ANA SAYFA

Türk - İtalyan Anlaşması

  • 4 Ocak 1932 Tarihli Türkiye - İtalya Anlaşması

    Açıklama:

    Yunanistan'ın Kardak Kayalıkları Krizinden sonra Ege Denizi'nde antlaşmalarla devredilmemiş adalar konusunda oldu-bittiler yaratmakta oluşu karşısında Türkiye'nin resmi tezlerinde bir değişikliğin olmadığı ifade edilmektedir. Diplomatik, siyasi, hukuki açıdan tezlerimizin eylemsel olarak da kararlılıkla sürdürülmesi gerekir.

    Read more...

DOĞU AKDENİZ DENİZ YETKİ ALANLARI SORUNU VE TÜRKİYE - AB İLİŞKİLERİ

TURKISH-GREEK RELATIONS AND THE CYPRUS QUESTION: QUO VADIS?

CONFIDENCE BUILDING, NEGOTIATION AND ECONOMIC COOPERATION EFFORTS IN TURKISH-GREEK RELATIONS

  • trgr1

    Fuat Aksu, "Confidence Building, Negotiation And Economic Cooperation Efforts In Turkish-Greek Relations (1990-2004)" Turkish Review of Balkan Studies, Annual 2004, ss. 31-109

    Read 33270 times Read more...

Protracted Conflicts and Foreign Policy Crises in Turkish Foreign Policy

  • new concepts

    Fuat Aksu, "Protracted Conflicts and Foreign Policy Crises in Turkish Foreign Policy", New Concepts and New Conflicts in Global Security Issues, Eds. R. Kutay Karaca and Fatma Zeynep Özkurt, İstanbul: İstanbul Gelişim University Press, 2017: 65-98.

    Read 20671 times Read more...

Kardak Kayalıkları Bunalımı

Türk – Yunan Dış Politika Krizlerinde Ahdi Hukuk İhlali

Türkiye-Yunanistan İlişkilerinde Deniz Yetki Alanı Uyuşmazlıkları

AZINLIKLAR

  • AZINLIKLAR

    minority1

    AZINLIKLARA İLİŞKİN SORUNLAR

    Türkiye ve Yunanistan arasında yoğun tartışmaların yaşanmakta olduğu hemen her dönemde gündeme gelen azınlıklar konusu, uluslararası sistemde ve hukuk kurallarında getirilen yeni hükümler çerçevesinde giderek bir insan hakları sorunu olarak algılanmaya başlanmıştır.

    Read more...

KIBRIS

  • KIBRIS

    cyprusranges

     KIBRIS SORUNU

    Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasıyla, İngiltere’nin, Kıbrıs üzerindeki fiili egemenliği, hukuki bir dayanağa kavuşturulduktan sonra, Türkiye ve Yunanistan, bu statüye sadık davranışlar sergilemiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ise, Oniki Adaların Yunanistan’a verilmesiyle birlikte, Kıbrıs konusunda da bazı ulusçu beklentiler gündeme gelmiştir.

    Read more...

EGE DENİZİ

  • EGE DENİZİ'NE İLİŞKİN SORUNLAR

    EGE DENİZİ’NE İLİŞKİN SORUNLAR

    1923 Lozan Barış Antlaşması ile Türkiye ve Yunanistan arasında Ege Denizi’nde karşılıklı dengelerin kurulmuş olmasına karşın, bu denge 1930’ların ikinci yarısından itibaren, özellikle Avrupa ve Balkanlarda bazı ülkelerin revizyonist istemlerle ortaya çıkmalarından sonra, hem Türkiye hem de Yunanistan açısından, bazı değişikliklere uğramıştır.

    Read more...
  • Üyelik

Doğu Akdeniz’de Türk-Yunan Rekabeti Oldubitti ve Misilleme Stratejileri

Türkiye-Yunanistan İlişkilerinde “Sınır” Kavramı

İKİLİ İLİŞKİLERİN GENEL GÖRÜNÜMÜ
(devam)


1980 sonrası dönemde Türk - Yunan ilişkilerinde taraflar arasında sorunlara çözüm bulmayı amaçlayan görüşmeler kesilmiştir. Bunda büyük ölçüde, Papandreu  liderliğindeki PASOK Hükümeti'nin Türkiye'ye karşı izlediği yaklaşım etkin olmuştur. Gerçekten de, Papandreu Yunanistan'da hükümeti kurduktan sonra iki ülke arasında yapılan görüşmeler kesilmiş ve yapılan açıklamalarda iki ülke arasındaki sorunlara çözüm bulmak amacı ile yapılacak görüşmelere yeniden başlanabilmesi için bazı ön şartlar ileri sürülmeye başlanmıştır.

Papandreu'ya göre, Türkiye ve Yunanistan arasında başlayacak bir diyalogun ön şartını Türkiye'nin Kıbrıs'taki askerlerini geri çekmesi  oluşturmaktadır; iki ülke arasında diyalog süreci ancak bunun gerçekleşmesinden sonra başlatılabilir. Ege Denizi'ndeki uyuşmazlık konularına ilişkin olarak da Papandreu, Yunanistan'ın egemenlik hakları ve toprak bütünlüğünü ilgilendiren hiçbir konuda Türkiye ile görüşme masasına oturulamayacağını açıklamıştır.

Türkiye ve Yunanistan arasında diyalog çabalarının sekteye uğramasından sonra zaman zaman ilişkilerin gerginleşmesine yol açan olaylar yaşanmış ve ortaya çıkan bunalımlar zorlukla atlatılabilmiştir. Özellikle Papandreu'nun Türkiye  ile Yunanistan arasında süren gerginliği bir iç politika malzemesi olarak kullanarak sık sık Yunanistan'a yönelik bir "Türk tehditi"nin var olduğundan söz etmesi, çıkan bunalımların güçlükle atlatılabilmesine yol açmıştır.

Gerçekten de, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında Yunan kamuoyunda oluşan Türk - Yunan savaşının çıkabileceğine ilişkin korkulu beklenti, zamanla Yunan ulusal birlik ve dayanışmasının katalizörü olmuştur. Öyle ki, 1980 sonrasında ABD üsleri kapatılacağı ve NATO karşıtı bir politika izleyeceğini açıklayan PASOK Hükümetleri  daha sonra NATO'dan çıkmamanın gerekçesi olarak Yunanistan'a yönelik bir "Türk tehditi"nin var olduğunu ileri sürmüşlerdir. PASOK Hükümetleri döneminde "Türk tehditi" propagandası o denli abartılmıştır ki, Papandreu, yapmış olduğu açıklamalarda Yunanistan'a asıl tehditin Varşova Paktı ülkeleri ve SSCB'den değil Türkiye'den geldiğini ileri sürmüştür.

Yunanistan'da oluşan Türkiye karşıtı yaklaşımlara karşın Türkiye zaman zaman açıklamalarda bulunarak Yunanistan'dan herhangi bir toprak talebinin bulunmadığını vurgulamış, ancak güvensizliği gidermek mümkün olmamıştır. Hatta Türkiye tarafından da önerilen saldırmazlık anlaşması imzalanması düşüncesi ciddi bir yaklaşımla değerlendirilememiştir.

Bu bağlamda, Türkiye ve Yunanistan arasında son dönemlerin en önemli bunalımlarını şu şekilde sıralamamız mümkündür;

8 Mart 1984 tarihinde Ege Denizi'nde planlı tatbikatlarını yapmakta olan Türk Deniz Kuvvetlerine ait gemilerin bu gemileri izleyen bir Yunan destroyerine ateş açmış olduğu iddia edilerek Türkiye'nin protesto edilmesi ve ardından da Yunanistan'ın Ankara'daki Büyükelçisini geri çağırması. İki ülke arasında tırmanan gerginlik, olayın gerçek olmadığının anlaşılması üzerine yatıştırılmıştır.

Bir başka bunalım, 1987 Mart ayı sonlarında yaşanmıştır. Yunanistan'ın 1976 tarihli Bern Anlaşması'nı artık geçersiz olduğunu ileri sürerek Ege Denizi'nde ortağı bulunduğu  bir uluslararası şirkete petrol sondaj ruhsatları vermesi üzerine Türkiye, Bern Anlaşması'nın hâlâ yürürlükte olduğunu açıkladıktan sonra, kendisinin de tartışmalı bölgelerde petrol arayacağını bildirmiş ve HORA- MTA Sismik I  araştırma gemisini Ege Denizi'ne yollamıştır. Buna karşı Yunanistan, Sismik I gemisinin  tartışmalı bölgelerde araştırma yapması halinde geminin batırılacağını bildirmiş ve gerginlik artmıştır. Bunalım ancak ABD ve NATO ülkelerinin yaptıkları arabuluculuk sonunda iki ülkenin de kendi karasuları içerisinde kalacaklarını ve Bern Anlaşmasının geçerli olduğunu açıklamaları ile atlatılabilmiştir.

Bir diğer bunalım ise, 1989-90 döneminde Batı Trakya'da meydana gelen olaylar sırasında yaşanmıştır. 1989 seçimleri sırasında bağımsız bir liste oluşturarak parlamentoya seçilen Sadık Ahmet ve İbrahim Şerif adlı Batı Trakya Türk azınlık temsilcilerinin seçim propagandaları sırasında kendilerini Türk soyundan Yunan vatandaşları olarak nitelemeleri ve bunu da propaganda bildirilerinde kullanmış olmaları, Yunan resmi makamlarının tepkisini çekmiş ve bu kişiler hakkında dava açılmıştır. Açılan davada kişiler mahkeme tarafından Yunan vatandaşları arasında ayrım yaptıkları ve kamu düzenini bozdukları gerekçesiyle, 18 ay hapse ve 3 yıl siyasi haklardan men edilme cezasına çarptırılmışlardır. Davanın sonuçlanmasından sonra Batı Trakya Türk azınlıklarının etnik kimliklerini yadsıyan resmi makamların yaklaşımlarının bir uzantısı olarak, Batı Trakya Türk azınlığına mensup kişilerin Gümülcine'de ev ve işyerlerine saldırılarda bulunulmuş ve tahrip edilmiştir. Türkiye'nin, Yunanistan'a Lozan Antlaşması'ndan kaynaklanan yükümlülüklerini hatırlatması üzerine iki ülke arasında diplomatik bir düello başlamış ve sonrasında  Gümülcine'deki Türkiye Başkonsolosu'nun istenmeyen kişi olarak ilan edilmesine karşılık olarak Türkiye de Yunanistan'ın İstanbul Başkonsolosu'nu istenmeyen kişi ilan etmiştir.

Bütün bunların yanı sıra, iki ülke arasında sürmekte olan uyuşmazlıklar, Türkiye'nin AET/AB ile bütünleşme çabaları karşısında önemli bir engel oluşturmaktadır. Yunanistan'ın 1981'den itibaren AET'e tam üye olarak katılması, bu ülkeye Türkiye ile ilişkilerinde avantaj kazandırmıştır. AET/AB çerçevesinde Türkiye'ye verilecek olan ekonomik yardımlar ve Türkiye'nin ortaklık başvurusu, Yunanistan'ın vetolarıyla engellenmektedir.

Diğer taraftan, NATO çerçevesinde de iki ülke arasındaki uyuşmazlıklar sürmektedir. Özellikle Yunanistan'ın NATO'ya dönüşünü engelleyen Türk vetosunun kalkmasından sonra Ege Denizi'nde NATO komuta kontrol sorumlulukları konusunda anlaşmanın sağlanamamasının yaratmış olduğu  sorunların yanı sıra, Yunanistan'ın, Limni ve diğer bazı adalardaki silahlı kuvvetlerini NATO savunma planlarına dahil ederek adaların silahsızlandırılması yükümlülüğünden kurtarmaya çalışması, Türkiye'nin tepkisine neden olmaktadır. Türkiye'nin, Yunanistan'ın NATO çerçevesinde Türkiye'ye verilmesi planlanan askeri ve ekonomik yardımları veto etmektedir.

Günümüz Türk - Yunan ilişkilerinde yaşanan çözümsüzlük sürerken, her iki ülkede de kamuoyunun büyük bir kesimi artık çözümsüzlüğe bir son verilmesi gerektiği kanısını paylaşmaktadır. Siyasilerin birbirlerini karşılıklı olarak suçlamaları ve çözüm önerileri üretememeleri artık eleştiri konusu olmaktadır. Her iki ülke halkı da karşılıklı güven ve işbirliğinin geliştirilmesini istemektedir. Türkiye ve Yunanistan arasındaki sorunların iç politikada propaganda malzemesi olarak kullanılması da artık eskisi kadar etkili olmamaktadır. Gerçi iki ülke siyasileri arasında yapılan görüşmeler sırasında esas sorunlar üzerinde herhangi bir çözüme ulaşılamamaktadır, ama iki ülke arasında uyuşmazlık konusu olmayan alanlarda işbirliğine gidilmesi gereği, giderek kabul görmektedir. Güven eksikliği ise, tarafların her türden girişiminin kuşku ile karşılanmasına yol açmaktadır.

1987 yılında DAVOS'da başlatılan iki ülke arasında diyalog ise, ilişkilerin güven ortamı içerisinde değerlendirilmesinde yetersiz kalmış ve yeni gerginliklerin ortaya çıkmasını engelleyememiştir. Bununla birlikte, özellikle Mayıs 1988'de Türkiye Dışişleri Bakanı Yılmaz ile Yunanistan Dışişleri Bakanı arasında imzalanan Atina Mutabakatı, Davos'da başlatılan ılımlı ilişkiler kurma sürecinin sürdürülmesinde önemli bir adım olmuş, taraflar karşılıklı güven arttırıcı önlemler konusunda mutabık kalmışlardır. [13]

1990'larda da ilişkileri gerginleştiren olaylar yaşanmıştır. Bunların büyük bir kısmı Türk savaş uçaklarının Yunanistan'ın iddia ettiği 10 millik hava sahasını tanımadığını göstermek için yapmış olduğu uçuşlardan kaynaklanırken, özellikle iki ülke arasındaki ilişkileri gerginleştiren konu, Yunanistan'ın ulusal karasuları sınırını 12 mile genişletebileceği iddiaları olmuştur. Nitekim, 1994 yılı Ocak ayından itibaren bu konudaki tartışmaların yoğunluğu dikkat çekmektedir.

Ocak 1994'de Yunanistan Başbakanı Papandreu, yaptığı bir radyo konuşmasında Ege Denizi kıta sahanlığı sınırının belirlenmesi konusunu iki ülkenin Lahey Uluslararası Adalet Divanı'na götürerek çözebileceği önerisini dile getirmiştir. Mayıs 1994'de Türkiye Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü F. Ataman, Atina'nın ulusal karasuları sınırını 12 mile genişletmeyi arzulamasının kabul edilemez olduğunu dile getirerek böylesi bir kararın iki ülke arasında bir savaşa yol açacağını tekrarlamıştır. Buna karşılık olarak, Yunanistan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü K. Bikas da yapmış olduğu açıklamada, Yunanistan'ın ulusal karasuları sınırını 12 mile genişletmesinin egemenlik hakkı olduğunu dile getirmiştir. Bu arada gündeme getirilen bir başka konu ise, PKK terör örgütüne verilen destek konusu olmuş ve Yunanistan'ın bu örgüte vermiş olduğu destek sert bir dille kınanmıştır.  Yunanistan, Temmuz ayında yapmış olduğu bir açıklama ile bu iddiayı reddetmiştir.

