi. Bunda manevranın 28 Mart günü yapılacağı, keyfiyetin Yunan makamlarına bildirilmesi, notamlamanın da Türkiye tarafından yapıldığı kayıtlı idi. Söylenen tarihte  manevra da yapıldı. 
 Yunanlılar bir süre sustular. Sonra kara sularımız üzerinde uçuş yaptınız diye bir protesto notası verdiler.Kara suları dedikleri bölge 6 milin dışında 10 milin içinde kalan saha idi... 3 Haziran ile 19 Haziran 1974 tarihleri arasında çeşitli bölgelerde yapılacak manevralar için, yayımlanması istenen notamları Yunanistan, işi inada bindirerek yayımlamadı. Notamlar Ankara'dan yayımlandı, manevralar yapıldı, Yunanlılardan protesto da gelmedi." 
122- Bu konuda bkz; H. Pazarcı, "Ege Denizi'ndeki Türk-Yunan..," s. 117. 
123- Bkz; T. Katsoufros, "Ege Denizi'yle İlgili..," ss. 87-88. 
124- Sözleşme hükümleri için bkz; The Assocation of Journalists, The Aegean-Realities, İstanbul, (basım yılı yok) s. 23. 
125- H. Pazarcı, "Ege Denizi'ndeki Türk-Yunan..," ss. 117-118. 
126- Bkz; The Assocation of Journalists, The Aegean.., s. 26  ICAO hakkında ayrıntılı bilgi için bkz; http://www.icao.int/ 
127- A. Wilson, The Aegean Dispute.., ss. 11-12. 
128- Yunan hava sahasının ihlal edildiğine ilişkin olarak Yunan basınında çıkan haber ve yorumlardan bazıları için bkz; Elefteros Kosmos, 5.9.1982; Ethnos, 5.3.1982; Akropolis, 9.3.1982; To Vima, 9.3.1982; To Vima, 16.3.1982 ; Akropolis, 29.3.1982. 
129- BYE, 4 Mart 1988. 
130- Dış Basında Dışişleri Bakanı A. Mesut Yılmaz'ın Atina Ziyareti..., ss. 57-58. Ayrıca bkz; Kiryakatiki Eleftheritipia, 29 Mayıs 1988. 
131- Taki Berberakis, "Atina, Ege İnadından Vazgeçti", Milliyet, 22 Mayıs 2000, s.21.

EGE DENİZİ'NE İLİŞKİN SORUNLAR
Adaların Silahlandırılması Sorunu


Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerde gerginliğe ve güvensizliğe yol açan bir diğer önemli sorunu ise, Yunanistan'ın egemenliği altında yer alan, ancak, uluslararası antlaşmalarla silahsızlandırma yükümlülüğüne girmiş olduğu adaları, önce gizli daha sonra açıktan, silahlandırmaya başlaması oluşturmaktadır. Yunanistan'ın Ege'deki adaları silahlandırmaya başlamasına ilk tepkinin 29 Haziran 1964'te  bu ülkeye verilen nota ile olduğu görülmektedir. "Türkiye bu durumu ilk olarak 1964'te Yunanistan'ın dikkatine sunarak, 29 Haziran 1964'te, bu devlete bir nota vermiş ve Rodos ve İstanköy'de yapıldığı saptanan tahkimata antlaşmalara uyularak son verilmesini istemiştir. Yunanistan ise  Temmuz 1964'te verdiği yanıtta antlaşmalara uyduğunu ve söz konusu adalarda tahkimat yapmadığını bildirmiştir." [104] Benzer bir tartışma da Yunanistan'ın 1969 yılında Limni adasını silahlandırdığına ilişkin olarak yaşanmıştır. 2 Nisan 1969 tarihinde Türkiye, Yunanistan'a vermiş olduğu bir notada Yunanistan'ın Limni'de yapmış olduğu silahlandırma ve alt yapı çalışmalarının bu adaların antlaşmalarla silahsızlandırılmış statüsüne aykırı olduğu belirtilmiş, Yunanistan ise, 10 Mayıs 1969 tarihli cevabi notasında antlaşmalara saygılı olduğunu belirterek; "Bu adanın havaalanında yapılmakta olan çalışmaların sivil havacılık ihtiyaçlarına cevap vermek üzere gerçekleştirilmektedir," demiştir.[105]

1960'lardan itibaren, Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin Kıbrıs sorunu nedeniyle sıcak savaşa yönelen bir eğilim göstermesi, giderek 1974'de Türkiye'nin Kıbrıs'a askeri müdahalede bulunmak zorunda kalması, iki ülke arasındaki ilişkilerde gerginliği artırırken, diğer yandan da var olan sorunlara barışçıl yollardan çözüm getirilememesi, tarafların ulusal kamuoyları açısından olduğu kadar uluslararası kamuoyunda da bir Türk - Yunan savaşının kaçınılmaz olduğu kanısını yaygınlaştırmaktadır.

Yunanistan, adaları silahlandırırken bir yandan bu adaların uluslararası statüsünü düzenleyen antlaşmaların geçerliliğini tartışma konusu haline getirmiş, diğer yandan ise, uluslararası sistemdeki değişimlerin bu antlaşmaların kurmuş olduğu statüyü geçersiz kıldığını savunmaya başlamıştır. Antlaşmaların hukuksal geçerliliği açısından iki ülke arasındaki tartışmalar sürerken, Yunanistan, NATO savunma sistemi çerçevesinde sorunu ele alarak, öncelikle Limni olmak üzere Yunanistan'a ait olan adaların NATO savunma planları içerisine alınmasını, bu yolla silahlandırma girişimlerine meşruluk ve destek sağlamaya çalışmaktadır. Fiili olarak silahlandırılmış bulunan bu adaların NATO savunma planlarına dahil edilmesi yolundaki Yunan çabaları büyük ölçüde bu çabalara siyasal-hukuksal dayanak sağlayabilmek endişesine yöneliktir.

Türkiye ve Yunanistan arasında adaların silahlandırılmasına ilişkin görüş ayrılıkları, iki ülke arasında Lozan Barış Antlaşması'nın kurduğu dengenin bugün değiştirilmek istenmesinden kaynaklanmaktır.