Ekim 1994 tarihinde TBMM Başkanı Cindoruk, Yunanistan'ın ulusal karasuları sınırını 12 mile çıkarması kararının Türkiye'yi askeri hareketle karşılık verme durumuna getireceğini belirtmiştir. Savunma Bakanı M. Gölhan, Türkiye'nin Ege Denizi'nin barış gölü olmasını istediğini, Yunanistan'ın ulusal karasularını 12 mile genişletme yönünde çabaladığını bunun ise Türkiye tarafından kabul edilemez olduğunu açıklamıştır. Dışişleri Bakanı M. Soysal da Türkiye'nin Yunanistan ile olan sorunları barışçıl yöntemlerle çözmekten yana olduğunu, ancak Yunanistan'ın karasularını 12 mile genişletmesi gerçekleşirse, bunun savaş nedeni olacağını, 6 millik karasular sınırının her iki ülkenin de çıkarlarına en uygun sınırlandırma olduğunu açıklamıştır. Kasım ayında yapmış olduğu bir açıklamada Başbakan T. Çiller, Türkiye'nin Yunanistan'ın Ege Denizi'nde yaratacağı bir oldu bittiye asla izin verilmeyeceğini belirtmiştir. Bu arada, iki ülke silahlı kuvvetleri Ege Denizi'nde askeri tatbikatlara başlamış bu durum gerginliği arttırmıştır. 1995 yılı Ocak ayı sonunda Türkiye Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan bir yazılı açıklama ile Türkiye'nin Ege Denizi'ndeki karasuları sınırının genişletilmesi konusunda izlemiş olduğu politikasında ve tepkisinde bir değişikliğin olmadığı vurgulanmıştır.

25 Aralık 1995 tarihinde Ege Denizi'nde yaşanan bir deniz kazası ise, Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerde o güne değin gündeme gelmemiş olan bir konuya dikkatleri çekmiştir; Figen Akat isimli bir Türk yük gemisinin Kardak kayaklıklarında karaya oturmasının ardından gelişen olaylar, bu adacıkların hangi ülkenin toprağı sayılacağı tartışmasını başlatmakla kalmamış, aynı zamanda, Ege Denizi'ne yayılmış olan ve statüleri henüz belirlenmemiş olan adacık ve kayalıklar dolayısıyla iki ülkeyi sıcak bir çatışmanın eşiğine de getirmiştir. Yunanistan, 1932 yılında Türkiye ve İtalya arasında imzalanmış bulunan protokole dayanarak bu kayalıkların Oniki Adalar'ı oluşturan bitişik adacıklar olduğunu, dolayısıyla, Yunanistan'ın egemenliğinde bulunduğunu iddia ederken Türkiye, söz konusu protokolün geçerliliğinin tartışmalı olduğunu belirtmekte ve bitişik adacıklar kavramının açıklığa kavuşturulması gerektiğini öne sürmektedir. [14]

1997-1998 dönemi ise, NATO Genel Sekreteri Javier Solana tarafından yürütülen Güven Arttırıcı Önlemler'in iki ülke arasında sağlanmasına yönelik girişimlere sahne olmuştur. Atina ve İstanbul Mutabakatları doğrultusunda iki ülke arasında gerilimi azaltıcı önlemlerin saptanarak yürürlüğe konulmasına çalışılmış; bu doğrultuda, Yunanistan'ın Genel Sekreterin önerilerini reddetmesine rağmen Türkiye, tek taraflı olarak, bu önerileri uygulamaya koyarak, Ege'deki görevleri sırasında Türk Hava Kuvvetleri uçaklarının silah yükü taşımayacaklarını; havada önleme olaylarını ortadan kaldırmak için Ege çıkışlı uçuşlarda, uçakların kimliklerini elektronik olarak tanıyan ikaz (IFF/SIF) cihazlarını çalıştırarak NATO tarafından öngörülen kodlarını bağlayacaklarını; Hava savunma sisteminin önemli bir unsuru olan Bölge Harekât Merkezlerinin muhabere devrelerinin Türkiye ve Yunanistan tarafından açılması ve karşılıklı bilgi aktarma konusunda mutabık kalınması halinde, Ege'deki uçuşlar hakkında bilgi alışverişine başlanabileceğini; Deniz ve havada yapılacak eğitim ve keşif gözetleme faaliyetlerinde uluslararası kuralların titizlikle uygulanmasına devam edileceği; Yunanistan'ın bu uygulamaları yıl boyunca kesintisiz sürdürmesi halinde moratoryumun 1998 yılı için üç aya çıkarılmasının kabul edileceğini açıklamıştır. [15]

1998-1999 dönemi, Türk - Yunan ilişkilerinde tartışılan bir diğer konu ise, Yunanistan'ın Türkiye'nin AB'ye tam üyelik başvurusuna çıkarmış olduğu engellemeler ve bu ülke ile Kıbrıs Rum kesimi arasında imzalanış bulunan Ortak Savunma Doktrini çerçevesinde yürütülen Kıbrıs'ın silahlandırılması faaliyetleri olmuştur. Kıbrıs Rum yönetimi tarafından adaya Rus yapımı S-300 füze sistemlerinin konuşlandırılacağının açıklanması, adadaki dengeyi bozacağından ve Türk toplumunun güvenliğinden endişe duyan Türkiye'nin sert tepkisine neden olmuştur. Türkiye, güvenliğine yönelik bir tehdit olarak algıladığını açıkladığı bu girişimin yarattığı sakıncaları ortadan kaldırmak için askeri önlemler de dahil olmak üzere gereken her türlü önlemi alma konusunda kararlılığını ifade etmiş ve füzelerin adadaki Türk askeri varlığı ile bir bağ kurularak pazarlık konusu yapılmasına izin vermemiştir.

1999 yılında  Türk - Yunan ilişkilerinde gerginliğe yol açan bir diğer sorun ise, bu ülkenin PKK ve lider kadrosuna vermiş olduğu desteğin açığa çıkması olmuştur. PKK lideri A. Öcalan'ın Suriye'den çıkarılmasına yol açan Türkiye'nin baskılarının ardından, Öcalan'ın Rusya, Yunanistan, İtalya ve Kenya arasında süren yerleşke arayışları sırasında Yunanistan'ın ve Kıbrıs Rum Kesimi'nin sağlamış olduğu destek, Öcalan'ın Kenya'da Türk istihbarat timlerinin düzenlemiş olduğu operasyonla ele geçirilmesinin ardından bütün gerçekleriyle açığa çıkmıştır. Öcalan'ın kullanmış olduğu pasaport Kuzey Kıbrıs Rum Cumhuriyeti tarafından verilirken, Kenya'da kalmış olduğu yer ise, Yunanistan'ın bu ülkedeki Nairobi Büyükelçiliği olmuştur. Ayrıca Öcalan'ın İtalya'dan çıkarılmasının ardından Yunanistan'a yapmış olduğu ziyaret ve ardından Kenya'ya geçişi sırasında da Yunan istihbarat servisi ve siyasi yetkilileri Öcalan'ın yanında bulunmuşlardır. Bütün bu gelişmeler sırasında Yunanistan'ın PKK'ye vermiş olduğu destek bütün açıklığıyla gözler önüne serilmiş ve Yunanistan'da siyasi bunalıma yol açmış, olaya karışan yetkililer hakkında soruşturma açılırken Dışişleri Bakanı Pangalos istifa etmek zorunda kalmıştır.

Bu arada iki ülke arasındaki ilişkileri olumlu yönde etkileyen kimi olaylar da yaşanmıştır. 17 Ağustos 1999 tarihinde Türkiye'de yaşanan deprem afeti sırasında ve sonrasında Yunanistan ve Türkiye arasında özellikle halkların birbirlerine olan yaklaşımlarını insani boyutta değerlendiren gelişmeler yaşanmıştır. Karşılıklı yardım ve dayanışmanın örnekleri yaşanırken, iki halk arasında kişiliklere ve niyetlere ilişkin olumsuz algılamaların nedenleri ve etkisi üzerinde bir tartışma yaşanmış; medya, iki halk arasındaki bu dostluk ve dayanışmanın siyasi düzeyde de sürdürülmesi gerektiğine işaret eden haberler vermeye başlamıştır. Bu bağlamda, siyasilerin de dış politikada ulusal çıkarları göz ardı etmeyen ve iki ülke arasındaki diyalog sürecini olumlu yönde geliştiren açıklamalarda bulundukları gözlenmiştir.

Son bir değerlendirme yapmak gerekirse; Türkiye ve Yunanistan arasındaki sorunlara daha oldukça uzun bir süre çözüm bulunamayacağı düşünülebilir. Tarafların kendi tezlerinde izlemiş oldukları katı tutumlar devam ettiği sürece iki ülke arasındaki uyuşmazlığı gidermek oldukça güç bir uğraş olarak gündemdeki yerini koruyacaktır. Giderek, iki ülke arasındaki gerginlik tırmandıkça ve çözümsüzlük sürdükçe, sorunların bir savaşla çözümlenebileceğine ilişkin yaklaşımlar tartışılmaya başlanacak ve günün birinde, taraflardan herhangi biri, ulusal ve/veya uluslararası ortamı uygun bulduğu bir anda, isteklerini savaşa başvurarak gerçekleştirmeye çalışacaktır. Bu nedenle, her iki ülkede de sorunların çözüme vardırılması zorunluluğunun yanı sıra, izlenmesi gereken yöntemin hukuksal ve/veya siyasal olması gereğine olan inancın da yerleştirilmesi zorunludur. Herkes tarafından vurgulandığı gibi, Ege Denizi iki ülkeyi ayıran değil birleştiren bir deniz olmalıdır.

Ocak ve Şubat 2000 tarihlerinde Yunanistan Dışişleri Bakanı'nın Ankara'yı ardından da Türkiye Dışişleri Bakanı'nın Atina'yı resmen ziyaret etmeleri ve bu ziyaretler sırasında esas sorunlara ilişkin olmamakla birlikte yakınlaşmayı ve işbirliğini geliştirecek alanlarda önemli anlaşmalar imzalamış olmaları, her iki ülkede de barış, karşılıklı dostluk ve güvene dayalı işbirliği arzularının siyasi iktidarlar tarafından da benimsenmekte olduğunu göstermiştir.[16]Bununla birlikte, esas sorunların tartışılmaya başlanacağı ve 10-11 Aralık 1999 tarihli Helsinki Zirvesi'nde de dile getirilen 2004 tarihine kadarki süreçte, tarafların gösterecekleri esneklik ve uzlaşmacı yaklaşım ilişkilerin yeniden gerginliğe dönüşüp dönüşmeyeceğini de belirleyecektir.

Tarihin her döneminde köklü düşmanlıklar yaşamış ulusların, artık günümüzde karşılıklı güven ortamı içerisinde dostluk ve işbirliğini geliştirdiklerini görmekteyiz. Neden Türk ve Yunan halkları bu hakka layık olmasınlar? 
  
 


13-  27 Mayıs 1988 Atina Mutabakatı aşağıdaki gibidir; İki taraf aşağıdaki güven arttırıcı önlemler üzerinde mutabık kalmışlardır:1) Her iki  taraf yek diğerinin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne ve Ege'nin açık deniz alanlarını ve uluslararası hava sahasını kullanma haklarına saygı gösterilmesi yükümlülüğünü teslim etmektedirler.

2) İki taraf açık deniz alanları ve uluslararası hava sahasında milli askeri faaliyetler icrasında, deniz ve hava trafiğinin uluslararası belgeler, kurallar ve yönetmeliklerde öngörülen çerçevede kolayca akımına müdahale etmemeye gayret göstereceklerdir. Bu istenmeyen gerginlik kaynaklarının ortadan kaldırılmasına ve çatışma riskinin azaltılmasına katkıda bulunacaklardır.

3) İki taraf açık deniz alanlarına ve uluslararası hava sahasında notam veya diğer bildirim veya ikaz gerektiren milli askeri tatbikatların planlanması ve icrasının, aşağıdaki hususları da mümkün olacak azami ölçüde bertaraf edecek şekilde yürütülmesine mutabık kalmışlardır.

i) Belirli bölgelerin tecrit edilmesi.

ii) Tatbikat alanlarının uzun süreler için kapatılması.

iii) Tatbikatların turizmin en yoğun olduğu dönemlerde (Her yıl 1 Temmuz'dan 1 Eylül' kadar -1988 yılı için 7 Temmuz - 1 Eylül) ve başlıca milli ve dini resmi tatillerde icra edilmemesi.

 Bütün milli askeri faaliyetlerin planlanması ve icrası mevcut uluslararası kural, yönetmelik ve usullere uygun olarak yürütülecektir.

4) İki taraf yukarıdaki hususların gerçekleştirilmesi amacıyla ve mevcut uluslararası yönetmelik ve usuller saklı kalmak kaydıyla gerektiğinde diplomatik yollardan bilgi teatisinde bulunacaklardır.