Ege Denizi'nde Yunanistan'ın egemenliğine bırakılmış olan adaların silahsızlandırılacağına ilişkin üç temel bağıttan söz edilebilir. Bunlardan birincisi, 1923 Lozan Barış Antlaşması'dır. Lozan Barış Antlaşması'nın 12. maddesi hükmüne göre;

"... Doğu Akdeniz Adaları ve özellikle Limni [Lemnos], Semadirek [Samothrace], Midilli [Lesbos], Sakız [Chios], Sisam [Samos] ve [Ahikerya] Nikarya Adaları üzerinde Yunan egemenliğine ilişkin... 13 Şubat 1914 günü Yunan Hükümetine bildirilen karar, işbu Antlaşmanın İtalya'nın egemenliği altına konulan ve on beşinci maddede yazılı olan Adalara ilişkin hükümleri saklı kalmak koşulu ile, doğrulanmıştır." [106]
Aynı Antlaşmanın 13. maddesi ise,"Barışın korunmasını sağlamak amacı ile, Yunan Hükümeti, Midilli[Lesbos], Sakız [Chios], Sisam [Samos] ve [Ahikerya] Nikarya Adalarında aşağıdaki önlemlere saygı göstermeyi yükümlenir,"
diyerek; "bu adalarda hiçbir deniz üssü ve hiçbir istihkam kurulamayacaktır" hükmünü getirmektedir. 13. Madde hükmüne göre,"Yunan savaş uçakları ve öteki hava araçlarının Anadolu kıyısındaki topraklar üzerinde uçması yasaklanacaktır; Buna karşılık, Türkiye Hükümeti de savaş uçaklarının ve öteki hava araçlarının sözü geçen Adalar üzerinde uçmasını yasaklayacaktır... Söz konusu Adalarda Yunan Silahlı Kuvvetleri, silah altına alınıp yerinde eğitilebilecek olan normal askersel birlikle ve tüm Yunanistan topraklarındaki jandarma ve polis sayısı ile orantılı olacak bir jandarma ve polis örgütü ile sınırlı kalacaktır." [107]
Bu konudaki ikinci bağıt ise, 1923 Lozan Boğazlar Sözleşmesi'dir. Sözleşmenin 4. maddesi hükmüne göre,"... Ege Denizi'nde, Semadirek [Samothrace], Limni [Lemnos], [Gökçeada] İmbroz, Bozcaada ve Tavşan Adaları"
askerden arındırılacaktır. Sözleşmenin 6. maddesinde ise, askerden arındırma şartları ve statü belirlenmiştir.Üçüncü bağıt, Oniki Adaların Yunanistan'ın egemenliğine bırakılmasını düzenleyen 1947 Paris Barış Antlaşması'dır. "Türkiye'nin tarafı bulunmadığı 1947 Paris Barış Antlaşmasının 14. maddesi ile XIII. Eki uyarınca Oniki Adaların en ileri biçimde askerden arındırılması öngörülmektedir. Bu adalarda her türlü askeri üs, tesis ve tahkimat yasaklanmakla kalmamakta, ayrıca, askeri eğitim ve silah üretimi de yasaklanmaktadır." [108]

Antlaşma hükümlerine aykırı olarak, Yunanistan'ın egemenliğindeki adaları silahlandırması, buralarda askeri hava alanları, deniz üsleri ve yığınaklar yapması, hukuksal açıdan Yunanistan'ın bazı gerekçelere dayanmasını gerektirmiştir. Yunanistan'ın söz konusu adaları silahlandırırken dayandığı görüşleri şu şekilde sıralayabiliriz.

Adaların silahsızlandırılacağına ilişkin antlaşmaların yapıldığı koşulların süreç içerisinde köklü değişikliklere uğramış olduğu, dolayısıyla bu konuyu  düzenleyen hükümlerin geçersiz olduğu iddiası; [109] Buna göre; savaş sonrasında iki ülke arasında denge kurmayı amaçlayan silahsızlandırmaya ilişkin hükümler içeren antlaşmalar, savaş sonrasında iki ülke arasında dostluk, barış ve işbirliğinin geliştirilmesiyle gereksiz olmuştur. Nitekim, Türkiye, 1936 yılında uluslararası koşulların ve Akdeniz'deki  gelişmelerin dengede değişikliğe yol açtığını ileri sürerek Lozan Boğazlar Sözleşmesi'nin değiştirilmesini ileri sürmüş ve 1936 Montreux Boğazlar Sözleşmesi, bu görüşe uygun olarak  hazırlanmıştır. Dolayısıyla, koşulların değişmiş olduğu gerçeği, Yunanistan, egemenliğindeki adaları silahlandırırken de kullanılabilir. Bunun yanı sıra, İkinci Dünya Savaşı sonrasında uluslararası  ve bölgesel güç değişiklikleri silahsızlanmaya ilişkin antlaşmaların yapıldığı koşulların köklü değişimler geçirdiğini göstermektedir. Türkiye ve Yunanistan, bu köklü değişimlerin dışında kalmayarak, NATO savunma sistemi içerisinde yer almışlardır. Bununla bağlantılı olarak, NATO'nun Türkiye ve Yunanistan için genel güvenlik sistemi oluşturmuş olması, adaların silahtan ve askerden arındırılmış statülerinin geçersiz kalmasına neden olmuştur.

Lozan Boğazlar Sözleşmesi'nin yerine geçen 1936 Montreux Sözleşmesi'nin Yunanistan'a da adaları silahlandırma hakkı tanımış olduğu iddiası; Yunanistan'ın bu iddiasına göre Montreux Sözleşmesi, Lozan Boğazlar Sözleşmesi'nin yerine geçmiş  ve bu sözleşmede yer alan silahsızlandırmaya ilişkin hükümler, Montreux Sözleşmesi ile ortadan kaldırılmıştır. Türkiye, bu sözleşmeye dayanarak Boğazları ve Boğaz önü adaları silahlandırmıştır. Türkiye için geçerli olan bu hak, Yunanistan için de geçerlidir; dolayısıyla, Yunanistan Limni ve Semadirek adalarını silahlandırabilme hakkına sahiptir.

Bu bağlamda ileri sürülen bir diğer gerekçe ise, Türk Dışişleri Bakanı T. R: Aras'ın 31 Temmuz 1936 tarihinde TBMM'de yapmış olduğu konuşma sırasında, Türkiye'nin Boğazlar bölgesini silahlandırmaya başlamasına olanak veren Montreux Boğazlar Sözleşmesinin kabulü ile Yunanistan'ın da Limni ve Semadirek adalarını silahlandırabileceğine ilişkin açıklamasıdır. "Yunanistan, T.R. Aras'ın bu sözlerinin Montreux Sözleşmesinin gerçek yorumunu oluşturduğunu ve anılan adaların Montreux Sözleşmesi ile askerleştirilebileceğini kanıtladığını bildirmektedir." [110]

Yunanistan'ın ileri sürdüğü bir başka gerekçe ise, Türkiye'nin Montreux Sözleşmesi ile, Boğaz önü adalarını  silahlandırmış olmasına ilişkindir. Yunanistan'a göre bölgedeki tüm adaların statülerinin aynı şekilde düzenlenmiş olması, Yunanistan'a, egemenliği altındaki Limni ve Semadirek adalarını silahlandırma hakkı tanımaktadır. [111]

Bütün bunların yanı sıra, Yunanistan'ın özellikle Oniki Adalara ilişkin olarak ileri sürmüş olduğu bir diğer iddia ise, Türkiye'nin, 1947 Paris Barış Antlaşmasına taraf olmaması nedeniyle, bu antlaşmaya dayanarak Yunanistan'ın adaları  silahlandırma hakkına karşı çıkamayacağıdır. Yunanistan'ın yaklaşımına göre, bir antlaşma ancak onu imzalayanlar arasında hak ve yükümlülükler doğuracağından, üçüncü devletleri bağlamaz ve hak doğurmaz. Bununla birlikte, Yunanistan'a göre, 1947 Paris Barış Antlaşması ile silahsızlandırılan İtalya'nın 1950'lerden itibaren silahlandırılması, statü değişikliğine yol açtığından Yunanistan da Oniki Adaların silahsızlandırılacağına ilişkin hükümlerle bağlı olmayacaktır.

BM Antlaşması'nın vermiş olduğu meşru savunma hakkına ilişkin iddia;

"Yunanistan, özellikle 1974 Kıbrıs olaylarından sonra Doğu Ege  adalarını Türkiye'nin tehdit ettiğini ileri sürerek, bu veriyi iddiasının temel taşı yapmaktadır. Birleşmiş Milletler Antlaşması'nın 51. maddesi de üye devletlere meşru savunma hakkını tanıdığına göre, Yunanistan böyle bir tehdit karşısında adaları askerleştirme hakkının doğduğunu ileri sürmektedir." [112]
Yunanistan'ın ileri sürmüş olduğu iddialar karşısında Türkiye, adaların silahsızlandırılmasına ilişkin antlaşmaların geçerli olduğunu savunmuştur. Türkiye'nin görüşüne göre, Yunanistan'ın egemenliğine bırakılan, ancak, silahsızlandırılması kararlaştırılan adalara ilişkin antlaşmaların yapıldığı  dönem koşulları ile günümüz koşulları arasında Türkiye'nin güvenliği ve çıkarları, savunması açısından bir fark bulunmamaktadır. İki ülke arasındaki ilişkilerin genel süreci içerisinde sertlik ve yumuşama arasında dalgalanma göstermekte oluşu ve antlaşmalarla kurulan dengenin her iki ülke açısından da yaşamsal öneme sahip olması, dengede oluşabilecek olası bir değişikliğin çatışma ile sonuçlanabileceği kuşkularını artırmaktadır. İki ülke arasında pek çok soruna kolaylıkla çözüm bulunamaması, kuşkuları daha da artırmaktadır. Yunanistan'ın ileri sürdüğünün aksine, Türkiye'nin Montreux Boğazlar Sözleşmesi'nin hazırlanışında koşulların değişmiş olduğuna ilişkin görüşlerini, adalara uygulamak mümkün değildir. Gerçekten de, Lozan Boğazlar Sözleşmesi ile Türk Boğazlarının Milletler Cemiyeti ve dört büyük devletin güvencesi altına konulmuş olması, söz konusu  Yunan adaları ile Türk Boğazları arasındaki statü farklılığını yansıtmaktadır. Bu bağlamda, 1930'ların ikinci yarısından itibaren uluslararası  ve bölgesel gelişmelerin etkisini en fazla hissettirdiği konulardan birisi, Türkiye açısından, Boğazların etkin güvenliğinin ve savunmasının sağlanabilmesi konusu oluşturmuştur. Bu nedenle, Türkiye, Lozan Boğazlar Sözleşmesinde öngörülen etkin güvencelerden yoksun kalma riski karşısında Boğazlardaki egemenliği ve Türkiye'nin güvenliğini garanti altına alabilecek yeni bir sözleşmenin yapılmasını imzacı devletlere bildirmiş ve Montreux Boğazlar Sözleşmesi, esas olarak Türkiye'nin Boğazlar üzerindeki egemenlik haklarını ve Türkiye'nin güvenliğini garanti altına almak amacıyla düzenlenmiştir. Kaldı ki, Yunanistan, koşulların değişmiş olduğuna ilişkin olarak bir girişimde bulunarak Lozan Boğazlar Sözleşmesine taraf olan devletlerden adaların silahlandırılması yönünde yeni bir düzenlemeye gidilmesini istememiş, onlardan bu yönde rıza beyanında bulunmalarını istememiştir.[113]İkinci Dünya Savaşı sonrasında uluslararası koşulların değişmiş olması ve Türkiye ile Yunanistan'ın NATO savunma sistemi içerisinde yer almış olması da Yunanistan'a adaları anlaşmalara aykırı olarak silahlandırma hakkı vermemektedir. "... NATO Antlaşması'nın hiçbir hükmü de üyeleri arasında varolan herhangi bir askerden arındırma hükmünün düştüğü yolunda bir yoruma yer verir nitelikte değildir. Tam aksine, NATO Antlaşmasının 8. maddesi taraflar arasında bu Antlaşmaya aykırı hiçbir hükmün bulunmadığını bildirmek suretiyle, Türkiye ve Yunanistan'ın bu Antlaşmaya katılmaları sırasında yürürlükte olan ilgili askerden arındırma hükümlerinin bir hukuksal çelişki doğurmadığını teyid etmiş olmaktadır." [114]