5) Bu Mutabakat Muhtırası'nın hükümleri, Davos Ortak Basın Bildirisi'nin hükümleriyle birlikte geçerli olacak ve bunlara tümüyle uygun olarak tatbik edilecektir. 
Dış Basında Dışişleri Bakanı A. Mesut Yılmaz'ın Atina Ziyareti, Ankara: TC Başbakanlık BYE Genel Müdürlüğü Yay. Mayıs1988, ss. 57-58.14-  1932 yılında Türkiye ve İtalya arasında Meis bölgesinin statüsünü düzenleyen 4 Ocak 1932 tarihli Anadolu Sahilleri ile Meis Adası Arasındaki Ada ve Adacıkların ve Bodrum Körfezi Karşısındaki Ada'nın Cihedi Aidiyeti Hakkındaki Sözleşme ile deniz sınırlarına ilişkin uyuşmazlık giderilmiş; aynı gün yapılan bir mektup değişimi ile de Türk - İtalyan deniz sınırının iki taraf arasında hiçbir tartışma konusu olmayan geri kalan kısmının çizilmesi için bir Türk - İtalyan teknisyenler toplantısı düzenlenmesi önerilmiş  ve bunun sonucu, 28 Aralık 1932 tarihinde bir protokole dönüşmüştür. Uluslararası hukuk açısından herhengi bir geçerliliği bulunmayan bu teknisyenler zaptı, Yunanistan tarafından Kardak bunalımı sırasında söz konusu kayalıkların aidiyetine ilişkin olarak ileri sürülmüştür. Bu konudaki tartışmalar için bkz; Ali Kurumahmut, (Y. Hazırlayan), Ege'de Temel Sorun  Egemenliği Tartışmalı AdalarAnkara: TTK Yayınları, 1998. 
15-  Bu konuda bkz; Lale Sarıibrahimoğlu, "Askerlerin Gizli Diyaloğu", Cumhuriyet, 24 Mayıs 1998, s. 1; "NATO Genel Sekreteri'nin İyi Niyet Girişimleri / 1 Temmuz 1997", "NATO Genel Sekreteri'nin Önerilerine Yunan Hükümetinin Yaklaşımı / 3 Temmuz 1997", http://access.ch/turkei/GRUPH/H977.htm, B. Tarihi: 24/10/2000; "Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Sayın Necati Utkan'ın Ege'de Güven Arttırıcı Önlemler Konusundaki Bir Soruya Verdiği Cevap", http://www.byegm.gov.tr/yayinlarimiz/TURKHABER/1988/17haziran/T5.htm, B. Tarihi: 24/10/2000. 
16- Türkiye ve Yunanistan arasında imzalanan anlaşmaların G. Papandreu'nun İ. Cem'e göndermiş olduğu 25 Haziran 1999 tarihli mektupta sözü edilen alanlarda -kültür, turizm, çevre, ticaret, örgütlü suç, yasadışı göç, uyuşturucu ticareti gibi- olması ilginçtir. Söz konusu alanlarda işbirliğine gidilmesine ilişkin öneriler 1970'lerin ikinci yarısından itibaren Türkiye ve Yunanistan arasında gerçekleştirilen hemen her diyalog arayışında gündeme getirilmekle birlikte sonuçsuz kalmıştır. T. Niles tarafından Nisan/Mayıs 1998 tarihinde yazılan ve Strategic Regional Report'ta yayınlanan bir makalede iki ülke arasında kurulacak bir yakınlaşmanın ticaret, turizm ve çevrenin korunması yanında uyuşturucu ticareti, yasadışı göç, mülteci ticareti, organize suçlar üzerinde gerçekleşmesi gerektiği vurgulanmıştır. Thomas Niles, "Greek-Turkish Cooperation", Strategic Regional Report, April/May 1998, Western Policy Center, Washington. http://csmonitor.com/durable/1998/06/17fp19s1-csm.htm B. Tarihi: 06/04/1999. Niles'ın ABD'nin eski Atina Büyükelçisi olarak 1993-1997 arasında görev yaptığı dikkate alınırsa bu durum ilginçtir.

I. BÖLÜM

İKİLİ İLİŞKİLERİN GENEL GÖRÜNÜMÜ

 

Türkiye ve Yunanistan, ulusal bağımsızlıklarını kazanmalarına kadar uzun bir tarihsel birlikteliği paylaşmışlardır. [3] İstanbul'un Türkler tarafından fethinden 19. yüzyılın sonlarına kadar Yunan ulusu, Türklerin egemenliği altında Osmanlı Devleti'nin sosyo-ekonomik yaşantısında olduğu kadar, askeri ve siyasi yaşamında da etkin roller üstlenerek aynı kadere ortak olmuşlardır. Böylesine uzun bir süre birlikte yaşanmış olmasına rağmen, Osmanlı Devleti içerisinde Yunanlıların ulusal kimliklerini koruyabilmiş olmalarının belki de en önemli nedeni, Osmanlı toplumsal sistemindeki yapılaşma olsa gerek. Gerçekten de, fetih esası üzerine kurulmuş olan Osmanlı sisteminde kazanılan yeni topraklar üzerinde yaşayan halklar, Müslüman olan ve olmayan ayrımına tabi tutularak sınıflandırılmış ve ayrımda din ögesi ön planda bulunmuştur. [4]

Osmanlı Devleti'nin azınlıkları dinsel ayrıma tabi tutarak sınıflandırması ve azınlıkları mensup oldukları kiliseler aracılığı ile denetlemesi, kilise yönetimlerinin alacağı kararların Osmanlı yönetiminin garantisi altında uygulanmasına yol açmıştır. Bu yolla azınlıklar üzerinde etkin bir rol üstlenen kiliselerin gücü, Osmanlı Devleti'nin Balkanlar ve Avrupa'da sınırlarını genişletmesine bağlı olarak artmıştır. Özellikle Fener Ortodoks Kilisesi'nin [5] yetki ve haklarının genişletilmesi ve bunların yönetimin etkin garantisi altında bulunması, bir yandan kilisenin dinsel/etnik azınlıklar üzerindeki denetimini artırırken, diğer yandan da ekonomik ve siyasi çıkarlar sağlamak çabasındaki azınlıkların kilise ile işbirliği ilişkilerini sağlamlaştırmıştır. [6]

Osmanlı Devleti'nin azınlıklara yönelik yaklaşımı içerisinde Rum/Yunanlıların ayrıcalıklı konumları, Osmanlı Devleti'nin gerileme sürecine girmesiyle değişim geçirmeye başlamıştır. 1789 Fransız Devrimi'nin yaymaya başladığı vatandaşlık hakları ve ulusçuluk anlayışı, farklı etnik ve dinsel  toplulukları bünyesinde barındıran ve üstelik sosyo-ekonomik açıdan gerilemeye başlayan Osmanlı Devleti'nde de etkisini göstermiştir. Bu bağlamda, Avrupa ile yakın ilişkileri bulunan Balkan halkları arasında ulusçu yaklaşımlar yaygınlık kazanmaya başlamıştır.

Yunan kökenli halklar içerisinde ulus bilincinin yerleşmeye başlamasıyla birlikte, Osmanlı Devleti'ne karşı yoğun bir bağımsızlık mücadelesi başlamıştır. Yunan "başkaldırısı", Osmanlı Devleti'nin Avrupa ve Balkanlardan atılmasında çıkarlarının gerçekleştirilmesi açısından yarar gören İngiltere ve Rusya gibi diğer devletler tarafından da desteklenmiştir. Yunan başkaldırısı, ancak 1830'larda ulusal bağımsızlığın kazanılmasıyla başarıya ulaşabilmiştir. [7]

Böylece, bir yandan Osmanlı Devleti toprak kaybetme sürecini yaşarken, diğer yandan da, Yunanistan'ın genişleme süreci içerisinde olmasıyla ortaya çıkan ve etkileri bakımından günümüzde de yoğun olarak ilişkilerde gözlemlenen bir uyuşmazlığın ilk izleri ortaya çıkmaya başlamıştır.

1830'lardan başlayarak, Osmanlı Devleti'nin Balkanlarda toprak kaybetmeye başlamasıyla birlikte, Yunanistan'la Osmanlı Devleti arasında büyük oranlarda insan değişimleri, göçler yaşanmış ve giderek karşılıklı bir azınlıklar sorunu ortaya çıkmıştır. 1830 yılında hazırlanan Londra Protokolü ile Yunanistan sınırları içerisinde kalan Müslüman toplumunun azınlık hakları garanti altına alınmaya çalışılmıştır.

1912 - 1913 Balkan Savaşları ile birlikte, Osmanlı Devleti'nin toprak kayıplarından Yunanistan sürekli olarak genişleyen taraf olarak kazançlı çıkmıştır. Bu çerçevede yeni kitlesel göçler yaşanırken, azınlıklar sorunu giderek daha derinleşmiştir. Bu bağlamda, Yunanistan'ın dış politikasında uzun dönemli etkileri gözlemlenen "Megali İdea" [8] politikasının bu dönemde hızlı bir gelişme gösterdiği söylenebilir.

N. Svoronos bu gelişmeleri şu şekilde  değerlendirmektedir;

"Tüm Avrupa halklarının ulusal mücadeleleriyle sarsılan bir dönemde, Hellen  (Yunan) topraklarının ancak bir bölümünün kurtarılmasıyla Hellenlerin ulusal istekleri getirilmiş olamazdı. Böylece, Hellen dış politikasının temel amacı, ülke dışında kalan Hellen topraklarının ele geçirilmesi oldu. Ne ki Hellenizmin sınırlarını saptamak ve de bir devletin isteklerini sınırlandırmak güçtü. Sonuçta, Bizans İmparatorluğu'nu yeniden canlandırmak fikri gelişmeye başladı. Bu Yunanistan'ın uzun yıllar dış politikasına egemen olacak olan "Megali İdea" dedikleri görüştü" [9]
Yunanistan'ın bu yöndeki çabaları, en son olarak, 1919'dan 1923'e kadar devam eden "Küçük Asya" - Anadolu macerası ile kendini göstermiştir. Birinci Dünya Savaşı'ndan yenik çıkan Osmanlı Devleti'ne zorla imzalatılan Sevr Antlaşması'nın [10], Anadolu'nun Ege Kıyılarını Yunanistan'a bırakmasına  dayanarak bu bölgeleri işgal etmeye başlayan Yunanistan'ın bu girişimi, Osmanlı Devleti'nin tasfiyesiyle sonuçlanan  ve Türklerin ulusal bilinçle oluşturacakları bağımsız bir Türk devletinin kuruluş yollarını açmıştır.Yunanistan ve Türkiye arasında ilişkiler, Türk ulusal kurtuluş savaşı sonrasında farklı bir gelişim çizgisine oturtulmaya çalışılmıştır. Anadolu'da uğramış oldukları ağır yenilgi sonrasında Yunanistan, askeri açıdan olduğu kadar siyasi, ekonomik ve sosyal açıdan da ağır  ve bunalımlı bir dönem içerisine girmiştir. Bu bağlamda, Yunanistan'da "Megali İdea"nın gerçekleştirilmesi olanaksız bir düş olduğu kanısı ulusal liderlere egemen olmuştur.

Savaş sonrası dönemin yöneticileri, 1923 Lozan Barış Antlaşması ile Türkiye ve Yunanistan arasında kurulan dengenin korunmasına özen göstermişlerdir. Gerçi 1930'lara kadar Türkiye ve Yunanistan arasında Lozan Antlaşması'nın gerçekleşmesini tehlikeye soktuğu için çözümü iki ülke arasındaki görüşmelerle sağlanmak üzere ertelenmiş bulunan ahali değişim sorunu üzerinde kesin bir anlaşmaya varılamamıştır ama, her iki ülke de, yeniden bir savaşa yol açabilecek davranışlardan elden geldiğince kaçınmışlardır.

Nihayet 1930'da, iki ülke arasında ahali değişimi konusunda görüş ayrılıkları giderildikten sonra, yakınlaşma çabaları artmıştır. Böylece, Yunanistan ve Türkiye arasında 1930 yılında üç önemli antlaşma imzalanmıştır;

Dostluk, Tarafsızlık, Uzlaşma ve Hakem Anlaşması;
Deniz Kuvvetlerinin Sınırlandırılması Hakkında Protokol,
İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Sözleşmesi.
İki ülke arasındaki ilişkilerde sağlanan yumuşama ortamı içerisinde geliştirilen dostluk ve işbirliği, bu ülkelerin diğer Balkan devletleri ile olan ilişkilerine de yansımış ve gelecekte kurulacak olan "Balkan Antantı"nın temelleri böylece atılmıştır. Türkiye Başbakanı İ. İnönü'nün Yunanistan'ı ziyareti ise, iki ülke arasında Balkanlarda kurulacak olan dostluk ve işbirliğinin temellerinin atılması için gerekli görüş alışverişinin yapıldığı toplantı niteliğini kazanmış ve Balkan Antantı için bir ön adım olmuştur. Böylece, 1933 yılında iki ülke arasında imzalanan "Samimi Anlaşma Paktı" ile her iki ülke de sınırlarını karşılıklı olarak garanti etmiş ve iki ülke arasındaki bu pakt, Balkanlarda benzer kaygıları paylaşan Romanya, Yugoslavya'yı da harekete geçirerek bu ülkelerin de katıldığı bir ortak pakta dönüşmüştür. 1934 yılı Şubatında, bu dört ülke arasında Balkan Antantı imzalanmıştır. 27 Nisan 1938 tarihinde ise, Türkiye ve Yunanistan arasında 30 Teşrinievvel 1930 Tarihli Türk - Yunan Dostluk, Bitaraflık, Uzlaşma ve Hakem Muahedenamesi ile 14 eylül 1933 Tarihli Samimi Anlaşma Misakına Munzaam Muahedename imzalanmış; bu anlaşma ile Akdeniz'de giderek daha fazla hissedilmeye başlayan İtalyan tehlikesi karşısında iki ülke arasındaki dayanışma kuvvetlendirilmeye, bir saldırı durumunda birbirlerine karşı tarafsızlıklarını korumaya, anlayış ve dayanışma içinde olacaklarına ve birbirlerine siyasal destek sağlamaya karar vermişlerdir. [11]1930'ların ikinci yarısı, Türk - Yunan ilişkilerinin yeni bir sayfasını oluşturacak gelişmelere sahne olmuştur; İtalya'nın Habeşistan'a saldırmasının Akdeniz'de yaratmış olduğu güvenlik kaygıları, Milletler Cemiyeti'nin İtalya'ya karşı aldığı önlemler, Nyon Konferansı'nda alınan kararların uygulanmasında karşılaşılan güçlükler, Akdeniz'e kıyıdar ülkeler olarak Yunanistan ve Türkiye'nin İtalya ile olan sınırlarından dolayı güvenlik endişesi içerisinde olmalarını ve ittifak ilişkilerini sağlamlaştırmanın yollarını aramalarını gerektirmiştir. İtalya karşısında İngiltere'nin desteğinin sağlanması ise ayrı bir önem kazanmıştır.

1939 yılında İkinci Dünya Savaşı'nın başlaması ile birlikte, Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkiler yeni bir sürece girmiştir. Balkan Antantı ile ittifak bağları bulunan Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkiler, bu ülkenin 1941 yılı Nisan'ında  Almanlar tarafından işgal edilmesiyle kesintiye uğramıştır. Yunanistan'ın Balkan Antantı'nı imzalarken ileri sürmüş olduğu çekinceler bu ülkenin önce İtalyanlar daha sonra ise Almanlar tarafından işgal edilmesi sırasında Türkiye'nin yardımda bulunmasını önlemiştir.