Montreux Boğazlar Sözleşmesi'nin Lozan Boğazlar Sözleşmesi'nin yerini aldığı ve Türkiye'nin, Boğazları silahlandırmasına koşut olarak Yunanistan'ın da, Limni ve Semadirek adalarını silahlandırabilmesine olanak tanıdığına ilişkin olarak, T.R. Aras'ın, TBMM'de yapmış olduğu konuşmanın Türkiye'yi ne şekilde bağladığına ilişkin olarak oldukça farklı yaklaşımlar bulunmaktadır. Gerçekte, kişisel bir değerlendirme olup olmadığı tartışma konusu olan bu yaklaşımın Türkiye'yi bağlayabilecek bir nitelik taşıyabilmesi ve Yunanistan'a adaları silahlandırabilme olanağı sağlayabilmesi için her şeyden önce bütün imzacı devletlerin ortak iradelerinin bu yönde olması gerekir ki, bu durum gerçekleşmemiştir.[115]

Türkiye açısından, Yunanistan'ın adaları silahlandırırken ileri sürmüş olduğu, Montreux Boğazlar Sözleşmesi'nin Lozan Boğazlar Sözleşmesi'ni ortadan kaldırdığına ilişkin görüşleri bir an için kabul edilmiş olsa dahi, bu durumda Lozan Barış Antlaşması'nın12. ve 13. maddelerinin halen yürürlükte olması, Yunanistan'a adaları silahsızlandırma yükümlülüğü getirmektedir.

Yunanistan'ın Oniki Adaların silahlandırılması sırasında dayandığı görüşler de, Türkiye açısından, kabul edilebilir nitelikte değildir. Gerçekten de, Türkiye, 1947 Paris Barış Antlaşması'na taraf devletlerden biri olmamakla beraber, Lozan Barış Antlaşması'nın 16. maddesi uyarınca adaların daha sonra belirlenecek statüsünde ilgili taraflardan biri olarak kendisi dışında alınacak bir kararla saptanacak olan statüyü önceden kabullenmekle yükümlenmiştir. Bu bağlamda, Türkiye'nin dolaylı olsa da Yunanistan'a karşı bu antlaşmanın hükümlerinden yararlanma hakkı bulunmaktadır. Ayrıca Yunanistan'ın 1947 Paris Barış Antlaşması'nı ihlal ederek Oniki Adaları silahlandırdığını ileri sürerken Türkiye, bu antlaşmanın uluslararası hukuk açısından objektif statü yaratmakta olduğu gerçeğine dayanmakta ve bu noktadan hareketle, antlaşmayı imzalayan devletlerden biri olmamasına karşın, üçüncü devletlerin hak ve çıkarlarını korumak bakımından bu antlaşmalarda yer alan hükümlerin kendisi bakımından da ileri sürülebileceğini bildirmiştir. [116]

Yunanistan'ın adaları silahlandırma çabaları sırasında 1974 sonrası dönemde sıklıkla vurgulanan, BM Antlaşması'nın 51. maddesinde düzenlenmiş bulunan meşru savunma hakkı da hukuksal açıdan Yunanistan'a adaları silahlandırma hakkı tanımaktan uzaktır. "En başta, BM Antlaşması'nın 51. maddesi meşru savunma hakkının bir doğal hak olduğunu kabul ettikten sonra bu hakka başvurma koşullarını düzenlemektedir. Bu koşullardan birincisi, meşru savunma hakkının ancak silahlı bir saldırıya uğranıldığı zaman kullanılabileceğidir. Dolayısıyla, tehdit gerekçesi ile meşru savunma  hakkının kullanılması söz konusu değildir. Kaldı ki, meşru savunma hakkının niteliği, bunun bir silahlı saldırıya yine silahlı cevap verilmesi biçiminde ortaya çıkmasını gerektirmektedir. Böyle bir saldırı olmadan meşru savunma hakkı fiilen kullanım dışı bulunduğundan, adları silahlandırma işleminin de bir meşru savunma eylemi olarak değerlendirilmesi olanağı yoktur." [117]

Diğer yandan, 51. madde uyarınca bir devletin meşru savunma hakkından yararlanması için sadece bir tehdit algılamasında bulunması yeterli olmamakta, fiili bir saldırının olması şartı gerekmektedir. Fiili bir saldırının olması durumunda bile, silahlı cevap vermenin gerekmediği bir duruma ulaşılması ile meşru savunma hakkı da sona ermektedir. Bu konuda Lozan Boğazlar Sözleşmesi'nin 9. maddesi hükmünde taraflara şu yükümlülük getirilmektedir;

"Eğer savaş durumunda Türkiye ya da Yunanistan savaşan devlet haklarını kullanarak yukarıda belirlenen askerlikten arındırılmış duruma bir değişiklik getirmiş olurlarsa, barış yapılır yapılmaz işbu Sözleşmede öngörülen rejimi yeniden kurmak zorunda olacaklardır." [118]
Ege Denizi'nde Yunan egemenliğinde olan adaların, bu adaların statülerini düzenleyen antlaşmalara aykırı olarak askerileştirilmesi/silahlandırılması, 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sonrasında gerginleşen ikili ilişkiler bağlamında, yoğun tartışmalar ve hızlı bir silahlanma yarışına öncülük etmiştir. Türkiye ve Yunanistan arasında ilişkilerde gündeme ağırlığını koyan sorunlara, barışçıl, adil ve kalıcı bir çözüm yolunun bulunamaması, güvensizliği artırmakla kalmamış, beraberinde iki ülke arasındaki sorunların ancak olası bir savaşla çözümlenebileceği kanısını yaygınlaştırmıştır. Nitekim, bunun sonucunda, Türkiye, NATO'ya tahsis etmiş olduğu silahlı kuvvetlerinin dışında, yeni bir silahlı kuvvet oluşturmuş ve Ege Ordusu (Dördüncü Ordu) [119] olarak adlandırılan bu kuvvetler, Ege Bölgesi'nde konuşlandırılmışlardır. Amfibi deniz harekatlarını yapabilecek yetenekte olan bu kuvvetler, Yunanistan'da Türkiye'nin kendisine yakın olan Yunan adaları üzerinde hak iddiasında bulunduğu ve bu adaları elde edebilmek için uygun zamanı beklemekte olduğu spekülasyonlarının yaygınlaşmasına yol açmıştır. Kıbrıs olaylarının da etkisi ile Yunan ulusal kamuoyunda oluşan Türkiye'ye ilişkin kuşkular ve cunta dönemi Yunan Ordusu'na yönelik olumsuz yargılar, bir yandan Yunan Ordusuna yeni bir şekil verme gereğini gündeme getirirken, diğer yandan da ulusal birliği sağlama çabaları sırasında ulusçu yaklaşımlarla ordu-halk-yönetim arasındaki bağların güçlendirilmesi  girişimleri, beraberinde Türkiye'den kaynaklanan bir sürekli tehditin var olduğu propagandasının yapılmasına ve hızlı bir silahlanmaya yol açmıştır. Sürekli bir "Türk tehditi"nin var olduğu iddiaları ve silahlanma çabaları, Yunanistan'ın egemenliği altındaki adaları ve özellikle stratejik konumu açısından öncelikli olan adaları, antlaşmalardaki statülerini göz ardı ederek silahlandırmasına kolaylık sağlamıştır. Olası bir Türk saldırısına karşı önceden hazırlıklı olmak ve ulusal toprak bütünlüğünü ve güvenliğini sağlamak çabası, antlaşmaların silahsızlandırmaya ilişkin hükümlerinin dışlanmasına yol açmıştır.NATO savunma sistemi içerisinde yer almalarına karşın her iki ülkenin de taraf oldukları uluslararası bağlantıların, sorunları çözüme vardırma çabalarında yetersiz kalması, hem Türkiye'nin hem de Yunanistan'ın taraf oldukları bölgesel-uluslararası örgütlerde AB, NATO gibi, kendi ulusal yaklaşımları doğrultusunda destek arayışları içerisinde olmalarına etkide bulunmaktadır. Uyuşmazlıklara çözüm bulunamaması, iki ülke arasında hızlı bir silahlanma yarışının gündeme gelmesi, NATO çerçevesinde ulusal ve bölgesel güvenliği sağlamaya yönelik çabalarda aksaklıklara yol açabilmektedir. NATO ittifak ve savunma sisteminin güneydoğu kanadını oluşturan Türkiye ve Yunanistan arasındaki sorunların, özellikle adaların silahlandırılmasına ilişkin olanı, 1980'lerin ikinci yarısından itibaren, hem NATO savunma planlarının hazırlanmasında, hem  askeri tatbikatların planlanması ve uygulanması sırasında, hem de her iki ülkede yapılması planlanan askeri ve ekonomik yatırımlar sırasında karşılıklı vetolaşmalar yüzünden, ittifak içerisinde yeni sorunlar doğurmaktadır. (Limni adasının NATO savunma planlarına dahil edilmesi ve burada Yunanistan tarafından konuşlandırılmış bulunan kuvvetlerin, NATO planlarına katılması için ileri sürülen Yunan istekleri ve Türkiye'nin tepkileri, buna iyi bir örnektir.) Bu çerçevede iki ülke arasında sürdürülen sert siyasi ve hukuksal tartışmalar, ittifak sistemi içerisinde görüş ayrılıklarına yol açmakta, ittifak sisteminin güneydoğu kanadında fiili bir iletişimsizlik ve kopukluk yaşanmaktadır.

Bir başka açıdan bakıldığında, iki ülke arasında sürdürülen tartışmalar, bu konuda bir kısır döngünün yaşanmakta olduğunu göstermektedir. Yunanistan, adaları silahlandırma çabalarına gerekçe olarak, Türkiye'nin, Yunan adaları karşısında büyük bir amfibi harekat yapabilme yeteneğine sahip ve bu amaçla donatılmış bulunan Ege Ordusu'nu kurmasını göstermekte ve Türkiye'nin koşulları kendince uygun olan bir zamanda, Yunan egemenliğinde olan ve Anadolu kıyılarının açığında yer alan adaları, Kıbrıs'ta olduğu gibi, ani bir harekatla işgal edeceğini iddia etmektedir. Bu nedenle, böyle bir tehdit altında bulunan Yunanistan için adaların silahsızlandırılacağına ilişkin hükümler, Yunanistan'ın toprak bütünlüğü açısından bir önem taşımamaktadır. Buna karşılık, Türkiye, 1960'ların başından itibaren adaları  antlaşmalara aykırı olarak silahlandırmaya başlayan Yunanistan'ın, aksine, Ege Ordusu'nu 1975 yılında kurmuş olduğunu açıklayarak, Türkiye'nin, Yunanistan'ın egemenliğinde olan hiçbir toprak parçası üzerinde isteği bulunmadığını, aksine, Yunanistan'ın söz konusu adaları, bu adaların statülerini karara bağlayan uluslararası bağıtlara aykırı olarak, iki ülke arasında kurulmuş olan dengeyi kendisi lehine değiştirmeye çalışmakla suçlamıştır. Olası bir Türk - Yunan savaşı sırasında savaşın niteliğinin genel olarak hızlı ve kara savaşından daha fazla, kesin sonuç almaya yönelik, hava kuvvetlerinin ağırlıklı olarak kullanılacağı ve füze sistemlerinin büyük önem taşıyacağı açıktır; bu noktada Yunan Silahlı Kuvvetleri'nin kara kuvvetlerini kullanarak Türkiye'ye yönelik bir saldırıda bulunmayacağı -en azından Ege kıyılarında-  düşünülebilir. Buna karşılık, Türkiye kıyılarına yakın adalarda oluşturulacak savunma ya da saldırı amaçlı askeri yığınaklar büyük ölçüde füze sistemleri ve hava kuvvetlerine ilişkin olacaktır. Bu nedenle, Türkiye'nin gücü  ne oranda büyük olursa olsun kimi dışsal nedenlerden dolayı kısa süreli olması büyük bir ihtimal olan ve istenmeyen bir Türk - Yunan savaşı sırasında karşı tarafa en kısa süre içerisinde en fazla kaybı verdirebilecek olan taraf savaşın olası galibi olarak çıkacaktır. Böylesi bir durumda, Ege Denizi'ndeki Yunan adalarının çokluğu ve dağınıklığı, Türk kıyılarına yakınlığı, bu adalara stratejik bir önem kazandırmakta ve Türkiye açısından ulusal güvenlik ve toprak bütünlüğü yönünden sürekli olarak göz önünde bulundurulması gereken bir faktör olarak değerlendirilmektedir.