Savaş döneminde kesilen iki ülke arasındaki ilişkiler, savaş sonrasında yeniden canlanmaya başlamıştır. 1946'da  Yunanistan'da başlayan iç savaşın 1949'da sona ermesiyle birlikte, Türkiye ve Yunanistan, savaş sonrası uluslararası sistemin yeniden yapılanması sırasında kurulan dengede İngiltere ve ABD'nin öncülüğünü yaptıkları Batı sistemi içerisinde tekrar biraraya gelmişlerdir.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında İngiltere'nin, Türkiye ve Yunanistan'ın da içerisinde bulunduğu Yakın ve Ortadoğu'daki müttefiklerine yardımda bulunmak konusunda yeterince istekli davranmaması ve Sovyetler Birliği'nin bölgede bazı yayılmacı isteklerle ortaya çıkması; 1940'ların ikinci yarısından itibaren bölgede ABD'nin askeri, siyasi ve ekonomik etkinliğinin artmasına yol açmıştır. Savaş sonrası dönemde SSCB ile anlaşmanın kolay olmayacağını, hatta imkansızlaşacağını  biraz geç de olsa gören ABD, SSCB etrafında bir çevreleme politikası uygulamayı planlayınca, Türkiye ve Yunanistan, stratejik konumları açısından ABD'nin dikkatini çekmiş ve genelde Batı, özelde ise ABD ve İngiltere'nin bölgedeki çıkarlarının korunması açısından Türkiye ve Yunanistan'ın Batı ile işbirliği içerisine alınması gerekmiştir. Böylece iki ülke de 1947 yılından başlayarak ABD'den, Truman Doktrini olarak adlandırılan bir program çerçevesinde ekonomik ve askeri yardım almaya başlamışlardır. Türkiye ve Yunanistan'ın savaş sonrası dönemde Batı ve ABD yanlısı bir yönelim içerisinde olmaları, iç politikaları açısından da yeni düzenlemelere gidilmesini gerektirmiştir. Nitekim, 1946'dan başlayarak Türkiye, siyasi rejim açısından çok partili demokratik sisteme geçiş için önemli adımlar atmıştır. Yunanistan'da da 1949'da iç savaşın sona ermesiyle birlikte Batı yanlısı, İngiltere/ABD yanlısı bir siyasi rejimin kurulması söz konusu olmuştur. Bu ülkelerde savaş sonrası dönemde ortaya çıkan "Komünizm Paranoyası", sol düşünceye kapalı ve alabildiğine ABD yanlısı bir yönetimin iktidara gelmesiyle sonuçlanmıştır. ABD ile kurulan bağlar, sonuçta Türkiye ve Yunanistan'ın 1952 yılında Batı bloğunun askeri örgütlenmesi olan NATO'ya kabul edilmelerine zemin hazırlamıştır.

Savaş sonrası dönemin Türk - Yunan ilişkileri açısından 1950'li yıllar ilginç bir görünüm sergilemektedir. İki ülke arasındaki ilişkiler Batı ağırlıklı olarak gelişme gösterirken, ikili düzeyde ileride tırmanma gösterecek olan kimi sorunların iç politikada tartışılmaya başlandığı görülmüştür. Savaş sonrası dönemin Türk - Yunan ilişkilerine getirmiş olduğu en önemli değişikliklerden birisi, hiç kuşkusuz, daha önce İtalya'nın egemenliğinde olan Oniki Adalar'ın 1947 Paris Barış Antlaşması çerçevesinde Yunanistan'a bırakılması olmuştur. Oniki Adalar'ın Yunanistan'a bırakılması ve daha savaş döneminde Kıbrıs'ın Yunanistan'a verilmesi gerektiği yolundaki tartışmaların savaş sonrasında Kıbrıs Rum ve Yunan kamuoyunun gündeminde tutulması, Türkiye ve Yunanistan arasında çıkabilecek bir uyuşmazlığın ilk işaretleri olmuştur.

Gerçekten, Yunanistan'da Türkiye'nin Oniki Adalar'ın Yunanistan'a bırakılması sırasında sessiz kalmış olmasına dayanan ve Kıbrıs Rum toplumunun "Enosis" amaçlı isteklerini öne süren bazı politikacılar, Kıbrıs sorununu uluslararası alana taşıyarak İngiltere'nin Kıbrıs'ı Yunanistan'a bırakmaya zorlayan bir politika izlemesini savunurken, kimi politikacılar, böylesi bir yaklaşımın Yunanistan'ın İngiltere ve daha sonra da Türkiye ile olan bağlarını tehlikeye düşürebileceğini savunmuşlardır. Bu bağlamda, Kıbrıs sorununun uluslararası alanda giderek daha çok tartışılmasına koşut olarak, Yunanistan'ın, Türkiye'ye karşı izlemiş olduğu politikada da farklılıklar gözlenmiştir. Öyle ki, Türkiye'nin Kıbrıs sorununda bir taraf olmasının kabul edildiği 1955 Londra görüşmelerine kadar Yunanistan ile Türkiye arasındaki dostluk ve işbirliği havası, 1950'lerin ikinci yarısından itibaren tamamen tersine dönmüş ve iki ülke arasındaki ilişkiler bozulmaya başlamıştır.

Türkiye ve Yunanistan arasında Kıbrıs konusunda ortaya çıkan görüş ayrılıkları bu ülkelerin Balkanlarda oluşturmaya çalıştıkları karşılıklı dostluk, güven ve işbirliği çabalarını da sekteye uğratmıştır. Özellikle Yunanistan'ın Kıbrıs konusundaki istemlerini açıklaması karşısında Türkiye'nin uzun bir süre Kıbrıs sorununu İngiltere'nin bir iç sorunu olarak görmüş olduğunu açıklaması, Yunanistan'ın Türkiye'ye yönelik yaklaşımını ılımlı yapmış ve iki ülke arasında Balkanlarda kurulacak bir işbirliğinin ilk adımları atılabilmiştir. 1953 yılında Türkiye, Yunanistan ve Yugoslavya arasında Ankara'da imzalanan Dostluk ve İşbirliği Anlaşması, 9 Ağustos 1954 tarihinde Yugoslavya - Bled'de imzalanan bir antlaşma ile Balkan Paktı'na dönüşmüş ve üye ülkeler arasında bir ittifak ilişkisi oluşturmayı amaçlamıştır. Ancak Balkan Paktı'nın ömrü uzun olmamış, önce Yugoslavya'nın pakttan ayrılması ve ardından da Türkiye ve Yunanistan arasında Kıbrıs konusunda görüş ve çıkar ayrılıklarının ilişkileri gerginleştirmesiyle bu pakt çökmüştür.

1955 Londra görüşmeleri sonrasında, Kıbrıs sorununa taraf olan ülkeler arasında Türkiye'nin de yer almasıyla birlikte, Yunanistan ve Türkiye arasındaki ilişkilerin yönelimini belirleyen bir süreç izlenmeye başlamıştır. Bu bağlamda, Türk-Yunan ilişkilerinde önemli bir başka konu olan azınlıklar konusu da iki ülke arasında Kıbrıs konusundaki görüş ayrılıklarının keskinleşmesinden etkilenmiştir. Kıbrıs konusunun her iki ülkede de ulusçu bir yaklaşımla ele alınmasının bir sonucu olarak fanatik gruplar, yapılan propagandalardan etkilenerek azınlıklara yönelik saldırılarda ve baskılarda bulunmuşlardır. Özellikle Londra görüşmeleri sürerken Türkiye'de Kıbrıs konusunda yapılan bir toplantının İstanbul azınlıklarının ev ve işyerlerinin yağmalanması ve tahrip edilmesiyle sonuçlanan saldırı eylemine dönüşmesi, iki ülke halkları arasında geçmişte yaşanan acı anıların tekrar canlanmasına neden olmuştur.

1956'dan başlayarak, 1959-60'lara kadar Türkiye ve Yunanistan arasındaki ikili ilişkilerin gündemini Kıbrıs sorununa bulunacak çözüm arayışları oluşturmuştur. Nihayet 1959 yılında Zürih ve Londra Anlaşmaları ile İngiltere, Türkiye ve Yunanistan'ın garantörlüğü altında Kıbrıs'ta bağımsız bir Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kurulmasının karara bağlanması ile iki ülke arasındaki ilişkiler yeni bir boyut kazanmıştır.

Kıbrıs sorununa bu şekilde bir çözümün bulunmasının iki ülke arasındaki gerginliğe son vereceği beklenirken, kısa bir süre sonra, Kıbrıs'ta Rum liderlerin mevcut anayasal düzeni değiştirerek Kıbrıs Türk toplumunun anayasal haklarını sınırlandırmak istemesi ve buna karşı çıkan Türkler üzerinde terör ve baskı uygulamaya başlaması, ilişkilerin yeniden gerginleşmesine neden olmuştur. 1963-64 yıllarından itibaren Kıbrıs Türk toplumunun  sindirilmesi ve yok edilmesi hareketiyle birlikte sürdürülen Kıbrıs'ın Yunanistan'a bağlanması "Enosis" çabaları, garantör devlet statüsündeki Türkiye'nin, Yunanistan ve Kıbrıs Rum toplumu liderleri ile olan ilişkilerinin sertleşmesine neden olmuştur.

1960'lı yılların ilk yarısından itibaren Yunanistan'da Kıbrıs'ın Yunanistan'a bağlanması fikrinin yaygınlık kazanması ve olayın bir ulusal dava durumuna dönüştürülmesi, benzer bir gelişmenin Türkiye açısından da söz konusu olmasıyla, her iki ülkede de dış politika stratejilerin bu konu esas alınarak oluşturulmaya başlanmıştır. Özellikle, Türkiye'nin Kıbrıs Türk toplumu üzerinde oluşturulan baskılar karşısında sessiz kalmayarak garantörlük statüsünün kendisine vermiş olduğu müdahale hakkını kullanmak istemesi, iki ülke arasında ileride Kıbrıs sorunundan kaynaklanan bir savaş olabileceği tehlikesinin ilk işaretleri olarak algılanmaya başlanmıştır.

Kıbrıs sorunu, Türk dış politikasında önemli değişiklikler yaratan bir konu olarak 1960 sonrası dış politikası tercihlerinin değişmesine büyük oranda katkıda bulunmuştur. 1964 yılında Türkiye'nin anlaşmalardan kaynaklanan garantörlük hakkına dayanarak Ada'da Türk toplumuna yönelik imha girişimlerini silahlı kuvvet kullanarak önlemek istemesinin ABD tarafından verilen ünlü "Jhonson Mektubu" ile engellenmiş olması ve Türkiye'nin diplomatik nezaket kurallarını aşan bire üslupla tehdit edilmesi, Türkiye'de yeni bir dış politika sürecinin başlangıcını oluşturmuştur.

1960'lı yıllar, Türkiye ve Yunanistan arasında Kıbrıs sorunundan kaynaklanan bir sıcak savaş riskini taşımıştır. Bu risk, sonunda 1967 yılında Yunanistan'da gerçekleştirilen bir darbe ile iktidara el koyan Albaylar Cuntası'nın desteklemiş olduğu EOKA hareketinin, Kıbrıs'ta 1974 yılında Makarios yönetimini devirerek Enosis'i gerçekleştirmek istemesi üzerine tekrar gündeme gelmiştir.

1974 sonrası dönem, Türk - Yunan ilişkilerinin en yoğun ve karmaşık dönemini oluşturmuştur. 1973 Kasım ayında, iki ülke arasında Ege Denizi kıta sahanlığında Türkiye'nin TPAO'ya petrol arama ruhsatları vermesi ile ortaya çıkan gerginlik, 1974 Haziran ayında ortaya çıkan Kıbrıs bunalımı ile ikinci planda kalmıştır. Kıbrıs Barış Harekâtı'nı izleyen günlerde iki ülke arasındaki uzlaşmazlığı giderecek görüşmelere başlanmış, ancak Kıbrıs sorununda olduğu gibi diğer sorunlarda da ilerleme kaydedilememiştir.

1975 ve 1976 yılları, bir yandan Kıbrıs sorununa toplumlar arası görüşmeler yoluyla çözüm bulunması çabalarına sahne olurken diğer taraftan, iki ülke arasında karasuları ve kıta sahanlığı konusunda yeni krizler yaşanmaya başlanmıştır. Bu krizler, iki ülke arasındaki görüş ayrılıklarının giderilememesiyle daha da derinleşmiş ve taraflar karşılıklı olarak birbirlerini "düşman" olarak görmeye ve ulusal çıkarlarını karşı tarafın "tehditi" altında hissetmeye başlamışlardır.

1980'lere kadar, iki ülke arasındaki ikili ve çok taraflı ilişkilerin özünü sorunlara görüşmeler yoluyla çözüm bulabilme çabaları oluşturmuştur. Her ne kadar görüşmeler sırasında sorunlara adil ve kalıcı bir çözüm yolu bulunamamışsa da iki ülke arasında süren diyalog, karşılıklı gerginliğin azaltılmasında önemli rol oynamıştır. Bu durum 1980'lerden itibaren değişmeye başlamıştır.

1970'lerin ikinci yarısı, Türk dış politikasında oldukça yoğun bir ilişki ağına sahne olmuştur. Bir yandan Türkiye'nin Yunanistan'la olan sorunları sürerken diğer taraftan Kıbrıs sorunun uluslararası boyutlarının getirdiği ABD silah ambargosu, ekonomik yardım isteklerinin şarta bağlanması gibi sorunlar, Türk diplomasisinin gündemini oluşturmaya başlamıştır. Türkiye bir yandan uluslararası ilişkilerinde bu sorunların çözümlenmesi için  yoğun çaba harcarken diğer taraftan da iç politikada istikrarsız bir dönem geçirmeye başlamıştır. Türk - Yunan ilişkilerinde süren çözümsüzlük, Türkiye'nin NATO, AET/AB,  Avrupa Konseyi ve ABD  ile olan ilişkilerinde önemli bir engel olarak karşısına çıkmıştır ve Türkiye uzun süre bu engelleri kaldırabilmek için çaba harcamıştır.