Bu bağlamda, Türkiye ve Yunanistan arasındaki adaların silahlandırılması konusu, gerçekte, iki ülke arasındaki güvensizliği oldukça iyi yansıtan, stratejik güç dengesinde üstünlük elde etme çabası olarak ve/veya en azından, gücün dengelenmesi çabası olarak karşımıza çıkmaktadır. İki ülkenin de aralarındaki güç dengesini sürdürebilecek olanaklara ve araçlara sahip oldukları sürece, bu yöndeki çabalarını sürdürecekleri düşünülebilir.

Dolayısıyla, S300 füzelerinin Kıbrıs yerine Girit adasında konuşlandırılmasına karar verilmiş olmasını da Türk - Yunan güç dengesinde stratejik bir yapılanma olarak değerlendirmek gerekecektir. Girit'in Ege Denizi'nin Akdeniz'e çıkışını kontrol eden konumunun yanı sıra özellikle Türkiye'nin Ege Denizi üzerindeki hava gücü üzerinde olumsuz bir etki yaratıp yaratmayacağı gündemdeki konular arasındadır. S300 füzelerinin konuşlandırılmasının ardından Ege Denizi üzerinde Türk ve Yunan savaş uçakları arasında daha önce yaşanan it dalaşlarının daha da tehlikeli bir durum oluşturacağı, S300 radarlarının Türk savaş uçaklarına kilitlenmeleri durumunda bu uçakların kendi inisiyatifleriyle meşru savunma haklarını kullanarak hedefleri imha edebilecekleri; bunun da iki ülke silahlı kuvvetlerini sıcak bir çatışmaya sürükleyebileceği endişesi yaşanmaktadır. 
  
 


104- Şükrü Gürel, Tarihsel Boyut İçinde Türk - Yunan İlişkileri (1821-1993), Ankara: Ümit Yayıncılık, 1993, s. 69. 
105- Hüseyin Pazarcı, Doğu Ege Adlarının Askerden Arındırılmış Statüsü, Ankara: Turhan Kitapevi, 1992, ss.53-54. 
106- Antlaşma hükümleri için bkz; İ. Soysal, Türkiye'nin Siyasal.., ss. 89-90.
107- Bkz; İ. Soysal, Türkiye'nin Siyasal.., s. 90. 
108- Hüseyin Pazarcı, "Ege Adalarının Hukuksal Statüsü," A. Ü. SBF Dergisi, Cilt. LXIII, No. 3-4, Temmuz-Aralık 1988, s. 153 
109- H. Pazarcı, "Ege Adalarının Hukuksal Statüsü..," ss. 153-157. 
110- Bkz; H. Pazarcı, "Ege Adalarının Hukuksal..," ss. 156-157. 
111- Bkz; Hüseyin Pazarcı, " Ege Adalarının Lozan ve Paris Andlaşmalarıyla Saptanan Askerden Arındırılmış Statüsü Değişmiş midir?" A. Ü. SBF Dergisi, Cilt. LXIII, No. 3-4, Temmuz-Aralık 1988, s. 216 
112- H. Pazarcı, "Ege Adalarının Hukuksal..," s. 160. 
113- Tartışmalar için bkz; H. Pazarcı, "Ege Adalarının Hukuksal ..," , H. Pazarcı, "Ege Denizi'ndeki..," , Aydoğan Özman, "Lozan Andlaşmalarında Ege Adalarının Hukuki Statüsü," A. Ü. SBF Dergisi, Cilt. LXIII, No. 3-4, Temmuz- Aralık 1988, ss. 197-207 , H. Pazarcı, "Ege Adalarının Lozan..," . 
114- H. Pazarcı, "Ege Adalarının Hukuksal..," s. 155. 
115- Bu konudaki tartışmalar için bir önceki dipnotta anılan makalelere bakınız. 
116- Bkz; sözü geçen makaleler. 
117- H. Pazarcı, "Ege Adalarının Hukuksal..," s. 160. 
118- Bkz; İ. Soysal, Türkiye'nin Siyasal.., s. 148. 
119- Ege Ordusu'nun Yunanistan üzerinde oluşturduğu tehdit algılamaları çerçevesinde bu ordunun bir başka bölgeye taşınması konusu sıklıkla gündeme getirilmiştir. Son olarak 21 / 22 Mayıs 2000 tarihinde basında yer alan haberlerde emekli Oramiral Güven Erkaya'nın Ege Ordusu'nun kaldırılmasını da içeren bir raporu öneri olarak hükümete sunduğu belirtilerek bu konu yeniden tartışmaya açılmıştır. Bu arada Genelkurmay Başkanlığı'nın Ege Ordusu'nun kaldırılmasına olumlu yaklaştığına ilişkin olarak basında haberler çıkmıştır. Bkz; Hasan Cemal, "Ege Planına Asker Sıcak", Milliyet, 23 Mayıs 2000; Önder Yılmaz, "Ege'de Barış Atağı", Milliyet, 23 Mayıs 2000, s. 20. Ertuğrul Özkök, "Gürel'in Ege Ordusu Cevabı", Hürriyet, 23 Mayıs 2000, s. 19. Genelkurmay Başkanlığı ise, yapmış olduğu açıklamada Ege Ordusu'nun kaldırılmasına sıcak baktıklarına ilişkin açıklamaların gerçeği yansıtmadığını vurgulayarak Ege Ordusu'nu kaldırmayı düşünmediklerini belirtmiştir. Yapılan yazılı açıklamaya göre, "Son günlerde bazı basın - yayın organlarında, Ege Ordusu'nun kaldırılması ile ilgili olarak 'Genelkurmay Başkanlığı'nın konuya sıcak baktığı' yönünde haber ve yorumların yer aldığı görülmektedir. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu, Ege Ordusu'nun kaldırılması konusunda hiçbir kimse ile görüş alışverişinde bulunmamış ve hiçbir ortamda bu yorumları destekleyecek bir beyanı veya iması olmamıştır. Ayrıca, Genelkurmay Başkanlığı'nın gündeminde Ege Ordusu'nun kaldırılması ile ilgili herhangi bir konu yer almamaktadır. Basın ve yayın organlarında Ege Ordusu hakkında yer alan haber ve yorumlar, yazarların kendi düşüncelerini ve değerlendirmelerini yansıtmaktadır"; "Ege Ordusu Kalıyor", Milliyet,  24 mayıs 2000, s. 20.