1980'lerin başında, Türk - Yunan ilişkilerinde belirgin bir duraklama yaşanmaya başlamıştır. Türkiye'de 12 Eylül askeri darbesinin yaratmış olduğu antidemokratik ortamda dikkatlerin bir anda iç politika sorunları üzerinde toplanması, dış politika sorunları üzerinde siyasilerin olduğu kadar basın ve kamuoyunun da yeterince etkin olmalarını önlemiştir. Darbe sonrasında kurulan Milli Güvenlik Konseyi'nin almış olduğu kararların alınış şekli ve bunların iç ve dış politika ilişkilerine yansıması, sonradan oldukça yoğun eleştirilerin yapılmasına kaynaklık etmiştir. Türk - Yunan ilişkileri açısından eleştirilen en önemli konu ise, Türkiye'nin ani bir kararla, Yunanistan'ın NATO askeri kanadına dönmesine engel oluşturan ve Türk dış politikası açısından önemli bir koz olarak değerlendirilen vetosunu geri alması olmuştur. Türk Dışişleri Bakanlığı kadrolarının bile haberi olmaksızın alınan kararla Yunanistan'ın NATO'ya dönüşünün gerçekleşmesi ve Yunanistan ile Türkiye arasındaki dengeyi sağlayacağı düşünülerek hazırlanmış olan "Rogers Anlaşması"na Yunanistan'ın daha sonra karşı çıkmış olması, ilerleyen dönemlerde Türk dış politikasını güç durumlara düşürmüştür. [12] 
  
 


3- Bu konuda Dimitri Kitsikis, Türk - Yunan İmparatorluğu adlı kitabında "Osmanlı İmparatorluğu'nun Yunanlılar için '400 yıllık bir kölelik' dönemi değil, tam tersine, Yunan kültürünün kesin surette katkıda bulunduğu ve Yunanlıların övünç duymaları gereken, evrensel tarihin görkemli bir yapıtı olduğunu" dile getirerek, Osmanlı İmparatorluğu'nu tam olarak anlayabilmek için imparatorluğu oluşturan etnik/dinsel toplulukları tek tek değil bir bütün olarak ele alıp incelemek gerektiğini dile getirmektedir. Dimitri Kitsikis, Türk - Yunan İmparatorluğu, İstanbul: İletişim Yayınları,1996. 
4- Bu konuda bkz; Server Tanilli, Yüzyılların Gerçeği ve Mirası IV. Cilt, İstanbul Say Yayınları , 1989; Taner Timur, Osmanlı Kimliği, İstanbul: Hil Yayınları,1986; D. Kitsikis, Türk - Yunan .., 
5- Fener Ortodoks Patrikhanesi hakkında bilgi için bkz; Yorgo Benlisoy - Elçin Macar, Fener Patrikhanesi, Ankara: Ayraç Yayınları, 1996. 
6- Bkz; S. Tanilli, Yüzyılların Gerçeği.., s. 362 vd. 
7- Herkül Millas, Yunan Ulusunun Doğuşu, İstanbul: İletişim Yayınları, 1994.
8- Richard Clogg'un Modern Yunanistan'ın Tarihi'nde belirttiği gibi, Megali İdea - "Büyük Ülkü terimini ilk kez dile getiren Helenli bir Ulah olan, Ali Paşa'nın oğluna doktorluk yaparken bağımsız bir krallığın ilk yirmi yılındaki en etkili siyasal kişiliklerden biri olmaya yükselmiş İoannis Kolettis" olmuştur. Richard Clogg, Modern Yunanistan'ın Tarihi, İstanbul: İletişim Yayınları, 1997, s. 66. 
9- Nikos Svoronos, Çağdaş Hellen Tarihine Bakış, İstanbul: Belge Yay. 1988, s. 52. 
10- Sevr Antlaşması'na ilişkin ilginç bir değerlendirme için bkz; Cahit Kayra, Sevr Dosyası, İstanbul: Boyut Kitapları, 1997. 
11- Anlaşmanın metni için bkz; Atatürk'ün Dış Politikası Cilt II Ankara: Kültür Bakanlığı Yay., 1994. ss. 615-616. Yunanistan Başbakanı General Metaxas'ın Türkiye'ye yapmış olduğu ziyaret sırasında 9  Ekim 1937 tarihinde Atatürk ile Çankaya'da gerçekleştirilen görüşmede iki ülkenin toprak bütünlüğüne ilişkin kaygılarını gidermeye yönelik işbirliği olanakları değerlendirilirken Türk - Yunan Samimi Anlaşma Paktı'na ayrı bir önem verildiği görülmektedir. Atatürk'ün fikrine göre;"... Balkan Paktı, Balkan hudutlarının mütekabil emniyetini temin ve mevcud statükonun muhafazasını deruhde ettiği ve bu ise Bulgar meselesini halle kafi geleceği cihetle aramızda ayrı bir de antant kordiyal'in devamı arık pek lüzum ve mevzu kalmayacağı fikrinde bir itiraz varid olması ihtimali de bulunabilir. Fakat bence, Balkan Paktı için Bulgar Meselesinin yeğane 'base' telakki edilmesi zayıf bir şey olacağı gibi Türk Yunan antant kordiyali 14 Eylül 1933 için de sadece bir meselenin yegane 'base' kabul olunması zaif bir şeydir. Binaenaleyh bu itibarla antant kordiyal de kendine ait bir hususi mahiyeti haiz olmaktadır. Onun Balkan Paktından başka bir şumulü daha olmak gerektir. Bizimle Sizin  Anadolu sahillerile adalar arasında bir de deniz hududumuz vardır.... Balkan Antantının müdafaa dairesi buna şamil bulunmamakla bu hududun müdafaası doğrudan doğruya ikimize taalluk eden ayrı bir mevzu teşkil eder. Buna nazaran, Türk-Yunan anlaşmasının mahiyeti en geniş sahada birlikte yürümek olmalıdır. Ve şöyle olmasında mutabıkım. Şu halde aramızda mevcud antant kordiyali zaten esasında derpiş edildiği veçhile deniz hududlarına, yani umumi mahiyette birleşmeye teşmil edecek bir şekilde ifade ederek takviye etmelidir" Atatürk'ün Dış Politikası Cilt II... s. 369. 
12- Örneğin dönemin Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreterliği görevini yürüten Kamuran Gürün, anılarında bu konuda şunları yazmaktadır; "... Geçen haftanın sonunda General Rogers (NATO Başkomutanı) gene Türkiye'ye geldi. Onun getirdiği formül üzerinde mutabık kalınarak 20 Ekim pazartesi günü Yunanistan'ın NATO askeri kanadına reentegrasyonu sonuçlandı. Bu konu tamamen askerler tarafından yürütüldü. Son formül metninin yazılmasını bile bize bırakmadılar. Bu sırada İlter de Strasbourg'da idi, oradan Brüksel'e geçecekti. Ona da Brüksel'e geçmeden geri dönmesinin bildirilmesi talimatı verildi." Kamuran Gürün, Fırtınalı Yıllar, İstanbul: Milliyet Yayınları, 1995, ss.201-202. (Vurgular bana ait F.A.) 
Ufuk Güldemir ise, Kanat Operasyonu adlı kitabında konuya ilişkin olarak şunları yazmaktadır; "... Rogers'ın ısrarı üzerine başbaşa görüşme gerçekleşmiş, Evren'in 'Yunaistan'ın NATO'ya tam üyeliğini veto etmeyin' şeklindeki özel mesajı Rogers aracılığı ile Türk Delegesine iletilmişti. Olcay şaşırmış, ancak ülkesinin yönetim mekanizmaları arasında bir koordinasyonsuzluk olduğu izlenimini vermemek için sanki Evren ile Rogers arasında varılan karardan haberi varmış gibi davranmıştı. Toplantıdan çıkar çıkmaz hasta annesini ziyaret etmek üzere Cenevre'de bulunan Dışişleri Bakanı İlter Türkmen'i  aradı. Türkmen Türk vetosunun kalktığından haberdar değildi. Başbakan Bülent Ulusu da." Ufuk Güldemir, Kanat Operasyonu, Ankara: Tekin Yayınevi, 1985. .82.

I. BÖLÜM

İKİLİ İLİŞKİLER

 

1980'li yıllarda uluslararası siyasal sistemde güç dengesinin değişim geçirmesi ve bloklar arasında "Soğuk Savaş" döneminin yerini "Yumuşama"ya bırakması, etkileri Türk dış politikası üzerinde de gözlemlenen bir dizi önemli gelişmeye yol açmıştır.

ABD ve SSCB arasında, Reagan ve Gorbachev tarafından sürdürülen ve nükleer silahsızlanma konusunda önemli  ilerlemeler sağlayan anlaşmaların imzalanmasından sonra SSCB'nin, Batı Avrupa üzerindeki tehditi hafiflemiş ve Avrupa'da kurulan yeni denge sonrasında SSCB, Dünya liderlik yarışından çekilerek kendi ülkesel sorunlarına çözüm yolları aramaya başlamıştır.

SSCB'nin izlemeye başladığı yeni politika sonrasında Doğu Bloku ülkelerinde önemli sosyo-ekonomik sorunlar yaşanmaya başlamış ve bir yandan halkın demokrasi istekleri, diğer yandan ekonomik yaşam koşullarının yeniden düzenlenmesi istekleri, bu ülkelerde yönetimlerin hızla sarsılmalarına neden olmuştur. Doğu Bloku ülkelerinde siyasi ve ekonomik dengenin bozulması, bu ülkelerin toplumsal yapılarında etnik/dinsel ayrımcılığın yeniden gündeme gelmesine yol açmıştır. Öyle ki, SSCB'de bile farklı etnik topluluklar ulusal bağımsızlıklarını elde edebilmek için yoğun bir savaşım vermeye başlamışlardır. Bu bağlamda Batı Avrupa ülkeleri açısından en dikkate değer gelişmeler, Polonya'da yönetimin değişmesi ve Dayanışma Sendikası'nın iktidara gelmesi, Baltık Cumhuriyetlerinin SSCB'ye karşı ayaklanması ve daha da önemlisi, Doğu ve Batı Almanya'nın birleşmesi olmuştur. Bu son gelişme, Avrupa'da ekonomik ve siyasal bütünleşmeyi hedefleyen ülkeler arasında kimi şüphelerin de gün ışığına çıkmasına yol açmıştır. Özellikle, tek bir Almanya'nın Avrupa'da ekonomik, siyasi ve askeri açıdan diğer ülkelere göre daha güçlü bir yapı sergilemesi, İngiltere ve Fransa'da kuşkulu değerlendirmelerin yapılmasına yol açmıştır.

Bütün bunların yanı sıra, bloklararası ilişkilerde sağlanan yumuşamanın Batı Avrupa ülkeleri açısından önemli bir diğer sonucu da, bu ülkelerin askeri ittifak ilişkileri içerisinde bulundukları ABD'ye olan güvenlik bağımlılıklarının azalmış olmasıdır. Bu durum NATO üyesi ülkeler arasında ittifak bağlantılarının ve stratejilerinin yeniden düzenlenmesi gereğini tartışma konusu yapmakla birlikte, hemen hiçbir ittifak üyesi ülke NATO ittifakının Varşova Paktı'ndan kaynaklanan tehditin ortadan kalkmasıyla birlikte sona erdirilmesi gereğini tartışmamıştır.

Batı Avrupa ülkeleri ve ABD ile ittifak ilişkileri içerisinde olan Türkiye, uluslararası sistemdeki son gelişmelerden sonra, kendi ulusal dış politika seçenekleri arasında tercihlerini belirlerken ve yeni stratejiler oluştururken uluslararası bağlantılarının tehlikeye düşmesine yol açabilecek düzenlemelerden özenle kaçınmıştır. Batı ile olan bağlantılarında bu ülkeler açısından stratejik konumunun kazandırmış olduğu önemi, sürekli olarak dış politikasında taktik avantaj olarak kullanan Türkiye, SSCB ve Doğu Bloku'nun Batı Avrupa'nın güvenliği açısından bir tehdit olmaktan çıkması karşısında elindeki taktik avantajı kaybetmiş olmanın şaşkınlığını yaşamıştır.

Bu şaşkınlık, kısa sürede AET çerçevesinde Batı Avrupa ile ekonomik ve siyasi bütünleşmeyi hedeflemekte olan Türkiye'de Avrupa'dan dışlanma korkusuna dönüşmüştür. Ancak, Türkiye'nin bu korkusu kısa sürmüştür. Türkiye'nin stratejik konumunun genelde Batı, özelde ABD çıkarları  açısından taşımış olduğu önem Ortadoğu'da çıkan bunalım üzerine tekrar gündeme gelerek Türk yöneticilerini kısmen rahatlatmış, Batı çıkarları açısından Türkiye'nin vazgeçilmez olduğunu göstermiştir. Bununla birlikte, Türkiye, stratejik konumunun vermiş olduğu avantajlardan yeterince yararlanamamıştır. Irak'ın Kuveyt'i işgal girişimi karşısında Batı ve ABD'nin yanında yer alan Türkiye, Ortadoğu'ya ilişkin geleneksel dış politikasını değiştirirken yeni dış politika yaklaşımları ile gelecekte Ortadoğu sorunlarında etkin bir rol oynayabileceğinin ve statükonun değişmesi durumunda, kimi istemlerle ortaya çıkabileceğinin işaretlerini vererek bölge ülkelerinin Türkiye'ye yönelik politikalarında değişiklikler yapmalarına yol açmıştır.[1]

1990'lı yıllar Türkiye'nin Balkanlar'da da yoğun faaliyet göstermesini gerektirmiştir. Dağılan Yugoslavya topraklarında kurulan yeni devletler arasında Bosna-Hersek sorunu, ardından Makedonya ve en son olarak da Kosova sorunu, Türkiye'nin bölgede yeni roller üstlenmesini gerektiren gelişmeler olmuştur. Özellikle Balkanlar'da yaşayan ve kendilerini Türkiye'ye etnik/dinsel kültürel bakımdan yakın hisseden yeni bağımsız ülkelerde yaşanan savaş ve soykırımlara Türkiye'nin göstermiş olduğu tepki, Soğuk Savaş sonrası dönemde Türkiye'nin dış politikasında aktif yönelimler içerisinde olduğu şeklinde yorumlanırken bölge ülkelerinde de Türkiye'nin etkisinin artacağı endişesi hakim olmaya başlamıştır. Bununla birlikte Türkiye, Bosna-Hersek ve Kosova sorunlarında da görüldüğü gibi bölgede tek başına bir inisiyatif üstlenmek yerine savaş ve soykırımı durdurmaya yönelik olarak uluslararası kamuoyunu harekete geçirmeye çalışmış ve bunda da başarılı olmuştur. Bu bakımdan ele alındığında Türkiye'nin gerek Balkanlar'da gerek Ortadoğu ve Kafkaslar'da giderek artan bir bölgesel güç olma kapasitesi hissedilmeye başlanmıştır. [2]

Uluslararası ve bölgesel düzeyde bu gelişmeler yaşanırken, Türkiye'nin dış politika gündemindeki temel sorunlardan birini oluşturan Yunanistan ile olan uyuşmazlıkların giderilmesi konusu, Türkiye'nin uluslararası bağlantılarını güçlendirmek için tasarladığı girişimleri yaparken önüne bir engel olarak çıkmaktadır. Özellikle Türkiye'nin AB ve NATO çerçevesinde topluluk ve topluluk üyesi ülkelerle olan ilişkileri, Yunanistan ile olan uyuşmazlıktan büyük ölçüde etkilenmekte; dolayısıyla, Yunanistan'la olan uyuşmazlık, Türkiye'nin uluslararası ilişkilerini yürütürken yoğun bir mücadele sergilemesi gereken bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bağlamda, Türk - Yunan uyuşmazlıklarının, hem iki ülke arasındaki ilişkiler açısından Türkiye için bir sorun oluşturduğu, hem de Türkiye'nin uluslararası bağlantıları açısından bir sorun olarak değerlendirilmesi gerektiği söylenebilir.