EGE DENİZİ'NE İLİŞKİN SORUNLAR
1987 Kıta Sahanlığı Bunalımı


Yunanistan'da, bu ülkenin de ortağı bulunduğu Kuzey Ege Petrol Şirketi'nin Taşoz Adası'nın 10 mil doğusundaki bir bölgede petrol arama ve sondaj yapmayı planlamasının ardından, Yunanistan'ın bu şirketi ulusallaştırmak istemesi, ulusal karasuları sınırları dışında petrol arama ve sondaj çalışmalarına gidilmesini yasaklayan 1976 Bern Anlaşması'na aykırı bir davranış oluşturmuştur. Türkiye, bu duruma karşı çıkmış ve Bern Anlaşması'na aykırı düşen bu gibi davranışlara izin vermeyeceğini açıklamıştır. Türkiye'nin bu konudaki yaklaşımını açıklayan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Eralp'e göre;

"Yunanistan'ın karasularının ötesinde petrol arama faaliyetlerinde bulunacak olması, iki ülke arasında kıta sahanlığı konusunda anlaşma  yapılana kadar, bu tip davranışlardan kaçınmalarını öngören 1976 Bern Anlaşması'nın ihlali niteliğindedir. Türkiye, şimdiye kadar azami hassasiyetle Bern Anlaşması'na uydu, kıta sahanlığı ile ilgili faaliyetlerden kaçındı. Yunanistan da bu çerçevede hemen ihlalleri durdurmalıdır. Aksi takdirde Türkiye, Ege'deki haklarını ve çıkarlarını korumak için gerekli olan her şeyi yapacaktır." [96]
Türkiye'nin bu görüşlerine karşılık, Yunanistan tarafından yapılan açıklamada;"Yunanistan'ın görüşlerinde herhangi bir değişikliğin olmadığı belirtildikten sonra, Yunan kıta sahanlığında nerede, nasıl ve ne zaman petrol araştırması veya sondaj yapılacağına ilişkin kararın sadece Yunanistan tarafından alınabileceği," ifade edilmiştir.[97]

Yunan Hükümet sözcüsü tarafından yapılan açıklamada Karamanlis ve Ecevit tarafından kabul edilmiş olan Bern Anlaşması'nın, "defalarca dile getirildiği gibi, görüşmeler dönemi  için imzalandığından şu anda yürürlükte olmadığı" belirtilmiştir. Yapılan açıklamaya göre,

"Sözleşme, görüşmeler dönemi için, Lahey Adalet Divanı'na başvurmak üzere bir taahhüttü. Görüşmeler çıkmaza girince de bu Sözleşme geçerliliğini yitirmiştir." [98]

Türkiye ve Yunanistan arasında çıkan gerginlik, karşılıklı suçlamalarla tırmanma gösterirken, Türkiye, Yunanistan'ın tartışmalı bölgelerde petrol aramasını önlemek için harekete geçeceğini açıklamış ve Piri Reis araştırma gemisini Ege Denizi'ne göndermiştir. Gerginliğin artmasına koşut olarak, her iki ülkede de silahlı kuvvetler alarma geçirilmiş ve sonunda bunalımın giderilebilmesi için NATO, AET ülkeleri ve ABD'nin yoğun çabası gerekmiştir. Yunan savaş uçaklarının Ege Denizi'nde araştırma faaliyetlerini yürüten Piri Reis araştırma gemisini taciz etmesi, iki ülke arasında sert protesto notalarına konu edilmiştir.

26 Mart 1987 tarihinde Türkiye'nin Ege'deki tartışmalı bölgede TPAO'ya petrol  arama ruhsatı vermesi, iki ülke arasında bunalımın artmasına yol açmış, Yunanistan Başbakanı Papandreu, Yunanistan'a ait olduğunu iddia ettiği kıta sahanlığı içerisinde Türk petrol arama gemisinin araştırma yapmasının engelleneceği ve "söz değil, fiille" karşılık verileceği uyarısında bulunmuştur. [99]

Bakanlar Kurulu toplantısından sonra bir açıklama yapan Yunan Başbakanı Papandreu, Türk gemisi SİSMİK I'in (Piri Reis) araştırma yapmasına izin vermeyeceklerini söylemiş; "Yunan Ordusu, eğer komşularımız bu saldırgan hareketleri uygulamaya geçerlerse, Türklere iyi bir ders verecektir," demiştir. Ayrıca, Papandreu, mevcut krizin savaşa dönüşmesi halinde ülkesinde bulunan Amerikan üslerini, "Washington'un Türklere eğilim göstermesinden dolayı" kapatacaklarını açıklamıştır. [100]

Yunanistan'ın açıklamaları karşısında Londra'da bulunan Başbakan Özal, BBC2'ye vermiş olduğu 27 Mart tarihli açıklamayla,

"(Yunanlılar) uluslararası sularda petrol aramak için harekete geçerlerse, bizim de aynı yerde olmasa da, uluslararası sulara açılıp petrol aramak son derece tabii hakkımız olacaktır. Fakat onlar, uluslararası sular bizim diyerek gelir ve gemimize dokunurlarsa, bu bir savaş nedeni olur" demiştir. ABC TV'ye vermiş olduğu demecinde Özal, Yunanistan'da Papandreu'nun iktidara gelmesinden sonra kıta sahanlığına ilişkin görüşmelerin kesildiğine dikkati çekmiş ve Bern Anlaşması'nın geçerli olmadığını iddia eden Papandreou hükümetinin, tartışmalı bölgelerde petrol arama faaliyetlerine başlanacağını açıklamasına değinerek, Türkiye'nin de Yunanistan'ın Bern Anlaşması'nı yok saymasına karşılık  olarak, TPAO'ya, Ege'de petrol arama ruhsatı verdiğini açıklamıştır. Hakkaniyete ve adalete uygun bir çözüme ulaşmak için iki ülkenin de haklarını gözetmek gerektiğine değinen Özal, "Bu sebeple, Türkiye'nin uluslararası sularda kuvvet kullanma suretiyle araştırma yapacağını söylemek doğru değildir. Hayır, sorun bu değildir. Asıl gerçek, Yunanistan'ın yaptığı takdirde Türkiye'nin de araştırmaya başlayacağıdır. Araştırma gemimizin korunması kadar tabii bir şey yoktur. Çünkü, Papandreu'nun kendisi araştırma gemimizi engelleyeceğini bir demecinde belirtmiştir. Yunan gemileri tartışmalı sularda araştırma yapmadığı takdirde bizim araştırma gemimizin de karasularında kalacağı hususunu açıkça belirtmiştik. Diğer bir ifadeyle, Yunanistan o yola gittiği takdirde, biz de aynen kendileri gibi araştırmalarımızı uluslararası sulara doğru genişletecektik," demiştir. [101]