Coğrafi konumları gereği bir arada yaşamaya zorunlu olan Türkiye ve Yunanistan arasındaki uyuşmazlık, oldukça karmaşık bir sorunlar yumağı olarak karşımıza çıkmaktadır; bu sorunları üç genel başlık altında toparlamak mümkündür, bunlardan birincisi ve belki de en kolay çözümlenebilecek olanı, azınlıklar sorunu, ikincisi Kıbrıs sorunu, üçüncüsü ve en güç çözümlenebilecek olanı da Ege Denizi'ne ilişkin sorunlardır. İki ülke arasındaki ilişkilerde, kimi zaman yukarıda sıralanmış bulunan sorunlardan biri üzerinde ortaya çıkan yeni bir gerginlik, bir an içerisinde aşılması güç bir bunalıma dönüşebilmektedir. Taraflar arasındaki uyuşmazlıklara kesin ve kalıcı bir çözüm şeklinin bulunamaması, iki ülke arasında güvensizliği arttırmakta ve uyuşmazlığı kalıcı kılmaktadır. Bu durum, uzlaşmazlığa taraf ülkelerin dış politika seçeneklerini belirlerken algılamalarına yansımakta ve çözümsüzlüğü katılaştırmaktadır.

Sovyetlerin çöküşünün ardından Avrupa'nın askeri güvenlik endişelerinin artması ve gerek Avrupa'da gerekse Balkanlar ve Orta Asya'da yeni işbirliği ve etkinlik alanlarının ortaya çıkması bu yönde çıkarlarını kanalize etmeye çalışan sistem içerisindeki aktörlerin kıyasıya mücadelesini de beraberinde getirmiştir. AET(AB), bir yandan Doğu Bloğunun çökmesi ile bağımsızlıklarına kavuşan Doğu Avrupa ülkelerinin Avrupa siyasi, ekonomik ve kültürel yapısına uyumlulaştırılarak bütünleştirilmesine çalışırken diğer yandan da ABD ile Balkanlar ve Orta Asya'daki enerji kaynaklarının uluslararası piyasalara aktarılmasından pay alma mücadelesine girmektedir. Bu durum Türkiye'nin stratejik konumunu ABD ve AB açısından öncelikli kılarken, aynı zamanda, Türkiye'nin gelişmişlik düzeyi ve demografik yapısı ile AB bütünleşmesi içerisinde yer almasına olumlu bakılıp bakılmayacağını da tartışma konusu haline getirmektedir. Türk - Yunan ilişkileri, bir yönüyle bu ikilemi de bünyesinde barındırmaktadır. Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin uluslararası bir niteliğe büründürülerek pazarlık konusu yapılması; AB, ABD, BAB, Avrupa Konseyi gibi çok yönlü ilişkilerde tartışılmaya başlanması, uluslararası siyasal sistemin yeni oluşum düzeyinde hangi kıstaslara sahip ülkelerin daha etkin olabileceğinin de işaretlerini vermektedir. Nitekim, bu türden bir yapılanma içerisinde, Türkiye'nin bölgesel düzeyde etkin ve dengeler üzerinde söz sahibi bir ülke olduğunu gösteren ve bunu da diğer bölge ülkelerine kabul ettiren önemli olaylar yaşanmaya başlanmıştır. Özellikle Türkiye'nin yıllardan beri güneydoğuda dış destekli ayrılıkçı teröre karşı sürdürmekte olduğu askeri mücadelede sergilemiş olduğu başarı ve terörün dış desteklerinden birine -Suriye'ye karşı sergilenen sert çıkışta somutlaşan askeri müdahaleler de dahil her türden girişime başvurulacağına ilişkin kararlılık, Türkiye'nin inisiyatif kullanma yetisine sahip bir güç olarak sisteme müdahale edebileceğini göstermiştir. Bu durum Türkiye'nin stratejik çıkarları söz konusu olduğunda bölgesel / uluslararası aktörlerle olan ittifak ilişkilerinde de kendini göstermiştir. Bu bağlamda, İsrail ve ABD ile kurulan stratejik ortaklıkların olumlu sonuçlar vermekte olduğu görülmüştür. Nitekim, Öcalan'ın Suriye dışına çıkmasının ardından Kenya'da, Yunanistan'ın Büyükelçiliğinde, ortaya çıkması ve Türk timleri tarafından yakalanarak Türkiye'ye getirilmesi, AB'ne tam üyeliğe aday olma sürecinde, Helsinki Zirvesi sırasında ABD'nin AB ülkeleri üzerindeki etkisi, İstanbul'da yapılan AGİT Zirvesi'nde ABD'nin Türkiye'yi stratejik ortak olarak niteleyerek gelecek yüzyılın bu ortaklık çerçevesinde belirleneceğini dile getirmesi, İran destekli terörist hareketlere karşı ülke genelinde yürütülen operasyonlarda sağlanan başarılar, Türkiye'de ekonomik, siyasi ve askeri istikrarın kurulmasının ulusal olduğu kadar uluslararası ilişkiler bakımından da sürece uygun bir gelişme olarak değerlendirildiğini göstermesi bakımından ilginçtir. İstikrarlı bir Türkiye'nin ABD tarafından desteklenen yeni uluslararası siyasal sistemde önemli bir yere sahip olduğu görülmektedir. Bu durum özellikle ABD'nin ve uluslararası sermayenin 21. yüzyıla ilişkin beklentilerinin de başarı şansını doğrudan etkileyebilecek bir nitelik taşımaktadır. Bölge ülkelerinin yapısal özellikleri dikkate alındığında Orta Asya ülkelerinin uluslararası pazarlara entegrasyonunun ve bu ülkelerin doğal kaynaklarının, zenginliklerinin uluslararası pazarlara açılmasının hangi güzergahlar üzerinden istikrarlı bir şekilde sağlanabileceğinin çıkar çatışmalarına yol açtığını görmekteyiz. Bu bakımdan, öne çıkan AB, ABD ve Japonya'nın yanı sıra Rusya Federasyonu'nun stratejik tercihlerinin birbiriyle örtüşmesi mümkün değildir. Japonya ve Rusya Federasyonu bir yana bırakılırsa, AB ve ABD arasındaki çekişmede Türkiye'nin yerine ilişkin öngörüler ve bu öngörülerin gerçekleştirilmesine ilişkin çabalar, Türkiye'yi 21. yüzyılda da uluslararası ilişkilerde bölgesel bir aktör olarak gündeme oturtmaktadır. Türkiye, sahip olduğu stratejik önceliklerini bu yapılanma içerisinde ulusal çıkarlarını gözeterek maksimize etmek zorundadır. Bu da geçmişten farklı olarak, Türk siyasi yaşamındaki aktörlere yeni bir avantaj yaratmaktadır. Geçmişte istikrarsızlıkların sürdürülmesinden yana bir AB / ABD siyasası söz konusu iken bugün bu siyasa değişmiş ve istikrarlı bir Türkiye'nin Batı genel çıkarları için daha rasyonel bir tercih olacağı anlaşılmıştır. Bu bağlamda Türkiye ve Rusya Federasyonu arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi ve güvenin sağlanmasına koşut olarak, istikrarın Rusya'nın da çıkarlarını gözetecek bir yapılanmaya kavuşturulması olanaklıdır. Bunu zorlaştıran ise, Rusya ile ABD arasındaki çekişmenin doğrudan Kafkaslar ve Orta Asya'da çıkar ve hegemonya mücadelesine, üstünlük arayışına dönüşmüş olmasıdır. Türkiye'nin etnik ve dinsel yakınlık duymuş olduğu bu bölgedeki etkinliğinin artmasının Rusya'nın bölgedeki etkinliğinin azalmasına, dolayısıyla bu ülkelerin Rusya ile olan bağımlılık ilişkilerinin azalmasına yol açabileceği endişesi Rusya'nın duyarlılığını arttırmaktadır.

Böylesi bir ortamda Türkiye ve Yunanistan arasındaki uyuşmazlıkların çözüme kavuşturulmasına ilişkin çabalar ve ilişkilerin gerginlikten bir anda yumuşamaya dönüşmesi de ilginçtir. İki ülkeyi sıcak bir çatışmanın eşiğine getiren sayısız gerilime rağmen, 17 Ağustos depreminin ardından başlatılan yakınlaşmanın ulusal kamuoylarının da psikolojik desteğini kazanmış olması, istikrara ilişkin çabaların her iki ülke siyasileri tarafından da paylaşıldığının işareti sayılabilir. Nitekim, 1990'ların ikinci yarısında her iki ülkenin de stratejik ortaklıklarını kurarlarken değişik, giderek karşıt saflarda yer aldıkları görülmüştür. Bu durum her iki ülkenin de aynı askeri ve siyasi sistem içerisinde yer almış olması ile çelişmiştir; Yunanistan, Balkanlar'dan Orta Asya ve Ortadoğu'ya Türkiye'yi stratejik olarak sorunlu olduğu ülkelerle çevreleyen bir stratejik ortaklık kurma yönünde faaliyetler içerisinde olmuştur. Bulgaristan, Rusya Federasyonu, İran, Gürcistan, Ermenistan, Suriye, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile kurmuş olduğu askeri, siyasi, ekonomik ilişkiler ve ittifakların ortak noktası ise, Türkiye'ye karşı izlenecek politik tavır olmuştur. Dolayısıyla, 1999 - 2000 süreci, izlenen bu politikaların Yunanistan ile olan ilişkilerde etkisini daha az hissettireceğinin işaretlerini vermesi bakımından ilginçtir. Her iki ülke arasında işbirliğini arttıracak girişimler yaşama geçirilerek bu süreç güçlendirilmeye çalışılmaktadır. Bununla birlikte, iki ilke arasında statükoyu değiştirecek esas duyarlı sorunların çözümüne ilişkin somut adımların atılması ise, henüz yaşama geçirilmekten uzaktır. Bununla birlikte, ılımlı bir iyimserlik her iki ülkeye de hakim görülmektedir.

İlerleyen bölümlerde iki ülke arasındaki uyuşmazlıklarda tarafların dış politika davranışlarının oluşum sürecini etkileyen temel faktörlere değinileceğinden, bu bölümde yalnızca iki ülke arasındaki uyuşmazlık konularına ağırlık verilecektir. Konu incelenirken elden geldiğince ve ulaşılabildiğince, tarafların görüşleri nesnel ve doğrudan belirtilmeye çalışılacak, sorunlara ilişkin siyasi ve hukuki savlar sergilenecektir. 
  
 


1- Bu durum gerek iç ve gerekse dış politikada tartışmalara yol açarken Türkiye'nin revizyonist amaçlarla ortaya çıkmasının kendi ulusal toprak bütünlüğünü de tehlikeye düşürebilecek bir süreç olduğu üzerinde durulmuştur. Bu yaklaşımın aktif dış politika olarak sunulması ve Türk Silahlı Kuvvetleri ve Dışişleri Bakanlığı'nın dışlanarak oluşturulması dış politikada bir tür çok başlılık yaratmış ve eleştirilmiştir. 
2- Sürece ilişkin gelişmelerin bir değerlendirmesi için bkz; Şule Kut, "Yugoslavya Bunalımı ve Türkiye'nin Bosna-Hersek ve Makedonya Politikası: 1990-1993", Türk Dış Politikasının Analizi, Der. Faruk Sönmezoğlu, İstanbul: Der Yayınları, 1998; ss.321-344.

Prof. Dr. Haluk ÜLMAN'a...

Prof. Dr. A. Haluk Ülman

1931-2018

 


GİRİŞ

Türkiye'nin uluslararası ilişkilerini ilgilendiren temel sorunlardan biri durumundaki, Yunanistan'la olan uyuşmazlıklar konusu üzerine hazırlanan bu araştırma dört ana bölümden oluşmaktadır.

Birinci bölümde, Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerde taraflar arasında görüş ayrılıklarına konu edilen belirgin sorunlar ele alınmaktadır. Bu bölümde, iki ülke arasındaki uzlaşmazlık konuları üç ayrı başlık altında toplanmaktadır. Bunlar, tarihsel süreç de göz önünde tutularak sırasıyla, azınlıklar sorunu, Kıbrıs sorunu, Ege Denizi'ne ilişkin sorunlardır; Ege Denizi'ne ilişkin sorunlar başlığı altında ise, ulusal karasularının genişletilmesi, kıta sahanlığının saptanması sorunu, adaların silahlandırılması sorunu, ulusal hava sahası ve FIR sorunu, NATO komuta kontrol sorunları ve egemenliği antlaşmalarla Yunanistan'a devredilmemiş ada, adacıklar ve kayalıklar sorunu ele alınmaktadır.

Bu bölümde, iki ülke arasındaki sorunlar hakkında tarafların siyasi ve hukuki tezleri ulaşılabildiği oranda yansıtılmakta, sorunların teker teker ayrıntılarına girmek yerine, sorunlara ilişkin izlenen politikaların taşıdığı anlam sergilenmeye çalışılmaktadır. Bunda da asıl amaç, daha sonraki bölümde iki ülke arasındaki ilişkilerin yönelimini etkileyen faktörler incelenmeye çalışılırken, uzlaşmazlık konularının özde ne anlama geldiği konusunda bir fikir verebilmektir.

İkinci bölümde ise, Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin yönelimini etkileyen faktörler ele alınmaktadır. Bu faktörleri üç noktada toparlamak mümkün; bunlardan ilki ortak tarihi ilgilendirmektedir. Osmanlı toplumsal sistemi içerisinde Türk ve Yunan ulusal kimliğinin oluşum süreci, ulusçuluk mücadelesi, ulusal kurtuluş savaşları ve bağımsızlıkların her iki ülke insanları üzerinde yaratmış olduğu etki bu alt bölümde ele alınmaktadır. Günümüzde; gerek Türkiye'de gerekse Yunanistan'da hala ulus devlet oluşturma sürecinde önemli aksaklıkların ve duyarlılıkların yaşanmakta oluşu dikkate alınırsa, ulusal kimlik, ulusal sınırlar, toprak bütünlüğü, ulusal güvenlik vb konulardaki duyarlılığın genel dış politika karar alma süreci üzerindeki etkisi daha kolaylıkla anlaşılabilir. Bu bağlamda; Türk - Yunan uzlaşmazlığı bir yönüyle karşıt iki ulusçuluğun çatışmasını yansıtmaktadır.

İkinci bir etken olarak; gerek siyasi karar alma düzeyinde gerekse kamuoyu ve kitle iletişim araçları düzeyinde, Türkiye ve Yunanistan'ın birbirleri hakkındaki algılamaları ele alınmaktadır. Türkiye ve Yunanistan arasında uzun süreli bir güvensizlik, iletişimsizlik ve diyalog eksikliği yaşanmaktadır. Taraflar, birbirlerinin her hareketini kuşku ile karşılamakta; bu durum sonuçta, iki ülke arasındaki uzlaşmazlıkları gidermeye yönelik iyi niyetli çabaları da gölgelemekte ve sonuçsuz bırakmaktadır.

Bu bölümde, Türkiye ve Yunanistan'ın birbirlerinin ulusal kişilikleri ve kendilerine yönelik niyetleri hakkındaki değer yargıları, imaj ve algılamaları belirlenmeye çalışılacaktır. Her iki ülke halkları birbirlerini hangi karakteristik özellikleriyle tanımaktadır? Türklerin Yunanlılar, Yunanlıların Türkler hakkında edindikleri bilgilerin kaynağı nelerdir? Temel eğitim sırasında diğer ülke hakkında ne tür bilgiler okutulmaktadır? Taraflar hangi davranışlara bakarak diğerini kendi ulusal güvenliği, çıkarları ve toprak bütünlüğü bakımından potansiyel bir tehdit kaynağı olarak görmektedir? İki ülke arasında gerginliğe yol açan ve ilişkilerin normalleştirilmesini engelleyen olumsuz algılamalar ya da yanlış algılamalar nelerdir? Kamuoyu ve basın iki ülke arasındaki ilişkilere nasıl bakmakta ve bu durum dış politika karar alma sürecine ne ölçüde yansımaktadır ? Bu bölümde bu ve benzeri sorulara yanıtlar aranacaktır.

Üçüncü bir etken; anlaşmazlığın iç politika kaygılarından ne yönde etkilendiğidir. Zaman zaman taraflar birbirlerini gerginliğin sorumlusu olarak görmekte ve bu durumda da diğerini iç politikada karşılaşmış olduğu sorunlardan kamuoyunun dikkatlerini çekmek için gerginliği yapay olarak tırmandırmakla suçlamaktadır. Ya da; özellikle seçimler sırasında iktidar/muhalefet arasındaki mücadelede, iki ülke arasındaki ilişkilerde izlenen tutum ve davranışların oya dönüştürülmek istendiği ileri sürülmekte ve karar alıcının oy kaygısı ile davrandığı; dolayısıyla, iki ülke arasındaki sorunların çözümünde gerekli serbestiye sahip olmadığı dile getirilmektedir. Bir başka açıdan; siyasi iktidar ve ordu arasındaki ilişkilerin de iki ülke arasındaki uzlaşmazlıkların kolaylıkla giderilmesini engellediği ileri sürülmektedir. Hükümet ve ordu arasındaki dayanışma ve işbirliğinin yanı sıra, orduya olan güvenin sarsıldığı dönemlerde, iki ülke arasındaki uzlaşmazlığın, hükümet/ordu/kamuoyu arasındaki dayanışma ve bütünlüğü sağlama amacıyla gündemde tutulduğu ileri sürülmektedir. Dolayısıyla, bu savlar çerçevesinde iki ülke arasındaki ilişkilerin nasıl etkilendiği gözlemlenmeye çalışılacaktır.

Bu bağlamda; Türkiye ve Yunanistan'da siyasi iktidarların, muhalefet ve basının, ilişkilerde yaşanan sorunlara yaklaşımları saptanmaya çalışılacak ve uzlaşmazlığın bu ülkelerin iç/dış politik kaygılarındaki etkileşimi dile getirilecektir.

Bu araştırma sırasında, iki ülke arasındaki ilişkilerin nasıl bir yapısal özellik gösterdiği saptanmaya çalışılacaktır. Uyuşmazlıkların giderilebilmesi için gösterilecek çabaların başarılı sonuçlar verebilmesi için gereken koşulların neler olduğu, tarafların hangi konularda duyarlı oldukları saptanmaya çalışılacaktır. Diğer bir deyişle; iki ülke arasındaki ilişkilerde karşılıklı güven, barış ve işbirliğinin yeniden kurulabilmesi için gereken temel koşulların neler olduğu belirlenmeye çalışılacaktır.

Bu çerçevede; iki ülke arasındaki ilişkiler konusunda gerçekçi bir çözümlemeye gidebilmek için şunu anlamakta yarar vardır; günümüzde iki ülke arasındaki ilişkilerde yaşanan uyuşmazlığın çözümlenmesini engelleyen temel eksiklik, tarafların birbirlerine olan güveni kaybetmiş olmaları ve karşı tarafı yanlış algılamakta oluşudur. Gerçekte iki ülke arasında yaşanan pek çok sorun uluslararası siyasal sistem içerisinde diğer pek çok ülke arasında da yaşanmaktadır. Özellikle Ege Denizi'ne ilişkin sorunlar bu çerçeve içerisinde ele alınabilecek türdendir. Ege Denizi'nin jeostratejik/coğrafik yapısı ve bu bölgede Türk - Yunan sınırlarının dağılımı dikkate alındığında, uluslararası hukukun devletlerin egemenlik haklarına getirmiş olduğu genişletici her yeni hükmün Türkiye ve Yunanistan arasındaki statükoyu yeniden gözden geçirmeyi gerektirmesini doğal karşılamak gerek. Dolayısıyla; Türkiye ve Yunanistan'ın sorunları çözümlemek için yapacakları görüşmelerden önce aralarında diyalog ve güven ortamını oluşturmaları bir zorunluluktur. İki ülke arasında barışın, dostluk ve işbirliğinin sağlanabilmesi büyük ölçüde buna bağlı gözükmektedir. Barış, dostluk ve güvene dayalı ilişkilerin kalıcı olması ise her iki ülke halkının bu yaklaşımı benimsemiş olmasına bağlıdır.

İki ülke arasında yaşanan pek çok soruna karşın 1999-2000 sürecinde başlatılan ılımlı diyalog çabaları her iki ülke halklarının desteğini almış bulunmakta, dolayısıyla hükümetlerin diyalog sürecinde hareket serbestileri arttırmış bulunmaktadır. Ulusal alanda kamuoyları, muhalefet ve hükümetlerin diyalog sürecini desteklemelerinin yanı sıra uluslararası alanda da bu diyaloğu kolaylaştıracak bir ortamın varlığı söz konusudur. Gerek AB gerekse ABD iki ülke arasındaki sorunların çözüm yolunun açılmasını bölge istikrarının korunması bakımından olumlu karşılamaktadırlar. Dolayısıyla, iki ülke arasındaki hükümranlık haklarını ilgilendiren temel sorunların görüşüleceği aşamaya henüz geçilememiş olmasına karşın işbirliğinin yaygınlaştırılacağı ve olumsuz algılamaların etkisinin azaltılacağı bir sürecin bu yolu açacağı düşünülebilir. 

Türkiye Karşıtı Lobi ve Propagandalar


Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerde sıklıkla vurgulanan bir başka sorunu ise Yunanistan'ın Türkiye karşısında izlemekte olduğu politikalara destek sağlamak amacıyla uluslararası kamuoyunu yönlendirme çabaları oluşturmaktadır. Bu durum esasta çok yönlü bir niteliğe sahiptir. Özellikle Türkiye ve Yunanistan arasındaki uyuşmazlık konularının süreçsel gelişimi gözlendiğinde Yunanistan'ın bunalım dönemlerinde Türkiye karşıtı destek arayışlarını hızlandırdığını görmekteyiz. Bu bağlamda dikkati çeken nokta ise, bu destek arayışlarının genellikle Türkiye Cumhuriyeti'nin Lozan Barış Antlaşması ile kabul edilmiş olan ulusal sınırlarını tartışmaya açarak Sevr Antlaşması'nı yürürlüğe koymaya çalışan ülkelerce hemen kabul gördüğüdür.

Yunanistan'ın ülke dışında yaşayan Yunan asıllı toplulukları, etnik / dinsel bağları kullanarak yönlendirmekteki becerisinin Türkiye ile olan uzlaşmazlıklarında gereksinim duyduğu uluslararası kamuoyu oluşturma ve propaganda faaliyetlerinde ona belirgin bir avantaj sağladığı görülmektedir. Hemen tüm kıtalara yayılmış bulunan Yunan diyasporasının bulundukları ülkelerde ekonomik ve siyasal yaşama olan etkilerini kullanarak Türkiye'ye yönelik baskı ve kamuoyu oluşturma faaliyetleri Türkiye'nin de benzer lobi ve propaganda faaliyetleri içerisinde olmasını gerektirmiştir. Bu bağlamda en dikkati çeken nokta, Türkiye'nin ABD ile olan ilişkilerinde bir yandan Yunanistan ile mücadele ederken diğer yandan da ABD'deki Yunan kökenli lobi faaliyetlerinin Amerikan Hükümeti üzerindeki etkinliğini kırmak için yoğun çaba harcaması olmuştur. [183] Özellikle 1974 Kıbrıs olaylarının ardından Türkiye karşıtı lobi faaliyetlerine hız veren Amerika'daki Yunan diyasporası, bu çabalarında Ermeni lobisi ile de stratejik ittifakını sürdürmüştür. Türkiye'nin bu lobi faaliyetlerinin olumsuz etkilerinden kurtulması ise yoğun çabalar sonucunda mümkün olabilmiştir; özellikle Amerika'daki Musevi  lobisi ile kurmuş olduğu yakın ilişki sonucunda gerek Türkiye ve İsrail arasındaki işbirliği gerekse Yunanistan'ın propaganda faaliyetlerinin etkisi karşılanmaya çalışılmış, bunda da son yıllarda büyük ölçüde başarılı olunmuştur.

ABD'deki Türkiye karşıtı lobi faaliyetlerini yürüten kuruluşlar arasında önemli bir yere sahip olan American Hellenic Educational Progressive Association (AHEPA) ve American Hellenic Institute (AHI) adlı kuruluşlar, Ege Denizi'ne ilişkin sorunlar, Kıbrıs, Patrikhane, Ruhban Okulu, Kıbrıs'ın silahsızlandırılması, Türkiye'nin silah alımları gibi konularında Yunanistan'a destek sağlamanın yanı sıra, özellikle Ermeni lobisi ile girmiş olduğu ittifak çerçevesinde sözde Ermeni Soykırımının tanınmasını sağlamak çabası içerisindedir. [184]

Diğer bir açıdan ele alındığında ise, Yunanistan'ın özellikle Türkiye ile sorunları bulunan İran, Suriye ve Ermenistan ile geliştirmeye başladığı çok yönlü ilişkiler Türkiye'nin sınırlarını korurken gösterdiği duyarlılığını arttırmaktadır. Yunanistan'ın Suriye ile imzalamış olduğu askeri işbirliği anlaşmasının ardından İran ve Ermenistan ile üçlü bir askeri işbirliği anlaşması imzalayacağına ilişkin olarak basında haberler çıkmış ve Yunanistan Savunma Bakanı İran'a yaptığı bir ziyaret sırasında bu konuyu doğrulamıştır.[185] Coğrafi konumu göz önüne alındığında Türkiye'nin komşularıyla pek çok ikili/uluslararası sorunun bulunduğu görülmektedir. Örneğin İran ile bu ülkenin topraklarından Türkiye'ye yönelen PKK ayrılıkçı terör hareketi, Suriye ile bu soruna ek olarak zaman zaman dile getirilen Hatay üzerindeki iddialar ve su sorunu, Ermenistan ile Sevr ile kendilerine verildiği iddia edilen Anadolu toprakları üzerinde hak ve soykırım iddiaları vb sorunlar Türk dış politikasını etkilemektedir. İran, Yunanistan ve Ermenistan arasında yapılan üçlü toplantıya ilişkin olarak, Dışişleri Bakanı İ. Cem, yapmış olduğu değerlendirmede, "Yunanistan aklınca Türkiye'ye karşı bir Haçlı seferi başlatmaktadır ve yine aklınca bu Haçlı seferine Müslüman asker toplamaktadır. Bu oyuna kimse düşmeyecektir", demiştir.[186] Bu durumun Türkiye'nin sorunlu olduğu ülkeler tarafından oluşturulan bir ittifakla çevrilmesi şeklinde değerlendirilmesi ve çıkarlar açısından tehdit olarak algılanması kaçınılmazdır. Nitekim, bu durum Amerikan Stratfor Analiz Merkezi tarafından hazırlanan bir raporda da açıkça ifade edilmiştir; "NATO üyesi Yunanistan ile Rusya tarafından desteklenen Ermenistan ve İran arasında askeri bir anlaşma yapılması, bir başka NATO üyesi olan Türkiye açısından tehdittir. Bu, NATO'ya vurulacak bir tokat anlamına gelir. Yunanistan, Rusya ile askeri işbirliği yapacağı konusunda NATO'yu ve Ankara'yı uyarmıştı. Bu da yetmedi, şimdi de İran'la işbirliğine girme kararı aldı. ABD ve Türkiye'nin bu durumun düzeltilmesi için bazı adımlar atması zorunludur." [187]

Bütün bu faaliyetler Yunanistan'ın son dönemde uygulamaya çalıştığı yakınlaşma çabalarını ile çelişen bir görünüm ortaya çıkarmaktadır. Bir yandan tehdit olarak algılanabilecek davranışlara gidilirken diğer yandan da iki ülke arasında ılımlı diyalog sürecini aksatacak davranışlardan kaçınılması ve güven arttırıcı önlemlerin uygulanması gerektiği söylenmektedir. Nitekim, Mayıs 2000'de Yunanistan'ın ev sahipliği yapmış olduğu NATO'nun düzenlemiş olduğu Dynamic Mix 2000 tatbikatları çerçevesinde askeri işbirliğine yönelik  yakınlaşma sürerken Selanik'te düzenlenen sözde "Pontus soykırımı"nı anma toplantısına Yunanistan Savunma Bakanı Akis Cuhacopulos katılmış ve yaptığı konuşmada "Pontuslular'ın ve Ermeniler'in uğradığı soykırımın uluslararası alanda tanınması çağdaş demokrasi, demokrasi ilkeleri ve insanlık için zaruridir. Soykırımın tanınmasıyla iyi komşuluk yaratılabilir", demiştir. [188]

Yunanistan'ın 1995 yılında Suriye ile imzalamış olduğu bir anlaşma çerçevesinde Suriye'deki askeri üslerden yararlanabilecek olması Türkiye'nin bu ülkelere karşı duyarlılığını arttırmıştır. Nitekim, Elekdağ yazmış olduğu "2 1/2 Savaş Stratejisi" başlıklı makalesinde Türkiye'nin savunma politikasına ilişkin görüşlerini dile getirirken, Suriye ve Yunanistan arasındaki işbirliğine PKK'yı da eklemiştir. Elekdağ, Türkiye'nin ulusal güvenlik politikalarını belirlerken dikkate alması gereken noktalar arasında Yunanistan ve Suriye'nin, Türkiye'nin yaşamsal çıkarları ve egemenliği üzerinde iddialarının bulunduğunu ve  ortak çıkarların bu ülkeleri Türkiye'ye karşı biraraya getirdiği görüşüne yer vermiş; bu ülkelerin Türkiye'yi çökertmek için PKK' ye her türlü desteği sağlamakta olduklarını vurgulamıştır. Bu bağlamda, "...bu ülkeler arasında Türkiye karşıtı  bir zımni ittifak vardır. Türkiye, bu ülkelere karşı savunma stratejisini aynı anda iki farklı cephede mücadele vereceğini göz önünde bulundurarak oluşturmalıdır."[189]

İlerleyen dönemde, Öcalan'ın Suriye'den çıkarılmasıyla yaşanan olaylar göstermiştir ki, Yunanistan ile Suriye arasındaki bu stratejik ittifakı, Türkiye haklı olarak, tehdit olarak algılamış ve tepkisini askeri yöntemler de kullanmayı göze aldığını göstererek uygulamıştır. Türkiye'nin bu kararlı tutumu, Yunanistan'daki Türkiye'ye ilişkin politikaların değiştirilmesine zemin hazırlamıştır.