Karşılıklı olarak yapılan bu açıklamalardan sonra, iki ülke arasında diplomatik girişimler hızlanmış ve NATO Genel Sekreteri Carrigton ve ABD diplomatik çevrelerinin çabalarıyla bunalım hafifletilmiştir. Bunalımın azaltılmasında Yunanistan'ın tartışmalı sularda petrol aramaktan vazgeçtiğini diplomatik yollardan Türkiye'ye bildirmesi ve Kuzey Ege Petrol Şirketi'nin "28 Mart tarihine kadar Taşoz Adası Doğusunda petrol çıkarmaya başlayacağına ilişkin planlarını askıya aldığını" açıklaması etkili olmuştur.[102]

Bunun yanı sıra, Yunan Hükümet sözcüsü Rumbatis Atina Radyosundan da yayınlanan basın açıklamasında "Taşoz Adası'nın Prinos bölgesinde petrol araştırmaları yapacak konsorsiyumunun aramaları ertelediğini, Devlet Petrol İşletmeleri'nin de bu konuda hiç bir plan yapmadığını" açıklamıştır.[103]

Kıta sahanlığı sorununda 1987 Martında ortaya çıkan gerginlik, iki ülke ilişkilerinin yönelimi açısından oldukça önemli noktaları ortaya çıkarmıştır. Bir kez, Yunanistan'ın sıklıkla vurgulamakta olduğu Bern Anlaşması'nın geçersiz olduğuna ilişkin yaklaşım, her iki ülkenin  ulusal karasuları dışında, tartışmalı bölgelerde, petrol arama faaliyetlerine girişmeyeceklerini  açıklamasıyla, yerini Bern Anlaşması'nın geçerli olduğu yaklaşımına bırakmıştır. Bunalımın ortaya çıkarmış olduğu  bir diğer sonuç ise; Yunanistan, bu bunalım sırasında AET ve NATO üyesi ülkeler ve ABD'ye karşı suçlayıcı bir yaklaşım sergilemiş ve özellikle, Türkiye'nin ilişkilerinin soğuk olduğu Bulgaristan ile yoğun diplomatik iletişim sergilemiş, Varşova Paktı'nı gelişmelerden haberdar etmiştir. Ayrıca, gerginliğin artmasıyla birlikte Yunanistan, ülkesinde bulunan Nea Makri  Amerikan üssünü geçici olarak kapatma kararı alarak, ABD'nin iki ülke arasındaki bunalım sırasındaki tutumuna sert tepki göstermiştir.

Bütün bunların yanı sıra, 1987 Mart Ege Denizi kıta sahanlığına ilişkin bunalım, iç politika açısından her iki ülkede de hükümetlere karşı sert eleştirilerin yapılmasına yol açmış, hükümetler bunalım sırasında ulusal çıkarları tam olarak koruyamamakla suçlanmışlardır.

Kıta sahanlığı konusunda iki ülkenin de "şimdilik" kaydıyla uluslararası sularda petrol arama faaliyetlerine girişmeyeceklerini açıklamalarından sonra, iki ülke arasındaki olası savaş riski geçici olarak ertelenmiş bulunmaktadır. Gerçi gerginlik atlatılmıştır, ancak, taraflar arasında sorunun özüne ilişkin görüş ayrılıklarının yanı sıra sorunun hukuki mi yoksa siyasi bir sorun mu olduğuna ilişkin yaklaşım farklılıkları da gündemde varlığını sürdürmektedir.

Davos süreci içerisinde başlayan ikili iletişim ve görüşmeler ise, taraflar arasındaki sorunların çözümlenmesine yönelik olmaktan çok, iki ülke arasındaki güven ve doğrudan iletişimin yeniden kurularak geleceğe yönelik bir zeminin hazırlanmasını hedeflemektedir. Bu bağlamda, kıta sahanlığına ilişkin uyuşmazlık konusunun daha uzun süre çözümlenemeyeceği söylenebilir. Yunanistan, sorunun  Uluslararası Adalet Divanı'na götürülerek çözümlenmesi önerisinde ısrar ederken, Türkiye, ilke olarak bu fikre ılımlı yaklaşmakla birlikte, iki ülke arasında doğrudan görüşmeler yapılarak bir çözüme ulaşılmadan Divan'a gidilmesine karşı çıkmaktadır. Bu gelişmeler çerçevesinde, Yunanistan kıta sahanlığına ilişkin beklentilerini, özellikle, ulusal karasuları sınırını 6 milden 12 mile çıkarma hakkını kullanabileceği bir ulusal/uluslararası ortam beklentisi  içerisine girmiş bulunmaktadır. Türkiye'nin böylesi bir kararı savaş nedeni olarak değerlendirmesi, Yunanistan'ın bu yöndeki çabalarını şu an için engellemektedir.

Bununla birlikte, Aralık 1999'da Helsinki Zirvesi'nde varılan mutabakat sonucu, Türkiye ve Yunanistan arasındaki Ege Denizi'ne ilişkin sorunların, uyuşmazlıkların 2004 yılına değin ikili görüşmeler yoluyla çözümlenmesi, çözümlenemediği takdirde ise Uluslararası Adalet Divanı'na götürülmesine ilişkin sürecin başlatılması kararlaştırılmış bulunmaktadır. Söz konusu tarihe kadar iki ülke arasında uyuşmazlık konularının çözümüne ilişkin girişimlerin sonuç verip vermeyeceği belirsiz olmakla birlikte, bu konuda tarafların daha iyimser oldukları söylenebilir. 
  
 


96- Reuter, 5 Mart 1987. 
97- Basın Yayın Enformasyon (BYE), 5-6 Mart 1987. 
98- BYE, 6 Mart 1987. 
99- Financial Times, 25 Mart 1987 
100- New York Times, 25 Mart 1987. 
101- BBC2 27 Mart 198; ABC TV, 27 Mart 1987 
102- Financial Times, 30 Mart 1987. 
103- Atina Radyosu, 30 Mart 1987.

Sayfa 4 / 5

Kitap-İçindekiler

Üye Giriş

üyelik