Diğer yandan, Türkiye'nin uluslararası ilişkilerinde ekonomik, siyasi, ticari bağların engellenmesi çabalarını da göz ardı etmemek gerek; Yunanistan'ın Türkiye'ye ile olan ilişkilerinde Türkiye'nin ekonomik, siyasi ve askeri bir güç olarak bölgede belirgin bir serbestiye sahip olmasını kabullenemediği açıktır. İki ülke arasında pek çok sorunun bulunduğu da dikkate alınırsa, bu durum anlaşılabilir niteliktedir. Bununla birlikte, sıfır toplamlı bir çözümün seçenek olarak kabul edildiği bir dönemde, Türkiye ve Yunanistan arasındaki bu tür mücadelenin gereği olarak karşı tarafın güçlenmesini ve hareket serbestisi kazanmasını engellemek için yoğun çaba harcadığını görmekteyiz. Özellikle Kıbrıs olayları ve Ege Denizi'ndeki gerginlikler doğrultusunda Yunanistan'ın Türkiye ile sorunlarını ikili diyalog sürecini işleterek çözebilmesinin iki ülke arasındaki güç dengesindeki açık fark dolayısıyla mümkün olmadığı görülmüştür. Yunanistan'ın bu güç dengesini kendi çıkarlarından yana değiştirmek için üçüncü ülke ve örgütlerin desteğine dayanması gerekmiştir. Bu destek arayışları da çoğunlukla ABD ve AB eksenli olmakla birlikte, zaman zaman eski SSCB ile oluşturulan ittifaklarla yürütülmeye çalışılmıştır. ABD yönetiminin 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sonrasında Türkiye'ye uyguladığı ambargo kararı, Türkiye'ye yapılacak askeri ve ekonomik yardımların Kıbrıs şartına bağlanması, Avrupa Konseyi, AET/AB eksenli baskılar, ekonomik yardımların vetolarla engellenmesi girişimleri bu bağlamda sıralanabilir.

Bununla birlikte, ABD'deki Yunan lobi kuruluşlarının yürüttükleri kampanyaların giderek daha fazla etkinlik kazanmakta olduğu görülmektedir. Bu durumun Türkiye'yi uluslararası kamuoyu önünde zor durumda bıraktığı açıktır; ancak uluslararası siyasal sistemin özelliği gereği, ABD ve Türkiye'nin stratejik ortaklığı, ABD yönetiminin bu tür kampanyaların sonuçlarını kendi ulusal çıkarları çerçevesinde zararlı görerek engellemesini sağlamaktadır. Bunun ne denli sağlıklı olacağı ve kalıcılığı ise tartışılır.[190]
 
 


183- ABD'deki Türkiye karşıtı propagandaları örgütleyen ve destekleyen Yunan  lobileri ve Ortodoks Cemaatlerinin, kuruluşların genel bir listesi için bkz; EK III ; (http://www.omogenia.com/organization.htm 'den derlenmiştir.)
184- AHI'nin bu konudaki lobi faaliyetlerine ilişkin olarak bkz; http://www.ahiworld.com/lobby.html B. Tarihi: 25 Ekim 2000. AHEPA'nın etkinlikleri için bkz; http://www.ahepa.org/
185- Türkiye'yi çevreleyen komşu ülkeler arasında Türkiye karşıtı ittifak arayışlarından söz edilirken Suriye-Irak-İran, Yunanistan-Suriye, Rusya-Yunanistan-Sırbistan-Ermenistan-İran çeşitliliği göze çarpmaktadır. Yunanistan'ın Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile imzalamış olduğu Ortak Savunma Doktrini'ni de bu çerçevede değerlendirmek mümkündür. 28 Haziran'da Tahran'da yapılan bir basın açıklamasına göre, Yunanistan Savunma Bakanı Apostolos-Athanasios Tsokhatzopoulos Yunanistan, İran ve Ermenistan arasında bölgede barış ve istikrarın oluşturulması amacıyla yakında bir savunma işbirliği anlaşmasının imzalanacağını bildirmiştir. Bu konuda yapılacak anlaşmanın 12 Temmuz 1999'da Atina'da toplanacak olan ilk üçlü savunma toplantısında imzalanacağı bildirilmiştir. http://www.stratfor.com/services/giu/070199.ASP; B. Tarihi:17/08/1999. ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü James Foley, Yunanistan'ın İran ile bir savunma paktı içine girmeyeceğini Washington'a ilettiğini söylemiştir.  ABD'nin baskıları sonucunda Yunanistan, İran ile imzalayacağı anlaşmanın savunma boyutu olmadığını belirtmek zorunda kalmıştır. "Yunanistan, İran ile Anlaşma İmzalamıyor", Cumhuriyet, 4 Temmuz 1999, s. 11.
186- Ergun Balcı, "Türkiye'yi Kuşatma Çabaları", Cumhuriyet, 15 Eylül 1998, s. 9. Ayrıca bkz; "İran'da Gergin Buluşma", Cumhuriyet, 14 Eylül 1998, s. 17; Hasan Aksay, "Yunanistan-Ermenistan-İran-Rusya: Dörtlü İttifak Mümkün mü?", Cumhuriyet, 12 Temmuz 1999, s.8.
187- H. Aksay, "Yunanistan-Ermenistan...," s.8.
188- Nur Batur, "Yunanistan'dan Ortak Tatbikata Tepkiler de Var", Hürriyet, 21 Mayıs 2000, s. 30.
189- Şükrü Elekdağ, "2 1/2  War Strategy", Perceptions, Vol. 1, N. 1, March-May 1996,  pp. 33-57.
http://mfa.gov.tr/grupa/percept/i1/per1-3.htm,  B. Tarihi: 28/05/2000.
190-  Özellikle ABD'deki Ermeni lobisinin Sözde Ermeni Soykırımı Tasarısına ilişkin çabaları çerçevesinde ABD Başkanı Clinton'ın Temsilciler Meclisi Başkanı J. Dennis Hastert'e göndermiş olduğu mektup buna iyi bir örnektir. Bu konuda bir yorum için bkz; Özgen Acar, "Erivan'da Buruk Sevinç", Cumhuriyet, 24 Ekim 2000, s.8.

İKİLİ İLİŞKİLER

1980’li yıllarda uluslararası siyasal sistemde güç dengesinin değişim geçirmesi ve bloklar arasında “Soğuk Savaş” döneminin yerini “Yumuşama”ya bırakması, etkileri Türk dış politikası üzerinde de gözlemlenen bir dizi önemli gelişmeye yol açmıştır.

Report Outlining the Suggested Confidence Building Measures and Crisis Avoidance Measures Proposed by the CBMs Working Group

Introductory Remarks

  1. This report is presented to the Plenary of the Greek-Turkish forum with a recommendation by the CBMs working group for its final endorsement. It consists of an outline of measures which aim at the improvement of confidence between Greece and Turkey, (Confidence Building Measures proper), as well as measures aiming at preventing the development of crises (Crisis Avoidance Measures, CAMs)

  2. In drafting this report, the members of the CBMs group were guided by the objectives the Greek-Turkish Forum has set to itself and its dedication to the proposition that problems dividing Greece and Turkey must be resolved peacefully. Suggestions contained herein reflect a commonly shared view that notwithstanding differences on certain major issues, there is enough room for initiatives capable of dislodging erroneous perceptions of either side on the other, in establishing a common basis of mutual understanding and in seeking to improve the political climate between the two countries. Further, it should be stated that the value of genuine feelings and acts of solidarity and their acknowledgement, as manifested reciprocally in the two countries in times of distress, cannot be sufficiently underlined.

  3. Efforts mounted by all the participants to the Forum can be classified as ‘Track II diplomacy’. In this respect it is stated that all the participants to this effort participate in a private capacity, as they do not represent governments or any other authority of their respective countries.

  4. All participants of the Forum welcomed the recently initiated and on going talks between Turkey and Greece at high officials’ level on a list of specific topics. These talks are considered as a most positive development and a CBM in itself. It is thought that while they cannot be immune from the effects of a serious deterioration which might occur in the relations between the two countries, their continuation can have a moderating effect on potential sources of crisis.

  5. The lead taken by the Ministers of Foreign Affairs of Greece and Turkey to resume a dialogue on subjects such as culture, tourism, environment, economic cooperation, the fight against crime, drug trafficking and terrorism - on some of which members of the group have devoted much of their efforts in the past - gives to the Forum new opportunities to contribute to this last initiative. Consequently, ten proposals for measures reflecting the spirit of dialogue and aiming at building mutual confidence were addressed to the two Foreign Ministers on behalf of the participants of the Forum by the Directors of RUSI and PRIO. They formed a list of practical actions to be taken as early as possible, and a summary of measures which are now contained in Parts I, II and III of the present report.

PART I

Background

The proposals here listed are designed to foster better relations by engaging the people and non-governmental organisations of the two countries. They do not necessarily require governmental involvement, although government support can be beneficial to their success.

Confidence Building Measures

  1. It is recommended that a detailed inventory be made available of all groups and non-governmental organisations working on improving Greek-Turkish relations and that the resulting list and their activities be made generally known to the public of the two countries.

  2. It is proposed that a working group be established to examine ways and to generate proposals by which extensive educational exchanges between Greek and Turkish students can be created – or where they already exist to be better co-ordinated and further strengthened – at both the secondary and tertiary level.

  3. Judging from recent positive experience, to encourage and promote publication of articles, commentaries, etc. in the press of either country, or stage joint television interviews and debates of well informed personalities, journalists, businessmen, specialists on a given topic etc. from the two countries.

  4. It is suggested that statesmen, members of government or of parliament from Greece and Turkey be invited by universities or other appropriate institutions, on a frequent basis, to participate at conferences or lectures on subjects not necessarily on bilateral relations.

  5. It is proposed that Greek and Turkish sporting authorities co-ordinate their efforts to host, when suitable, major sporting events. It is also suggested that once a bid has been made by Greece or Turkey to host a major sporting event, the relevant sporting authorities of either country should support the other country’s bid. With this in mind it is also suggested that the Greek IOC should support Turkey in a future bid to host the Olympic Games.

  6. Drawing from past experience and positive results on the implementation of projects of restoration of religious and cultural monuments, to promote and encourage relevant activities, on the basis of reciprocity.

  7. To reactivate business contacts and economic and trade co-operation.

  8. Non-governmental organisations working in the field of humanitarian and/or disaster relief to be assisted in their tasks and encouraged in developing close contacts with partners in the other country.

  9. Regarding prevention of pollution in the Aegean coastal areas, it is suggested that bodies involved in environmental protection and relief be assisted in their tasks and encouraged in developing close contacts with partners in the other country.

PART II (Proposals requiring Government action)

Background

Lack of exchange of information, neglect of maintaining contact and inefficient channels of communication between government officials at all levels can cause or aggravate crises, which otherwise could have been avoided.

Confidence Building & Crisis Avoidance Measures

  1. It is suggested that direct channels of communication be established between the Prime Ministers of Greece and Turkey, while those already existing between Foreign Ministers and Ministers of Defence of the two countries be maintained and further improved. It is hoped that such channels of communication shall be established between other ministers and high officials, serving the promotion of co-operation in commonly agreed areas.

  2. Greek-Turkish relations are often adversely affected when the media seek comments from government officials on statements actually or allegedly made in the other country, before there was a chance of previous sufficient clarification. It is recommended therefore that appropriate government authorities in Greece and Turkey provide to each other and as soon as possible full copies of official documents and statements or speeches made, and that a verification process (‘cooling off period’) is set before final statements are made to the media.

  3. Opportunities for co-operation in the frame of regional organisations:
    The South East European Cooperation (SEEC) and the Black Sea Economic Cooperation (BSEC), have given proof of the existence of still unexplored fields of cooperation between Greece and Turkey, which need to attract their immediate attention. Also, the newly agreed ‘Stability Pact’ offers a number of opportunities in co-ordinating and developing joint efforts. Adequate publicity should be given to these new possibilities.

PART III (Peacekeeping related proposals)

Background

Peacekeeping has come to the fore as a major task of modern armed forces. The use of military personnel in peacekeeping operations presents a number of confidence building opportunities. Given that both Greece and Turkey have contributed and have taken part in peacekeeping operations, measures such as those listed below could be considered.

Confidence Building Measures

  1. It is suggested that liaison and cooperation between Greek and Turkish contingents in KFOR (or elsewhere) be arranged. Also that a conference be convened for Greek and Turkish officers on ‘lessons learned’ from the experience of Operation ALBA.

  2. It is suggested that Greece and Turkey at an appropriate time consider introducing a bilateral military exchange programme (already existing with other NATO member-states) for students in the armed forces colleges of the two countries

BERN AGREEMENT BETWEEN TURKEY AND GREECE (11 November 1976)

1 . The two parties agree that the negotiations shall be frank, thoroughgoing and pursued in good faith, with a view to reaching an agreement based on their mutual consent with regard to the delimitation of the continental shelf as between themselves.

2. The two parties agree that these negotiations shall by their very nature be strictly confidential.

3 . The two parties reserve their respective positions with regard to the delimitation of the continental shelf.

4. The two parties undertake not in any circumstances to make use of the provisions of this document, or such proposals as may be made by either side during these negotiations, outside the context of the negotiations themselves.

5 . The two parties agree that there shall be no statements or leaks to the press on the contents of the negotiations, unless they decide otherwise by common accord.

6. The two parties undertake to refrain from any initiative or act concerning the Aegean continental shelf that might trouble the negotiations.

7. The two parties each undertake, so far as their bilateral relations are concerned, to refrain from any initiative or act likely to throw discredit on the other.

8. The two parties have agreed to study the practice of States and the international rules on the subject, with a view to eliciting such principles and practical criteria as might be of use in the case of the delimitation of the continental shelf between the two countries.

9. To that end, a mixed commission will be set up to be composed of national representatives.

10. The two parties agree to adopt a gradual rhythm in the negotiating process to be followed, after mutual consultation.

Done in Berne, in two copies, in the French language, 11 November 1976.

Jean TZOIJNIS,                               Ali Suat BILGE, 
Head of the Hellenic Delegation              Head of the Turkish Delegation

 

Türk Dış Politikası’nda Türk-Yunan İlişkileri ve İç Politika Kaygısı

Türkiye bakımından konuya bakıldığında, Kıbrıs ile bozulmaya başlayan Türk-Yunan uyuşmazlığının ulusal hükümetlere bir iç politika beklentisini gerçekleştirme olanağı vermesinin ilk örneklerine 1950’lerin ortalarına doğru rastlamaktayız.

Sayfa 8 / 13

Kitap-İçindekiler

Üye Giriş

üyelik